Türklerde Tören ve Ritüel | Kökler

Türklerde Tören ve Ritüel | Kökler videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=RV-W6wpjkqg. Geleneğin gelecek zamanlara aktarılması yalnızca doğum ve isim verme ritüelleriyle ilgili değildi elbette. Kadim Türkler arasında, mekana ve zamana meydan okuyan bir diğer önemli geleneğin ise düğünler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Türkler için evlilik son derece kutsaldı ve mutlaka bir düğün töreniyle…

Türklerde Tören ve Ritüel | Kökler

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=RV-W6wpjkqg.

Geleneğin gelecek zamanlara aktarılması yalnızca doğum ve isim verme ritüelleriyle ilgili değildi elbette. Kadim Türkler arasında, mekana ve zamana meydan okuyan bir diğer önemli geleneğin ise düğünler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Türkler için evlilik son derece kutsaldı ve mutlaka bir düğün töreniyle taçlandırılırdı.
Kadim Türkler de özellikle erkeğin belli bir güce sahip olduktan ve erkinliğini ispat ettikten sonra yuva kurması toplum tarafından beklenilen bir şeydi. Tam da bu noktada Bamsı Beyrek’in hikayesinin bizlere yol gösterip ışık tuttuğunu söyleyebiliriz. Kara kafire diş geçirince, Dede Korkut’un Boz Aygırlı Bamsı Beyrek diye ünlediği Bamsı artık bir ocak kuracak, murad alıp bey olacaktı. Lakin kafirler düğün günü Bamsı Beyrek’i kaçırdılar. Beyrek’ten 16 yıl haber alınamadı.
Banu Çiçek’in ağabeyi deli karçar daha fazla dayanamadı. Bamsı’nın dirisini getirene Altın Akçe, ölüsünü getirene ise kız kardeşini vereceğini vaat etti. Yalancı oğlu Yaltacık’ın Banu’da gözü vardı. Zamanında Beyrek’in kendisine hediye ettiği gömleği kana bulayıp Oğuz Beylerine getirdi.
Yaltacık hedefine ulaşmıştı. Fakat Baybüre, Bamsı’nın yaşadığını öğrenip onu esaretten kurtardı. Bamsı, Ozan kılığında Banu Çiçek’in düğününe yetişti. Bu sırada ok atma merasimi yapılıyordu. Bamsı her ok atana, elin var olsun diyordu. Sıra Yaltacık’a geldiğinde ona, elin kurusun, parmakların çürüsün diye haykırdı. Üstelik bir de Yaltacık’ın parmağındaki yüzüğü okuyla parçalayınca beylerin takdirini kazandı. Ozan ne isterse verdiler. Bamsı, ben kopuz çalayım, gelin kız çıksın oynasın dedi.
Banu Çiçek geldiğinde, parmağında hâlâ kendi yüzüğünü görünce yaşadıklarını anlattı. Dünyalar Banu Çiçek’in olmuştu. Sevdiği adam 16 yıl sonra esaretten dönmüştü. Artık onların da ocağı tütecekti. Evlilik kutsal bir birlikteliktir, yuva kurmaktır.
Türkler içinde tek eşliliğe bağlı, çoğunlukla dışardan evlenmeye bağlı bir evlilik tarzını görmekteyiz. Bu dışardan evlenmeyi ifade eden 7 göbeğine kadar tarafların kız tarafının ve erkek tarafının soyunun biliniyor ya da aranıyor olması bilinmek istenmesi hem soya verilen kıymeti hem de dışardan evliliğin sağlama alınması, garantiye alınması anlamında önemli bir unsurdur. Mutlaka tören yapılır. Nişan için küçük düğün, evlenme için büyük düğün tabirleri kullanılır.
Törenle bu ilan edilmiş olur ve fertlerin birbiriyle uyumu, dayanışması ve özellikle denkliği aranır. Bamsı Beyrek Anlatısında örneklerini bariz olarak gördüğümüz ve başka anlatılarda da karşımıza çıkan kadın ve erkeğin hemen her bakımdan birbirine denk olduğu bir arayış söz konusudur diyebiliriz.
Eski Türkler’deki düğün adetlerimiz günümüzde de devam etmekte. Yine moskırlarda, yaylalarda düğün dediğimizde Türkler’de at yarışları öne çıkar.
Düğün dediğimizde büyük büyük kazanlarda pişirilen emekler ortaya çıkar. Düğün dediğimizde kurulan yurtlar, düğün dediğimizde herkesin özenle en büyük istekle giydikleri, o gün için hazırladıkları yiyecekler olsun, kıyafetler olsun bunlar öne çıkmaktadır.
