Bilim insanlarımızın dünya çapındaki çalışmaları neler? | Teke Tek Bilim

Bilim insanlarımızın dünya çapındaki çalışmaları neler? | Teke Tek Bilim videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ZVARZZmaqf0. Tekirdek! Tekirdek! Tekirdek! Tekirdek! İyi geceler değerli izciler, süperkest hoşgeldiniz. Tekirdek Gülüme. Bu son Tekirdek Gülü. Bundan sonra Tekirdek Gülüm yapmaya karar verdim, dermişim. Şaka yapıyorum ama bu program gerçekten güzik oluyorum. Niye? Çünkü konuklarım hep akıllı…

Bilim insanlarımızın dünya çapındaki çalışmaları neler? | Teke Tek Bilim

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ZVARZZmaqf0.

Tekirdek! Tekirdek! Tekirdek! Tekirdek! İyi geceler değerli izciler, süperkest hoşgeldiniz. Tekirdek Gülüme. Bu son Tekirdek Gülü. Bundan sonra Tekirdek Gülüm yapmaya karar verdim, dermişim. Şaka yapıyorum ama bu program gerçekten güzik oluyorum. Niye? Çünkü konuklarım hep akıllı insanlar ve onları görünce ben komplekse kapılıyorum. Yine öyle bir programda karşınızdayız. Karşımda akıllı insanlar var. Ben de onlara soru sorarak bir şey öğrenmeye çalışan saf delikanlı olarak buradayım. Yokan Otomuşlayın, Harvard Üniversitesi’ndeki sevgili dostumuz. Teketek’e defalarca geldi, Teketek birime defalarca geldi. Ancak bu kez o biraz ko-host diyelim, değil mi? Çünkü aslında konuğumuz bugün, doçen doktor, Nilay Yapıcı. Nilay’ına hoş geldiniz. Siz de Cornell Üniversitesi’nden geldiniz değil mi? Evet. Yanlış bilmiyor. Cornell değil mi? New York. New York Cornell Üniversitesi’nden. Ama şöyle bir baktığınız zaman yapılmadık bir şey kalmamış. Zaten bütün bunlar size ödül getirdi. Şansımıza Sabri Ülker Vakfı’nın bilim ödülü için bu sene ki kazananırsınız ve buradasınız. Nedir bu Sabri Ülker bilim ödülü? Kısaca onu anlat. Çok uzatma, reklam olmasın. Tamam. Bu Sabri Ülker Vakfı’nın, Sabri Ülker Merkezi’nin ve Ülker Ailesi’nin bilime yaptıkları önemli bir katkının bir ayağı. Çok önemli bir ayağı. Kime bürlüyor bu ödül? Bu ödül, kariyerinin ilk aşamasında olan, dünyanın herhangi bir yerinde çalışan ve Türk olan bir araştırmacıya veriliyor.
Alanı çok geniş tutuluyor fakat metabolizmayla bir anlamda uzak veya yakın bir ilişkisi olması o çerçevenin içerisinde kalıyor. Zaten genel bütün bilimsel çalışmaların… Evet, tarihçiye verilmiyor. Hayır. Temel bilim araştırmalarını yapan araştırmacılara veriyor ve hepsi metabolizmayla ilişkiliyor. Zaten bütün Sabri Ülker bilim operasyonunun ana çerçevesi, şeyin sesiyse, hep metabolizma üzerine.
Buradaki amaç da, yani bu çok uzun vadeli bir proje. Yani bizim hayal ettiğimiz ilk aşaması, bunları önce genç, geleceğinin çok parlak olduğunu düşündüğümüz genç araştırmacıları teşvik etmek. Gençlere verilen ödül çok az var dünyada, genç bilimcilere hep ileri aşamada yaşam boyu yapılan şeylere veriliyor. Biz geleceğe bakıp, gelecekte büyük yıldızlar olacağını düşündüğümüz insanları bulmak istiyoruz. Şimdi insanların büyük bir yeri, şuradaki tabloya bakmak istiyoruz. Bunların tamamı çok genç yaşta zaten, tırnak içerisinde özür dileyeyim, ne mal olacakları belli. Yani bunların 70’sinde neyse 70’sinde odurdu. Bunların, mesela Einstein’a bak, adam zaten 30’una kadar ne yapacaksa yapmış. Sonra hikaye, sonra hamallığa dönüşmüş. Ondan sonra yaptığı işleri kontrol etmekte veya onları doğrulamakta geçmiş bir ömür. O yüzden gençlere vermek çok doğru ve çok yerinde bir iş. Peki ödül büyük bir ödül mü? Ciddi bir param? Oraya geçmeden önce bir şey daha söyleyeyim. Yaştan bahsettiğiniz için, ikinci düşündüğümüz uzun madeli dememin, bu genç bilim insanların arasında bir ağ oluşmasını istiyoruz. Zaman ilerledikçe, bu bir kritik kütle oluştuğu zaman, her dünyanın her yerinde çalışan, Türkiye’de de çalışan, bu genç araştırmacılar, hastane olarak oldukları zaman, güçlü duruma geldiklerinde aralarında bir ağ olmasını istiyoruz.
Bu onların etki gücünü arttırsın, katkı gücünü arttırsın ve bizi bir camia olarak ileriye taşıyacak onlara bir güç versin istiyoruz. Şu anda birinci aşamadayız. Birinci aşamayı tamamladığımız zaman ikinci aşamaya geçeceğiz. Bunların hem kendi aralarında çalışmalarına, işbirliği yapmalarına, hem Türkiye’deki genç araştırmacılarla, öğrencilerle, doktora sonrası çalışmacılarla beraber çalışabilmelerine.
Dolayısıyla dünyada etkili olacak bir camia yaratmak istiyoruz. Amacımız bu. Para, paradan bahsedecektik ama ödül kaçtır? Onu merak ettim, hakikaten merak ettim. Gençleri motive edecek düzeyde bir ödül mü? Öyle, çünkü tabii çok büyük ödüller de var. Parayı söyletemeyeceğim bana da. Yani orijinal… Hayır parayı ise ben de bilime yönel bir düşünüyorum.
Kur değişiminden dolayı biraz… Ha TL bazında. TL bazında veriliyor ama pek bir eriğinde 100.000 dolar olarak tasarlanıyor. Buradan söyleyeyim ben. Murat Ülke’ye geçen 1 milyon dolardır. Aşağısı vallahi olmaz, bir ilahı olmaz. Öyle ufak tefek ödülüyorlar ama kardeşim birini ödülüyor, sen de bir kere veriyorsun. Para dinleyin yani onlar için. İnşallah o günlerde gelecek yani sadece bu küçük sembolik bir destek olmanın yanında dediğim gibi yani ikinci aşamaya geçeceğiz. Evet o network dışı hakikaten çok güzel bir şey, çok doğru bir şey. Daha anlamlı destekler de yaratmaya çalışacağız yani onun için planlarımız var. Çok iyi. Peki hemen gelelim Lila Hanım’a. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hakikaten gençmişsiniz yani. Murat Hocam gençlere falan deyince siz hakikaten gençsiniz. Ve şöyle bir baktığınız zaman şeye… CV de denmez buna başka bir şey demek lazım ne denir bilmiyorum ama… Boğaziçi Üniversitesi’nin malikler bir örece ve genetik bölümü. Evet. Arkasından Rakafet Öniversitesi, Vienna Üniversitesi, Rakafet Öniversitesi, sonra Cornell falan böyle gidiyor. Ödülü konuşacağız ve yaptığını söylemeye. Ama ben şunu belgeye gidiyorum. Genç bilim insanları, bilime aşık olmaya hevesli, genç insan arasında. Bu yol nasıl yürünüyor yani? Siz bir Anadolu kentinden bu ağzın dışında öğrenci olarak geldiniz. Evet. Ve yolculuk çok da uzun olmayan bir sürede Cornell’de. Yani nasıl gidiyor o yol? Vallahi çok çalışıyorum. Torpiliniz yok herhalde bildiğim kadarıyla. Yok ben yani ailemde akademisyen yani bilimle uğraşan bir insan benim dışımda yok şu an. Yok. Babam eti inşaat mühendisiydi abim de öyle. Diğer abim de doktor.
Onun dışında bilimle çalışan bir ben varım diyeyim yani ailemde. O yüzden öyle bir torpil hani daha çok şey derler hani bilimle çalışanların ailelerinde de bilim insanı var derler. Benim öyle bir torpilim yok. Daha çok kendim çalışarak tabii bu tip şeyleri başardım. Ben çok meraklıydım. Yani çok severek yaptım bu işi. Hiçbir zamanda hani çok çalıştım ama çok zor da gelmedi hiçbir şey. İyi keyif yaptınız.
Evet gerçekten çok keyif alarak yaptığım için Boğaziçi’nde tabii ilk girdiğimden itibaren laboratuvarda çalışmayı… Boğaziçi üniversitesi moleküler biyoloji bölümüne girdiniz. Moleküler biyoloji evet. Hatta bir dönem tıp doktoru olmayı da düşünüyordum. HCTP ile Boğaziçi arasında böyle üniversite seçimi yaparken gidip geldim. Hatta cerrahı düşünüyordum. Beyin cerrahisi. Ama daha çok tabii araştırmaya doğru ilgimin olduğunu anlayınca bu sefer moleküler biyolojiyle geldim. Şimdi beyni kesmekten çok anlamaya yöneldiniz şimdi. Evet birazcık öyle oldu. Peki nasıl mesela Boğaziçi’ndeyken nasıl ne yaptınız Boğaziçi’nde geçti? Hepimiz üsübette Boğaziçi okuduk ama biz mal gibi okuduk yani. Siz ne yaptınız? Boğaziçi Üniversitesi’nde tabii derslerimize gittik. Tabii notlarım fena değildi. Süper parlak değildi herhalde yani. Sınıf birincisi değildim. Öyle diyeyim. Dört ortalara mezun olmuş muazzam çocuk değilsiniz. Değilim. Üç sıfır ortalamaya mezun oldum.
Ama ben çok dediğim gibi araştırmaya çok yöneliktim. O yüzden devamlı iki tane laboratuvarda çalışmaya başladım. Okuldaki. Okuldaki. Bir tanesi moleküler biyoloji laboratuvarıydı. Profesör Doktor Kuyaş Burun’un. Retinadaki hücrelerin nasıl retinayı oluşturduğuna dair çalışıyorduk o zaman. Diğeri de psikoloji bölümünde Reşit Canbeyli’nin psikobiyoloji laboratuvarıydı.
Orada zaten sinir bilimlerine olan ilgim gelişti. Hem moleküler biyoloji hem sinir bilimleri işte beynin nasıl çalıştığını anlamak için oradan bir ilham aldım. Üniversite yıllarım sırasında. Ondan sonra tabii yaz tatillerini de değerlendirmişim. Yaz tatillerinde de yurtdışında staj yapmaya çalıştım her sene. Bir sene mesela Radgert Üniversitesinde bir hocayla çalıştım. Peki mesela bir sene sonra soracağım. Devam edelim.
Hafızanın nasıl işte bu beyinde encodlandığına veya olusulurluğuna dair. Bu sırada kaçıncı sınıftaydınız? İkinci sınıftı mı? O zaman gittiğimde sanırım ikinci sınıftaydım. Üçüncü sınıfta da Zürich Üniversitesinde Adrian Oguzi diye bir patologla çalıştım. Bu püryon hastalıkları, neurodegeneratif hastalıkları üzerine. Öyle öyle tabii. Peki bir şey diyeyim bir şey merak ettim şimdi. Bir sürü talebe var. Bunların hepsi o dediğiniz üniversitelerde yaz tatillerinde staj imkanı bulabilir mi? Yani şöyle kolay değil. Nasıl buldunuz? Ben çok mail yazdım. Yani nereden baksanız. Yani hocaları taciz derecesinde bu işe istekli ve arzulu olduğunu gösterdiniz. Taciz demesek de yani gerçekten devamlı mail yazdım. İşte gelebilirim dedim. Bir kısmını isterseniz ben çalışırım dedim. Birazcık para biriktirmiştim. Şey yaparken okulda okurken. Öyle öyle tabii babam da beni gerçekten ve ailem de çok destek oldular. Dediler kızım istiyorsan git staj yapmak için. Öyle olunca gerçekten birkaç hocadan cevap geldi. Cevap gelince de o zaman işte bir iki aileye yurt dışına çıktım. Ve bunun gerçekten bana doktoraya başvurduğum zaman yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü o insanlardan referans mektubu alma şansım oldu. Onların da desteğiyle tabii Boğaziçi’ndeki hocaların da desteğiyle o şekilde yurt dışına başvurunca bu sefer oradaki doktoru programlarından sanırım daha tabur geldi. Tabii portfolio’m yani işte laboratuarda teknik açıdan çalışmalarım olduğu için işte birkaç tane poster gibi yayın olmasa da posterlerde bulundum. Konferanslara katıldım. Böyle böyle daha çok tecrübe edinerek doktoraya başvurdum Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdikten sonra. Doktor nerede? Vienna. Vienna Üniversitesi’ne bağlı Wöringer Ingelheim denen ilaç firmasının finans ettiği bir institüde moleküler patoloji institüsü. Orada ben ama Vianadan şey doktora diplomumu aldım ama esas deneyleri bu. Orada yatırmış. Evet patoloji üniversitesi en sonunda yaptım. Almanca da mı öğrendiniz bu arada? Vallahi Almanca öğrendim hatta geçen hafta Berlin’de bir konferansdaydım hala duruyor Almanca ama konuşma çok yok anlamı var. Öyle diyeyim. Sonra oradan New York? Oradan sonra orada işte dört buçuk yılda doktorumu bitirdim. Oradan sonra tabii ilk başta Türkiye’den çıkarken birazcık hani memleketten çok uzak kalmamak istiyordum Avrupa olsun diye. Bir ayak Türkiye’de olabilsin diye. Evet olsun diye ondan sonra Avrupa’dan sonra tabii bu sefer Amerika’yı merak ettim orada nasıl bilim dünyası devam ediyor diye. O yüzden New York’ta Rockefeller Üniversitesi’nde doktor Leslie Walsall’ın laboratuvarına başvurdum. O da zaten çok dünyaca ünlü bir nörobilimci. O kabul etti. Zaten tanışmıştım ben doktora öğrencisinken.
Orada doktora sonrası uzmanlığımı yaptım. Bu aslında hikaye çok iyi. İyi ki bunu anlattın. İyi ki de sordun. Merak ettim abi. Gençlik yaşta bunca şeyi pıtır pıtır pıtır pıtır pıtır yani biz niye yapabiliyoruz, onlar nasıl yapıyor diye merak ettim açıkçası yani. Yani o aslında nerelerde hani sistemi destekleyip bu öğrencilerin yollarını daha rahatlatabiliriz tek tek söylüyor. Yani bu öğrencilere mentorlar lazım.
Kendi üniversitelerinde, Boğaziçi gibi kendi üniversitelerinde laboratuvarlar lazım ki biraz bir şeyler öğrendikten sonra dünyayı açabilsinler. Ve burada bir şeyler yap, onu dünyaya ben böyle şeyler yapabildiğimde göstersinler. Giderken mesela yazın o iki ayı üç ayı destekleyecek bir font sistemi lazım. Çünkü aileler bunun karşılaması mümkün değil. Bugün artık hiç mümkün değil zaten. Mesela bu öğrencilerin vize işlerine destek olacak bir anlaşma sistemi lazım.
