Descartes ve Örümcek Adamın Maskesi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=f1yg4Fowi4Q.
Neden şüphe duyarız? Şüphe duymamızdaki amaç ne? Mesela bir dedektifi düşünelim. Bu dedektif için şüphe duymak bir nevi araçtır. Eldeki kanıtlardan şüphe duyar, görgü tanıklarından, sanıklardan şüphe duyar, hatta yeri gelince kendi düşüncesinden bile şüphe duyabilir. Fakat şüphesini sonsuza kadar da götürmek istemez. Bir sonuca varmak ister. Üzerine daha fazla şüphe duyamadığı, doğruluğundan emin olduğu bir bilgiye ulaşmak, kısacası elindeki davayı çözmek ister.
Filozoflar da hakikati ulaşmaya çalışan kişilerdir. Dolayısıyla şüphe duymak onlar için de elzen bir araç. Fakat bu filozoflardan biri var ki, şüphe dediğimiz kavramı son derece ileri götüren bir kişi. Rene Descartes Descartes kendisine şu soruyu sordu. Ya doğru olduğuna inandığım her şey bir yalansa, ilüzyondan ibaretse? Bir rüyadaysam ve bu rüyaya kendimi o kadar kaptırmışsam ki,
gerçeği algılayamayacak bir hale gelmişsem. Descartes bu düşünceleri sonucu bir arayışa girdi. Kafasındaki yanlış ve doğru düşüncelerin birbirine karışmış olduğunu fark etti ve bu yanlış düşünceleri bir an önce temizlemesi gerekiyordu. Yoksa bu yanlış düşünceler hala hazırda doğru olan düşüncelerini de saptıracaktı. Descartes kendisindeki bu durumu elmaların bulunduğu bir sepete benzetir. Diyelim bir sebette çürük ve sağlam elmalar birbirine karışmış bir şekilde ve çürüklerin bir an önce ayıklanması gerekiyor
yoksa çürüme sağlam olan elmalara da bulaşacak. Bu vakit kişi sepetteki çürük elmaları nasıl ayıklar? Önce sepeti tamamen boşaltır, ardından elmalara tek tek bakar, çürük olmadığından emin olduklarını ise sepetine geri ekler. Sonuç olarak sepetindeki çürük elmalar ayıklanmış ve geriye sadece sağlam elmalar kalmıştır. Descartes felsefesinde bu yöntemle hareket etmek ister. Sepetindeki tüm elmaları çıkarmasının, hakikate sıfırdan başlayarak ulaşmak istemesinin nedeni olarak da
bir bina inşaatına örnek gösterir. Bir bina inşa edilirken nasıl ki zemindeki gevşek toprak temizlenir ve temel olabildiğince sağlam bir şekilde atılır, felsefede de hakikate ulaşmak için önce sağlam bir temelden başlamalı ve düşünce örgüsü de onun üzerine kurulmalıdır. Ve bu andan sonra Descartes bir dedektif gibi eline ne geçerse onu şüphe süzgecinden geçirir. İnandığı doğru bildiğine varsa onlardan şüphe duymaya başlar. Mesela duyuları düşünelim. Duyularımıza güvenebilir miyiz? Hakikate duyularımız ile ulaşabilir miyiz? Descartes’ın ilk fark ettiği şeylerden biri duyuların güvenilir olmadığını çünkü manipüle edilebilir bir tabiata sahip olduklarını ortaya koymaktı. En basit bir sirbazlık gösterisinde bile duyularımızın kandırılmaya epey yatkın olduğunu anlayabiliriz. Fakat Descartes burada daha yaratıcı bir örnek verir. Rüya Argümanı Bir rüya gördüğümüz vakit bazen o rüya sanki gerçekmiş gibi gelebiliyor bize. Ama nihayetinde rüyaların bir rüya olduğunu, gerçek olmadığını biliyoruz. Rüyalarda bambaşka evrende yolculuk yapsak da gerçekte yatığımızda uyuyan bir haldeyizdir. Ve uyandığımızda o rüyanın bir rüya olduğunu fark ediyoruz. Descartes’ın sorduğu soru şu. Ya bu yaşam bir rüya ise? Tüm bu deneyimlerin bir rüyadan ibaretse ve ben de bu rüyanın gerçek olduğunu zannediyorsam? Descartes tüm bu karmaşadan sonra kendisine bir kural koydu. Eğer bir düşüncemden ufacık bir şüphe bile duyabiliyorsam o düşünceyi kabul etmeyeceğim. Yalnızca doğruluğundan %100 emin olduğum
en ufak bir şüphe bile duyamadığım düşünceleri kabul edeceğim. Descartes bu hedefi sonucu epey bir düşüncesinden şüphe duydu ve onları eyledi. Fakat en son öyle bir düşüncesine denk geldi ki bundan şüphe duyamayacağını anladı. Ve o da şüphe duyuyor oldu. Şüphe duymamdan şüphe duyamam. Şu an şüphe duyuyorum ve bu gerçek olan bir şey. Şüphe duyuyorsam bu aynı zamanda düşündüğümü gösterir. Sonuçta şüphe bir düşüncedir. Ve eğer düşünüyor olduğumu biliyorsam o zaman bu düşüncenin bir de sahibi bir düşünürü olmalı.
