Cesur Müminler ve Zalimler – Ayetlerde İnsan Tipleri 24.Bölüm

Cesur Müminler ve Zalimler – Ayetlerde İnsan Tipleri 24.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=5V6ZLjyIDFk. Altyazı M.K. Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Bu cüzde insanın başkalarına olan desteği ve bununla ilgili sorumluluğundan bahsedilir. Hak ile batılın savaşında iki ayrı davranış biçimi ortaya çıkar. Bunlar Hak’ka destek veya zulme destek şeklinde tezahür…

Cesur Müminler ve Zalimler – Ayetlerde İnsan Tipleri 24.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=5V6ZLjyIDFk.

Altyazı M.K.
Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Bu cüzde insanın başkalarına olan desteği ve bununla ilgili sorumluluğundan bahsedilir. Hak ile batılın savaşında iki ayrı davranış biçimi ortaya çıkar.
Bunlar Hak’ka destek veya zulme destek şeklinde tezahür eden bir irade ve eylem sorumluluğudur. Bu sorumluluk Kur’an’da peygamberlerle zalimler arasında geçen mücadelenler üzerinden anlatılır. Allah Teala biz müminlerden sürekli Hakk’ın doğrunun yanında olmamızı ister. Aslında bu bir takva sözleşmesi müminin Rabbine karşı gösterdiği bir sorumluluk bilincidir.
Bu cüzde sorumluluk bilinci ile hareket eden doğru örnekler anlatıldığı gibi, bunun tam tersi istikamette olan kötü örnekler de anlatılır. Firavun döneminde Allah Celle Celaluhu ona Hz. Musa’yı gönderir ve Hz. Musa’dan hakkı tebliğ etmesini ve Firavun’a zulümden vazgeçmesini söylemesini emreder.
Hz. Musa aleyhisselamın güçlü tebliğ ve mucizeleri karşısında çaresiz kalan Firavun onu öldürmek ister. Bunun üzerine Hz. Musa onun şerrinden Allah’a sığınır ve şöyle der. Hesap gününe inanmayan her kibirli kişinin şerrinden benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığındım. Gerçek mümin odur ki içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun, Rabbine tam anlamıyla güvenir, teslim olur. İşte Hz. Musa da Firavun’un onun dinimizi değiştirmesinden yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum diyerek Hz. Musa’yı öldürmeye, ona inananların erkek çocuklarını katliama tabi tutmaya karar veren bu canice düşüncesine karşı tam anlamıyla Rabbine teslim olmuştur. Hz. Musa aleyhisselam ahirete inanmadıkları için yaptıklarının yanlarına kar kalacağını sanan bu zalim güçlere karşı Allah’ın kendisine inanıp güvenenlere yardım edeceğinden emindir. Hz. Musa aleyhisselama yardım edenlerden biri de zalim Firavun’un sarayındandır. Bu kişi atlı selim sahibi ve erdemli bir kişidir. Kur’an’da Firavun’un ailesinden olduğu bildirilen bu mümin kişinin Musa’nın davetini öğrendiğinde aradığı gerçeği bulduğunu düşünmüş ve ona iman etmiştir.
Daha sonra Firavun’un Musa’yı öldürmeye karar verdiğini öğrenince Firavun’un huzuruna çıkarak kendisini bu kararından vazgeçirmek istemiş, Firavun ise kendi toplumundan olduğu için onu suçlamamış, aksine tavsiyesine dikkate almıştır. Firavun’un tarafında yer alan bu zalimler çetesi içerisinde Firavun ailesinden olan ve imanını gizleyen bu mümin kişi ölümü göze alarak şunları söyler.
Adamı Rabbim Allah’tır dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabbinizden ayetler getirmiştir. Eğer yalancı biri ise yalanın kendi zararındadır. Ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz.
Kabe’de bir putperestin Hz. Peygamber’e salallahu aleyhi ve selleme saldırdığını ve onun boğazına sarıldığını gören Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh da Firavun’un sarayındaki o mümin kişinin sözlerini aktaran ayetleri söyler. Adamı Rabbim Allah dediği için mi öldüreceksiniz? Oysa o size Rabbinizden ayetler getirmiştir. Demek ki zamanlar ve mekanlar değişse de
küfrün tarafında olanlarla küfre karşı olanların tavırları hiçbir zaman değişmemektedir. Ve nerede bir zulüm varsa Allah orada Peygamberlerine destek olacak cesur yardımcılar gönderir. Nihayet Allah onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu. Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti.
