Bilgi ve Hikmet İle Hayatı Değiştirenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 21.Bölüm

Bilgi ve Hikmet İle Hayatı Değiştirenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 21.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=dzPWfkWfF1Y. Süh selamun aleykum bima sabartum fenihme uq baddar İnsan en mühim vardık. Yaradılışın, alemin, ilahi nizam ve emirlerin ancak kendisiyle mana kazandığı aziz bir vardık. Seven, sevilen, bilen, bilemeyen, yükselen ve alçalan fâni bir varlık. Medeniyetler…

Bilgi ve Hikmet İle Hayatı Değiştirenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 21.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=dzPWfkWfF1Y.

Süh selamun aleykum bima sabartum fenihme uq baddar İnsan en mühim vardık. Yaradılışın, alemin, ilahi nizam ve emirlerin ancak kendisiyle mana kazandığı aziz bir vardık.
Seven, sevilen, bilen, bilemeyen, yükselen ve alçalan fâni bir varlık. Medeniyetler kuran ve yıkan, çağ değiştiren, iyi ve kötü amelleri olan ve ebedi hayata namzet bir varlıktır insan. İşte bu insan yaşadığı şu fâni hayatta başına gelen olumsuzlukları değiştirmek, kötülükleri silmek ister. Bu konuda Kur’an insana yol göstericidir.
İnsanları iyiye, güzele, hayra sevk etmek için olumlu ve olumsuz örnekler üzerinden konuyu tasvir eder. Bu cüzde bilgi ve hikmetle çocuğunu eğitmeye çalışan mümin bir baba, bilgisizce Allah hakkında tartışmaya giren bir müşrik ve savaşta haince davranışlar sergileyen münafıklar anlatılır. Bu cüzde yer alan Lokman suresinde kendisine hikmet verilmiş bilge bir babanın oğluna öğütleri aktarılır. Ayrıca şirk inancının yasaklanması, ana babaya saygı gösterip meşru buyruklarına uyma, sormuluk duygusu, iyilik için çalışma, sabır, tevazu gibi dini ve ahlaki ödevler yer alır.
Lokman Kur’an-ı Kerim’de ismi sadece bu surede geçen, aynı zamanda surenin de ismiyle anıldığı salih bir kişidir. Lokmana hikmet verilişini Kur’an şöyle anlatır. And olsun ki vaktiyle Lokmana şu hikmeti vermiştik. Allah’a şükret, ona şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilmelidir ki Allah’ın hikmetini vermiştir.
Nankörlük eden de bilmelidir ki Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O her türlü övgüye layıktır. Bilgi birikimi olan bir insan bu birikimini doğru, yerinde ve gerektiği ölçüde kullanmaz yahut yanlış yerlerde kullanırsa bu insana alim denebilirse de hakim denemez. Çünkü hikmet kavramı bilgiyi yerli yerince kullanma anlamına da gelir.
Buna göre bilgisini doğru ve gerektiği şekilde kullanmayan insan bilginin şükrünü yerine getirmemiş olur. Bilgisini Allah’ın emrettiği şekilde kullanan insansa hem şükrünü yerine getirmiş hem de bilgisini değerlendirmiş ve sonuçta onu kendisi için faydalı hale getirmiş olur. Rabbine şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur ifadesi tam da bu gerçeğe işaret eder.
Lokman evladına öğüt verirken daha ilk cümlesine sevgili oğlum diyerek başlaması evlatlarımızı doğru yola çağırırken kullanacağımız dili belirleme noktasında bize güzel bir örnekliktir. Ve Lokman’ın ağzından dökülen ilk hikmetli söz şudur Allah’a ortak koşma çünkü ona ortak koşmak çok büyük haksızlıktır. Ne büyük bir nimettir ki Lokman’a verilen hikmetin çerçevesi çizilirken tevhid inancı yani iman bilinci ilk sırada yer alır. Esasen bu şükrün de birinci şartıdır. Lokman’ın sevgili oğluna bundan sonraki övdüğü anne babaya iyilik etmesidir. Allah’a ortak koşmamaktan hemen sonra anne babaya minnettarlığın zikredilmesinin sebebi Allah’ın insanı var edip onu nimetleriyle rızıklandırması
ana babanın da insanın hem dünyaya gelmesine vesile olması hem de hayatının en zayıf dönemlerinde, çocukluğunda, hastalığında ona kol kanat germesi, yetiştirip büyütmesi, beslemesi ve eğitmesidir. Ayrıca annenin fedakarlığına özel bir vurgu yapıldığı görülür ki dolaylı olarak onun daha çok ilgi ve sevgi beklediğine işaret edilir.