Ve o da benim. Yani şüphe duymamdan, düşüncemden ve nihayetinde varlığımdan şüphe duyamam. Descartes tüm bu çıkarımları sonucu o meşhur cümlesini kurar. Düşünüyorum, öyleyse varım. Descartes’in sepetini aldığı ve çürük olmadığından emin olduğu ilk elma budur. Kendi varoluşumdan emindir çünkü düşünebiliyordur. En azından düşünen bir şeydir. Fakat Descartes’in felsefi macerası gittikçe daha zor problemlerle karşılaşır. Kendisine şu soruyu sorar.
Zihnimdeki düşüncelerin kaynağı ne? Düşünceler birbirlerinden epey farklı tabiatlara sahip olabiliyor. Mesela bir ateşe elimize soktuğumuzda acı hissedeceğimizi biliyoruz. Ateşin yakıcı ve sıcak bir şey olduğu düşüncesini deneyim yolu ile yani mesela elimize ateşe yaklaştırarak elde edebiliyoruz. Fakat deneyim ile test edilemeyen, kurgusal diyebileceğimiz düşünceler de var. Mesela zihnimizdeki bir deniz kızının düşüncesi gibi. Bu düşünceyi deneyim etmeden gerçekten de bir deniz kızını görmeden oluşturduk. Descartes düşünceleri üç kısma ayırır. Bu narzan biri hayali düşünce. Bu tarz düşüncelerin kaynağı hayal gücüdür. Yani bu düşünceler aslında insan yapımıdır. Deniz kızı veya unicorn dediğimiz tek boynuzlu at hakkındaki düşünceleri bu sınıfa örnek olarak gösterebiliriz. İkincisi duygusal düşünce. Bu düşünceler deneyim yolu ile ortaya çıkar. Başta belirttiğim ateşin sıcak veya yakıcı olduğu düşüncesini duygusal düşünceye örnek olarak gösterebiliriz. Descartes’in sunduğu son düşünce sınıfı ise doğuştan gelen düşüncelerdir. Bu düşünceler insan doğmadan önce onun zihnine yerleşmiştir. Ve insan bu düşünceler ile dünyaya gelir. Descartes bu sınıflandırmasını yaptıktan sonra kendisine şunu sorar. Zihnimde bir Tanrı fikri var. Bu Tanrı her şeyi gücü yeten, her şeyi bilen ve mutlak iyi bir kavram. Öyleyse bu Tanrı fikri yapmış olduğum sınıflandırmada nereye ait? Mesela Tanrı fikrinin duysal olmadığını söyleyebiliriz. Tanrı kavramı gözle görebileceğimiz, sesini duyabileceğimiz veya dokunabileceğimiz bir formda değildir. Tanrıyı kavram sağlaştırırken bile onu metafizikte yani bu dünyadan aşkın fiziğin ötesinde bir yerde olduğunu varsayıyoruz. Burada geriye iki seçene kalıyor. Tanrı fikri kurgusal mı yani insan mı Tanrı fikrini icat etti yoksa Tanrı fikri bize doğuştan gelen bir düşünce mi? Aslında bu soruyu şöyle sormak Descartes’i anlamamız adına daha uygun.