Bu azap onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın denilecek. Tarih İbrahimlerle Nemrutların Firavunlarla Musaların mücadelesine her zaman şahit olmuştur.
Zulmün yanında olup oradan nemalananlar olduğu gibi zulme karşı tevhidin bayrağını taşıyan Peygamberlerin havariyleri ve sahabileri de olmuştur. Rabbimiz Hz. Musa’yı Firavun’a göndermişti. Ondan yaşanan bir zulme son vermesini istiyordu.
Hz. Musa’nın daveti ve mucizeleri karşısında çaresiz kalmıştı Firavun. Hz. Musa’yı öldürmeliydi. Bir arayış içerisine girdi. Bu durum karşısında Hz. Musa Rabb’ına sığınıyor ve şu duayı yapıyordu. Hesap gününe inanmayan her kibirli kişinin şerrinden benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığındım. Hz. Musa Firavun ile mücadelesinde Rabbına olan güveni ve teslimiyeti ile zulüm karşısında mücadele edenlere güzel bir örnek olmuştu.
Firavun saltanatının kaygısına düşmüş, Hz. Musa’nın bir değişimi başlatmasından kaygı duyarak zulmünü daha da artırmaya karar vermişti. Hz. Musa ise Rabbına teslimiyetle mücadelesini başlatmıştı. O gelecek olan ilahi yardımdan emindi.
Allah yardımını Firavun’un sarayından bir mümin vesilesi ile ulaştırdı. Hz. Musa’nın davetine kulak veren bu mümin aradığını bulmuş ve Firavun’un katliamına mani olmak çabasına düşmüştü. Firavun’un Musa’yı öldürmeye karar verdiğini öğrenince Firavun’un huzuruna çıkarak kendisini bu kararından vazgeçirmek istemiş.
Ölümü de göze alarak şu uyarıyı yapmıştır. Rabb’ım Allah’tır dediği için öldürecek misiniz bir insanı? Oysa o size Rabb’ınızdan ayetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse o, yalanı kendi zararınadır. Ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza mutlaka gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi asla doğru yola iletmez.
Tıpkı Kabe’nin avlusunda Ukbe bin Muayyad isimli bir putperestin Hz. Peygamber’e saldırdığını gören Hz. Ebu Bekir’in söylediği gibi, Rabb’ım Allah’tır dediği için bir kimseyi, bir Peygamberi mi öldüreceksiniz? Oysa o size Rabb’ınızdan ayetler getirmiştir.
Hakikat şu ki zaman ve mekan değişse de küfrün tarafında olanlarla küfre karşı olanların tavırları hiç değişmemiştir. Ve nerede bir zulüm varsa orada zulme karşı duranlar mutlaka olacaktır. Allah’ın yardımı zulme karşı duranların yanındadır.
Allah’ın azabı ise tıpkı Firavun ve avanesinin dünyada başına gelenlerde olduğu gibi, ahirette de onların üzerinde şiddetle devam edecektir. Kur’an kendini gereği gibi okuyanlara hep gerçek bir mürşid olmuştur.
Aydınlık ikliminde dice karanlık ruhları bir nur tanelerine dönüştürdüğüne tarih şahittir. Yeter ki insan sırtını dönmesin ona. Yeter ki kişi sevgiyle açılsın Kur’an’ın iklimine. Çünkü Kur’an’ın bir tek muhatabı vardır. Ey insan! Sensin o ve senin gibi şuurlu olanlar.
Bir de kendi yapıp ettikleri ile şuurunu kaybedenler, insanlıktan çıkanlar, kendilerine peygamberler ve apaçık deliller geldiği halde inatla küfrün yanında olanlar vardır. İşte bu cüzde yer alan Haman da bunlardan biridir. Firavun’un zulmüne destek olan ve onun yanında vezir olarak bulunan Hamal adlı bu kişinin zulme ortak ve destek olması sebebiyle Kur’an onu da gündeme getirir
ve biz Müslümanlardan da zulme ortak ve destek olmamamızı ister. Kur’an’da Firavun’un Haman’dan isteği şu şekilde belirtilir. Firavun, ey Haman dedi bana yüksek bir kule inşa et. Belki bazı yollara göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Musa’nın ilahını görebilirim. Doğrusu onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum.