Lokman aleyhisselam sevgili oğluna nerede olursa olsun yapılan hiçbir işin Allah’tan gizli kalmayacağını haber verir ve kullukta kemali gösteren öğütlerle devam eder. Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar kararlılık gerektiren işlerdendir. Yavrusuna ibadet bilincini öğütleyen Lokman aleyhisselamın kaçınılması gereken olumsuz davranışlardan da oğlunu haberdar ettiğini görürüz. Bunlar gurura kapılarak ortalıkta çalım satarak yürümek, insanlara burun kıvırmak, başkalarını küçümsiyerek insanlardan yüz çevirmek, büyüklük taslamak, kibirlenmektir. İşte böyle yapanlar Allah’ın sevgisinden mahrum kalacaktır. Bu uyarı Kur’an’ın insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından özellikle dikkat çekicidir. Bu sözleriyle evladına bir ahlak bilinci aşılamaya çalışan Lokman aleyhisselam ayrıca oğluna yürüyüşünde ölçülü olmasını ve sesini yükseltmemesini öğütler ki hakiki mümin ahlakıyla herkese güzel örnek olan Rabbe kulluğunun ve acizliğinin bilincinde tevazu sahibi kişidir. Lokman aleyhisselamın oğluna yönelttiği bu öğütler de Allah’ın verdiği hikmetin meyveleridir.
Kuşkusuz insanın yaptığı her şey ne kadar saklanırsa saklansın Allah’ın mutlaka onu bildiği dolayısıyla onun hesabını soracağı inancı ve bilinci ile bundan doğan sorumluluk duygusu ve kaygısı ahlaki hayatın temelidir. Nitekim meşhur bir özde işte hikmetin başı Allah korkusudur denilmiştir. Büyük şairimiz Mehmed Akif’in ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır, fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır şeklindeki beyti de bu gerçeğin güzel bir ifadesidir. Hiç şüphesiz evlatlarına bir iman bilinci aktarmak isteyen her anne babanın Hazreti Lokman aleyhisselamın öğütlerinden alacağı sayısız hikmetler vardır. Yeter ki görmesini bilelim. Bunlar güzel işlerin peşinde olanlara hidayet ve rahmet kaynağı olan hikmetli kitabın ayetleridir. Namazlarını özenle kılan, zekatı veren ve ahirete kesin olarak inananlar, işte onlar Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerindedirler. Kurtuluşa erenler de yalnız onlardır.
Kur’an-ı Kerim’de en temel kavramlardan bir tanesi de ihsan kavramıdır. Ve bunu yerine getiren kavram olarak muhsin kavramı son derece dikkat çekece bir kavramdır. Bu ayet kerimede de Kur’an-ı Kerim’den kimlerin istifade edebileceği, Kur’an-ı Kerim’in kimin için hidayet ve rahmet kaynağı hikmetli bir kitap olduğunu ifade ediyor.
Yani Kur’an-ı Kerim’den ancak muhsin olan insanların, ihsan sahibi olan insanlar için Kur’an-ı Kerim’in hidayet kaynağı olduğu ifade edilmektedir. İhsan, sanki Allah’ı görüyorcasına ibadet etmek şeklinde Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselamın Cibril hadisinde ifadesini görüyoruz. Çünkü ihsan, aynen Cenab-ı Hakk’ı görüyorcasına ibadet etmektir.
İhsan aynı zamanda işini iyi yapmaktır. Yine bu ayet-i kerimede ifade edildiğine göre muhsin olan insanların temel özelliklerinden bahsedilir. Muhsin insan kimdir? Muhsin insanın en temel özelliklerinden bir tanesi namazlarını özenle kılmaktır. Kur’an-ı Kerim’de namazla ilgili geçen ifadelerde dikkatimizi çeken bir kavram vardır.