En büyük sıkıntılardan biri uluslararası lisans öğrencilerinin trafiği, laboratuallara girmesi çıkması. Sonra mesela dedik ki ben doktorumu yaparken Leslie Vos’la tanıştım. Yani bu tanışma ortamlarında bulunması gerekiyor genç öğrencilerin. Mesela yani bizim de bu çerçevede yapmak istediğimiz şeylerin arasında o var. İşte iki senede bir büyük toplantı yapıyor mesela Büyükler Merkezi’nin kongresinde. Orada yapmak istediği tek şey bu yani. Hadi orada geçen sene Yıldız konuşuyor. Daha önce Nobel’li bilim insanları getirin Türkiye’ye. Onlar geliyor ama onlarla beraber genç araştırmacılar da geliyor. Bir de öğrenciler geliyor. Bazıları katladım çok da etkendim yani. Genç çocuklar var orada onlar Nobelcilerle veya onların antropolojiyle bir araya geliyorlar. Yani bu şeyi çok güzel anlatıyor. Yani nasıl sistemin nasıl ilerleyebileceğini, yapılması gereken ne olduğunu. Müthiş bir hikaye aslında. Tabii bence ben gençken diyeyim.
Birazcık daha sanki kolaydı. Çünkü dediğiniz gibi vize sorunları daha azdı. Bugün kadar değildi. Bugün bir kadar değildi. Boğaziçi bugün gibi karışık değildi. No comment. No comment. Onun dışında da yani sanki birazcık daha kolay gibiydi. Şimdi birazcık daha zorlaşmış gibi görünüyor. Tabii Boğaziçi’ne kılıyorum nükleer biyoloji tarafında da, pardon, nükleer biyoloji tarafında da çok ciddi bir növa var. Orada çok iyi hocalar çalışıyor.
Bazen konu gidiyor. Yurtdışından geri beyin göçüyle gelmiş birkaç hocamız var orada. Bayağı çalışmalar var. Ciddi işler yapılıyor. Hala durum nedir bilmiyorum. Var. Yani sadece Boğaziçi’ne değil. Tabii orası çok önemli. Bir süre daha var. Daha bu tür merkezler var. Yani onların zayıflamadan daha da güçlenerek ilerlemesi gerekiyor. Bağımsız araştırma ekiplerinin, enstitüllerinin. Yani mesela onu da duydunuz. Her şey ille de üniversitede olmuyor. Bize doktora yaptığı yer bağımsız bir araştırma yaptı. Üstü. Ama enstitüller her yerde çok mühim yani. Çok çok önemli de bizde hiç yok. Hiç yok ilerlesi. Neredeyse değil. Hiç yok. Bazı anlarda var mesela İTÜ’de Avrasya Yer Birimleri Nisisi’si vardı biliyorsun. Biyolojik bilimlerde hiç yok. Biyolojik bilimlerde yok evet. Şu anda perişan edilmiş vaziyette. İçi boşaltıldı. Binası başka bir yere tahsis edildi. Başına bu işle alakası olmayan birisi.
Bir rektör değişikliğiyle Türkiye’nin en fazla yayın yapan yer birinin arasındaki yerini yok ettiler gitti yani. Burası Türkiye. Neyse ben bunları anlatırken siz burada olmanız bile, siz şortu konuyu düşürdüğe korktuğun için konuyu kapatıyorum. Hemen şeye geçelim. Ödüle geçelim. Birincisi siz Niren’in varlığını yani bu ödülü komitesi olarak, bu ödülü veren şey olarak. Niren Hanım’ın varlığını nasıl öğrendiniz? Hangi bilim insanları nasıl takip ediyorsunuz?
Sistem nasıl işliyor? Sonra da Niren Hanım’ın çalışmına geçeceğim. Sistem onu çok kısaca söyleyeyim. Yani biz hem Sabri Ülker Vakfı’nda hem de Sabri Ülker Merkezi’nde bütün biyometrik alanda yayın yapan bütün Türkleri takip ediyoruz dünyadan. İlk sinyalleri zaten oradan alıyoruz. İkincisi de bir grup genç araştırmacı beraber çalıştığımız arkadaş var.
Hepsi önemli enstitülerde. Onlara da her sene danışıyoruz. Yani gördüğünüz, bildiğiniz, konuşmasına rastladığınız, çalışmalarını bildiğiniz genç şeyler nerede diye. Onların arasından zaten bir listemiz var. Oradan hem sempozjuma Yıldız araştırmacılarak çağırıyoruz. Orada da bir dinleyip konuşma fırsatımız oluyor. Arkasından da bu listenin içerisinden bir tanesini seçiyoruz. Şimdi yedincisini verdiğimiz için bu sene Sabri Ülker Bili Medulü’nün artık jüriyi daha önce kazananlar oluşturuyor. Adayları da onlar tespit ediyor. Ben sadece ex ofisya olarak onlara yardımcı oluyorum. Vakıftan da Doktor Zeki Sözen Bey bize vakıfın tarafını temsil ediyor. Esas seçimi artık daha önce Bili Medulü’ne almış genç arkadaşlar karar veriyor. Hep birlikte tartışıyoruz, bütün yayınları okuyoruz. Gerekirse çalışma arkadaşları ile irtibat kurup konuşuyoruz. Zaten hepsini dinlemiş oluyoruz, sundukları çalışmaları. Ondan sonra bir karar veriyoruz. Peki, sizin çalışmalarını geçelim biraz. Şimdi baktığın zaman şöyle bir tanesi, mesela bazıları daha başlarda yaptığınız bu araştırma çok ilgimi çektim.
Hayvanların metabolik karar sürecine fizyolojik durumlarını ve çereden alakları, dış duysal öğrenleri nasıl entegre ettiklerini anlamaya çalışmışsınız. Çok acayip bir şey. Ben de çok merak ederim. Tabii benim bunu açacak halim falan filan yok ama mesela bir köpek niye böyle davranıyor meselesine veya başka bir hayvanın. Bazen evde köpeğin böyle duruyor, acaba şimdi ne düşünüyor? Veya işte birdenbire duruyor, dururken tırırırırırırırırırırr, giriyor balkona. Şimdi niye bu balkona gitti mesela? Neden de gidiyor, bu niye gittiği ben de çok merak ediyorum. Bu öyle bir araştırma mıydı bu? Evet, onun gibi. Yani sonuçta ben sinir bilimine girmemin sebebi en çok, organizmaların, hayvanların, insanların nasıl karar verdiklerini. Dediğiniz gibi işte köpek mesela orada oturuyor, ondan sonra bir şey görüyor, oraya gidebilir de gitmeyip bir de mesela niye gitmeyi tercih ediyor. Veya başka bir zaman niye gitmiyor? Yani aslında bizim, benim daha çok doktoradan itibaren anlamaya çalıştığım soru bu. Tabii bu çok büyük bir soru. Çok büyük bir soru. Ve bunu anlamak, insanla anlamak daha kolay olmaktan. Çok daha tabii ki sabah mesajı siz kalkıyorsunuz işte bu kravatımı takacağım, bu kravatımı takacağım. Mesela yani yaşamımızın her zamanında devamlı bir karar veriyoruz ve bu nasıl veriyoruz?
Bazen birini yanlış karar veriyorsun. Mesela ceketimi tarayıp duruyor şimdi ekranda. Yanlış ceketmişim. Evet, yani asıl konu bu. Ama bunun tabii daha çok medikal olarak da düşünebilirsiniz. Ben araştırma yaparken bir yandan da dediğim gibi biz zaman doktor olmayı istemiştim.
Yani aslında hep araştırmalarımın bir şekilde insan sağlığına ve topluma yarar olmasını istiyorum. Yani ben temel bilimci olsam da gene de o güzel bir motivasyon bizim için. O yüzden doktora yaparken düşündüm hani nasıl hem karar vermeyi, beynin karar verme mekanizmalarını çalışabilirim. Hem de mesela insanla birazcık daha yardımcı olabilir, katkıda bulunabilirim. Düşündüm en fazla yani her hayvanın veya her organizmanın yani tek hücreli vardıkların bile karar vermeleri gereken şey yemek. Evet, öyle bir şey yok. Evet, yemek yemezseniz ölüyorsunuz. İşe yaşar previdin ete mi oluyor? Veya doğru şeyi yemezseniz mesela çok fazla zehirli besin var. Bu hayvanlar bunları anlamak zorundalar. Ve bu konuda çalışmaya karar verdim çünkü bu konu gerçekten çok ilginç. Hem de insanlarda eğer kötü tabii yemek yeme bozuklukları olabiliyor veya insanlarda işte yemek yemeyi kontrol edemeyebiliyorlar. Bu tip şeyler tabii çok büyük hastalıklara sebep olabiliyor. O yüzden bu konu gerçekten hani düşünüp taşındıktan sonra çok ilgimi çekmişti. Bizde burada birkaç hafta önce Yemek Bozuklukları Üstünün programını yaptık. Evet, izledim çok güzel bir programdı.
İlginçti. Keşke siz buradasınız, siz de alsaydınız çünkü bambaşka bir açım. Evet, sizin ödül alan çalışmanız zaten bunun üzerine değil mi? Sinir sisteminin yemek yeme güdüsünü ve metaborizmini nasıl kontrol ettiği üzerine yapmış olduğunuz çalışma. Evet. Çok önemli bir çalışma. Çünkü bugün dünyada en önemli sorunlardan bir tanesi yeme bozuklukları.
Çok yeme, az yeme, yanlış yeme gibi çok farklı dallarda. Ortoreksiye diye bir şey var mesela değil mi? Sağlıklı yeme takıntısı. Anoreksiye diye bir şey var. Yememe takıntısı. Blobye diye bir şey var. Yeme ve çıkarma hastalığı. Ve daha çeşitleniyor bu zaman içerisinde. Bizim eskiden pek bilmediğimiz ama bugün artık dünyada özellikle Giriş Ülkeleri daha da yaygınlaşan, medyayla da yaygınlaşan, medyayla da biraz dayatılan. Mesela ben çocukken bizim evde işte komşular falan gelirdi. Hiç kimse kimseye ne kilodan bastı ne bileyim işte. Melahat teyze vardı o biraz tombikçeydi. Öbür gün Memle teyze vardı o sızkaydı falan ama hiç kimse birine o Melahat’cım kilo abisi falan demezdi. Şimdi bakıyorum bütün sohbetler her şey bunun üzerine başlıyor. Bu ciddi bir sıkıntı aslında. Kultüler bir sıkıntı ama ne yazık ki oraya geldi iş. Siz bu yemek güdüsü ve metabolizmi nasıl kontuz etmiş olursunuz, çalışmayı bize biraz anlatır mısınız? Nasıldır bu iş? Ben de merak ediyorum çünkü ben yemek güdümü tutamıyorum mesela ama zorlayarak tutuyorum. Tutuyorum tutuyorum bir bırakıyorum dağılıyorum mesela. Onun da bir yerde var galiba değil mi? Olabilir. Binge eating değil mi? Evet binge eating. İstiyorsanız bu görsellerden birini alabilir miyiz? Bir numarama. Bir numara görseller arkadaşlar.
Şimdi bizim çalıştığımız konu beynimizin yemek yemeği nasıl kontrol ettiği. Ve beynimiz eğer bunu bir hani algoritmik olarak düşünürseniz beyin ne yapıyor? Beyin dışardan gelen yemekten gelen koku, tat gibi sinyalleri entegre ediyor. Tabii vücudumuzdan da sinyaller geliyor metaboloik olarak. Ve bunları siz düşünüp diyorsunuz ki önünüzde bir yemek var mesela ve açsınız tamam bunu yiyeceğim diyorsunuz. O yedikten sonra tabii vücuttan yine farklı sinyaller gelmeye başlıyor bir yerde durmanız lazım. Tabii bu çok kompleks bir yapı ve biz bunu bir şekilde beynin nasıl kontrol ettiğini anlamaya çalışıyoruz. Anladınız mı derseniz diyemem gerçekten.
Çünkü gerçekten çok kompleks bir yapı böyle yavaş yavaş belki ucundan ucundan kazımaya başladı. Berdi yarıları başladı. Bulduğumuz şeylerden tabii bu konuda o model organizmalarda çalışıyoruz. İnsanlarda şu an bir çalışmamız. Model organizmalar ne demek? Model organizmalar genetik açıdan genetiği ile oynayabileceğimiz ve biyoteknoloji açıdan değişik teknikleri kullanabileceğimiz organizmalar. Mesela drozofila dediğimiz meyve sinekleri var. Bu meyve sineklerinin bütün genomunu biliyoruz. Bütün genlerin nasıl çalıştığını tam olarak bilmesek bile genleri modifiye edebiliyoruz. Yeni zamanda hatta 2-3 yıl önce drozofila bu meyve sineklerinin bütün beyninin konektomu çıkarıldı.
Bu ne demek? Hangi sinir ücresinin hangi sinir ücresine bağlı olduğunu şu an biliyoruz. Bütün hepsini? Hepsini. Kaç sinir ücresi var bunlarda? 250.000. İnsandan az. En azından bazı insandan az. Bakalım böyle bir görsel 9’a geçebiliriz. 9 arkadaşlar. 9,9 gelir şimdi. Yavaş yavaş.
Bu konektom insanla da çalışılıyor şu anda. Ama tabi o skaladan çok yüksek. Bu insan beyni. Evet. Bu tarafta çıkmak. Öbürü sinek beyni. Bunlar birebir boyutlar değil mi? Birebir oyudayken birebir orantılı yani. Sayılır. Tam tam olmasa. Bir de aslında insan bini çok daha büyük. Ama şöyle bir şey var. İnsan beynine baktığımızda 86 milyar sinir ücresi var. 250.000’e karşı 86 milyar.
Evet. Ve 250.000’in en azından bizde bir haritası var şu an. Farelere baktığımızda farelerde 71 milyon sinir ücresi var. O yüzden biz böyle daha ufak. İnsan en yakın sinir ücresine sahip hangi hayvanın beyni biliyor muyuz? Muhtemelen primatlar dediğimiz şempanzeler, maymunlar gibi hayvanları. Yunus derler. Yunus derler mi? Yunusların beyinleri daha farklı. Mesela Yunuslar beyinlerinin bir tarafını uyutup diğer tarafını uyutmayabiliyorlar.
O yüzden fonksiyonları birazcık daha farklı. O çok geldi de var biliyorsunuz. Onu bilemiyorum. Ben de izinim olarak söylüyorum. Olabilir. Ama işte o yüzden bu model organizmaları kullanmamızın sebebi, eğer küçük bir beynin mesela yemek yemeği nasıl kontrol ettiğini anlayabilirsek, o zaman bu algoritmaları bir şekilde mesela farede de bakabiliriz. Ve bunları da yapmaya başladık. Fareleri de çalışıyoruz. Sineği çözdünüz. Çözüyoruz. Belki bir 10 yılı daha var diyelim. 10 yılı var sineği çözmeli. Tabii. Belki 10 yıl bilmiyorum. Çünkü şöyle bir şey oluyor. Ne kadar çok bilgi edinirseniz bir bakıyorsunuz. Sanki bir mağarayı kazdınız, altından böyle bir medeniyet çıkıyor. O yüzden 10 yıl bir de belki çok optimist olabilir. İşte bildiğin böyle bir şey. Evet. Bizim çalışmamız bir tane belki 12’ye geçelim. Sılayt 2’ye geçelim. 12 mi? 12’ye geçelim. Birazcık şey yaptık ama… Denebiliriz. Sistemi bozmayalım mı? Yok. 12’ye geçelim. Bizim bu aslında çalışmamız, benim bu 2016’da yayınlanan çalışmam ve şu an laboratuvarımın çalıştığı konuda,
bu sindirim sisteminin beyni nasıl entegre oldu ve bu şekilde yemek yemeyi nasıl kontrol etti. Mesela biz bir sinek beyninde bu ortada gördüğünüz beyin sinek beyni. Hatta ben şuraya gidebilirim istiyorsanız. Tabii ki. Kırmızı olan sinek beyni mi? Evet.