Türkler için evlilik hayatın dönüm noktalarından biriydi. Evlenen yiğitler artık kendi ocaklarını kuracak, obası ve ülkesi daim olsun diye Gürbüz oğlanların yiğit kızların sahibi olacaktı. Belki de tören ve ritüeller Türklerin sahip olduğu sırlı hazinelerdi. Bu nedenle sevinçte olduğu gibi kederde de muhakkak özel ritüeller gerçekleştirilirdi. Hiç kuşkusuz ölüm bu özel durumların başında gelirdi.
Oğuzlar arasında fitne ateşinin harlandığı günlerdi. Dış Oğuz, iç Oğuz’a baş kaldırdı. Beyrek’ten de isyana destek vermesini istediler.
Beyrek ihanete karşı gelince Aruz, Beyrek’i öldürüp otağına gönderdi. Kara haber tez duyuldu. Ak evinin eşiğinde feryat koptu. Kızıyla gelini, beyaz elbiselerini çıkarıp karalar giydiler. Akboz atının kuyruğunu kestiler. Kırk yiğit kara giyip mavi sarındı.
Kazanbe’ye vardılar, sarıklarını yere vurdular. Beyrek’in ardından çok ağladılar. Ölüm beraberinde çok güçlü sosyallikleri de getirir. Ölü evi, ölü aşı dediğimiz tabirleri düşündüğümüzde,
ölen kişinin yakınlarının yalnız bırakılmadığını, büyük bir dayanışmanın ortaya çıktığını, ağırtlarla, ağırtçılarla o acının yaşanarak paylaşıldığını, tazeye gitmelerin gerçekleştiğini, sosyal dayanışmanın en üst seviyede ortaya çıktığını rahatlıkla görebiliriz.
Ölümü bir gereklilik olarak algılamıştır Türkler. Bu dünyada konuk olduklarının bilincindedirler. Hatta dünya onu konukladı gibi bir ifade vardır Kaşgarlı’nın divanında ölümü anlatmak üzere. Ve başka kültürlerde de görebileceğimiz gibi ölüm bilincine sahip her insan gibi ölümü aşma iştiyakı içerisine girmişlerdir.
Bunun tatmin yollarından biri türde yaşamaya devam etmektir. İşte üremeyle bu kendini gösterir. Diğeri de dilde yaşamaya devam etmektir. Bu da iyi ad bırakmakla kendini gösterir. Mağara kültü ya da mağarayı mezar yapma anlayışı kurgan şeklinde karşımıza çıkar. Kurgan da da şöyledir yani bir Türk kânı öldüğünde eğer çok seviliyorsa şöyle yaparlar. Herkes eline bir sebebet toprak alıp cenazeye gider. Mezar ortadan kaybedildiğinde yani ortada görünmeyecek hâle geldiğinde herkes elden getirdiği toprağı mezarın üstüne koyar. Böylece çok sevilen kânların mezarları tüm lüslere çok yüksek olur. Sevilmeyen kânların da öldükten sonra mezarına toprak getirmedikleri için mezarı küçük olur. Toprağı bol olsun. Öldükten sonra insanların toprağı bol olsun da oradan gelir.
Kadim Türkler için ölümün öte dünyaya açılan bir kapı olduğu söylenebilir. Türklerin ölüme yaklaşımı bunun açık bir göstergesi. Nesilden nesle aktardıkları ölüm ritüellerinde ölümü asla bir son olarak görmedikleri anlaşılıyor.
Ölümle ilgili pek çok ritüelin varlığı belli ki ölümü yeni bir başlangıcın ilk adımı olarak görmeleri ile ilişkili. Mesela rüyada diş çektirdiğini görülmesi ölüme işte delaliyet eder diye düşünülüyor.
Oradaki temel şey nedir? Mitojik bağ nedir? Şöyle açıklayabiliriz. Eski Türklere göre ruh kemiktedir, kandıdır. Hiçbir şamanın kemikleri parçalanmaz. Kurban kesilen hiçbir hayvanın kemikleri parçalanmaz. Bütün halinde torbaya şey yapılır ve gömülür. Osmanlı şehzadeleri boynu vurulmamıştır. Boğdurulmuştur. Kanı akmasın, kemikleri ayrı şeylerde olmasın diye.
Kanla ilgili olarak uygulamalar var yani kanın yaşam sıvısı olmasından dolayı bazen mezarların içerisinde cesetlerin üzerine kırmızı aşı boyası sürülüyor. Bazen de kilden kırmızıya boyanmış küreler mezarları içerisine koyuyorlar.
Yeniden var olacakları bir dünyaya inanıyorlar.