Namazı ikame etmek. Yukimûne salâte. Oradaki ikame ifadesi son derece dikkat çekicidir. Yani bu namazı özenle kılmaktır. Çünkü insanın varlık nedeni Cenab-ı Hakk’a ibadet etmektir. Namaz sıradan bir eylem değil, sıradan bir hareket değil. Namaz bir buluşmadır. Namaz Cenab-ı Hakk’a insanın acziyetini, fakrını ifade etmesidir.
Dolayısıyla onu sıradan hareketler olarak, sıradan birtakım ritüeller olarak görmesi mümkün değildir. Kimin huzurunda durduğunun farkında olması lazım insanın. O yüzden Cenab-ı Hakk bu ayet-i kerimede muhsin olan, ihsan sahibi olan, yaptığı şeylerin en güzelini en güzel bir şekilde yapacağını ifade eden insanların özelliklerinden bahsederken, onların ilk özelliğinin namazlarını özenle kılmak olduğunu ifade etmektir. Namazları özenle kılmak ifadesinin içerisinde namazların gerektirdiği ahlakı toplumsal hayatımıza yaymak da vardır. Dolayısıyla zaten ibadetlerin temel amacı o değil midir? İbadetler bir taraftan Allah’a olan sorumluluğumuzu, vazifemizi yerine getirirken, aynı zamanda bu ibadetler ahlaklı olmayı, dürüst olmayı, ilkeli olmayı da aynı zamanda beraberinde getirir. Yine bu ayet-i kerimede muhsin olan insanların, ihsan sahibi olan insanların yani yaptığı işi en iyi şekilde yapan, çevresindeki insanlara karşı güzel davranan insanların özelliklerini ifade ederken, bu insanların bir özelliğini de zekatı veren ve ahirete kesin olarak inananlar olduğunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi zekat, toplumsal dayanışmanın en büyük göstergelerinden birisidir. Dinen zengin olan insanların mallarına yıllık olarak vermiş oldukları zekatlarla toplumda dayanışmayı, kaynaşmayı temin etmektedirler. Yine bir başka konu muhsin insanların temel özelliklerinden bir tanesi ahirete kesin olarak iman etmektir. Ahirete iman, iman esaslarının temel akidelerinden bir tanesidir.
Zira bu dünyada yaptıklarının karşılığını mutlak manada insanlar ahirette alacaklardır. Çünkü bu dünyada mutlak manada iyiliğin hakim olması mümkün değildir. İyiler de vardır, kötüler de vardır. İnsanlar zaman zaman hak ettiklerini alamayabilmektedirler. Dolayısıyla nihayi adaletin gerçekleşeceği yer elbette ki ahiret yurdudur.
Dolayısıyla işte onlar Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinededir ifadesiyle, aslına kurtuluşa eren insanların muhsin insanlar olduğu ifade edilmektedir. Dolayısıyla muhsin insanlar için Kur’an-ı Kerim’in hidayet kaynağı, rahmet kaynağı olduğu ifade edilmektedir. Aynı zamanda muhsin insanların namazı kılan, zekatını veren ahirete kesin olarak inanan insanlar olduğunu ifade etmektedir.
Gerçek kurtuluşa eren insanların da ancak bu özelliklere sahip olan insanlar olduğu bu ayet-i kerimede açık bir şekilde ifade edilmektedir. Allah Teala göklerde ve yerde bulunan her şeyi insanın hizmetine sunmuş, nimetleri gizli ve açık olarak bolca sermiştir.