İşte böylece yaptığı çirkin iş Firavun’a güzel göründü ve doğru yolu bulması engellendi. Firavun’un tuzağı Hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı. Firavun’un bu şekilde Allah’ı göklerde aramak için kule yaptırmak istemesinin onun son derece cahil ve ahmak oluşuna dalalet ettiğini belirtirler. Ayrıca Firavun kafasına göre bir şeyin varlığını kabul etmek için onu görmek gerekir. En yüksek bir yerden bile Musa’nın sözünü ettiği Tanrı’yı görmek mümkün olmadığına, onu görmenin bir yolu bulunamayacağına göre Firavun’un küfürle kararmış bakışına göre bu Tanrı’nın varlığına dair bilgi edinmek de mümkün değildir. Firavun’un Hz. Musa aleyhisselamı öldürmeye yönelik bu korkunç planını Hz. Musa’ya aktaran ve onu tasdik eden bu kişi,
Firavun taraftarlarının onu öldürme veya işkence etme kararlarına rağmen Hz. Musa ve İsrailoğulları ile birlikte Mısır’ı terk ederek kurtulduğu belirtilir.
İnanan kişi de şöyle dedi, ”Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle peygamberlerine karşı gruplar oluşturmuş, eski toplulukların yaşadıkları felaketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Ad, Semud ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez.” Hz. Musa açık mucizeler ve delillerle Firavun’u Allah’a iman etmeye davet etmiş, ancak Firavun her seferinde inat ve ısrarla balsıl yolda gitmeyi sürdürmüştür. Hatta Musa’yı öldürme planını açıkça ifade ederek onun diğerlerinin dinini değiştirmesinden korktuğunu ifade etmiştir.
Bu sırada Firavun’un yakınlarından imanını gizleyen bir kimsenin Hz. Musa’yı koruduğu ve onun öldürülmesini engellemek için çalıştığı görülmektedir. Allah’a inanmaktan başka bir suçu olmayan bir adamı öldürmenin doğru olmadığını, eğer yalan söylüyorsa bunun günahının kendi boynuna olacağını, fakat eğer doğru söylüyorsa ona karşı gelenlerin onun söylediği belaların bir kısmına uğrayacağını ifade etmiştir.
Firavun’un doğru yolda olduğu iddiasına karşılık bu defa o mümin kişi halkını iki büyük tehlike konusunda uyarmaktadır. İlki, peygamberlerine karşı gelip inkar ve kötülüklerinde ısrar eden eski toplulukların kötü akıbetleridir. Allah onları hak ettikleri için cezalandırmıştır.
İkinci uyarda tehlike ise insanların dehşet içinde çığlıklar atacağı mahşer gününde yardımsız kalacakları sıradaki çaresizlikleridir. Allah asla kullar için zulmü istemez, onlara azap etmeyi ve onlar helak etmeyi dilemez. Ancak hatta aşarak azabı hak ettikleri takdirde adaletinin bir gereği olarak onları cezalandırır. Ayette Hz. Nuh’un kavmiyle at, semut ve daha sonra gelen helak olan kavimlere işaret edilmektedir. Kur’an’da beyan edildiği üzere at kavmi muhteşem saraylara, mallara, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti. Bu yüzden gurur ve kibre kapılmış olan at kavmi futlara tapmaya başlamış, insanlara zulmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulunmuştu. Allah Hz. Hud’u bu kavme peygamber olarak göndermiş fakat kavmi onu yalanlayarak kendisine karşı çıkmıştı. Hz. Hud’un onları uyarması, Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatarak ona inanmalarını istemesine karşı onlar ister öğüt ver, ister verme, bizce birdir, fark etmez diyerek kendilerine yapılan ikazları dinlememişlerdi.
İssan ve inkârlarının cezası olarak Allah, önce yağmurlarını keserek kuraklık sebebiyle İrem bağlarını kurutmuş, daha sonra kasıp kavuran bir rüzgarla onları cezalandırmıştı. Sekiz gün süren bu rüzgar, Kur’an’ın tasvirine göre at kavmini hurma kütükleri gibi bulundukları yerden söküp atmıştı. Hz. Hud ve ona inanan müminler ise bu felaketten kurtulmuşlardı.
At kavminden sonra bağ ve bahçelerin, pınarların, ekinlik ve hurmalıkların bulunduğu bir yerleşimi sahip olan Semud kavmi gelmişti. Semudlular dağlarda kayaları yontarak yaptıkları evler ve düzlükleri kurdukları saraylarla öne çıkmaktadır. Kur’an’da bildirildiğine göre bu kavim, başlangıçta tevhid inancına bağlayayken daha sonra kendilerine verilen nimetlere karşı
nankörlük ederek Allah’tan başka ilahlara, tapmaya ve yaşadıkları yerde bozgunculuk çıkarmaya başlamıştı. Bunun üzerine içlerinden salih, onlara peygamber olarak gönderilmişti. Semud kavmi, peygamberlerini yalanlamaları, büyüklük taslamaları, bir mucize ve imtihan olmak üzere gönderilen dişi deveyi öldürmeleri, peygamberlerini de öldürmeye kastetmeleri yüzünden helak edilmişti.