İnsan Tanrı fikrini icat edebilme kapasitesine sahip mi? Descartes probleme şunu kabul ederek başlar. Hiçbir şey hiçlikten gelmez. Her şey bir nedenin sonucu olarak ortaya çıkar ve bu neden en az sonucu kadar bir gerçeklik barındırmalıdır. Bu argüman nedensel yeterlilik ilkisi olarak geçer. Bir örnek verelim. Mesela ocaktaki bir tencerede suyu kaynatmaya çalışalım. Bu su zamanla ısınacaktır ve sıcak bir su olacaktır. Peki bu durumun nedeni nedir? Ocakta yanmakta olan ateş.
Fakat bu ateşte suya vermiş olduğu sıcaklık özelliğini hali hazırda kendi bünyesinde barındırmaktadır. Hatta ateşteki sıcaklık özelliği sudakinden daha fazladır ve bu yüzden suyu ısıtabiliyordur. Ve bu ikisi arasındaki ilişki nedensel yeterlilik ilkesine uyar. Descartes bize nedensel yeterlilik ilkesinin aynı zamanda düşünceler içinde uygulanabileceğini bilir. Sonuçta bir düşüncenin nesnesi gerçeklik barındırmasa bile mesela zihnimizdeki unicorn düşüncesi bu düşüncenin nesnesi olan unicorn gerçekte var olmasa da böyle bir şeyi düşünebiliyoruzdur. En azından bir düşünce olarak gerçekliğe sahiptir. O vakit düşüncelerin de bir nedeni vardır ve bu neden de en az o düşünce kadar gerçeklik barındırmalıdır. Şimdi zihnimizde bir Tanrı fikri var. Bu fikre inanıp inanmamak üzerine değil de sadece bu fikrin düşünülebilir bir şey olmasına dikkat çekelim. Tanrı’ya inanmasak da onu görmesek de bu Tanrı kavramı üzerine düşünebiliyoruz.
Sonsuz, kusursuz ve gücü her şeye yeten bir zat hakkındaki düşünce. Peki bu Tanrı fikrinin nedeni nedir? Tanrı fikrini düşünebilmemizi sağlayan şey ne? İnsan mı? Descartes bu çıkarımları sonucunda Tanrı fikri hakkında şuraya varıyor. Eğer Tanrı fikri insan icadıysa yani Tanrı fikrini kişi zihninde yaratmış ise bu kısımda nedensel yeterlilik ilkesiyle çelişkiye düşer. Çünkü Tanrı fikrinin sahip olduğu nitelikler o kadar büyüktür ki bunun nedeni olacak insan
kusurlu ve sonlu biri olarak bu yeterliliği sağlayamaz. Ancak bu fikir kadar kusursuz ve sonsuz bir gerçeklik yani Tanrı’nın kendisi bu durumu sağlayabilir. Dolayısıyla Tanrı vardır ve Tanrı fikrini düşünebilmemizi sağlayan şey de Tanrı’nın yine kendisidir. Descartes’in bu ispatı marka veya damga argumanı olarak geçer. Descartes bu argüman ile aynı zamanda Tanrı fikrini hangi düşünce sınıfına sokacağını da belirlemiş olur. Yani eğer bir kişi Tanrı fikrini düşünebiliyorsa
bu durum kişiden değil Tanrı’dan kaynaklıdır. Tanrı kişi doğmadan önce Tanrı fikrini onun zihnine sokmuştur. Tanrı fikri doğuştan gelendir. Descartes damga argümanının yanında bir tane daha argümandan bahseder ve bu ispat ontolojik argüman olarak geçer. İlk öncülü şöyle. Mükemmellik içeren bir Tanrı fikrine sahibim. Fakat hem mükemmel olan hem de gerçekte var olmayan bir şey mükemmellik ile çelişir. Dolayısıyla varlık yokluktan daha mükemmeldir.