İnsanlar varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelerse işte bu gerçeği kendi akıllarıyla da kavrayabilirler. Ne yazık ki bu bakıştan yoksun insanlar vardır. Bu cüzde Allah hakkında tartışmaya giren bir müşrik anlatılır. Kendisine vahye tabi olsan daha iyi olur denildiğinde, bilakis ben atalarımdan bulduğum inanca uyarım der. Peki ama şeytan onları alevli ateşin azabına çağırsa yine ona mı uyacaklar? Oysa putperestlerin ve benzer inanç sahiplerinin atalarından devraldıkları batıl inançları, gelenekleri, hurafeleri yaşatmakta ısrar etmeleri ne doğru bilgiye, ne akıl ve basirete, ne de ilahi vahye dayanmaktadır. Aksine sadece şeytanın bir aldatması olup bunun sonu da kaçınılmaz olarak cehennem azabıdır. Allah’ın yolunu bırakıp atalarının batıl inanç ve geleneklerini sürdürenlerin, şeytanın davetine uyarken Allah’a inanıp onun yolundan gidenler bu doğru ve kurtarıcı tercihleriyle sağlam bir kulpa yapışmış olacaklar. Yolları doğru, akıbetleri hayırlı ve güvenli olacaktır.
O müşrik kişiye gökleri ve yeri kim yarattı diye sorulsa Allah der ve putları kısa bir süreliğine unutur. Çünkü düşününce tevhid inancına döner. Ama birtakım menfaatleri sebebiyle aklını putlara veya putlaştırdığı kişilere sattığında kendi menfaati için onların peşinden gider. Allah’ı unutur, o sapkın yoldan giderek yanlışlarına devam eder ve sonunda da helak olur. Devam eden ayetlerde Allah’ın varlık ve birliğine dair kanıtlar sıralanarak insanların bu büyük haksızlığa sapmaktan kurtarılması hedeflenmektedir. Rabbimizin insan zihninin algılayamayacağı derecede sınırsız ilmi vardır. Bu durum Kur’an’da şöyle vurgulanır.
Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, deniz de ardından ona yedisi daha eklenmek üzere mürekkep olsaydı, yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Allah azizdir, hakimdir. Allah hakikatin ta kendisidir. Onun dışında tapılan her şey asılsızdır. O çok yücedir, çok büyüktür. Kim de inkâr ederse artık onun inkârı seni üzmesin.
Çünkü onların dönüp gelecekleri yer yalnız bizim huzurumuzdur. Onlara kısa bir süre hayatın nimetlerini tattırır, sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız. Allah’u Teala göklerde ve yerde bulunan her şeyi insanın hizmetine sunmuş, nice nimetleri ve bol bol rızıkları aşikâr bir şekilde bol bol lütfetmiştir.
İnsan kendi dünyasına, çevresine ve evrene gönülden bir yöneldiğinde bu hakikati kolayca kavrarsın. Lakin hayata bu hikmet ve feraset penceresinden bakamayan, şirkin zihinlerini bulandırdığı, dünya tahassubunun ve tutkusunun gözlerini kör ettiği insanlar da vardır.
Bu insanların tercihleri kendi nefislerinin gösterdiği yoldur. Bu cüzde müşriklerin Allah hakkında girdiği tartışma nedeniyle zihin dünyalarına bir işaret vardır.
Onlara Allah’ın emirlerine uyun denildiğinde hayır, biz atalarımıza uyarız cevabı verirler. Allah onların bu aymaz tutumlarına şöyle cevap vermiştir. Peki şeytan onları alevli bir ateşe davet etse de mi onlar atalarına uyacaklar?
Kör bir tahassubun eseri olarak batıla ve hurafelere tabi olup doğru bilgi ve basiretin bir kenara atılması insanı şeytanın oyuncağı haline getirir. Bunun da sonu dünyada ve ahirette azaptır.
Buna karşılık Allah’a inanıp onun yolundan gidenler bu tercihleriyle sağlam bir kulpa yapışmış olacaklar. Akıbetleri hayırlı ve güvenli olacaktır. O müşrik tiplere gökleri ve yeri kim yarattı diye sorulsa Allah diye cevap verirler. Ve putları kısa bir süreliğine unuturlar. Zira tefekkür ve tezekkür yani derin düşünce tevhid inancına götürür insanı. Fakat dünyalık işin aklını putlara veya putlaştırdığı kişilere satanlar Allah’ı unutur, sapkın bir hayatın sonunda helak olup bu dünyadan geçip giderler. Yeryüzü ve bütün kainatın sahibi Allah’tır. Onun sonsuz bir ilmi ve kudreti vardır. Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizlerde mürekkep olsa ardından onların üzerine yedi kat daha eklense yine de Allah’ın kelimeleri yazmakla tükenmez.