Bu sinek beyni, burada gördüğünüz yeşil sinir hücrelerini biz bulduk sinek beyninde. Burası sinek beyninin tad alma organı. Sineğin tad alma duygusu var. Var. Hatta bizden çok var. Sineklerin hem ellerinde hem ayaklarında hem vücutlarında tad hücreleri var.
Sineğin bütün vücudu dil gibi bizim. Çok enteresan. Evet ve bu sinekler zaten böyle devamlı ortamlarını anlamaya çalışıyorlar ve kullandıkları çok duyulardan bir tanesi tat ve koku. Burası sineğin tat merkezi. Bu gördüğünüz iki tane üzüm gibi görülen yerlerde koku merkezleri. Çok enteresan.
Bizim bulduğumuz bu sinir hücreleri de bu tat merkezinde bulunuyor ve bu sinir hücrelerini biz bir şekilde çalışmaz hale getirirsek bu sinekler aç olsalar bile yemek yemiyorlar. Aa. Ve bu başka yöntemler mesela optogenetik dediğimiz bir yöntem var. Işıkla bu hücreleri biz aktive hale getirebiliyoruz. O zaman yaparsak da sinekler aç olmasalar bile yemek yiyorlar.
Yani bu hücrelerin bu sinir hücrelerinin biz bir şekilde sineğin nasıl yemek yediğini. Yeme gülsün nasıl kontrol etmiyoruz. Yemek kontrol ettiğini düşünüyoruz. Şimdi bu sinir hücrelerini biz takip ettik ve şu gördüğünüz de sineğin midesi. Ve burada da sinir hücreleri var ve bu sinir hücreleri bu mideyi tamamen kapsıyorlar. Gördüğünüz gibi buralarda bir şeyler var. Beğinden daha çok varlar ve daha yoğunlar sanki.
Burada yaklaşık 60 tane hücre var sinir hücreti. Ama bunlar ilginç bir şekilde bu sinir hücre dedim ya connectom elimizde var. Bu sinir hücreleri beyindeki bu sinir hücrelerine direkt bağlantı yapıyorlar. Bu ne demek? Sinek bir şey yediği zaman bu sinir hücreleri uyarılıyor ve bir şekilde buraya beyine feedback geliyor. Abi şahane bir şey yedik devam et yemeye.
Aynen öyle ya da kötü bir şey yedik bundan bir daha yeme. Aynen öyle ve bu şekilde biz sinir hücrelerinin bu sinirim sistemi ve beyin aksesinde ne kadar yemek yediğini kontrol etmeye çalışıyoruz. Şimdi sinek beyninde bunu bulduk. İnsan beyninde veya fare beyninde bu mekanizmalar var mı? O hücreyi artık tanıyorsunuz ve insan beyninde artık o hücreyi arayabilirsiniz o zaman.
Evet ve bunları da aslında şu an potansiyel olarak düşündüğümüz sinirler var farelerde ve insanlarda bu yapıda olabilecek ve aynı fonksiyonları taşıyacak. Mesela şimdi çok alakasız ve çok erken bir şey oluyor mesela onları keşfettiğiniz zaman obez bir insanın yemek yemek güdüsünü, midesini, küçültme operasyonu yapmadan çok daha farklı bir şekilde ortadan kaldırabileceksiniz ve böylelikle insanlar lüzumsuz yere yemek yemeyecekler. Aaaa çok enteresan. Peki bu dediğim noktaya vermez 40 sene mi var, 35 sene mi var? İnşallah ben ölmeden önce diyeyim var olabiliriz belki olabilir. Bir de 13’e geçebilir miyiz? Evet 13 arkadaşlar. Tabi dediğim gibi biz sineklerle çalışıyoruz bu meve sineğinin beyni ama gördüğünüz şu camlı bu sivrisinek bu ADC-Cypdia zika taşıyan sivrisinek. Ve eğer bu sivrisineğin beynine bakarsanız mevvesineklerin beyniyle çok benzer. Daha mı fazla hücre var? Ortalama aynı olduğunu düşünüyoruz şu an evet.
Ve böyle yani bizim çalışmalarımızın sivrisineklere de direkt aplikasyonu var çünkü eğer bu sivrisinek sizi ısırmasının sebebi aç olması. Ve kanın tadını sevmesi. Siz onun sinirlerine kanın tadının iyi olmadığı yolda bir hissiyat aşılarsanız geletik olarak artık o gelipsiz ısırmayacak. Evet. Gidip başkalarına ısıracak. Gidip belki hayvanlara ısıracak veya başka birine ısıracak.
O zaman mesela yeni nesil enstek tisitler sizin sayınır. Biz o sineğe onu sıkacağız ve o hücreleri o enstek tisit etkileyecek. Sineği öldürmeyeceğiz ama insanları yemesine geleceğiz. Aynen öyle. Vay anam vay. Ooo çok iyi. Bununla uğraşan dünyada başka birisi var mı sizden başka? Tabii bu konuda çalışan benim zaten doktoru sonrasında çalıştığım Les Livos.
Bu konuda çok dünyaca hatta bu konuyu neredeyse ilerletmiş insanlardan bir tanesi. Siz ondan da daha ileri götürmeye çalışıyorsunuz şu anda. Biz sivrisineklerle çok çalışmıyoruz ama kolaborasyonlarımız var sivrisineklerle çalışanlarla. Ve onlara daha çok bu mesela mevesineklerinde bulduğumuz mekanizmaları iletiyoruz. Onlarda sivrisineklerdekileri çalışıyorlar. Biz daha çok birazcık daha farelere ve insanlara yönelmeye başladık. İnsanlara yönelmiş.
Şöyle. Vav. Fakat yani bu aynı iştah molekülleri sadece sineklerde yok yani farelerde de var. Ya var ve insanlarda da var. Kana çeken sivrisineği aynı iştah hormonu beyinde farede de var, insanda da var ve aynı fonksiyonu görüyor. Aynı sinir, oradaki başka değil yani aynı sinir. Sinirin içerisindeki molekül yani o bilgiyi ileten şey ortak olabiliyor o kadar büyük fark olmazsa. Şimdi buradan da öyle çıktığımız zaman, hep şu söylenir ya son yıllara söyleniyor daha önce de vardı ama son yıllarda daha iyi. Sindirim sistemi ikinci beyindir bağırsak ikinci beyindir diye. Doğru demek ki bu o zaman. Vav vallaha bence birinci bey bile olabilir yani. Gerçekten yani son yıllarda yapılan en azından yemek yeme açısından olabilir.
Çünkü beynin çok daha fazla fonksiyonları var kognitif hafıza gibi ama yemek yemeği gerçekten sindirim sistemi belirliği olabilir. Bu konuda da zaten… Yemek yemeği zaten en temel gücü olduğu için de bir numara zaman orası oluyor aslında. Olabilir yani şu an bizim alanımız oraya yönelmeye başladı.
Bir de bu tabii bağırsak florası ile de çalışanlar var. Biz çalışmıyoruz ama bağırsak florası da çok büyük bir şu an bilimsel olarak odak noktası. Çünkü bu bağırsak florasına çok iyi bakteriler, kötü bakterilerin olduğunu düşünüyorlar. Ve onun da sinir sistemiyle direkt temasa geçip insanların ve hayvanların davranışlarını değiştirdiğini düşünüyorlar. O yüzden çok büyük bir şu an araştırmak. Yani ne yersen olsun da lafı biraz doğru oluyor.
Yani her iki tarafa doğru da çalışıyor. Hem ne yersen olsun hem neysen onu yiyorsun. Evet aynen öyle. Peki bunun çalışmak nereden aklına geldi? Niye böyle bir konuya yöneldiniz? Birinci bir tercih miydi yoksa bu doktor asırasındaki çalışmalardan ya burası iyi mi diye kaldınız? Nasıl buraya bu tarafını düşündüğünüz sinir sistemin?
Mesela üçüncü görsele gidebiliriz. Çünkü gerçekten beni etkileyen datalardan veya bilgilerden bir tanesi üçe koydu. Sıla-i Türkçeyi evet geldik. Aşırı kiloluk veya obes kilisi sayısı son 30 yılda 857 milyondan 2.1 milyar. Yani dünya nüfusunun hemen hemen dörtte biri. Evet ve bu 2030 yılında bunun neredeyse 1 milyar kişiye doğru çıkacağını düşünüyor. Yani bu eksponensel olarak artan bir şey ve bu sadece tabii ki aşırı kiloluk değil. Bunun vücuda çok daha farklı zararları da olabiliyor. Bunu tabii ki Gökhan hocam daha iyi anlatabilir size çünkü klinikte olduğu için. Nedir Gökhan’ın bu yemeğin şeyi? Yani şişmanlıkla beraber gelen bir hastalık silsilesi var daha önce konuştuk.
Fakat yani buradaki ilginç olan şey şişmanlığın hiç aman vermeden artıyor olması. İkincisi de mesela bazı şişmanlığı çözmek sadece tabii çok önemli fakat onu çözsek bile aynı problemler kümesi yaşlanarak da ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla bu ilişkinin temel bilimde mekanizmalarının anlaşması çok önemli. Kronik hastalıkları çözebilmek için, yaşlanmakla ilgili gelen problemleri çözebilmek için… İkinci şişmanlıkla gelen problemler aslında birbirine yakın. Birini çözdüğün zaman diğerini anlamaya başlıyorsun. Ve o yani eğer ömrün sonuna kadar sağlıklı yaşamaksa en büyük şu andaki yani sağlık sistemini bilimcilerin sağlamaya çalıştığı şey bu. Bunun içerisinde tabii kanser de var, nöro dejenerasyon da var, akcer hastalıkları da var, karacer hastalıkları da var. Dolayısıyla en hayati konulardan bir tanesi bu benim kanaatimce. Peki bu obezite aşırı kilo veya yeme bozukluğu nerelerde daha yaygınlaşıyor? Hangi bölgelerde yaygınlaşıyor? Gelişmişlikle bir alakası var mı yoksa hiçbir alakası yok mu? Bence gelişmişlikle alakası var. Dördüncü görselye geçebiliriz şu an. Orada bir harita göreceğiz. Dört arkadaşlar. Evet. Lacibertler şey mi daha obezitenin arttığı yer mi?
Evet. Yüzde 30’un üstünde olanlar. Gördüğünüz gibi ülkemiz de ne yazık ki o kategoriye girmiş durumda. Bence yani obezitenin ve bu kilo almanın en büyük katkılarından bir tanesi insan olarak biz eskiden bu kadar fazla yemek çevresinde bulunmuyorduk.
Çünkü sokağa çıkalım her yer yemek dolu. Aynen öyle. Eskiden atalarımız diyelim gidip avlanmaları gerekiyorlardı. Agrikultur veya tarım çok yüksek değildi daha zordu. Ve gerçekten insanlar… Reklamlar yoktu. Reklamlar yoktu. Biz tek adet yapıyoruz. Reklam arasında bilmem ne börekliyim, yeşil çıkayım. Ben programcıya börekçi arıyorum gecenin saytında. İşte bu tip ve çok fazla şu an çevremizde yiyecek var. Ve bizim vücudumuz aşırı yemeye karşı, açlığa karşı mekanizmalarımız var. Demek açlığı hissedip yemek yemek için. Ama topluk mekanizmaları bence vücudumuzda ve beynimize çok gelişmiş değil. Çünkü eskiden böyle problemimiz yoktu. Ama şimdi var. Öyle olunca da… Ona karşı insanoğlu genetik olarak bir şey geliştirmiş yani.
Yani daha az geliştirmiş. Yemeği durdurup daha az geliştirmiş. Öyle olunca tabi bu sefer ne oluyor? Çevrenizde de devamlı dediğiniz gibi medya, tic olarak ya görseller olarak devamlı bir şey var. Sosyal, yemek yemek bir de çok sosyal bir şey. Sosyal bir şey, arkadaşlar oturuyor. Kültürel bir şey. Mesela yapılan deneyler var insanlarda. Çorba veriyorlar bir insana. Ve çorbanın altında tüp var. İçerisinde çorba veriyor.
Devamlı süp… Ve normalde diyelim ki siz bir çorba vereyim size. Bir kağıtla. Bitmeyen çorba yani. Aynen öyle. Ve insanlar onu bitireceğim diye devamlı yiyorlar. Öyle bir terikatın kazanı var işte. Bu kazanmış hiç bitmez falan diyor. Alttan boru bağlamışlar. Hava kazana çorba geliyor. Ama bak Allah’ın işine bitmiyor diye. Bir bitmiyor çorba. Bitmiyor ve böyle olunca… Ve sonra geliyor mu insanlar? Evet. Yani hani mesela ona soruyorsunuz işte.
Diyelim ki yarım litre, 250 ml çorba yedi. Doydum mu diyorsunuz? Doyduk diyor. Ondan sonra bir litreye kadar neredeyse o çorbayı yemiş insanlar. Ve yani hani o doyma şeyi tetiklenmiyor. Bir şekilde görsel olarak veya psikolojik olarak yemeye devam ediyor. Yani aslında hepimiz Japon balıkları gibiyiz. Belki. Bilmiyorum. Onlara da verirseniz yem yerleri çatlayınca. İnsan da biraz ona yakın galiba. Yani yemek yeme gerçekten çok kompleks. İnsanlar da çok kompleks. Dediğim gibi çok sosyal… İnşallah annem programını seyrediyor bile. Yani hedonik olarak da yiyoruz. Mesela çikolata ben çok severim. Allah’tan sevmem. Mesela aç olmasak bile yiyebiliyoruz. Yani bu tip şeyler o yüzden dediğim gibi çok da çevremizde o besin olduğu zaman da o beste gibi hastalıkların olasılığı daha çok artabiliyor. Yani çok… Çok karışık bir şey var. Şehirleşme var. Mesela Türkiye’nin büyük bir nüfusu çok orantısız bir şekilde şehirlere gelmiş vaziyette. Tabii şehirlere gelmek demek fiziksel aktivitenin azalması demek. Gıda zincirinin değişmesi demek. Yani hızlı dönüşen dünyada bizim hazır olduğumuz biyolojik yapı bir zafiyet gösteriyor. Maruz kaldığımız ortamla baş etmekte. Nile Hanım anlatırca ben böyle kendimden şey yapıyorum. Şimdi annem burası çocukken der ki oğlum sen geri zekâsın derdi. Niye anne derdin? Doğudunu anlamıyorsun derdi. O öyle haklıymış kadın. Ama konunun geri zekâ. İnsan böyle bir şey demek yani doğduğunu anlamıyor. Mesela şimdi de bazen yemek yememi unutuyorum. Diyor musun? İki gündür yemek yememişim diyorum bazen mesela. Evet. O niye olur mesela? Bir şey var mıdır? Ya şöyle bir şey var. Dediğim gibi bu yemek yeme hissi beyinde çok fazla. Beynin neredeyse yani çok rakam vermek istemiyorum. Ama diyelim %20’si %30’u… Yemekle ilgili. Yemek yemeyle alakalı fonksiyonları var. Mesela siz üzülürsünüz yemek yemezsiniz. Ya da başka biri olur stres olur, stresten yer. O yüzden beynin işte bu ödül merkezleri veya işte duygusal merkezlerinin hepsinin… Beynin yeme merkezi dediğimiz hipotalamus gibi bir alanla… Yeme merkezi hipotalamus da mı?