Tanrı da mükemmel olduğuna göre Tanrı vardır. Descartes’in bu argümanı aslında kendi icadı değil. Teolog Ansem’den beri süre gelmekte olan bir argüman. Ve tabi ki Descartes’in Tanrı ispatına dair bu iki argümanına diğer filozoflardan yoğun itirazlar gelir. Videonun sonlarına doğru hem bu argümanlara hem de Descartes’in diğer görüşlerine gelen itirazları inceleyeceğiz. Fakat şimdilik Descartes’in felsefi sürecinden devam edelim. Descartes’in kendisine sorduğu yeni soru şöyle. Tanrı var ve beni yaratan da o. Fakat sonsuz ve kusursuz olan bir Tanrı nasıl olur da benim gibi kusurlu, eksik bir canlı yaratabiliyor? Sonuçta kusursuz olan bir şeyden yine kusursuz bir yaratım bekleriz. Descartes burada bize iki kutuptan oluşan bir skala sunuyor. Bir ucunda hiçlik var. İçinde hiçbir gerçeklik barındırmayan bir şey. Diğer ucunda ise sonsuzluk, kusursuzluk ve tabi ki de en üst gerçeklik barındıran Tanrı. Descartes bu skalada insanın nerede olduğunu kestirmeye çalışır.
Hiçliğe yakın değildir nihayetinde sonlu da olsa bir gerçekliğe sahiptir. Fakat bu gerçeklikte asla Tanrı’nın sonsuz gerçekliğine yaklaşamaz. O zaman insan da bu iki kutupun arasında bir yerde konumlandırılmıştır. Şimdi sorumuza geri dönelim. Eğer Tanrı kusursuz ise neden insan gibi kusurlu bir canlıyı yarattı? Descartes burada ilahi plan dediğimiz kavram üzerinde duruyor. Eğer Tanrı kusurlu insanları bilerek ve isteyerek yaratmışsa o zaman Tanrı bunu plan dahilinde yapmıştır.
Fakat Descartes için Tanrı’nın planını, onun amacını anlamaya çalışmak insan zihninin sınırlarını aşar. Tanrı’nın amacını yine ancak Tanrı’nın kendisi bilebilir ve Tanrı’nın oluşturduğu bu zincirde illaki insan gibi kusurlu bir varlığın da bir işlevi, bir önemi vardır. Ve Descartes bu düşünceleri sonucu Tanrı hakkında şu çıkarıma varıyor. Tanrı’nın yarattığı insanın kusurlu olması Tanrı’nın kusursuzluğuna zarar vermez. Descartes Tanrı’nın insana bahşettiği iki kavram üzerinde duruyor. Biri akıl, doğru düşünebilme ve anlayış kapasitesi. Diğeri ise özgür irade yani kişinin eylemlerini belirleme gücü. Descartes aklın çevremizi algılama ve analiz etmede rolünü kabul ederken nihayetinde insanın bir yargı yaparmasını sağlayan, onu eyleme geçiren şeyin akıldan ziyade özgür irade olduğuna varıyor. O zaman insandaki hataya düşmenin kusurlu eylemlerin de akıldan ziyade özgür irade ile olduğuna geliyoruz. İnsanların hata yapmalarını sağlayan şey özgür iradeleri.
Bu özgür irade her ne kadar Tanrı’dan gelmiş olsa da sonuç olarak insanın özgür iradesi kendi kontrolündedir. Yani kusuru özgür iradeyi veren Tanrı’da aramaktansa, özgür iradeyi kullanan insanda aramak gerekir. Ve Descartes kendisindeki kusurların, hata yapmaya olan yatkınlığının Tanrı’dan değil de kendisinden kaynaklandığına varır. Descartes’in dindar biri olduğunu da belirtmek gerekiyor. Hatta felsefi akıl yürütmesinden bile kendisinin dindar biri olduğunu sezebiliyoruz.
Ve Descartes’in dini olan Hristiyanlık’ta ruh dediğimiz kavram epey büyük bir öneme sahip. Ruhun ölümsüzlüğü, ölümden sonra ruhun bedenden ayrılması ve Tanrı katında hesap vermesi bu inancın ve hatta diğer semavi dinlerin de temelinde. Peki beden ve ruhu daha doğrusu felsefedeki problem olan beden ve zihni birbirinden ayırmak, bu ikisini birbirlerinden tamamen farklı iki şey olarak düşünmek ne kadar doğru?