Allah azizdir, Allah hakimdir, Allah hakikatin ta kendisidir. O çok yücedir, çok büyüktür.
Rabbimizin Peygamberimize ve bütün müminlere şu dünya sürgününde kafirlerin inkarı karşısında sunduğu teselli ve zalimler için hazırlamış olduğu ağır bir azap bizlere haber verilmiştir.
Kim de inkar ederse artık onun inkarı seni üzmesin çünkü onların dönüp gelecekleri yer yalnız bizim huzurumuzdur. Yaptıklarının sonucunu kendilerine bildireceğiz. Allah kalplerin derinliklerindekini çok iyi bilmektedir.
Onlar kısa bir süre hayatın nimetlerini tattırır, tadarlar, sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakır. Rabb-i Zülcelal.
Bu cüzde İslam tarihinin dönüm noktalarından biri olan hendek savaşı sırasında gösterilen iki ayrı insan tavrı üzerinde durulur. Savaşın şiddetlendiği ve yenilme ihtimalinin olduğu anda gösterilen bu iki tavır mümin ve münafıkların duruşunu kimin hangi safta olduğunu ortaya çıkarmış ve nifak problemine değinilmiştir. Evvela Kur’an münafıkların durumuna dikkat çeker. Yine o zaman münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar Allah ve Resulünün vaatleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş demişlerdi. Münafıklar savaşta ve zorluk anlarında korkaklıkları ve ihanetleri sebebiyle sürekli insanların moralini zayıflatırlar. Savaş şiddetlendiğinde münafıkça tavırları sebebiyle Allah ve Resulünün bütün vaatleri boşmuş, burada ölüp gideceğiz derler ve savaştan kaçmaya çalışırlar. O münafıklar ki söz verir ama yerine getirmezler. Fitne fesat fırsatı çıkınca ev, bark, aile düşünmeyip o fırsatı değerlendirmeye koşarlar. Hizmet gerektiğinde ise türlü bahanelerle o işten kaçmaya çalışırlar. Sürekli Müslümanların moralini bozarlar. Çoluk çocuklarının evlerinin tehlikede olduğunu bahane ederek savaş alanından çekilmeyi tavsiye ederler. İnançsızlıkları sebebiyle savaşmaktan ve ölümden çok korkarlar. Korku ortamı geçip zafer kazanılınca sanki zaferde kendilerinin payı varmış gibi konuşmaya hak talep etmeye kalkarlar. Peki o çetin savaş esnasında Müslümanların tavrı nasıldır?
Cevabını hemen Kur’an’dan öğrenelim. Müminler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce bu Allah’ın ve Resulünün bize vaat ettiği durumdur. Allah ve Resulü hep doğru söyler dediler. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını arttırdı. Onlar bu sarsılmaz teslimiyetle savaşın en şiddetli anlarında bile korkmazlar. Bilakis bu durumda onların imanları ve teslimiyetleri daha da artar.
Hendek savaşında müminler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi örnek almışlar, ona itaat ederek dünyada önemli bir zafer kazanmışlar, ahirette ise büyük bir ödülü hak etmişlerdir. Ne mutlu Allah ve Resulüne güvenen ve inananlara. Ey iman edenler! Allah’ın size şu lütfunu hatırlayın.
Üzerinize düşman ordusu gelmişti de, onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekteydi. Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi. Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti. Bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmaktaydınız. İşte o zaman müminler büyük bir imtihan geçirdiler ve adam akıllı sarsıldılar. Kur’an kimi zaman Müslümanların karşılaştığı bazı olayları ve yaşanan savaşları konu edilmekte, bunların gerek gerçekleştiği dönemde, gerekse daha sonraki nesiller için ibret ve ders içeren yönlerinden bahsetmektedir. Ayetlerde ele anılan savaşlardan biri de hendek ya da ahzap adı verilen savaştır.
