Bir Dağ ve O Dağa Aşık Bir Ressam

Bir Dağ ve O Dağa Aşık Bir Ressam videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=PA575ZhX4-Y. Kanagawa açıklarında Büyük Dalga ismindeki bu eser, Japon sanatçı Hokusai’nin en ünlü eserlerinden biri. Bize burada dalgalarla buluşan insanları gösterse de eserin çok öyle kaotik bir atmosferi de yok. Kendi içinde bir sakinliği bile var. Genelde denizcilerin dalgalarla buluştuğu…

Bir Dağ ve O Dağa Aşık Bir Ressam

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=PA575ZhX4-Y.

Kanagawa açıklarında Büyük Dalga ismindeki bu eser, Japon sanatçı Hokusai’nin en ünlü eserlerinden biri. Bize burada dalgalarla buluşan insanları gösterse de eserin çok öyle kaotik bir atmosferi de yok. Kendi içinde bir sakinliği bile var.
Genelde denizcilerin dalgalarla buluştuğu bir resmi düşündüğümüzde çok daha şiddetli, agresif bir atmosfer bekleriz. Fakat bu resim sanki olması gerektiğinden fazla sakin hatta huzur verici gibi. Yine de gözümüze çarpan bazı detaylar var. Örneğin dalgaların ucundaki şekil. Genelde pençeye benzetiliyor bu motif. Dalgalar pençeleriyle insanlara saldırıyor gibi. Daha sonra teknedeki insanlar. Sanki boyun eğmiş, kabullenmiş gibiler. Bu eserdeki en kritik detay ise arka taraflarda gizli.
Dalgaların renk tonlarıyla benzer bir tona sahip hatta sanki dalga kırılması gibi gözüken bir çizim var. Aslında bu bir dalga değil. Bir dağ. Fuji Dağı. Ve Hokusai’nin bu dağı eserlerinde işlemesi yalnızca tek seferden ibaret değil. Sanatçının Fuji Dağı’nın 36 Görünümü isminde bir koleksiyonu mevcut. Ve tabi ki bu 36 eserin her birinde Fuji Dağı var. Öyleyse nedir bu dağı Hokusai için hatta Japonya için bu kadar özel kılan? Fuji Dağı’na kısa bir süre bakmak bile Hokusai’nin bu dağı neden bu kadar kıymet verdiğini anlamamız için yeterli. Fuji Dağı görüp görebileceğiniz en görkemli dağlardan biri. Japonya’nın en yüksek dağı bir kere. Dünyada ise ada doğru olarak 7. sırada. Bu bölgede yaşayan bir insan olduğunuzu düşünün. Bu durumda Fuji Dağı’na maruz kalmamak. Bu dağı yok saymak mümkün değil. Bu dağı tüm heybetiyle bu bölgenin ciddi bir parçası. Fakat Fuji Dağı sadece bir süsten, estetikten ibaret değil. Çünkü bu dağı aslında aktif bir yanarda. En son 1707 yılında Fuji Dağı’nda volkanik bir patlama gerçekleşti. Bu patlamanın öncülüğü ise bir depremdi. Yaklaşık 8.6 büyüklüğünde bir deprem Fuji’nin patlamasını tetikledi.
Tabii o bölgedeki denizi de hesaba katarsak bu deprem ağır bir tusunamiyi de yanında getirdi. Bu bölgedeki insanların neye maruz kaldıklarını bir düşünün. Büyük şiddette bir deprem, üstüne volkanik patlama, üstüne de tusunami. Zaten Japonya, coğrafi açıdan dünyanın en sıkıntılı bölgelerinden birisi. Pasifik ateş çemberinde konumlanan bu ülkenin tarihinde depremler, tusunamiler, volkanik patlamalar hep var oldu.
Bu olaydan yaklaşık 304 sene sonra, 2011 yılında Japonya tarihinin en büyük depremi gerçekleşti. 9.0 şiddetindeki bu deprem ve ona eşlik eden tusunami, 10 binlerce cana mal olmasının ve etki ettiği bölgeleri yerle bir etmesinin yanında aynı zamanda Fuji Dağı’ndaki baskıyı da artırdı. Eğer olur da yakın zamanda Fuji Dağı’nda volkanik bir patlama gerçekleşirse bu durum pek de sürpriz olmayacak. Bu bilgiler eşliğinde Hokusai’nin eserine geri döndüğümüzde sanatçının tasvir ettiği büyük dalgalarla hatta bir nevi tusunami dalgalarıyla boğuşan insanlar gerçeklikten hiç de uzak değil. Bölgenin tusunami geçmişini de hesaba kattığımızda sol arkadaki büyük dalganın tekneye kıyasla devasa olan boyu da normalleşiyor. Aslında Hokusai’nin çoğu eserinde doğa ile insan arasındaki mücadele göze çarpıyor.