Konu bağlamından gidersek Descartes’in beden-zihin ikililiği hakkındaki görüşlerine geçelim. Ruh dediğimiz kelimeyi gerçek hayatta o kadar çok kullanıyoruz ki, mesela ölen bir kişi için ruhunu teslim etti diyoruz. Güzel bir sanat eseriyle karşılaşmışsak ruhuma işledi veya ruhumu okşadı, eğer birisi bize hiç fark ettirmeden bir şey yaptıysa da ruhun bile duymadı diyoruz. Tabii ruh kelimesini buradakilerden çok daha farklı anlamlarda da kullanabiliyoruz.
Donuk ve soğuk davranan bir kişi için kullandığımız ruh gibi birisi ifadesi mesela. Genelde varlığını belli etmeyen ketun ve duygusuz insanlar için kullanılan bu ifade, tuhaftır ki diğer ifadelerdeki ruh kelimesinden epey farklı anlamlara varıyor. Ruh kelimesini kullanırken çok net kriterlere sahip olmasak da insan ruhunun varlığını duyulan bir inanç epey yaygın. Yapılan birçok araştırma insanların büyük bir kısmının ruh dediğimiz kavrama ve ölümden sonra ruhun korunduğuna ve ruhun ölümsüzlüğüne inandıklarını gösteriyor.
Tüm bunların üzerine ruh dediğimiz kavramı tanımlamak gerekebilir. Ruh için insan bağlılığının özü maddesel olmayan tarafı ifadesini kullanabiliriz. Videonun ilk kısmında bahsettiğim Descartes’in her şeye şüpheyle yaklaşmasına geri dönelim. Descartes burada hangi sonuca ulaşmıştı? Bir rüyadaysam etrafımdaki hiçbir şey gerçek değilse bile en azından benim bir gerçekliğim var. Hiç değilse düşünen bir şeyim. Descartes eserlerinde kendisi için düşünen şey tabirini sıkça kullanır.
Hatta düşünen şey olmayı bazen akıl, ruh veya zihin sahibi olmak diye de tanımlar. Şimdi bir insanı düşünelim. Bu insanın bir kere düşünen şey olma özelliği yani zihni var. Ve Descartes için bu zihin şüphe edilemez bir özellikte ve kişinin varlığını tescil ediyor. Ama bir insanı canlandırırken o kişinin yalnızca zihnini değil aynı zamanda bedenini, fiziksel tarafını da düşünüyoruz. O zaman beden ve zihin birbirlerinden ayrı şeyler mi? Descartes’in beden zihin ayrımına ulaşmasında kullandığı bir yöntem var.
Bu yöntem matematikçi ve filozof Leibniz’in ayırt edilemezlerin özdeşliği prensibine epey benziyor. İki cismi düşünelim. Mesela ikisi de kalem olsun. Bu iki kalem aynı fabrikadan çıkan aynı model kalemler olsun. Bu iki kaleme özdeş diyebilir miyiz? Aslında tam olarak diyemeyiz en basitinden. Bu kalemlerin pozisyonları birbirlerinden farklıdır. Bu iki kaleme özdeş diyebilmemiz için tüm özelliklerinin birbirleriyle aynı olması gerekir. Yani iki kalemin tüm özellikleri birbirleriyle aynı olduğunda
bu iki kalem artık iki kalem olmaktan çıkar ve tek bir kalem haline gelir. İki şeyin tüm özelliklerinin aynı olması o ikisini özdeş yani tek şey yapar ve tek zannettiğimiz bir şeyin de aslında iki şeyden oluştuğunu iddia ediyorsak aralarında en az bir farkın bulunması lazımdır. Kalem örneğinde en az bir fark bu ikisinin pozisyonları olabilir. Burada en az bir fark kısmına dikkat edelim. Çünkü Descartes’e beden zihin ayrımını yaparken bu iki şeyin en az bir farka sahip olduğuna dikkat ediyor
ve onun için beden ve zihin arasındaki fark da bedenin şüphe edilebilir olmasının yanında zihnin şüphe edilemez olmasıdır. Kendimi bedenim olmadan hayal edebilirim. Beynindeki kavanoz teorisi gibi aslında bir stimülasyonda olabilirim ve bedenim gerçekte olmayabilir. Fakat zihnim olmadan kendimi hayal edemiyorum. Zihnim beni düşünen şey yapan yani var eden şey. Kendimi zihinsiz şekilde hayal etmeye çalışırken bile yine zihnimi kullanıyorum. Dolayısıyla zihinden şüphe duyulamıyor. Fakat bedenden şüphe duyulabiliyor. Ve beden zihin arasındaki bu tek fark bile onları birbirlerinden ayrı iki şey yapmaya yeter. Dolayısıyla Descartes için beden ve zihin birbirlerinden ayrı şeylerdir. Diyelim ki Descartes’in bu argümanı doğru ve gerçekten beden ve zihin birbirlerinden farklı şeyler olsunlar. O zaman bu ikisi arasındaki ilişki nasıl gerçekleşiyor? Maddesel olmayan zihin maddi bedeni nasıl kontrol ediyor? Sıradaki kısımda Descartes’in argümanlarına yönelik itirazları inceleyelim. Descartes’in damga argümanına geri dönelim.