Şehrin savunulması için kazılan hendek sebebiyle hendek savaşı ya da farklı grupların savaşa dahil olması nedeniyle, gruplar, hizipler adıyla anılan ahzap savaşı ayetlerde konu edilmektedir. Selman-ı Fâresi’nin tavsiyesiyle Peygamberimiz daha önce gerçekleşen Uhud Savaşı’ndaki tecrübeden de yararlanarak,
düşmanı açık arazide karşılamak yerine Medine yakınında kuşatma altında karşılamayı ve savunma harbi yapmayı tercih etti. Ancak bu savaş esnasında yaşanan hadiseler Müslümanların oldukça zorlu bir süreci yaşamalarına sebep olmaktaydı. Bu nedenle ayetin de ifadesiyle Müslümanlar yalnızca hendek yönünden değil, üstten yani doğudan, alttan yani batıdan büyük bir güç tarafından kuşatılmışlardı. Bu durumun o dönemdeki Müslümanlara oldukça ağır geldiği anlaşılmaktadır. Zira hem müşrikler hem de Yahudiler tamamıyla ve eksiksiz olarak bir araya gelmişler ve Medine’ye inmişlerdi. Bu nedenle ayetler şiddetin ve korkunun doğruk noktasına ulaştığı bir dönemden bahsetmektedir. Müslümanların içinde bulunduğu durumu haber veren Yüce Allah, Allah hakkında olmadık zanlara kapılmaktaydınız. İşte o zaman müminler büyük bir imtihan geçirdiler ve adam akıllı sarsıldılar buyurmaktadır. Çünkü herkes büyük musibet ve sıkıntı anında her türlü zanda bulunabilir. Ayette zanlar ifadesiyle de onların Allah hakkında farklı düşüncelere kapıldıkları, bunlardan kimileri doğruyken kimilerinin hatalı olduğu anlaşılmaktadır. Onlardan kimileri Allah’ın kendilerine yardım etmeyeceğini sanmış, kimileri kaçmayı önermiş, kimileri ise evlerinin saldırıya açık olduğu bahanesiyle izin alıp gitmek istemişti. Bu şekilde davrananlar hası yürekli ve zayıf karakterli kimselerdi. Daha önce savaştan kaçmayacaklarına dair söz vermelerine rağmen savaştan kaçmak için her türlü yolu aramaktaydılar.
Oysa müminlere düşen Allah hakkında hüsnü zanda bulunmaktır. Zira kötü zan kafirleri yakışmaktadır. Esasında savaş sırasında her iki taraf içinde sıkıntılı bir sürecin yaşandığı görülüyor. Savaş öncesinde Medine’de yiyecek içecek bakımından hazırlıklar yapılmış, kadınla veren çocuklar güvenli yerlere taşınmıştı. Erzak tükenmesinde askeri gıda hiriyeti bekleyin dediler.
Kuşatmanın son günlerinde yiyecek iyice azaldığından, başta Hz. Peygamber aleyhisselam olmak üzere birçok sahabi açlığı hissetmemek için midelerinin üzerine taş bağlamışlardı. Kureyş ise kısa bir sürede sonuç alacağını umduğu için kuşatma uzadıkça onlarda da sıkıntı başladı. Kuşatmanın son günlerinden bir gece düşman karargahını alt üst eden büyük bir fırtına çıktı. Yiyecek ve içecekler zayı oldu, hayvanlar sağa sola kaçıştı. Ayetin ifadesiyle şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz orduların gönderilmesi neticesinde olup bitenden morali bozulan düşman çekilme kararı aldı. Hiçbir şey elde edemeden çekilip gittiler. Hendik savaşı Müslümanların savaş planlaması bakımından bir dönüm noktasıdır. Zira bundan sonraki savaşlarda dengelerin değiştiği görülmektedir. Yüce Allah farklı vesilelerle Müslümanları sınamakta onların bu zorluklara karşı sabretmesini kendisine güvenip dayanmasını emretmektedir. Bu anlamda dünya hayatı bir imtihan yeridir. Kimi zaman sahip olduklarımızla, kimi zaman ise kaybettiklerimizle imtihan ile çekilmekteyiz. Öyleyse Müslüman bütün bunların Allah tarafından tayin edildiğini unutmamalı. Hadiseleri ders ve ibret nazarıyla bakabilmelidir.
Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. Andolsun sizi biraz korku ve açlıkla mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenlere müjdeli. Onlar başlarına bir musibet geldiğinde doğrusu biz Allah’a aitiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz derler.
İşte Rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.