Semud kavminin helak ediliş biçimiyle ilgili olarak Kur’an, salih peygamber ve ona tabi olan küçük bir grup hariç, onların şiddetli bir sarsıntı, korkunç bir ses ve gök gürlemesi ve yıldırımla cezalandırıldıklarını ve üç günün sonunda da helak olduklarını haber vermekteydi. Onların başına gelen bu hadiseler, dünya üzerinde farklı coğrafyalarda yaşayan insanlar tarafından da bilinmekteydi. Helak olan söz konusuz kavminlerin kendi dönemlerinde önemli bir konumda bulundukları, sahip oldukları özellikler nedeniyle kendilerini üstün ve değerli gördükleri anlaşılmaktadır. Buna rağmen Yüce Allah, küfürde ısrarları ve peygamberlere karşı tavırlarından dolayı onların helakına hükmetmiştir. Kendi döneminde büyük bir sahtanata ve karşı konulamaz bir güce sahip olduğunu düşünen Firavun için de aynı durum söz konusudur. Allah gönderdiği ilahi vahye karşı gelen, seçtiği elçilerine zarar vermek isteyen önceki kavimlerde olduğu gibi Firavunu da yok etmeye kadirdir. Öyleyse Allah’ın gönderdiği ve elçilerin bildirdiği hakikatlere iman etmek ve emredilenlere uygun hareket etmek gerekmektedir.
Aksi halde dünyada bir helak ve ahirette de hüsran dolu bir akıbet söz konusudur. Bu cüzde Mekke putperestlerinin durumu, peygamber, Kur’an ve İslam karşısındaki inkârcı, inatçı ve baskıcı tutumları,
özellikle Kur’an karşısındaki peşin hükümleri ve onun sesini boğma gayretleri, nihayet bütün bu davranışlarıyla nasıl bir akıbeti hak ettikleri üzerinde durulmuştur. Dinlemek ve konuşmak insana verilen iki önemli özelliktir ama bazı kişiler siz ne kadar doğruyu söylerseniz söyleyin, onu dinlemezler. İşlerine gelmez. Doğrulara karşı adeta kalpleri kapalı ve kulakları sağırdır. Bu kişiler Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e meydan okurlar. Kur’an’a ve dine düşmanlık ederler. Akıllarını kullanmazlar. Bu kişiler menfaatçidir. İnsanları sömürürler. Bu sebeple kendilerinin hesaba çekileceği ahiret gününü de kabul etmezler. Allah böyle kişilere de tebliğin devam etmesini hem peygamberine hem de müminlere emretmektedir. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke putperestlerine Kur’an’ı tebliğ ederek onları Allah’ın birliğine inanmak, sadece ona kulluk etmek, bencil duygulardan ve haksız davranışlardan arınarak insanlara iyilik etmek gibi ilkeleri benimseyip yaşamaya davet eder. Fakat muhataplarının çoğu küstahça ifadelerle bu daveti reddederler. Dediler ki, bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağlık var. Bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız. Bunu yaparken ileri sürdükleri gerekçe oldukça ilginçtir. Zira onlar davetini, bize tebliğ ettiklerini düşündük taşındık ama inandırıcı bulmadık. Onun için de reddediyoruz demezler.
Aksine tebliğ ettiği şeylere kalplerinin akıllarının kapalı, kulaklarının tıkalı olduğunu söyleyerek reddederler. Şu halde onlar gerçeği arayan samimi bir insanın iyi niyetli tavrıyla kendilerine okunan Kur’an’a kulak verip dinlemeye, anlamları üzerinde akıllarını kullanıp zihin yormaya bile gerek görmemişlerdir.
Kur’an bu düşünceyi eleştirir, bu zihniyetin yanlışlığını ve tehlikesini ortaya koymakta ve muhattaplarını uyarmaktadır. Rabbimizin insanlığa bir rahmeti olan Kur’an’dan gerektiği gibi yararlanmak için bunu istemek, dolayısıyla ona samimiyetle kulak vermek ve tebliğleri üzerinde akli değerlendirmeler yapmak gerekir. Bu anlamanın ve inanmanın vazgeçilmez şartıdır.