Tanrı fikri insan icadı olamaz çünkü insan bu fikri düşünebilecek kapasite de değildir. Dolayısıyla ancak bir tanrı kendi fikrini yani damgasını bizim zihnimize sokup bize öyle dünyaya getirmiştir. Razoff John Cottingham Descartes’in bu argümanına dair bize şöyle bir örnek veriyor. Elimizde 5 yaşında sıradan bir çocuk bir de aşırı karmaşık bir bilgisayar taslığı olsun. Bu çocuğun bu taslığı kendi başına çizdiğini söyleyemeyiz. Ancak çocuktan daha üstün daha bilgili birisi bu taslığı çizebilir.
Fakat elimizde başka bir taslak daha olsun ve bu taslakta sadece aşırı karmaşık bilgisayar yazsın. Bu sefer biliriz ki bu çocuk böyle bir taslığı çizebilir. Hatta okuma yazması olan herkes bu taslığı çizebilir. Bu kısımda şöyle bir soru soralım. Tanrı fikri bu iki taslaktan hangisine daha yakın? Eğer bir çocuk ve gerçek bir aşırı kompleks bilgisayar taslığı arasındaki ilişki tanrı fikri ve insan arasındaki ilişki içinde geçerli ise bu vakit Descartes’in argümanı etkili olabilir. Fakat eğer ki tanrı fikri bir çocuğun eline kalemi alıp aşırı kompleks bilgisayar taslığı yazmasına benziyorsa bu vakit Descartes’in damga argümanı bir yanılgı içerir. Cottingham Descartes’in damga argümanına verdiği örnek ile kafalarda şöyle bir soru canlandırıyor. Tanrı fikri de bizim çok yüksek sıfatlar yüklediğimiz fakat daha sonra bu sıfatları yükleyenin de biz insanlar olduğunu yok sayıp kendimize insan böyle yücelikler içeren bir fikri düşünebilmiş olamaz. Bu insan kapasitesini aşan bir fikir dediğimiz bir kavram olabilir mi?
Şimdi de Descartes’in ve ondan önce başka filozofların da öne sürdüğü tanrı ispatlarından biri olan ontolojik argümana geçelim. Burada nereye varmıştık? Tanrı mükemmeldir ve tanrı yoktur birbirleriyle çelişen önermeler. Mükemmel olan bir şeyin var olmasını da bekleriz ve bu kısımda immanuel Kant’ın getirdiği itiraza odaklanmak istiyorum. Tanrı vardır, mükemmeldir veya iyidir tarzı cümleler kurarken bu cümlelere yapı olarak baktığımızda elimizde bir özne yani tanrı ve bir de yüklem var.
Oysa Kant için diğer yüklemler ile Vardır yüklemi birbirlerinden epey farklı yapılara sahipler. Diğer yüklemlere odaklanırsak bu yüklemlerin hepsi doğrudan tanrıya etkiliyor. Mükemmel olan tanrı, iyi olan tanrı veya güçlü olan tanrı. Fakat Kant burada Vardır yükleminin diğer yüklemlerden çok farklı olduğuna ve gerçek yüklem sayılmayacağına dikkat çekiyor. Önce Kant’ın gerçek yüklemden ne kastettiğini anlamaya çalışalım. Gerçek yüklem doğrudan öznesine etkiler, öznesine niteler ve onu günceller.