Orada aslında 7 numaraya geçebiliriz istiyorsanız. 7 arkadaşlar. Yeme merkezi nerede? Yani ilkel beyinde biraz. Evet tabii daha çok bu hipotalamus denen… Beynindeki merkezde… Öfke, sinir, yemek yeme, saldırma hepsi orada. Daha çok böyle basic duygusal olanların orada olduğunu düşünüyoruz ve… Yemek yeme açısından da yapılan eskiden yapılan, 1950-60’larda yapılan çalışmalar… Eğer hipotalamus da belli sinir ucularını öldürürseniz… Hayvanlar ya hiç yemiyor ve ölüyor ya da çok yiyor ve o besleniyor. Evet aynı şekilde oluyor. O yüzden ve bu alanın bütün beyinden sinyal aldığını biliyoruz şu an.
O yüzden dediğim gibi yemek yemek çok kompleks bir davranış ve farklı şekillerde etkilenebiliyor. Dediğiniz gibi mesela çok iyi olsanız unutabiliyorsunuz mesela. Peki mesela şimdi bildiğimiz kadarıyla, benim bildiğim kadarıyla bildiğimiz kadarıyla… Çünkü siz çok şey biliyorsunuz benim kısıtlı bilgilerim veya bir şey. Vücut çeşitli yerlerden yemekle ilgili sinyal yolluyor. Hücreler yolluyor, mide yolluyor. Bunlar bir yerde toplanıyor ve insana diyor ki yemek ye.
Bu nasıl bir mekanizma? Bunu çözebildiniz mi? Bunun mideyle, sizin bahsettiğiniz sineklerde bunun sinirlerle bir bağlantısı var mı? Yoksa bildiğimiz normal sistem içerisinde mi gidiyor? Yoksa başka bir doğrudan iletişim sistemi mi var? Genelde tabii bir kısım bu sinir ucularını biliyoruz veya sinir ağlarının bir kısmını şu an biliyoruz. Dediğimiz gibi hipotalamus da mesela bu mideden salgılanan grelin denilen bir hormon var. Yağ hücrelerinden salgılanan leptin denilen bir hormon var. Pankreastansel insülyum. Bunların reseptörleri hipotalamus da ve beynin farklı yerlerinde bulunuyorlar. Tabii bunların entegrasyonu ile yemek yeme veya yememe gibi karar mekanizmaları verilebiliyor. Bunun hepsinin anı çözmüş değiliz. Çünkü insan beyni veya fare beyninin bile dediğim gibi bir konektümünü şu an bilmiyoruz. Sineklerde birazcık daha ilerdeyiz çünkü daha çok elimizde bilgi var. Bir de sinir ücretleri de daha az. O yüzden sinek beyninde muhtemelen dediğim gibi ilerleyen 10 yıl içinde muhtemelen bütün sinir anı çözme şansımız var. Ama farelerde ve insanlarda dediğim gibi böyle çok yavaş yavaş ilerliyoruz.
Ama elimizde daha çok bulgu var. Bu genleri de tabii daha çok anlamaya çalışıyoruz. Şu an mesela bir tane gen leptin, geni ve leptin reseptörü en çok bu konuda çalışılmış gen. Yağ hücrelerinden salgılanan bir gen ve doygunluk hissini tetikliyor. Sekiz numaraya gidebiliriz. Sekiz arkadaşlar.
Mesela burada iki tane fare. Bunlar kardeş fareler. Ve soldaki fare, benim solumdaki fare leptin mutasyonu. Leptin, geni olmayan bir fare. O geni yok etmişler mi, doğal mı yok? Bunu ilk olarak doğal olarak olmamış yani oradan bulmuş, sonradan da yok etmişler genetik olarak denemek için. Leptin olmayınca ne oluyor? Leptin olmayınca bu fare devamlı yemek yiyor. Ve devamlı yemek yiyor. O yüzden kilo alıyor. Ayrıca yağ hücreleri de çok aktif durumda. Devamlı yağ hücre üretiyor ve bu şekilde devam ediyor. Ve bu canlıya mesela bu fareye leptin enjekte ederseniz o zaman aynı şey kardeşine dönebiliyor. Yani bu gerçekten leptinin bozukluğu. İnsanlar da teslim ediyor mu bu? İnsanlar da, çocuklarda obesite olduğu zaman leptin mutasyonu oranı yüksek olabiliyor. Sanırım %30 civarında. Ve o çocuklara leptin enjekte ettiğiniz zaman o zaman onların obesitesini alabiliyoruz. Ama ne yazık ki yetişkinlerde böyle bir şey yok. Yetişkinlerde leptin oranı yüksek ama gene de obesite olabiliyor. Bunu da leptin rezistansı diyebiliyorlar.
Hocam da bu konuda yağ hücreleriyle çalıştığı için. Yani bu mutasyonun aynısı insanda da var. Bir istersen ara vereyim mutasyona geçmene önce. Rektem için baya geciktik. Rektem sonra mutasyon. Yok anlattım tam mutasyon diyordu. Rekteme gittik. Mutasyona devam edelim.
Biraz evvel görselde bunu daha önce sizin programda konuşmuştuk. Bu çok model olarak kullanılıyor hayvanda. Sadece bir genin bir harfini değiştirerek hayvanın ağırlığını dört katına, vücut yağ oranını %50’ye kadar yükseltmek mümkün oluyor. Bu aynı mutasyon insanda da var. Aynı harf de hem de. Ve de iki ailede var sadece şimdiye kadar bulunmuş. Bunlardan da bir tanesi Türkiye’den bir aile. Fakat bu mutasyonun benzeri tek bir harf değişikliğiyle bütün bu geni yok edip şişmanlığa yol açan insanlardaki mutasyon sayısı çok az. Bütün bilinen iştah genlerinin mutasyonları veya daha hafif mutasyonları ancak 4’te birini, 3’te birini açıklayabiliyor, katkıda bulunabiliyor. Gerisi çok henüz anlaşılmamış, çok genli, çok faktörlü problemlerden oluyor.
Fakat bunu senin programda daha önce göstermiştik. Çünkü bu model olarak kullanıyor. Bu hayvanlarda müthiş bir insüylü direnci gelişiyor, karaciğer yağlanması gelişiyor. Dolayısıyla onları geri döndürecek manevralar ilk önce hep bu hayvan modellerinden başlıyor. Oradan yavaş yavaş insana doğru ilerliyor. İnsanlar şimdi şunu merak ediyorlar, bu çalışmalar, 10 sene sonra da sinekleri tamamen çözmüş oluruz herhalde. Bu gibi programları bizim bu bilim programları bu şekilde yaptığımız zaman şöyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyoruz. Bazen bunu yapmasak mı acaba ya da nasıl yapsak diye düşündüğüm oluyor.
Çünkü insanların hemen bunun birden bire kliniğe inmesini ve oradan da hatta sanayi atlamasını bekliyorlar. Şahane bir şeyden başlıyorsunuz, çok bir gelişmeden başlıyorsunuz, bir herhangi bir hastalık gelip binlerce meyve geliyor. Çocuğum da var, karım da var, kocam da var, kızım da var, annem de var, dedem de var. İnsanlar çünkü bir umut arıyorlar rahatsızlıklara geçti. Bu da mesela nasıl yürüyor sistemeye? Bu ne zaman sizin bu çalışmaların kliniğe hangi düzeye geldiğinde zaman inmeye başlar
ve orada ne zaman bu ele alınır, ne zaman bu ilaç sanayinde veya diğer başka tıbbi müdahaleyle bu genlerle oynarabilir değiştirilir hale gelir. O sürecin o takvimi anlatabilir misiniz bize? Ya bu aslında gerçekten… Aslında iğneyle kuyu kazıyorsunuz böyle tıkı tıkı tıkı ve daha kuyunun başındasınız yani. İğne bile değil yani, ufuk iğneyle uçma aldı derler. Ya bu çok uzun gerçekten çok uzun bir süreç ve çok fazla insanın çalışması gereken bir süreç. Çünkü mesela ben temel bilimciyim. Biz daha çok dediğim gibi bu model organizmalarda mekanizmaları bulmaya çalışıyoruz. Ve bunu klinik çalışmacılar, insanlarda aynı mekanizmaları çalışmaya çalışıyorlar. Ondan sonra eğer aynı mekanizmalar insan beyninde bulunuyorsa ve aynı şekilde çalışıyorsa çalışmayabilir.
Yani onun her zaman öyle bir risk durumu var. Aynı şekilde çalışıyorsa genler, mesela leptin de olduğu gibi çok güzel bir örnek. O zaman bu sefer işte hastalara bakıp mesela obesite hastalarına bakıp, onlar da bu genlerin fonksiyonunun bozuk olup olmadığına bakmak lazım. Ondan sonra tabi bunun zaten alacağı süre büyük bir süre.
İlk mesela bir geni bulduysanız, bir sinekte, önce sinekten fareye gideceksiniz, fareden insana gideceksiniz. Sonra bunun tabi tedavi yöntemi var. O da ayrı bir şey. Yani biz, bilim aslında çok kolaboratif bir sistem. Yani çok fazla insanın çalışması gerekiyor ve gerçekten ilaç firmalarıyla beraber çalışmamız gerekiyor.
Çünkü zaten klinik çalışmaları yapan, finans eden birçok sektörde ilaç firmaları. Ve obesite de mesela çok fazla yapılmış çalışma var. Mesela bir tane ilaç buluyorlar, 1960’larda, 70’lerde, ismini şu an hatırlayamıyorum.
Bu ilaç gerçekten insanların içtiğini kapatıyor. Ama yaşam zevkini de kapatıyor. Ve bunu mesela piyasaya sürmüşler. Sürdükten bir süre sonra çekiliyor. Çünkü bu sefer çok fazla büyük popülazda intihar artmaya başlamış. Bu tip şeyler var tabi. Dediğimiz gibi o yüzden yavaş bir şey ama hani olmayacak diye de bir şey değil.
Sadece çok fazla çalışmamız gerekiyor ve çok fazla finansın akması gerekiyor olaya. O yüzden de yavaş giden. Peki mesela şöyle şey oluyor mu sizin tarz araştırmalarda? Var ya gelirsin gelirsin bir türlü ilerle, birdenbire tak diye adım atlar. Yani uçurumluysun atlar. Orada 100 metre var dersin daha oraya. Pat bir adım da oraya geçirir. Böyle şeyler de olabiliyor mu? Tabi. Yani klinikte böyle örnekler var. Değil mi hocam?
Çok oluyor. Yani bu belki en yakın örneği mesela bu aşıların bu kadar hızlı gelişebilmesi. Ya da bir teknolojinin ürüne dönüşmesi mesela 30 senedir yavaş yavaş ilerleyen bir şey. Bir uygulama alanı açıldığında büyük bir patlama gösteriliyor. Ya da yine bir bilgisayar gelişmesi oluyor mesela. Port diye bir şey çözülüyor. Veya bir hormonun mesela vücuda verdiğinizde faydalı olacağını biliyorsunuz. Fakat o mesela vücutta fazla yaşamıyor.
Dakikalar içerisinde kaybolabiliyor. Bir bio kimyasal teknik gelişiyor. O mesela daha vücutta uzun süre kalan etkili olan bir hale dönüşebiliyor. Bu çok basit bir şey de olabiliyor ama birdenbire uygulama sahası açılabiliyor. Yani şeyde tabi en çetin alan bu kronik metabolik hastalıklar. Yeni uygulama metotlarının gelmesi için ama geliyor. Ve çok etkili, büyük gelişmeler de oluyor. Mesela siz endokrinologlarla beraber mi çalışıyorsunuz bu işleri? Onların da bu iki bir fonksiyonu var mı? Yoksa apayrı mekanizma mı? Yo tabi onlarla da kolobrasyon. Tabi hormonal olarak bu beyni etkileyen hormonları endokrinologlarla çalışmak gerekiyor. Tabi ki onlarla da kolobrasyonlarımız var.
Ayrıca mesela çok güzel bir örnek var. Bu gen mutasyonlarını kliniğe aktarmada çok yıllarca çalışmalar yapıldı. Ve bu CRISPR dediğimiz çok fazla yani bu iş çalışmıyordu. Çok zordu. Ve mesela bir ücrede çalışılır, bir ücrede çalışmıyordu. CRISPR diye bir şey çıktı. Nedir CRISPR?
CRISPR, bakterilerin virüslere karşı olan bağışıklık sistemi. Bakteri virüsün DNA’sını kesip çıkarabiliyor. Bunu bakteriden alıp insan ürjüsüne koyduğunuz zaman insan ürjüsünün DNA’sını da etkileyebiliyorsunuz. Sivrisineği koyarsanız onun sivrisinin DNA’sını da etkileyebiliyorsunuz.
Ve bu şu an… DNA taşıyıcı olarak kullanmaya başladı. Ve Nobel üdülü aldı zaten Jennifer Doudna ve M.N.A. Carpenter. İki kadın bilim insanı. Ve bu mesela şu an kliniğe de geçmeye başladı. Mesela bu dediğiniz gibi hani derler ya nasıl atladınız. Ve bu genetik yani nasıl mutasyonu nasıl yaratırız insan DNA’sında diye çok çalışmalar varca yıllarca.
Ama çalışıyordu ama çok iyi çalışmıyordu. Yani kliniğe geçecek kadar çalışmıyordu. Ama bu CRISPR’ı bulunduktan sonra bir anda… Yani bunları bakterileri taşıtmayı bulduğunuz anda başka bir ilişki. Bir anda bir patlama oldu ve bunun gerçekten şu an işte kanser tedavisinde veya başka işte körlüğün tedavisindeki gibi aplikasyonlarını şu an klinik çalışmalarla devam ediyor. Bu mesela çok büyük dediğiniz bir olay.
Bunun metabolik açıdan da olmasını sanırım Pancreas’la insanlar deniyorlar değil mi? Kolesiterol metabolistimden. Yani ilk onaylananlar birkaç ay önce onaylandı. Yine onaylandı. Onaylandı. Bu PCSK9 diye bir gen var. Ve bunun baskılanması hakikaten çok etkili bir kolesiterol düzenleyicisi. Kolesiterol düşürüyor birden bire.
Evet ve bu onaylandı. Yani şu anda klinikte kullanılıyor. Genetik olarak baskılayabiliyorsunuz. Yani bir antikor veya kimyasal yerini genetik olarak da ve buradaki yani önemli şeylerden biri… Bu yöntemin en şey üretmesini engelliyorsunuz. O geni bastırarak. Fakat orada yani bu editleme gibi. Eğer bunu bitirmek isterseniz onu sonlandıracak bir makinizma da var. Yani bir kere onunla müdahale ettiğiniz zaman… Sonu da bu zaman durdurabiliyor mu?
Evet. Sonsuza kadar… Bu bizim için de endişeydi. CRISPR ilk klineye girerken. Peki nasıl girişebiliyor? Evet. Beklenmediğimiz bir etki olacak. Tamamen bunu yok edersek. Dolayısıyla klineye girerken zaten bu gelişmenin olması bekleniyordu. Ve bunu sonlandırmak da mümkün. Ve son derece… Aç o kanal odilmesini buldular. Evet. Etkili bir şekilde çalışabiliyor.
Bu tamamen söndürmek için tersini de yapmak mümkün. Eğer şu anda ulaşılamayan organlarda, örneğin kan hücrelerinde veya karaciğerde… O bölgeye sınırlı faaliyet gösteren bir gende bozukluk varsa, o nutasyonun tamiratı da mümkün. Fakat tabi bu henüz bütün vücuttaki hücrelerde aynı anda yapmak için bir teknoloji yok.
