Kocaman Bir Yaratık Var, Seni Yemek İstiyor
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=GBO8W4HyTpw.
Korkunun birkaç çeşidi var. Mesela psikoloji korku. Bizi korkutma şekli doğaüstü canavarlardan ziyade bir insanın zihninden geçen çarpıklıkları yansıtmak, akıl sağlığını kaybetme sürecini göstermek. Bir de slasher dediğimiz bir tür var. Bir tane seri katil genellikle özel bir kıyafet giyerek hikayedeki tüm kişileri katletmeye çalışıyor. Veya ruhlar, cinler veya şeytani yaratıklar gibi konulara odaklanan paranormal korku. Türkiye’den çıkan korku filmlerinin çoğu bu kategoriye giriyor.
Ama bir korku türü var ki o kadar popüler olmamasına rağmen iyi işlendiği vakit diğer tüm korku tüylerinden daha özel bir hissiyat veriyor. O da kozmik korku. Korku odası olarak kozmosu yani evreni seçmek belli soruları da yanında getiriyor. Bir kere evreni korkunç yapan şey ne? Evrenin güzel tarafı da var mesela. NASA’nın yakın zamanda yayınladığı fotoğraflar bir estetiğe sahip. Evren bir açıdan büyüleyici bir güzellikte. Ayrıca evrenin içindeyiz.
Ayet olduğumuz ve parçası olduğumuz bir şeyden neden korkalım ki? Kozmik korku öyle çok da popüler bir tür değil zaten. Filmlerde, oyunlarda işlenen korkular genelde başta bahsettiğim korku türlerine odaklanıyor. Asıl edebiyatta kozmik korkunun altın çağını yaşadığı bir dönem oldu. Ve bu korku türünü edebiyatta en iyi temsil edenlerden biri Lovecraft. Bu videoda kozmik korkunun derinlerine inelim. Bizi korkutma şeklini anlamaya çalışalım.
Ve yazarın kozmik korkuyu nasıl kullandığını inceleyelim. Kozmik korku en başta bilinmezliği merkezine alıyor. Evreni her ne kadar yavaş yavaş keşfetsek de evren halen biz insanlar için bir bilinmezlik deryası. Peki bu durumun evrenin bilinmezliğinin korkunç tarafı ne? Bir kere bilinmezlik biz insanları soru sormaya yönlendiriyor. Evrende halen keşfetmediğimiz kısımlarda nasıl gezegenler veya galaksiler var? Neye benziyorlar? Biz gitsek orada yaşayabilir miyiz? En meşhur soru ise şu şekilde. Evrende dünyadan bizden başka bir yaşam formu var mı? Bilinmezlik hayal gücümüzle pas atıyor. Mulaklığın verdiği boşluğu bu sefer hayal gücümüzle dolduruyoruz. Ama nasıl? Mesela eğer evrende uzaylılar varsa bile biz bu uzaylıların neye benzediğini bilmiyoruz. Ama hayalimizde bir tasarım yapıyoruz.
Genelde büyük gözleri ve kafaları, ince bedenleri şeklinde tasarımları görsek de daha farklı uzaylı tasarımları mevcut. Bu tasarımların ortak noktası ise korkunç olması. Nedense uzaylıları hiç de öyle estetik, göze hoş gelen bir şekilde hayal etmemişiz ki neredeyse tüm uzaylı tasarımları ürperteci. Yalnızca görünüşleri değil aynı zamanda tavırlarını da korkuyla harmanlayarak hayal ediyoruz. Neredeyse tüm uzaylı hikayelerinde uzaylılar insan ırkına karşı saldırgan bir şekilde tasarlanıyor.