Yani tanrı mükemmeldir, yücedir, iyidir gibi yüklemleri gerçek yüklem sayabiliriz. Çünkü bu yüklemler doğrudan öznesine etkiler ve ona bir özellik ekler. Fakat Vardır yüklemi gerçek yüklemlerden farklıdır. Vardır yüklemi özneği etkilemekten ziyade tüm varoluça etkiler. Kapısımı o kadar geniştir ki özneği etkilediğinden çok etrafını o öznenin dışına etkiler, öznesini aşar ve bu özelliği ile diğer yüklemlerden ayrılır.
Kant’ın bu itirazında vardığı nokta tanrıya yönelik istediğimiz kadar gerçek yüklemler kullanalım, bunlardan hiçbirisinin bizi Vardır yüklemine ulaştırmayacağıdır. Son olarak da beden zihin ikililiğine geçelim. Bu kısımda Descartes’a atfedilen bir yanılgı var. Maskeli Adam safsatası. Bu yanılgı bize kısaca şunu söyler. Bir şeyi öyle düşünebiliyor olmamız, o şeyin gerçekten de öyle olduğu anlamına gelmez. Bu cümleyi anlamak için bir örnek üzerinden gitmek daha etkili olacaktır.
Örümcek Adam’ı düşünelim fakat farz edelim ki örümcek adamın gerçekte Peter Parker olduğunu bilmiyoruz ve gerçeği bilen biri gelip bize diyor ki, örümcek adam aslında Peter Parker. Bu kişiye şöyle bir itiraz getirebiliriz. Hayır Peter Parker bir fotoğrafçı ve özel güçleri olmayan sıradan bir insan. Örümcek Adam ile ikisi birbirlerinden farklı şeyler. Hatta bu düşüncemiz kendi içinde çelişki de içermez. Bu ikisini birbirlerinden ayrı şeyler olarak düşünebiliyoruzdur ve burada bir sorun yoktur.
Fakat yanılgı tam da burada başlıyor. Bir düşünceyi çelişki içermeden düşünebiliyor olmamız o düşüncenin doğru olduğu anlamına gelmez. Sadece bu düşünceyi düşünen kişinin yargısını ifade eder. O kişiye özel bir deneyimdir. Çelişki içermese de gerçeği bilmeyen bir kişi için ne kadar tutarlı bir düşünce gibi gelse de genel geçer bir doğruluk teşkil etmeyebilir. Şimdi bu durumu Descartes’ın düşünce biçimine uygulamaya çalışalım.
Bedene şüphe edilebilir derken zihne şüphe edilemez demek veya kendimi bedensiz hayal edebilirim derken zihnim olmadan hayal edemiyorum demek o şeylerin gerçekten de öyle olduğunu göstermiyor. Bu durum sadece bunu düşünen kişinin yani Descartes’ın yargısını ifade ediyor. Descartes de öyle düşünebildiğinden ve bu düşüncesinde herhangi bir çelişki görmediğinden hareketle beden zihin ikililiğine varıp bu zor problemi bir şekilde çözüme ulaştırdığını varsayıyor.
Oysa günümüz felsefecileri beden zihin ikililiğine karşı çok da mütevazi bir pozisyondalar. Zihin felsefesinde ruhun varlığı veya insan bilinci gibi problemler halen bir problem olarak görülüyor. Üstelik beyin araştırmalarının ilerlemesiyle beden zihin problemi çok daha karmaşık bir yere evrildi. Örneğin beyin hasarına maruz kalmış bir insanın zihinsel süreçlerinde de değişimin gözlemlenmesi, zihnin bedenden tamamen bağımsız olmadığı ve bedenin de zihni etkileyebildiği argümanını sunuyor veya sinir bilimcilerin bir insanın beyin aktivitelerini görüntüleyerek o kişinin alacağı kararı birkaç saniye önceden tahmin etmeye çalışmaları, zihnin de gözlemlenebilir tarafları olduğu görüşüne destek çıkıyor. Sonuç olarak beden zihin probleminde halen açıklanılması gereken birçok kısım ortaya çıktı
ve sinir bilimin de bu alanda araştırmalar yapmasıyla beden zihin problemi epey ilginç ve heyecan verici argümanları bize sunuyor.