Ama ulaşılabilen hücrelere kısıtlı bir fonksiyon varsa düzeltilebiliyor. Peki bir hücreye ulaşamamak ne demek? Niye ulaşılamıyor? Bu kan yolu her hücreye ulaşılamıyor mu? Çünkü bir şey vücuda verdiğiniz zaman o bütün hücrelerin içerisine giremiyor. Henüz o teknoloji el vermiyor. Girse bile hücreler yenilendiğinde üreme hattında olmadığı için… Hücre üretirken onu üretmiyor.
Üretmiyor. Dolayısıyla henüz ne üreme hücrelerinde bu değişikliği yapmanın bir yolu var… ne de bütün hücrelerde aynı anda var. Ama bu yavaş yavaş çözülen bir problem. En azından bir gende mutasyonunuz olduğu zaman zaten her tarafınız hastalanmıyor. Yani o hücreler duyarlıysa o hücrede bir girişim yapmanız yeterli olabiliyor. Peki o hücrede yapmış olduğunuz girişimle o hücredeki mutasyonu düzelttiğiniz zaman veya yeni bir mutasyon yaptığınız zaman… bu genetik olarak bir sayı kuşa aktarılıyor mu yoksa? Hayır. Aklırılmaz. Onu anca germiner hücrelerde yani üreme hücrelerinde, spermile oosite yaparsınız olabiliyor. Yani burada söylemekte fayda var. Her şey transforma oluyor, dönüşüme uğruyor diyoruz. Yani ilaç endüstrisi de artık dönüşüme uğruyor. Çünkü eskiden hep şey vardı, hala da var. Direnç gösteriyor. Yani bir hedef vurulabilir mi vurulamaz mı ilaç geliştirmek için? İlaç geliştirmek bu demek yani. Bir bozukluk var, düzeltmeniz lazım. Başka bir şeyi bozmadan onu düzeltmeniz lazım.
Bunun için artık bir sınır kalmıyor yakında. Yani her şeyi bozmak ve her şeyi düzeltmek mümkün hale geliyor. Bir yandan çok tehlikeli baktığınız zaman. Çok karmaşık, tabii bir sürü güvenlik eşiklerinin daha iyi tanımlanması gerekiyor. Biyolojik silah yapımında mesela çok acayip bir yere götürebilir belki de insanları. Yani götürebilir. O zaten onunla ilgili çok şey var. Bu kadar teknolojiye gerek yok yani. Daha basitli ona yapılır. O kadar ben onu korkulacak bir senaryo görmüyorum yani.
Peki, ondörünün sılayında baktık, takıldım ben biraz. Sindirim sistemiyle beyin eşeşimini hedefleyen yeni opozite tedavileri. O nasıl işleyecek o sistem? Şimdi bu, dedik ya sindirim sistemi beyin neredeyse bir sinaps ötede. Yani ne demek bu? Sindirim sistemini beyine bağlayan bir tane sinir hücresi var.
Bir tane? Yani böyle bir saniyede sizin sinirim sisteminizden beyninize sinyal gidebiliyor. Omurilikten geçmeden? Omurilikten geçmeden. Bunu yapan sinir de vagus dediğimiz sinir. Onu zaten soracaktım vagus’u. Vagus bunu mu yapıyor? Vagus’a bir sürü bir fonksiyon eskiden yüklenmiş. Şunu yapıyor, bunu yapıyor falan filan diyemiyorlar. Vagus hem onu yapıyor hem de başka fonksiyonları da var.
Vagus insan vücudundaki en büyük sinirlerden bir tanesi. Bütün iç organlarımızı sarıyor ve iç organlarımızın beyinle direkt temasını salgılıyor. Buna sindirim sistemi işte… Para simpatik sistemin beyinle temasını mı sağlıyor? Hem para simpatik hem simpatik. İki taraflı. Ve aynı şekilde beynin de iç organlarla olan, yani hem beyinden sinyal gidiyor…
…hiç iç organlara… Yani tamamen ne derler? İki taraflı otoyol gibi bir şey. Ve şimdi yeni tedavi yöntemleri derken hani ilaçlardan bahsediyoruz. Tabii farklı yöntemlere de bu bilim dünyası kaymaya başladı. Bunlardan bir tanesi de mesela deep brain stimulation dediğimiz yani beynin elektrotlarla bir şekilde uyarılması. Ve bu mesela depresyonun tedavisinde kullanılmaya, klinikte kullanılan bir tedavi yöntemi. Bunu şimdi vagus içinde kullanmaya çalışıyorlar. Orada ne işe yarayacak? Orada ne işe yarayacak? Dedik ya işte eğer vagus mesela sindirim sisteminden beynine… Vagus boynundan geçer değil mi öyle bir şey? Evet tamamen orada solda görüldüğü gibi boynundan. O sarı olan vagus görselimizdeki. Ve bu gerçekten boynundan yani hani manipülasyona yakın bir yerde burada yazılır. O basıp bayıltır. Adam o sene basıp bayıltır insanları. Doğru yani o refleks aktive olduğu zaman bir bayılma duygusu da olabiliyor. Şu an Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın çalıştığı yönlemlerden bir tanesi buraya bir elektrot koyup… Vagus’a? Vagus’a. Vagus’un hepsini olmasa bile belli şekillerini belli osülasyonlarla aktive edip… Sanki sindirim sisteminden doymak sinyali geliyormuş gibi beyni gönderip bu şekilde… Mesela o beste’nin tabii çok farklı yani çıkan sorunları var. Bir kısım çok yiyor yani durduramıyor.
Mesela o insanlarda bu yöntemi kullanarak onların bir şekilde mesela… Diyorum ki çok yemeğe başladınız basacaksınız düğmeye. Vagus’u yollayacaksınız. Ama yemekten size yakalan birisi niye o düğmeye bastı ki? Yemeği seviyor basmaz düğmeye. Onu bilemeyeceğim. Bunu belki dışarıdan biri basması lazım. Belki evet. O gün o zaman da çıkmadan basması lazım belki. Ya da veya otomatik olarak basılacak. O da olabilir. Yani bu şekilde… Bir tenezzü koyacak belli bir varınsa yediyse veya belli bir kadörünü sallayacak.
Onun gibi. Bu tip daha çok hani şu an tabii daha az kesmeden biçmeden yani insanları bu tip sinyenlerle belki… Gerçekten o beste olup yemek yemesini kontrol edemeyenlere yardımcı olmak gibi şeyler düşünülüyor şu an yani tedaviler.
Ama sizin araştırmanız bütün bunlara gerek kalmayacak bir yöntem girişimine kuruldu. Yani biz de Vagus’u çalışıyoruz şu an. Hem bu açıdan çalışıyoruz hem de belki Vagus’a daha çok moleküler açıdan mesela bir ilaç alırsınız. Vagus’u etkilersiniz. O açıdan da karışıyoruz. Vagus’u da çok yani Vagus bir tane sinir ücresi değil. Binlerce sinir ücresi.
Bu binlerce sinir ücresinin tam olarak ne yaptığını bilmiyoruz. Şu an biz daha çok anlama aşamasındayız. Bu stimülasyon yöntemi anlamadan çözme gibi. Öyle diyelim. Yani kesme de öyleydi yani Vagus’u bilmeyen yoktur bizim jenerasyonu. Evet biz biliriz de eşler bilmez belki. Çünkü eskiden çok Vagus’u tabakos vardı sonra büyük bir ürün geçti. Çünkü eskiden yani biz tıp fakültesindeyken hala devam eden ve cerrahi olarak Vagus’un Vagotomy diye bir operasyon vardı. Bu ülser tedavisi için kullanılırdı. O terk edildi artık. Zaten işte ülserin de altında yatan bakteriyel bir şey çıktı. Yani bu kesip biçme diye Nile’nin bahsettiği şey aslında hep olaylar o şekilde başlıyor.
O da çok incelmemiş, hedefe yönelmemiş, mekanizmize anlaşılmamış bir girişim. Aktivasyon da aynı şekilde. Yani bu koskoca bir yol. En uzun insan vücudundaki sinir. Bütün sindirim sistemini kontrol edebiliyor, etkileşebiliyor ama sadece sindirim sistemini bile. Kalp üzerinde de, mesela akciğer üzerinde de etkileri var.
Örneğin şişmanlıkta çok büyük ve tedaviye yanıt vermeyen akciğer problemleri ortaya çıkıyor. Bunun mekanizması bilinmiyor. Dolayısıyla bir yerden yolu tamamen kesmek veya yolu tamamen genişletmek problemleri çözemeyebiliyor. Yani etkileri çok olabiliyor. Yani o yüzden temel bilim hakikaten çok önemli bir şey. Yani uygulamaya geçiş için. Yani burada kaç tane örneğini veriyoruz. Yani bazen insanlar diyor ki biz şimdi sineye çalışacak insanlara para mı vereceğiz? Halbuki sineye çalışınca sıtmayı çözebiliyorsunuz. Veya çok temel bir mekanizmayı çalışırken sinirlerin nasıl faaliyet gösterdiği konusunda işte böyle bir muazzam bir tedavi alanından çok daha büyük yararlar çıkarabiliyorsunuz. Ya da işte mesela belki 20 sene sonra bulacak bir kanser tedavi yöntemi üzerinden zart diye aşık olabiliyorsunuz.
Yani sonra başka şeyler çıkıyor. Mesela şu anda denendiği vagus stimülasyonunun birçok şeyler var. Hatta yani mesela sebebi bilinmeyen öksürük gibi çok ilginç bir şeyden Parkinson hastalığına kadar uzanan bir gel pazrede şey var. Ama bunun için işte nerede? Yani koskoca bir şey daha beyninden başlıyor. Bidenin en alt bölümlerine kadar gidiyor. Hangi yol aktive olacak? Vagus bacaklara gitmez değil mi? Aşağı inmiyor olur. Yok yani genetör ürünler sisteme kadar iniyor. Yani idrar yollarını da kontrol edebiliyor. Mesane fonksiyonlarını, böbrek fonksiyonlarını daha aşağıya gitmiyor. Peki hocam şimdi şey tekrar bir mide, barsak mide sinirim sisteminin beyin ilişkisi. Orada uzun zamanda konuşan şey buradaki bakterilerin de aslında bir dış etken değil ya da dışarıdan bir şey değil, vücudun içinde olduğu ve bakterilerin ne diyeyim organik zekasının aslında insanın zekasına ve parçası haline geldiği için. Oradaki mekanizma nedir? Oradaki sistem nasıl işliyor? Bakteriler nasıl bizim yerimize düşünüyor veya bize katkıla bulunuyorlar? Yani o aslında şu an çok büyük bir araştırma konusu. Dediğiniz gibi sizin şu an sorduğunuz soru million dollar question derler ya.
Hocam sen de onu siz kazanırsın o yüzden soruyorum. Yani şöyle bir şey var. Biz çok 10-20 yıl önce diyelim bu bakteri florasının ne çeşit olduğunu öğrenmeye başladık. Yeni sekanslama metotlarıyla ve bunu anladığımız zaman gördük ki aslında insan vücudunda insan hücresinden çok bakteri hücresi var.
Ve bunun çoğunu da sindirim sisteminde ve bu sindirim sisteminde olan bakteriler eğer mesela işte otizme bakarsanız, alzheimer bakarsanız, parkinson bakarsanız, hasta olan veya obesteye bakarsanız hasta olan insanlarda farklı çeşit bakteriler var. Hasta olmayan insanlarda farklı çeşit bakteriler. Şimdi bu ne demek onu şu an tam olarak bilmiyoruz.
Katılıyor musunuz hocam? Evet evet. Bu da aynı biraz önce konuştuğumuz gibi. Farklılık olduğu biliniyor, önemli olduğu da biliniyor fakat hep bunlar korelasyon. Yani sebep sonuç ilişkisi hangi bakterinin hangi ürününden geliyor, hangi mekanizmaya etkileyerek yapıyor bu bilinmediği için mesela şu anda etkin bir şekilde uygulamaya geçemiyor. Yani bu korelasyonla sebep sonuç ilişkisi arasında çok muazzam bir fark var yani uygulamaya geçiş için.
Yani çok büyük bir potansiyel olduğu kesin ama yol almak gerekiyor. Yani temel mekanizmaların anlaşılması uygulamaya dönüşmek için şart. Bana mesela çok fazla arkadaşlarım diyorlar niye mikrobiyom çalışmıyorsun? Mikrobiyon ne demek oradan başladın mı? Mikrobiyon bağırsak flörası. Flör. Bunun işte İngilizce’ye geçmiş şekli. Ben de diyorum ki ben mikrobiyolog değilim. Yani bu bağırsak flörasına çalışmak için gerçekten mikrobiyoloji bilmek lazım. Çünkü bakterilerin çok bin çeşit yani çok fazla çeşitleri var. Ve onların hücrelerinin nasıl çalıştığını anlamanız lazım ki o hücrelerin işte ne tip moleküler salgılıyorlar ve o moleküller bağırsaktan sinir hücrelerine nasıl temasa geçiyor. Ben daha çok olayın sinir kısmındayım ve o mikrobiyologları da daha çok bakterileri anlamayı bırakıyorum. Onlar o molekülleri buldukları zaman biz o moleküllerin sinir sistemiyle… Sinir nasıl etkilemeyeceksin? O zaman biz onu araştıracağız muhtemelen. Ama orada bir gerçekten çok büyük bir iletişim olduğunu düşünüyoruz. Ve bunun klinik açıdan da şu an çok daha fazla data’sı çıkmaya başladı sanırım değil mi? Evet, o da çok disiplinli bir şey gerekiyor. Çünkü çok fazla sayıda molekül üretiliyor. Özellikle bağırsaktaki bakteri camiaları tarafından. Bunların bir kere hepsi çözülmüş değil yani bazıları bilmediğimiz moleküler. Bazıları mesela vücudun başka yerinde de üretiliyor. Mesela kısa karbonlu yağ asitleri var. Bütürik asit gibi, propionik asit gibi.
Bunları hem bakteriler üretiyor bağırsaktan direkt karaciğere geliyorlar hem başka ürünler üretiyor. Onlar başka yollardan dolaşarak geliyorlar. Aynı etkiyi göstermiyorlar. Mesela hepsi sinir sistemiyle iletişime geçmiyor. Dolayısıyla hakikaten birçok disiplinin bir arada çalışması gerekiyor. Evet, aynen öyle. Aslında bilim sistematide çok net gösteren bir şey bu. O hepsi bir şey katıyor sonunda bir şey çıkıyor ortaya. Peki hocam şimdi sizin araştırma da beni dikkat edecekken bir şey bu.
Yani ne kadar konuşabilirim bilmiyorum bunun üzerine ya da konuşabiliriz bilmiyorum. Dersiniz ki Fatih Sarp’a ne zaman sorulara soruyorsunuz sus dersiniz susarım efendim de. Siz tat algısı üzerine de çalışıyorsunuz bildiğim kadarıyla, doğru mu? Evet. Tat algısı nedir? Tat algısı nedir? Sonuçta bizim bilimsel olarak algıladığımız şey 5 tane modelite var.
Şeker, amino asitler, ya belki onun tam olarak tat veya mekanik olup olmadığı şu an belli değil. Ne demek mekanik? Mekanik derken işte tat, mekanik sinirleri mi, yağın yani hani bu yağın yumuşaklığı vardır ya. Yumuşaklığı, hissiyatı. Bir lezzet mi, hissiyat mı onu tam olarak orada bir kontrovers var. Tabii acı olan şeyler var çok fazla ve bunlar tabii… Ne şimdi 6. tat diye bir şey çıkarttılar, uzakta o mutfana has falan bazı bilgilerde falan var diye. Umami. Evet bravo umami. Ona biz amino asit diyoruz yani amino asit gerçek umami tadı.