İnsanlar işinde gücündeyken bir şekilde doğanın azizliğine uğruyorlar. Hokusai’nin kendisi bile bu gruba dahil. 50 yaşında Hokusai’ye bir yıldırım çarpıyor. Dalgalarla boğuşan insanlar teması da büyük dalgadan ibaret değil. Hokusai daha önceleri ve sonraları da bu eserine epey benzer çalışmalar yaptı.
Yine pençeyi andıran motifler ve yine teknelere saldıran dalgalar. Fakat bunlardan hiçbiri büyük dalga kadar çarpıcı, canlı gözükmüyor. Bu eserlerin daha cansız, düz bir atmosferi varken büyük dalga enerjisiyle, tonuyla Hokusai’nin diğer dalga içeren eserlerinden çok farklı. Tabi büyük dalgada olduğu gibi doğanın insana zor zamanlar yaşattı. Üstünlüğünü belli ettiği anlar olsa da insanların doğayla uyum içinde olduğu
her şeyin güllük gülistanlık bir biçimde tezahür ettiği çizimleri de var. Ayrıca Hokusai’nin çizim tarzının üzerinde de durmak gerekiyor. Fark edeceğiniz gibi bu çizimlerin kendine has bir renk paleti, tonu ve çizim tarzı var.
Bu eserler bir yağlı boya veya sulu boya değil, tahta baskısı. Ukuyo-e adında özel bir Japon çizim tekniğiyle yapıldı. Hokusai’nin zamanında bu tekniği kullanan sanatçılar genellikle Japonya’nın o dönemki hazır yaşam tarzını işlediler. Kadınlar, genel evler, ünlüler gibi. Manzara resimleri ise o kadar popüler değildi ta ki Hokusai’nin çalışmaları devreye girene kadar. Hokusai, Ukuyo-e’deki bedensel zevkler temasına olan odağı daha çok doğa ve manzara odağına yaklaştırdı.
Ama bu seferde Hokusai başka bir problemle karşılaştı. Denizleri, gölleri, şelaleleri çizmeyi seven birinin en çok ihtiyat duyduğu renk nedir? Tabii ki mavi. Ve o zamanlarda Japon sanatçılar için bir mavi pigment krizi vardı. Mevcut mavi pigmentler hem pahalı hem de zamanla tonunu kaybeden bir özellikteydi. Yeni bir mavi pigmenti gerekiyordu. Tabii bu pigmentin hem masrafı az hem de dayanıklı olması elzemdi. Tam bu sırada Hokusai’nin yardımına ithal edilen Prusya mavisi koştu.
Hokusai için bu pigment bir nimetti. Büyük dalga da dahil birçok eserinde Prusya mavisi kullandı. E hakkını da vermek gerek. Hoş bir tonu var bu pigmentin gerçekten. Buraya kadar gördüğümüz eserlerden Hokusai’nin tarzına dair belli çıkarımlar yapabiliriz.
Doğa manzara resimleri yapmayı çok seviyor kendisi bir kere. Fakat Hokusai’nin tarzı sadece bunlardan ibaret değil. Mesela şöyle eserleri de var. Japonların yaptığı korku filmlerine korku oyunlarına bakın. Gerçekten korkunçlar. Ucuz jumpscare’lar veya makyajı boğulmuş modellerin aksine korkuyu aktarma tarzları çok yaratıcı. Etkili.
Belki de Japonların korku türünde bu kadar başarılı olmalarının altında yatan etmen bir kültür olarak da korku ile yakın ilişki içinde olmaları. Örneğin hayalet öyküleri Japon kültüründe çok yaygın. 100 Doğa Üstü Masal’ın buluşması isminde bir gelenek var. Gece vakti insanlar buluşuyor ve 100 tane mum yakıyorlar. Ardından bu kişiler birer birer hayalet öyküleri anlatıyorlar. Ve her öykü sonunda bir mum üfleniyor. Başlarda bu gelenek samurayların cesaretlerini test etmekte onların korkmaya meyilli biri olup olmadıklarını anlamakta kullanılırdı. Daha sonra tabii ki halk arasında yayılan bir gelenek haline geldi. Hokusai de bu hayalet öykülerinden etkilenmiş olacak ki bu gelenekle benzer isimde 100 Hayalet Öyküsü adında bir koleksiyona sahip. Bu koleksiyonunda popüler hayalet öykülerinden bazılarını işlemiş. Örneğin bunlardan birisi Koheda Kohei-ji’nin Hayaleti. Kohei-ji bir Japon tiyatrosunda sanatçıdır. Fakat bu tiyatroda hiç de önemli saygı norlarda oynayamaz. Olsa olsa korkunç hayalet gibi rollerde oynar. Kohei-ji’nin karısı ise eşinin bu başarısızlığından utanır ve sevgilisiyle beraber Kohei-ji’yi