İşte bilinmezlik ve hayal gücü arasındaki ilişki kozmik korkunun hareket noktası. Hayal gücümüz bilinmezliği daha az korkunç bir hale getirmiyor. Hatta tam tersi korkuyu arttıracak şekilde çalışıyor. Burada örneği uzaylılar üzerinden verdim. Kozmik korku eserlerinde bu durum nasıl işliyor peki? Yaratıkları kısmen bilinmez yaparak. Bazı kozmik korku eserlerinde yaratığın neye benzediğini tam olarak anlayamıyoruz. Tüm vücudunu göremiyoruz. İşte burada devreye hayal gücü giriyor. Yaratığın neye benzediğini bu sefer hayal gücümüzle biz bulmaya çalışıyoruz. Sivri dişleri mi var, kırmızı gözleri mi? Pençeleriyle mi saldırıyor yoksa kollarıyla mı boğuyor? Tüm bu soruların kafamıza dönmesi bile korku duygusunu tetikliyor. Özetle bilinmezliğin boşluğunu hayal gücümüzle doldurmaya çalışıyoruz. Ve hayal gücümüz de o kadar yaratıcı ki kendi kendini korkutmayı başarıyor.
Şimdi kozmik korkudaki ikinci büyük faktöre kayıtsızlığa geçelim. NASA son zamanda yayınladıkları görsellerden birinde uzak evrenin en derin ve en keskin görüntüsünü elde ettiğini söylüyor. Ve resmi istesinde bu görüntüye yönelik şöyle bir ifade geçiyor.
Uçsuz bucaksız evrenin bu dilimi yerdeki biri tarafından kol mesafesinde tutulan ve yaklaşık bir kum tanesi büyüklüğünde bir gökyüzü parçasını kaplar. Fark ettiniz mi hep bu evrenin büyüklüğünü ifade etmek gerektiğinde kum tanesi gibi anolojiler kullanılıyor. Çünkü anoloji olmadan evrenin boyutunu ifade etmemiz de karşıdakinin onu idrak etmesi de çok zor. Evrende o kadar küçük bir yer kaplıyoruz ki evrenin ne kadar büyük olduğunu fark etmek hayal gücünün bile sınırlarını zorluyor.
Kozmik korkuda bu fırsatı kaçırmıyor ve evren hakkında bize şunu diyor. İnsanlar, dünya veya samanyolu galaksisi evrenin inanılmaz küçük bir kısmını işgal eder. Ama bu durum evrenin insanlığa karşı kötümser veya yiğimser yaklaştığı hakkında bir şey söylemez. Kozmik korku için evren insanlara karşı kayıtsızdır. Kozmik korku bir açıdan nihilizmede benziyor. İnsanların tüm değerleri, inançları, evren ölçeğini hesaba kattığımızda bir anlam ifade etmediğini söylüyor. Fakat evrenin tamamen anlamsız olduğunu iddia etmiyor. Kozmik korkuda asıl kritik nokta, insan varoluşunun anlamsız olduğundan ziyade önemsiz olduğu. Belki evrende bir üst anlam vardır ama insan o kadar önemsiz ve aciz bir pozisyondadır ki insanda aradığı hakikate ulaşacak potansiyelin olmadığını bize ima ediyor. Sadece evrenin kendisinde değil, kozmik korku hikayelerinde karşımıza çıkan yaratıklarda bile bu kayıtsızlığı görebiliyoruz. Buradaki yaratıklar doğaüstü yaratıklar değiller.
Bunlar dünya dışı yaşam formu yani uzaylı aslında. Evrenin bir ucundan gelmişler ve bir de ilaki insanlara karşı saldırgan olacaklar diye bir şey yok. Gayet kayıtsız da olabiliyorlar. Ama kayıtsız olmak ile zararsız olmayı birbirine karıştırmayalım.
Bu yaratıkların fiziksel görünümleri bile onların isteseler muazzam zarar verebileceklerini gösteriyor. Genellikle çok büyükler. İnsan onların yanında küçücük kalıyor.
Aynı zamanda fiziksel görünümleri de bir tuhaf. Atlapot dokunacı, örümcek bacığı veya kanat gibi fikirler sıkça kullanılıyor. Tamam bunlar iyi güzel. Bazı yaratıklar iğrenç gözükse de bazılarının estetik bir tarafı olduğunu bile söyleyebiliriz. Ama bir yerden sonra bu yaratıkların içini, zihnini ne düşündüğünü de merak ediyoruz. Mesela kozmik korkudaki yaratıklarla insanlar iletişime geçebiliyor mu? Beyinsiz zombi gibiler mi yoksa bir farkındalığa bilince mi sahipler?