Ve bizim dilimizde ve damağımızda ve birazcık da gırtlağımızda bu tat değişik tat modelitelerini cevap veren reseptörler var. Bu reseptörlerin çoğunu biliyoruz. Mesela asit, asidik olanların reseptörü farklı, acı olanların farklı işte kafeinin reseptörleri var mesela. Şekerlerin bir tane reseptörü var. Limon ekşinin bir reseptörü var. Yağ şu an bulunmuş tam olarak belli değil. Ve bunların hepsi dilimiz tarafından hissediliyor. Ve dilimizi saran sinir hücreleri var. Bu sinir hücreleri beyin sapına gidiyorlar ve burada bir şekilde bu değişik tatların belki ya beyin sapında ya da beyin başka bölgelerinde entegrasyon oluyor. Ve siz mesela şu çayın çay tadını alıyorsunuz.
Ve bu da çok önemli bir şey çünkü dediğim gibi eğer biz bu şekerri hisseden tat hücrelerini veya tat sinirlerini aktive edersek mesela farelerde ve sineklerde fare eğer şekerli olmasa bile bir şey yiyor. Eğer mesela kaffein dediğimiz kaffein bitter yani daha çok acı olan bir şey. Eğer onu aktive edersek o zaman onu yemiyor.
Bu ne demek? Demek ki yani beynimizde bunu ye tad olarak bunu yeme diye de bir sinyal var. Bu sinyal genetik midir, kültürel midir, nasıldır? Yani mesela Adanalılar acı yer de bilmem nereler acı yemez gibi yani mesela Adanalıda onu yiyince bunu ye diyor mesela ne bileyim işte Trakya’da bu acıysa veya yok onlar Trakya’lılar da yiyor, Arnavutlar da yiyor. Ne bileyim Orta Anadolu’sa yeme diyor mesela. O nasıl işler?
Bence bunun daha çok genetik olduğunu düşünüyoruz şu açıdan. Çünkü mesela bebekleri şeker verirseniz bebekler yerler. Eğer ekşi verirseniz böyle yüzlerce yaparlar. Ama bu genetik olsa da dahi değişebilir. Çünkü ne olur? İşte eğer çok acı yerseniz o reseptörler mesela belki daha az hassaslaşır veya yemezseniz daha çok hassaslaşır.
Yani bu çoğunlukta vücudumuz ve sinir sistemimiz ve sinir sistemimiz devamlı ayarlıyor. O yüzden hani genetik bir bazı var ama bu tabii değişmeyecek demek değil. Bir de bu şey gibi mesela acı için bir reseptör ailesi var yani tek bir tane bir protein yok onu algılayan. Bir aile var değişik acı moleküllerini algılayan. Bu algılama sisteminde de değişiklikler olabiliyor bireyden bireye.
Mesela bazı toplumlarda mesela içki içtikleri zaman alkol alındığında çok büyük reaksiyon veren şeyler var. Bu mesela bir mutasyondan oluyor onu metabolize eden. Aynı tip mutasyonlar, değişiklikler acı algılamasında da var. Doğru bir şey var. Genetik olanlar. Diğeri, Nile’nin söylediği gibi bu sistemlerde birçok sistemde bir moleküle çok maruz kalıyorsanız onu algılayan sistemler baskılanıyor.
Yani endokrinin temel mekanizmalarından biridir bu. Mesela leptin çok üretildiği zaman reseptörler baskılanabiliyor. Burada da o olabiliyor dolayısıyla o adaptasyon meydana gelebiliyor. Devamlı acı yerseniz o sistem baskılanabiliyor. Mesela ben kırmızı biber, pul biber erken çok acısını yiyebiliyorum ama yeşil biberin acısını yiyemiyorum mesela. Demek ki böyle bir şey. Çünkü o başka bir reseptör. Başka bir reseptör. Aaa bak bir şey daha öğrendim. Sırk gibi bir şey öndü bu program. Bu programın en güzel tarafı o.
Mesela kedilerde şeker reseptörleri mutasyonu uğramış kediler şeker tadını almıyorlar. Aaa çok ilginç. Köpekler? Köpekler alıyorlar. Mesela benim evde köpekler var. Sürekli ben yemek yerken başına böyle dirip böyle vicdan azar gibi insanın suratına bakıyorlar. Hardal yiyor, turşu yiyor ne alırsa ama şunu fark etti mesela geçenlerde acı bir şey yiyorum.
Bu bugün böyle dili dışarıda alınan dedim ekmeği vandım acıya verdim perişan oldu. Bir daha da gelmedi. Demek ki köpek de acı reseptörü var. Kediye versem ne olurdu? Tatlı reseptörü yok, acı reseptörü var mı onda? Var, olması lazım. Aaa ilginç. Yani aynı acı reseptörümüzde yağ hücresinde de var. Bazı insanlarda bazı tatlı reseptör olmayabilir mi genetik olarak?
Genetik olarak tam olarak bilmiyorum. Tamamen mutasyonu olan ama ana polimorfizm dediğimiz şeyler var. Mesela sizdeki reseptörle bendeki reseptör farklı çalışır. Ben mesela çok şeker yiyemem. Bilmiyorum gerçekten mesela şekerin tadını mı almıyorum yoksa çok fazla mı alıyorum. Ama yani polimorfik şeyler var. Mesela bazı insanlar maydanozun tadını kötü alırlar.
Vardır genetik mesela şeyin brokoli ve brükserli hanası. Ben brokoli ve brükserli hanası yiyemiyorum mesela. O ikisi genetik mesela bazıları o tadı dayanamıyor. Ondan farklı bir koku alıyorlar. Evet. Tabii bu tat dediğimiz zaman kokunun da çok büyük katkı. Şimdi tam oraya geleceğim. Ona böyle zemin hazırlıyorum kendim için.
Koku ve tat ilişkisi. Şimdi bazı bitkiler var ki aynı tada sahipler aslında. Fakat kokudan ötürü biz onları farklı alıyoruz. Atıyorum. Bilmiyorum da örnek olarak görürsem. Muzla patates aslında aynı. Ama kokuları farklı olduğu için sonra muzla patates denir. Uydurdum. Bu iki sayedir demiyorum da. Böyle bitkiler var. Onları nasıl ayırıyoruz? Biz tatla duyuyu aynı şey mi yani? Beslenmeye ilgili bir şey tetikliyor mu? Tabii. Koku da çok büyük. Gerçekten önemli bir duyu insanlarda ve diğer hayvanlarda. Direkt tatla iletişimi var. Şöyle bir şey var. Biz iki şekilde koku alıyoruz. Hem burnumuzdan alıyoruz hem de boğazımızın arkasından alıyoruz. Yani bu ne demek? Hem yemek yemeden önce kokuyu alıyorsunuz hem de yemek yerken arkadan…
Bu boğazdan yukarı… Yani lezzet zannediğimizin koku da var aslında. Evet. Ve bunlar beyinde, korteks dediğimiz alanda hem tat hem de koku duyularının birleştiğini düşünüyoruz. Ve bu şekilde entegre olarak sizin dediğiniz orbitofrontal korteks dediğimiz alanda bir işte…
Yemeğin tam olarak ne olduğu anlaşılıyor. Yani çay çay oluyor. Yani çay sadece tadı değil. Onu abidalı anlamıyoruz. Burada anlıyoruz. Kortekste anlıyoruz. Evet. Yani aynı sinyal çok ilginç. Bu beyindeki entegreasyon. Mesela aynı sinyal diyelim ki acı. O periferdeki dokulara da gidiyor. Yağ dokusuna da gidiyor. Kahverengi yağ dokusuna da gidiyor.
Kara ciğere de gidiyor. Mesela orada yağ dokusunda enflamasyon başlatabiliyor veya beyaz yağ dokusunu kahverengeye doğru götürebiliyor. Niye? Üşütebiliyor, ısıtabiliyor. Acı. Çünkü o tek bir sadece algı, yeme, tat dışında bir de vücudun ona verdiği bütün yanı… Toplam reaksiyon….sistemde entegre oluyor. Yani işin çözmesinin çok hakikaten zor olmasının hedeflerinden biri.
Bizim lezzet dediğimiz şey aslında sadece dilimizi ve beynimizi ve kokulezzet birleşimi sadece sindirim sistemimizi değil bütün vücudumu etkiliyor. Bütün vücudu etkileyebiliyor. Aynı moleküller birçok amaç için kullanılıyor. Yani çok öyle bir sistem, çok uzun süreçler boyunca çok büyük bir karmaşa entegre olmuş. Yani çok ileri bir düzeydi. Mesela bu dilimizde şekeri algılayan reseptör var dedik ya aynı reseptör bağırsaklarda da var. Şeker algılıyor. Ve gene şekeri algılıyor. Ve bu vagusla, bunu farelerde gösterdiler, vagus alanıyla bağırsaklardaki şekerin algılanmasını beyni hem yani sizin beyniniz dilinizden sinyali alıyor şeker diye.
Sonra da bu post yani yedikten sonra da bağırsaktan bir sinyal geliyor ve bunu kontrol eden aynı gen. Peki şey doğru mudur mesela kolay ve hızlı tüketildi enerji olduğu için insanlarda inkel olarak şeker bağımlılığı olduğu genetik olarak. Şimdi şeker aslında çok kompleks bir yapı. Şöyle bir dediğimiz gibi bu hem tat hem sindirim.
Bir de şeker beyin deki ödül mekanizmalarını da arttırıyor. Dopamin dediğimiz bu hani bir molekülü arttırıyor. Dopamin de zaten nasıl derler ödül yani sadece tat değil bu güzel değil bu çok güzel bunu daha çok hani yemem lazım gibisinden bir hisse. Bir mutluluk hormonu sallıyor. Bir tür mutluluk hormonu sallıyor. Serotonu gibi bir tür.
Serotonünden çok dopamini nasıl deriz hocam? Dopamin nasıl deriz? Evet nasıl deriz dopamini? Yani ödül sistemi diye söylemek lazım. Ödül sistemi diye geçiyoruz evet. Yani reinforcement dediğimiz şey yani o dopamini ne kadar çok salgılarsanız organizmalar o hareketi daha çok yapmak istiyorlar. Hatta öyle bir şey ki dopamin. Bir süre sonra şartlın efeksiyonu deniyor.
Yani mesela şöyle bir deney yapılmış. Bu orta beyindeki dopamin sistemine elektrot koyarsanız ve fareye derseniz ki burada su burada bir tane pedal var dopamin alacaksın. Hayvan pedala basıyor ve ölüyor. O kadar yani bu zaten işte. Hiç su içmiyor mu daha basıyor sürekli? Evet o kadar fazla ödülün yani çok fazla olduğu bir sistem. Ve şeker de dopaminin salgılanmasını da sağlıyor.
Yani tek bir gıda şey yok aslında orada çok yanlış var da o yani büyük bir konu. Yani şekerin kullanılması gereken enerji kaynağı olarak kullanılması gereken yerler var. Yani bu mecbur. Yani beyin mesela şeker tercih eden bir organ. Hızlı enerjiye ihtiyaç olduğu zaman ilk o süratle enerjiyi sağlayacak olan şey şeker kaynakları. En hızlı yakın, süper benziyor gibi bir şey var. Evet uzun başka faaliyetler için yağ asitleri kullanılıyor. Yani lipid depolarının yıkılması gerekiyor. O enerjinin açlıkla mücadele etmek için uzun süreli enerji gerektiren faaliyetler için proteinlerin amino asitlerin başka alanları var. Yani şu gıda kategorisi iyidir, şeker işte zehirdir, yağ şudur, protein budur diye. Zahmet abi son derece. Çok son derece yanlış bir şey o yaklaşım.
Zaten o derece her şeyin bir kararınca olması lazım. Röfrü oradan geliyor aslında baktığın zaman. Peki hocam şimdi şunu da biliyor muyuz? Duyuyoruz da biliyor muyuz? Duymak başka bilmek başka şeyler tabii. Beslenme meselesi aslında insanın en ilkel halinden bugüne gelen ve o ilkelliğini de büyük özle koruyamayız. Doğru. O yüzden de bunu değiştirmek çok kolay değil. Ne yerseniz bunu ne yağ çevirir ne yerseniz bunu bilmem ne yapar. Gökhan hocam bahsettiği gibi bunları depolama yöntemleri şunlar bunlar aslında insanın iki milyon yıllık macerasının en başından biri oluşmaya başlamış ve oluşmuş bir sistem. Buna müdahale etmek, bunu çözmek çok mu zordur?
Bence zordur ki o yüzden bu o beste gibi hastalıkları şu an hala çözüm bulamadık. Bir de şöyle bir şey var. Hocamın dediği gibi hani bu kötüdür şu kötüdür veya bu iyidir demek de bence çok iyi bir şey değil çünkü bu kişisel de bir şey. Yani mesela size yarayan şey bana yaramaz bana yarayan şey size yaramaz ve bunun da zaten çalışmaları yapılmaya başladı. İnsanları ilk mesela bir grup insanı aynı menüyle bir süre besliyorlar ve ondan sonra metabolik değerlerine bakıyorlar ve tamamen bambaşka. Bu ne demek? Demek oluyor ki bu hani kalori dediğimiz şey kalori aslında bu kalorimetre de yani fiziksel olarak ölçülmüş şeyler. Hani insanın nasıl besinlerden çıkardığı kalori çok farklı olabilir. Benim çıkardığım farklı olabilir, sizin çıkardığınız çok farklı olabilir.
O yüzden bu olayların kişiselleştirmesi lazım. Bu da zaten olayı daha çok komplekse gerekiyor. O yüzden neden? Çünkü demek ki bir insana yarayan belki tedavi yöntemi diğer insana yaramayacak. Aynen ilaçların genetik olarak kişiselleştirilmesi gibi, beslenmenin de genetik olarak kişiselleştirilmesi ve beslenme bozukluğu tedavilerinde genetik olarak kişiselleştirilmesi mi söz konusu olacak yakın bir zamanda yani? Bir zamanda.
Yani gıdanın tanımı da yavaş yavaş değişmesi gerekiyor onun için. Yani biz şimdi gıdayı tabii ki tükettiğimiz şekilde tanımlıyoruz. Zaten yani pratik olarak da öyle tanımlanması gerekiyor. Ama tedavi amaçlı gıda demek için gıda ögelerinin çözülmesi gerekiyor. Ve bunun için artık teknoloji var yani mass spektroskopi teknikleri öyle bir hale gelmiş ki yani hemen hemen bütün birleşenler çözülebiliyor ya da çözülebilecek çok yakında.
Dolayısıyla bir gıdanın içindeki yararlı mesela bir elmanın içerisinde yararlı moleküller de olabilir. Belli bir dozda kullanıldığında hiç etkisi olmayan moleküller de olabilir. Bir metkili direk etkisi molekül olabilir. Bunların çözülmesi mümkün olacak aslında bu çok heyecan verici bir şey çünkü müthiş bir kaynak var orada. Yani çeşitlilik var, moleküler çeşitlilik var. Belki bilmediğimiz kimyasal yapılar var, moleküler sinyaller var.