öldürür. Hokusai ise bu resminde Kohei-ji’nin ruhunun iki katilinden intikam almak için geri dönüşünü işler. Başka bir resimde yine benzer bir öykü karşımıza çıkıyor. Burada genç bir kadın bir samuraya aşık oluyor. Fakat bu samuray evli. Aşık olan genç kadının arkadaşları ise sinsi bir plan yapıp samurayın karısını zehirleyip öldürmek istiyorlar. Kullandıkları yöntem ise samurayın karısına zehirli bir yüz kremi vermek. Samurayın karısı bu kremi kullanıyor ve ölmüyor ama yüzü mahvoluyor. Eşinin yüzünü gören samuray ise karısından tiksilmeye başlıyor ve ondan ayrılıyor. Daha sonra bu kadın tek başına sinir krizlerine girdiği günlerden birisinde açıkta durmakta olan bir kılıcın üzerine düşüp ölüyor. Bu resmin konusu ise bu ölen kadının ruhunun eski eşine samuraya musallat olmasın. Doğrusu bu hayalet öykülerinin çoğunda benzer tema var. Aldatma, şehvet, kıskançlık ve cinayet gibi işlerde bulunan insanlar daha sonra hayaletler aracılığıyla yaptıkları kötülüklerin cezasını çekiyor. Biz her ne kadar bu öykülere ciddi gözle bakmasak ve basit bir korku hatta eğlence olarak görsek de o dönemdeki insanlarda bu durumun farklı olduğunun altını çizeyim. Hayalet öyküleri ciddiye alınan bir gelenekti. Samuraylarda cesaret testi olarak denenmesi bile bunu gösteriyor. Bu hayaletlere, bu öykülere inanan insanlar vardı. Zaten bazı öyküler gerçek olaylardan esinlenilmişti. Belki de bundan dolayı bu öyküleri tasarlayanlar aynı zamanda ahlaki bir mesaj verme gayesi içindeydiler. Bu öykülerde aldatma, şehvet ve cinayet gibi şeylerin illaki bir bedeli, bir cezası var. Hokusahiye dönersek sanatçımızın yaratıcılığı bununla da sınırlı kalmıyor. Mesela hokusahinin mangası var.
Bildiğimiz manga gibi değil belli bir olay örgüsü yok. Daha çok gündelik konulara dair çizimlerden oluşmakta. Bitkiler, hayvanlar, kendini savunma teknikleri, insan yüzleri, dans hareketleri.
Hokusahiye’nin en rahat görünen eseri Hokusahiye’nin en rahat görünen eseri Hokusahiye’nin en rahat görünen eseri Hokusahiye’nin en rahat görünen eseri Peki bu kadar çok sayıda ve her türlü konuyu içeren ve bu kadar güzel eserleri olan bir sanatçının neden en rahmet gören eseri Büyük Talga? Hokusahiye bu eseri yaptığında 71 yaşındaydı.
Sıradan beri resim çizmiş birinin bu yaşında artık ustalık dönemine girmesini bekleriz. Oysa hokusahi sanatına dair alçak gönüllü bir yaklaşma sahip. 6 yaşımdan beri nesnelerin biçimlerini çizme konusunda aşırı bir tutkum vardı. 50 yaşına girdiğimde sonsuz sayıda diyebileceğim kadar çok resim yapmıştım. Ama 70’imden önce yapmış olduklarımdan hiçbiri sözü edilmeye değer resimler değildir. 73’ündeyken artık duanın, hayvanların, bitkilerin, kuş, balık ve böceklerin gerçek yapılarına ilişkin bazı şeyler öğrenmiştim. Bunun sonucu olarak 80’ime girdiğimde daha fazla gelişme göstermiş olacağım. 90’ımda nesnelerin gizini kavrayabilecek, 100 yaşımda ise kesinlikle olağanüstü bir evreye ulaşmış olacağım. 110 yaşıma geldiğimde ise ister bir nokta, isterse bir çizgi olsun yaptığım her şey canlı olacak. Hokusai’yi belki 110 yaşına kadar yaşayamadı. Ama ortalama insan ömrünün 50 sene olduğu bir dönemde 89 yaşına kadar yaşadı. Bu eseri 71 yaşında yaptığını ve her daim kendini geliştirmeye olan arzusunu hesaba kattığımızda büyük dalganın onun için ustalık eseri olduğunu söyleyemeyiz. Bu eserde bulunan Fuji dağı, Puru semavisi, doğa insan arasındaki mücadele gibi Hokusai’nin sanatına dair detaylar tabii ki önemli.
Fakat bunları hiç bilmeyen biri bile yine bu eseri takdir edebiliyor.
Çünkü her büyük eser gibi bilgilerden ve detaylardan öte, göze hoş gelen bir estetiği ve merak uyandıran bir teması var.