Likke putperestleri ve Kur’an’a karşı tavır alan bütün inkârcıların temel yanlışı ise bu şarta uymamalarıdır. Öyleyse Kur’an’a samimiyetle kulak vermek ve kalbin aklı rehberliğinde ayetleri yeniden tefekkür etmek gerekir. Rabbimiz Allah’tır deyip de dost doğru çizgide yaşayanlar. İşte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler. Korkmayın, kederlenmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostunuzuz. Orada çok bağışlı içi, çok merhametli olan Allah’tan bir ikram olarak sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak. Yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz.
Yüce Allah Fusilet Sûresinde Rabbimiz Allah’tır diyen ve hayatını bu çizgide devam ettiren müminleri müjdelemektedir. Benim Rabbim Allah’tır demek, ondan başka hiçbir ilah tanımamak demektir.
Yani tevhid inancını doğru ve dürüst bir şekilde yaşamak, tevhid inancını hayatına aksettirerek yoluna devam etmek demektir. Fes-teqim yani dost doğru ol ifadesi, Rabbimiz Allah’tır dedikten sonra bunu benimseyenler için meleklerin müjdeler getireceğini ifade eden bir kelimedir. Hazreti Peygamber aleyhisselatü vesselam’ı bile beni ihtiyarlattı diyerek zorlayan doğru olmak, hatta dost doğru olmak sadece sözde değil, niyette, fiillerde, davranışlarda, amellerde. Her türlü hayatın her safhasında doğruluğu benimsemek demektir. Bunun için ciddi bir otokontrole ihtiyacımız var. Zaman zaman içimize dönüp acaba bende nifak alametlerinden herhangi biri var mı diye gözlemlemek belki bu konuda bize yardımcı olabilir. Mesela söylediğinde yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona ihanet eder. Özellikleriyle münafıkları tanımlayan Efendimiz aleyhisselatü vesselam’ın bu hadisinden yola çıkarak acaba bende bunlardan herhangi biri var mı diyerek kendi kendimizi kontrol etmek oldukça önemli. Peki Rabbimiz Allah’tır deyip dost doğru yaşayanlar, bunu başaranlar, hatta belki güneşledikten sonra tevbe kapısına sığınıp yine doğru yola dönenler, onlar için ne tür müjdeler var?
Allah Teala melekleriyle onlara diyor ki siz korkmayın, sakın üzülmeyin ve size içinde dilediğiniz her türlü nimete ulaşacağınız cennet var. Meleklerin bu müjdesi aslında sadece bu kadarlı sınırlı değil. Diyor ki melekler bu insanlara ne demek meleklerle dost olmak, ne demek meleklerin dostluğuna layık olmak. Bu sadece ölüm anında veya ahirette karşımıza çıkacak bir lütuf gibi görünmüyor.
Sanki dünyada da, çünkü ifade çok açık bir şekilde, dünyada da dostunuzuz, ahirette de dostunuzuz dediği için bize dünyada da iyilerin Allah’ın istediği tavırı ve davranışları sergileyenlerin meleklerle birlikte olduğunu gösteriyor. Melekler onlara doğru yolu göstermede ve doğruya kanalize etmede destek olacaklar anlamına geliyor.
Ahirette de inşallah tabi bütün hayatını güzelliklerle geçirenler için bu saadet devam edecek ve inşallah melekler her daim onlarla birlikte olacak. Müjdeleyen bu melekler korkmayın, üzülmeyin derken insandaki iki temel duyguyu bazalıyorlar.
Çünkü korkmak ve üzüntü, bizim dünya hayatında da çok sıklıkla karşılaştırdığımız duygularımızdan, ahirette bunu yaşamak çok çok daha fazla neden? Orada bir azap endişesi var, orada Allah’ın rahmetinden uzak olma endişesi var, orada Allah’ın hesaba çekerken zorlanması endişesi var. Dolayısıyla bu müjde mükemmel bir şey, Allah bizi de buna layık kılsın ve cennetle müjdelenmek. Orada ikram sahibinin, ev sahibinin, nüzilem min gafur ir rahim yani gafur ve rahim olan Allah’ın ikramlarına nail olmak da tabi bu müjdenin en son şekli.
Allah hepimizi cennette, O’nun misafiri olarak ikramlanan kullarından eylesin, bizi dünyada da ahirette de meleklerle, yoldaş, meleklerle, arkadaş eylesin.
Altyazı M.K.