Bunlar da teker teker tabii uygulamaya dönüşecek. Yani örnekleri var bir tanesini anlatmıştım. Mesela bizim ilk lipidlere baktığımızda bundan 15 sene önce bulduğumuz bir molekül vardı. Yani ilk yapılmış büyük lipidomik denen yani lipidleri o zaman 600-700 tanesini çözebiliyordu. Lipidler yağlar yani. Yağlar. Mesela onların içerisinden bir tane çok ilginç biyolojik aktivitesi olan bir yağ bulmuştuk. Anlatmıştım palmitolayık asittiği, 16 karbonlu bir yağ asiti. Mesela bunun tek başına hariçten kullandığınız zaman çok muazzam olumlu etkileri var. Ve hatta şu anda bizim mesela Sabi Ülken Merkezi’nde klinik çalışmalardan sorumlu bir arkadaş var. O yeni bir fon aldı. Hatta büyükken 2,5 milyon dolarlık bir fon kazandı. Şimdi bunun şeyine başladı. Klinik deneylerine başladı. Ya bir tek yağ asitiyle mesela karaciğer yağlanmasına çok önemli bir etki yapmak mümkün. Ama bunu bütün bir yağ karmaşık bir kompleks içerisinde alırsanız karaciğer yağlanmasına kötü de etki yapabiliyor. Yani o tek molekülün nasıl, hangi dozda, hangi rejimle uygulanabilmesi çok büyük bir fırsatlar yelpazesi sunuyor.
Çünkü bunların geçiş eşikleri çok daha kolay, sentetik moleküllerden. Çünkü gıda içerisinde yapılabiliyor, güvenlik profilleri çoğunun çok müspet oluyor. Dolayısıyla eğer bulabilirseniz bu aktiviteleri çok hızla ve ucuz bir şekilde kolaylıkla geçirmek mümkün. Fakat problem, yani çözüp anlamakta bunu sistematik olarak.
Şöyle de bir etken var. Hani dedik ya genetik, sadece genetik değil. Çünkü bu mikrobyon veya bağırsak florası dediğimiz şey de çok değişen bir şey. Mesela bugün bir şey, iki gün, üç gün sonra siz mesela farklı bir şehre gittiniz veya farklı bir restorandan yemek yemeye başladınız. Bir şekilde bu bağırsak florası da değişiyor. O yüzden sadece genetik demek de bence çok doğru değil. Hem genetik hem metabolik hem çevresel. O yüzden çok fazla etken var. Zaten bizim işimizi zorlaştıran şeylerden bir tanesi de bu. Tabii mesela etmek de öyle değil, fransız etmektir, işahane, aynı mayı alır burada yaparsın.
Olmaz çünkü o parçanın şeyidir, vaktirisidir, suyudur, havasıdır, içindeki havadaki oranlardır falan yani. Hakikaten öyle. Peki şimdi siz mesela bütün bunları çözmek için genellikle hayvanlar üzerinde yürütülüyor. Dünyada bir yandan da hayvan deneylerine karşı bir tavır da var.
İşte hayvanlara denemeyin, not tested on animals falan gibi bir takım şeyler de var. Çok mu kötü hayvanlara böyle deneyler yapmak? Biz sineklerde çalışıyoruz. Onlar hayvan katagorisine çok girmiyorlar. Farelerde de şöyle bir şey var. Farelerde yaptığımız bütün deneyler, mesela üniversitede bir etik kurulu var.
O etik kurulu tarafından onaylanmış olması gerekiyor. Sadece o değil, onaylandıktan sonra farelerin her gün mesela veteriner kontrolündeler. Ben her gün beş tane e-mail alıyorum. İşte şu farenin burasında bir şey var, bu farenin burasında bir şey var, ne yapalım? Yani neredeyse onlara verdiğimiz yani ne derler, sağlık hizmeti… İnsanlara vermiyor.
Yani evet, oraya getirmeye çalışacağım. O yüzden tabii ki canlalara saygı göstermemiz lazım. Biz çok olmadıkça yani çok fazla fare kullanmamaya çalışıyoruz. Bu da tabii protokollerimiz de var. Yani minimal düzeyde tabii bu fare deneyleri yapılması gerekiyor.
Ama şöyle de bir şey var. Eğer mesela hücre kültüründe benim hayvansever dostlarım var ve bana aynı şekilde soruyorlar. Niye hücre kültüründe çalışmıyorsun diyorlar mesela. Ben de diyorum ki hücre kültüründe bir kere beyin yok. Ben beyinle çalışıyorum. Yani beyni olan bir organizmayla çalışmam lazım.
Bir de hücre kültürüdeki hücreler zaten örmemesi kararlaştırılmış hücreler. Bu hücreler RIN kimyasallara veya ilaçlara verecekleri tepkiler, normal bir organizmanın verecekleri tepkilerden çok daha farklı. O yüzden neredeyse yani elimiz bağlı gibi bir şey. Keşke hayvan deneyi yapmasak.
Ama yapmasak bu sefer tedavi yöntemlerinin bulunması da neredeyse imkansızlaşabilir yani. O yüzden. Tabii imkansızlaşır yani. Ama alternatif olan durumlarda kullanılmıyor. Veya gereksiz olan yani sağlık yaşamla ilgili olmayan uygulamaların biraz oradan uzaklaşması isteniyor genelde.
Fakat yani hastalıklarla ilgili o geçişlerin olması için hayvanla altyentif yok. Peki hocam başka bir şey geçmek istiyorum. Biraz da akademik mesele geçmek istiyorum. Şimdi sizin kenti adınızda bir laboratuvarınız var değil mi? Yapıcı laboratuvar. Solyet’te güzel olunca böyle çıçak diye oturmuş yani yapıcı laboratuvar. Çok hoş bir isim olmuş. Ne demek bir laboratuvar sahip olma? Yapıcı laboratuvarı ne demek, ne anlama geliyor, nasıl çalışıyor bir laboratuvar?
Yapıcı laboratuvarı ben Cornell Üniversitesi’nde işte neurobioloji departmanında benim bir yerim var fiziksel olarak. Orada doktor öğrencilerim, işte uzmanlarım ve işte teknisyenlerim var. Hangi branşlarla oluşuyor bunlar? Hepsi molekül albiyolojim yoksa farklı bir arasöz var mı? Daha çok sinir bilimleri üzerine bizim laboratuvarımız. Neurosaynz.
Evet, neurobilim dediğimiz ve öğrencilerin ve uzmanlık yapanların çoğu da bu alanda uzmanlaşmış insanlar. Biz fizik ve mühendislerle de çok çalışıyoruz çünkü bu beyinde yaptığımız, kullandığımız mikroskopların bir kısmı aslında yeni icat edilmiş veya hatta icat ediyoruz bu mühendislerle olan kolaborasyonlarımızla beraber. Ve bu şekilde çalışmalarımızı devam ediyoruz. Tabii doktor öğrencilerin tezleri var. Onlara ben bakıyorum. Aynı zamanda ders veriyorum Cornell Üniversitesi’nde oradaki lisans öğrencilerine ve lisans üste öğrencilerine. Onun dışında tabii laboratuvar yönetmek biraz hani küçük şirket yönetmek gibi bir şey çünkü bizim fon almamız gerekiyor.
Yani yatırımcı gibi. O fonların bir kısmını işte öğrencilerin maaşları veya çalışanların maaşları için bir kısmı işte ekipman için kullanılıyor, bir kısmı malzeme için kullanılıyor. Bu fonlar hayırseverlerden mi geliyor, ilaç şirketlerinden mi geliyor? Bir kısmı vakıflardan geliyor yurtdışında olan. Bir kısmı Amerika’daki sağlık bekanlı dediğimiz Amerikan Sağlık Enstitüsü’nden geliyor. Bir kısmı Cornell Üniversitesi’nden geliyor. Cornell Üniversitesi’nde normalde Amerika’da ilk bir üniversite sizi işe aldığı zaman bir bütçe veriyor size. O bütçe sizin işte malzeme alıp bir kısmı insanları çalıştırmanız. Start bütçesi oluyor.
Start bütçesi gibi bir şey, başlangıç bütçesi. Ondan sonra siz ama sizin fon getirmenizi bekliyorlar. Tabii onun içinde… Siz bir yandan da gidip para da arıyorsunuz. Rahat var için. Tabii. Orada çok önemli bir şey var yani belki onun altını çizmek lazım. Burada mesela böyle bir geleneğimiz yok. Yani buraya başlangıç aşamasında öğretim ehlileri geldiğinde bu başlangıç fonu denen yani bir blok maddi kaynağı ihtiyaç oluyor ki onlar programlarını iki sene, üç sene, dört sene sürdürebilirsinler. Södebilsinler ve fonu isteyecek hale gelsinler. Temellerini atlatabilirsinler programlarının. Bir bu sıkıntı var. Bu geleneğin bize yerleşmesi gerekiyor.
Eğer özellikle biz hani bu beyin göçü ve iki taraflı beyin faaliyetini desteklemek istiyorsak. İkincisi de mesela Nilay gibi genç bir araştırmacı başladığı zaman ilk laboratörünü kurmaya hem idare işlerden hem de ders verme işlerinden bir süre muaf oluyor.
Mesela üç sene, dört sene bazen ve de maaşıyla ilgili kısımlardan da daha uzun bir süre sorumlu olmuyor. Dolayısıyla her başlayan insanı yani başlayabilmesi için, temeli atabilmesi için, kurabilmesi için bir zaman tanımak, bir imkaat olarak. Bir zaman ve kaynak tanımak gerekiyor. Bu çok önemli bir nokta. Türkiye Üniversitesi de bu yok mu? Bu yani bazı üniversitelerde var fakat çok küçük başlangıç fonları verilebiliyor. Yani uzun süreli bir programı başlatıp ayağa kaldırmakta o yüzden çok zorlanıyorlar. Yani bizim mesela burada başlayan genç arkadaşlarımızın programlarını hayata geçirmeleri daha uzun bir süre gerektiriyor. İki, üç, dört, beş sene uzayabiliyor. Tabii başka sebepleri de var. Yani sistemin yavaşladı ama bu onlardan biri. Mesela reaktif tedarikleriyle vesaireyle ilgili bazı sürat sıkıntıları da meydana gelebiliyor. Yani genç kariyerlerin yeşerebilmesi için bir masal gerekiyor. O yüzden genç araştırmacılar daha çok yabancı üniversiteyi tercih eder, istemesiler bile. Ya orada tabii ki yani çünkü insanların özellikle yani bunu iki tarih diliminde incelemek lazım. Bir şu ana kadar olan yani COVID öncesi, bir de COVID sonrası diye belki. Yani şu anda daha da çok bir şekilde genç araştırmacılar vakitlerini bilime ayırmak istiyor.
Yani idari işlere değil, para bulma işlerine değil. Çünkü bu en yaratıcı dönem yani. Başlıyorsunuz. Bütün işte… 27 yaşta bir şey oluyor. 27 yaşta bir şey oluyor. Neuronlar çalışıyorlar. Yani bu dönemde gereksiz işlerle enerji harcayıp maddi sıkıntılarla stres altına girmek istemiyorlar. Dolayısıyla genç jenerasyon da bir akademiden uzaklaşma eğilimi var şu anda. Dolayısıyla hem batıdaki gelişmiş akademik kurumlarda hem de bu ortamdan istifade etmek isteyen, gelişmekte olan ortamlarda bunu göz önüne almak lazım. Yani siz eski sistemi uygulayarak Türkiye’ye genç yaratıcı parmak insanları çekemezsiniz. Evet, değişiyor. Yani çekecekseniz onların zaten sıkılmış olduğu, bunalmış olduğu problemleri… Sistemi burada tekrar kurmaya kalkmış.
Çünkü zaten burada daha olumsuzu kurulacak ama onu değiştirmek çok mümkün. Yani çok hazır bir kitle var. İkincisi de zaten Batı’da, özellikle de Amerika’da şimdi çok alternatif yapılar ortaya çıkmaya başlıyor. Eskiden de çıkmış ama şimdi daha yoğun çıkıyor. Hatta bizim ikinci ödülümüzü alan, Ebru Erbay burada başlamış, Wilkent’te. Mesela onun kurucu olarak katıldığı Altos Labs diye bir şey çıktı piyasaya.
Hiç yani bambaşka bir yapı. Şirket olarak kuruluyor ama akademi gibi çalışıyor. Dolayısıyla bu problemi hallediyor yani. Mesela Nilay başladığı zaman işte bütün zamanın yarısını işte NIH’e grant yaz, NTI’ye grant yaz, Oradan Fonüs’te, Buradan Fonüs’te, o protokol yaz, bin sayfa hayvan protokol yaz. İşte o beş tane e-mail alıyorum diyor, hayvanın biri işte şöyle oldu böyle oldu. Yani bunlar tabii o enerjiyi başka bir tarafa aktarıyor.
Bundan korumak için aynı zamanda da insanların yaşaması lazım. Yani şimdi daha ileri yaşlarda aileleri olan insanlar başlıyorlar kariyerlerine. Dolayısıyla bunların finansal olarak da yaşayabilecekleri bir düzeyde. Birkaç sene önce böyle bir Nobel’liye adamcağız getirmiştiniz. Biz yemekte tanıştık, tekne’de tanıştık, sohbet muhabbet falan ettik. Brian Cobylka. Sonra adamcağızın karısıyla biz ahbap olduk. Bütün yemek koyacaklar, karısıyla konuştuk. Kadın dedi ki Allah kahretsin buna be dedi. 10 oktaya gelmiş kadın. Niye dedi? Parayok, pul yok, vakit yok dedi. Ben yalnız yaşıyorum dedi, çocukları ben büyütün dedi. Bunun karşında bir refah, konfor falan gördük, bunu da görmedik dedi. Ben bunun peşinde dedi, binimodur, oraya biz geziyoruz. Yani bunu artık şey istemiyor. Bir nesil istemiyor.
Ve de bunu bizim bir kısmı filantropiyle, örneğin… Yani bunu da hep sık sık söylüyorum ama… Mesela biz Sabri Ülken Merkezi’nin tam zamanında kurmuşuz yani. Bir yöntem o. Akademin içerisinde yeni fonlama sistemleri. Bir yöntem işte yeni araştırma enstitüllerin, şirketlerin fonlama sistemlerini. Mesela Howard Hughes tıp enstitüsü gibi. Bir kısmı akademin içinde, bir kısmı akademin dışında.
Yani bilim insanlarının insan gibi yaşayabileceği, rahat edebileceği ortam gerekiyor. Zengin olmayacağı ama rahat edeceği. Gerçekten biz mesela sinir bilimlerinde bunu çok yaşamaya başladık. Çünkü beynin mesela dedim ya mikroskop kullanıyoruz. Diyelim 1000-2000 sinir ücresinden fonksiyon alıyoruz. Bunların data analizinde bize artık bilgisayar yazılımcısı lazım. Bunların data analizi yapmak için. Ve bu insanları siz işte… Oyun şirketinden alamıyorsunuz. Alamıyoruz. Evet kesinlikle alamıyoruz. Çünkü orada adam senede 500 bin arka ziyan size gelse 50 bin arka ziyan. Evet aynen öyle ve mesela alamamayı bırakın bizim yetiştirdiğimiz öğrencilerin Facebook, Google, AI gibi şirketlere 3-4 katı maaşla. Adam o zaman ne yapacak? Adam yani gidip uzmanlık yapıp böyle 2-3 maaş mı alsın yoksa gidip Google’da çalışıp kendine villamı alsın yani öyle diyeyim. O yüzden gerçekten hocamın dediği gibi akademiden şu an endüstriye çok büyük bir beyin göçü var. Ve gerçekten bu ilerleyen zamanlarda da çok büyük bir sıkıntı haline gelecek. Çünkü akademide gerçekten üniversitelerin Amerika’da da böyle. Amerika’da da üniversiteden içinin yavaş yavaş boşalacağını düşünüyorlar. Eğer farklı bir üniversite olmazsa… O zaman mesela Türkiye bu konuda çok önde gidiyor. Biz üniversite için çoktan boşalttık zaten. Yani şey çok ilginç. Doktorlara olan ilgi azalmıyor. Doktora programları mesela bizde, yani Harvard Üniversitesi’nin rekor düzeydi. Fakat doktora sonrası… Doktorayı alıp o doktoradan başka sektörlere değerlendiriyor. Aynen öyle.
Yani orada tabii ben fırsatla görüyorum. Daha önce de bahsettim. Yine de tekrarlamak lazım. Yani bu artık hakikaten şey kalmıyor. Yani bilimin coğrafyası denen şey çok hızlı değişiyor. Yani çekim merkezini oluşturabilirseniz insanlar her yerde çalışabilir. Yani bilimi doğru yerdeki doğru şekilde fonlarsanız her yerde bilim yapmak artık mümkün. Hatta batıdan daha iyi yapılabilir belki bu işe kafada kılırsa.
Yapılabilir. Akıllıca tasarlanan, cömertçe fonlanması lazım. Çünkü o zaman Nila’yı yaptığı işlerin yarısını, eminim buradan yapabilir. Yani iyi bir netvork ve iyi bir fonlama sistemiyle yapabilir. Böyle bir cazibe sunarsanız düzgün de yaşayabileceği insanlar gelir. Tabii bizde ütü değişmeyi tercih eder yani. Anne sinemasının olduğu yerde, ailesinin akdeosunun olduğu yerde. Tabii.
Yani finans gerçekten şu an akademide çünkü gerekiyor. Yani hem insanların hayat kalitelerinin yani öğrencilerin. Yani mesela öğrenciler artık yani borçla yaşamak istemiyorlar ve haklılar yani. O yüzden hem yani bu bizim kullandığımız aletler, mikroskoplar mesela.
Benim laboratörümde bir tane mikroskop var. Ev parası hatta ev parasından daha fazla. Birkaç yüz bin dolar. Birkaç milyon dolar. Bir milyon dolar diyelim. Yani bunu ben tabii işte dediğim gibi Cornell Üniversitesi’nden bir kısım destekle, bir kısım işte NIH’ten destekle biz bunları alabiliyoruz.
Ama mesela bir tane daha almam lazım olursa o zaman bir o kadar daha para lazım. Ve bunun işte şey var mesela servis kontrakları var. Onlar da çok yüksek paralar. Yani o yüzden finans şu an gerçekten önemli bir şey. Yani bilimi, finansın hani bu tedavi yöntemleri diyoruz ya. Onların daha hızlı gelişmesi için bilimi, finansın bir şekilde yönlendirilmesi iyi olur bence. Problemler hep evrensel. Burada da mesela baksanıza bir haftanın şeyini. Burada da mesela doktor öğrencilerinin barınma sorunu var. Amerika’da da var. Niye yoksa bugün bir doktor öğrencisi yaşayamaz yani. Onun mutlaka ve mutlaka ki bütün üniversitelerde Cornell’de dahil Rockefeller’de dahil. Öğrencilerin barınma masraflarına katkı da bulunur. Yani normalde öğrenci ödeyebileceği bir kiraya ev tutabilir.
Yani aynı problem burada da duyuyoruz yani yeni başlamış. Doktor öğrencilerinin barınma problemi var. Yani yurtlarda yer bulamıyorlar. Yurtlarda yer bulamayınca doktoraya gidemiyorlar. Ya da yazın mesela Nila’yı diyor ki ben yazın çalıştım. Bir öğrencinin yazın çalışması için yurtta kalması lazım. Yani gidip laboratuvada kampüste kalması lazım. Kendini ev tutup kalamaz yani. Dolayısıyla bu problemin aslında sınırlayıcı ögeleri evrensel. Her yerde aynı şey oluyor.
Yani siz düzeltirseniz siz kazanıyorsunuz. Başkası düzeltirse onlar kazanıyor. Aynen öyle. Kaldı mı komşuların şey? Yok, iyi gizli. Bilmiyorum. Burada bitirebiliriz yani. Sizin sorularınız var mı der? Bence soru çok da sizi sıkmak ve yormak için yani alanınız dışına da çıkıyor gibi olmaktan korkuyorum ama… Doğru doğru bence yeterince gittik yani.
Çünkü sizin alan manyak bir şey. Hakikaten manyak bir şey. Cübriyabiliğinde gibi manyak manyak işler diyor. Hakikaten manyak manyak işler diyor. Ucu bucağı yok. Yok. Yani şimdi ben sizin yaptığınız çalışmaları okudum. Sonra siz atlıyor atlıyor. Böyle çok acayip şeyler oluyor ortada. Gökhan’ınkiler de öyle. Gökhan geldi burada bir anlattı. Bazı şeyler gösterdi. Mikroskopik fotoğraflar gösterdi.
Zannedersiniz büyük bir sanat eseri. Refik Anadolu yapmış gibi. Daha ne muazzam bir şey kardeşim. Ne acayip bir şey ya. Çok heyecanlı bir dönem yani şey için. Gelirken aslında ileride de onu konuşuyorduk. Yani bilim çok anormal bir şekilde büyüdü. Ve hiç bizim kendi yaşam süremizde bile hayal edemeyecek bir şeyler mümkün oldu.
Bir taraftan da bilim karşıtlığı da çok büyüdü. Mesela bunu konuşurken neler dedi ki o aslında şey… Yani bilimin büyümesinin bir fonksiyonu. O yüzden yani ondan çok da ümitsizliğe kapılmamak lazım. Peki hocam şimdi bir şey merak ettim. Onu sorayım. Ümitsizliğe kalmamış. Biliyorsunuz ki yapay zeka gelişiyor. Artificial intelligence. Ne oldu bir dertli bir baktınız.
Ben yapay zekadan biraz korkuyorum o yüzden. Ben de çok korkanlar. Acayip korkanlardır ben yani. Çünkü yapay zekanın dünyayı korumak için yapacağı ilk iş insanları öketmek olacaktır. Çünkü bakacak diyecek ki bu dünyayı en çok ne zarar veriyor? Bu şerefsizler zarar verecektir ve 8 milyar lupusun 7’sini yok eder. 1 milyarla kuzu kuzu mis gibi yaşarlar. Ben olsam öyle yaparım yapay zekanın yerinde de. Ama bir yandan da faydaları da var. Mesela sizin şimdi yaptığınız işler. Mesela bir sürü işinizi siz yarın öbür gün yapay zeka yaptırabilirsiniz. Yani bütün bu gözlem, inceleme, sonuç çıkarma. İşte 250.000 neurona yiyeceğiz. Mesela bağlantı yiyeceğiz bir beyinde. Fareye geçirirken bu 7 milyon mu oluyor dediniz? Yaklaşık 70 milyon yapıyor. 70 milyon yapıyor. Pardon. İnsanlar milyarlara çıkıyor. Mesela bunları inceleme görevli yapay zekalara verilebilir mi yarın öbür gün? Bunlarla ilgili fonksiyonlar böyle çalışmalarda var mı?
Mesela şöyle güzel bir örnek verebilirim. Bu sineğin beyninin haritasını çıkardık dediler. İlk çıkardıkları haritayı bu Howard Hughes Üniversitesi enstitütünde oldu. Amerika’da yapılan bir çalışma. Ve mesela öğrenciler ilk haritayı elleriyle böyle manuel bir şekilde işte bir sinir hücresini şey yapıyorlar.
İzliyorlar da o haritadan. Ve o şekilde haritayı bağlamaya çalışıyorlar birbirine. Tabii bu çok, yani neredeyse çok uzun zaman aldı ilk. El aldı. Deliye, pösteki saydırmak değil miydi? Aynen öyle. Ondan sonra yeni bir elektron mikroskopi tekniği çıktı. Bu mikroskop tekniğiyle Howard Hughes’daki araştırmacılar Google AI ile beraber bir araştırma yapmaya başladılar.
Kolaborasyon kurdular. Ve bu haritanın çıkarması bir anda diyelim ki 6 ay düştü. Yani normalde yapılabilecek iş işte 5-6 yıl, 7-8 yıl sürecekken bir anda bu Google AI’ın makine öğrenmesi yöntemleriyle bir anda çok az bir zamanı düştü. Gerçi o yüzden yani yapay zekanın bize çok büyük faydaları var. Mesela bu alfa fold denilen yeni bir tane yapay zeka var. Proteinlerin nasıl fold olduğunu öğrenmeye veya analiz etmeye çalışıyor. Sekanstan. Ve bu ilaç firmaları için çok önemli bir şey. Çünkü hangi molekülün hangi reseptöre belki nasıl bağlanacağını bu yapay zeka size söyleyebilecek.
Yani o yüzden yapay zekanın iyi yanları var. Ben birazcık hani daha çok bilim kurgu filmlerini düşünürdüm ama dediğim gibi. Evet o işin bir tarafı var. Mesela ben de tam yapay zekaya siyaset görevini böyle bir seyeyi düşünüyorum. Çünkü niye dersiniz şimdi topluma baktığınız zaman siyaset genellikle başka işler yapmayanların, yapamayanların veya beceremede meşgalesine gelmiş. Dünyaya bakıyoruz. Örneklerde bu yönde gelişiyor. Yani siyaset bir meslekane gelmiş. Ve genellikle de tercih edilmeyen çünkü uzun vadeli ve uzun vadeli sonunda ancak yüksek tırnak içerisinde gelirler edilmiş ve meslekane gelmiş. Halbuki ve ondan sonrasında da işte yolsuzluk, akraba kayırma bilmem ne falan filan geliyor. Dünyanın her yerinde bunlara rastlıyor siyaset. Ayrıca bu yapay zekaya tarafından yönetilirse ülkeler, işte bir yapay zekanın eniştesinin oğlu, halasının kızı bilmem neyse falan filan olmayacağı için,
işte tanıdığı, müteahhit tanımadığı falan olmayacağı için daha bir makul yönetim tarzları sergiler diye umuyorum. Yani bizim Ahmet’in yapay zekaya biraz daha enerji yolu edecek hali yok herhalde. Yapay zeka yani tabii öğretilmesi gereken bir şey. Yapay zeka en azından şu anda otonom olarak öğrenemiyor.
Dolayısıyla sizin doğru bilgiyi verdiğiniz sürece o da sizin doğru analiz edebiliyor. Düzgün siyasi güzel övdüğünüzde siyasi de aynısını yapar diyorsunuz. Yani ben biyoloji platformunda söylersem, yani onu da mesela bizim aynı görüntüleme sistemini biz de kullanıyoruz, aynı şeyden biz de geçiyoruz. Mesela bir zayıf yapıyı yapay zekaya tanıttığınız zaman, mesela yıllar sürüyor ilk tanıtım ama aynı bilgiyi kullanarak, mesela bir şişman yapıyı tanıyamıyor. Onu tekrar öğretmek gerekiyor.
Yüzde 10 oranında hata yapıyor. Öğrenecek yani sonunda. Fakat ilk giriş ve eğitim yine insan tarafından geliyor. Bilinen o doğru sistemleriyle geliyor. Yani doğrunun tanımı yapay zekanın performansının neticede ne olacağı için çok önemli. Onu da şu anda insanlar yapıyor. Evet. Peki çok teşekkür ediyorum. Biz teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz.
Murat Bey’e söyleyelim, düğün miktarını arttırsın. Yani bak neler oluşuyor insanlar. Ayrıca da bütün ne kadar parası olan varsa bu parayı arabaya, tekneye, oraya, buraya falan filan diye bu işle yatırsınlar. Yani bence en doğru mesaj o hakikaten. Belki öyle bitirebiliriz. Yani insanların varlıklarını, bilimi desteklemek için kullanmaları hakikaten bence kullanabilecekleri en iyi yer.
Yani Ülker Vakfı ve ailesi de buna müthiş bir örnek teşkil ediyorlar. Hem yani o fedakarlığı takdir etmek lazım. Bir de onu da gelirken konuşuyorlar. Bir fedakarlığı ne fedakarlığı canım? Ödül verdikten açmık aldık oluyorlar canım. Hayır sadece ödülle değil. Genel destek anlamında söylüyorum. Evet destekle. Yani onun örnek olması çok önemli herkese. Aynen. Bütün dünyada böyle yürüyor mu işte? Böyle yürüyor.
Bak kafelerin hikayesi vardır. Yani genel anlatmışlar burada. Şengör geliyorlar, diyorlar ki işte bize üniversitemize yardım edin, üniversiteye adınızı veririm diyorlar. Diyor ki adım adım istemiyorum, alın size 1 milyon dolar. Çek Şıka Üniversitesi öyle kuruluyor yani. Ya da işte Stanford’ın kurulması falan böyle. Yani Harvard Uyusun yaptığı. Harvard Uyusun üniversiteyi kurmuyor, SÜSÜ kuruyor. Bizde mesela o var şimdi. Herkes bir üniversite kurma peşinde.
Şimdi bazıları da ticari maksatla birlikte üniversite kurulur. Bazıları da benim de bir üniversite olsun. Ya üniversite olmasın kardeşim, sen git iyi bir üniversitenin altına bir institüte kur. Evet. Yani bu çok önemli. Bakıyorsunuz işte mesela Harvard Üniversitesi içinde, Cornell Üniversitesi içerisinde birçok insanın, ailenin ismini taşıyan……institüler var, binalar var….binalar, laboratuvarlar var.
Yani o çok önemli bir şey. Genel olarak yaptığın katkıdan haz duymak, tatmin olmak. Yani oraya bir tula koymak bazen dandik bir duvar örmekten daha iyi. Çok tabii. Yani şöyle alçak bir duvar örceği, yani orada örülen güçlü bir duvarın içine birkaç tula koymak bazen daha iyi olabiliyor. Kesinlikle, katılıyorum. Hocam teşekkürler. Çok teşekkürler Sede. Sede teşekkür ediyoruz Gökhan Bey. Böyle değerleri bulup ödüllen dediğiniz için sağ olun. İyi işler yapıyorsunuz, gurur duyuyoruz. Biz teşekkür ederiz vakitleriniz için. Hepinizle. İnşallah daha çok bilim insanı çıkar. Dediğiniz gibi bir netvölk, bir Türk bilim adamların netvölkü oluşur. Dışarıda bile olsalar önemli. Hem içeride hem dışarıda. Çünkü o dışarıdaki içeriye katkısı oluyor. Buradaki bir öğrenci size bir şeyden aşabiliyor. Siz onun yolunu açabiliyorsun ya da ona bir dışarıdan, buradaki bir üniversiteyi miymiş ismarlayabiliyorsun. Şunu da siz yürütün diye bir proje verebiliyorsunuz.
O böyle büyüyen bir şey. Yani Yahudilerin bunca Nobel almasının temel sebebi aslında. İşte o sizin burada kurmaya çalıştığınız, belki netvölkün benzerini yüzyarca yılda kurmuş olmaları. O yüzden kıymetli. Sağ olun var olun. Her şey için teşekkürler. Çok teşekkürler. Size genç bir bilim kadınlığı, bilim insanı tanıttık. Gökhan Bey o kadar genç değil artık. Neredeyse benim kadar oldu.
Gökhan’a da çok teşekkür ediyoruz bütün bu yaptığı hizmetlerden, memlekete. Biz de mutlu oluyoruz, gururluyoruz. Yarın akşam yine siyaset konuşacağız bildiğiniz gibi. Görüşmek üzere efendim.
Hoşça kalın.