Kozmik korkudaki bilinmezlik ve kayıtsızlık gibi etmenleri düşündüğümüzde bu sorunun cevabı belli aslında. Bu yaratıklarla iletişime geçmek onları anlamak mümkün değil. Onlar bizi anlamaya çalışmıyor çünkü umurlarında değil. Biz onları anlamak istiyoruz ama anlayamıyoruz. Sıradaki kısımda kozmik korkunun anlaşılmazlık faktörü üzerinde duralım. Bir seri katil hikayesi gördüğümüzde yapmayı en çok sevdiğimiz işlerden biri bu seri katilin motivasyonunu çözmeye çalışmak.
Neden bu cinayetleri işliyor sorusunun cevabını öğrenmek? Aslında çoğu korku hikayelerinde de benzerini yapıyoruz. Psikolojik korku mu izliyoruz? Hemen bir psikolog gibi davranıp kötü karakterin tahliliğini çıkarmaya başlarız. Veya slasher’da maskenin altında kim olduğunu çözmeye çalışırız. Ve bu anlaşılmazlığın çözülmesi bir rahatlama ve özgüven de veriyor bize. Kozmik korku ise bize böyle bir istifade sunmuyor. Çünkü bu yaratıkların amaçlarına, motivasyonlarına dair elimizde hiçbir şey yok.
Belki bu yaratık insanları öylesine canı istediği için öldürüyor. Belki de derinlerde yatan başka bir amacı var. Ama insan kozmik korkuda bu amacı anlayamıyor. Zihnini aşan bir yaratıkla karşılaştığı için o yaratığın zihnini de çözemiyor. Kozmik korkuyu bir açıdan özel yapan şey de bu. Diğer korku türlerine bakın. Bu hikayelerin sonunda illaki kötü karakterin motivasyonu bize açıklanıyor. Akıl sağlığında şuşu sorunları vardı ondan dolayı şuşu eylemleri yaptı. Veya küçükken travmatik olaylar yaşadığından şiddete yatkınlığı arttı gibi. Kötü karakterin bir şekilde deşifre olması bize ha bu muymuş dedirtiyor. Psikolojik korkuda bir karakterin her türlü motivasyonunu öğreniriz ve sonunda ha bu muymuş deriz. Slasher’da maskenin altında kim olduğunu öğreniriz ve yine ha bu muymuş deriz. İşte kozmik korku bu cümleyi bize dedirtmiyor. Çünkü soruları asla cevaplamıyor. Hep muğlak bırakıyor. Bir hikayede korkunç karakteri deşifre etmenin verdiği rahatlamayı bize asla vermiyor. Ki akıllıca da yapıyor. Bir korkunç karakterin tüm olayını anladığımız zaman artık hikayeden o kadar da korkmamaya başlıyoruz. Hatta korkunç karakter giderek o büyüsünü ve ciddiyetini kaybediyor. Kozmik korku yaratıklarında anlaşılmazlık asla çözülmediği için bize rahatlama seçeneği de sunulmuyor. Anlaşılmazlık kısmını sadece yaratıklardan ibaret görmemek lazım.
Mekan anlaşılmazlığı da kozmik korkuda mevcut. Bu kısımda tarihsel yaklaşmak işimize yarayacaktır. Lovecraft’ın yaşadığı zamanlar yani 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başı bilimsel keşiflerin epey bir imme kazandığı zamanlardı. İzafiyet teorisi ve X-ray’in keşfi gibi çalışmalar uzay zaman ve mekan algımızın zannettiğimiz gibi olmadığını gösterdi. Zamanı algılama biçimimiz sabit değildi. Bulunduğumuz yer veya hareket hızımız gibi faktörlerden etkilenen göreceli bir şeydi. Veya insan gözü epey kısıttı bir spektrumda çalışıyordu. Göremediğimiz birçok elektromanyetik dalga vardı. X-ray gibi keşiflerin sonucunda ise göremediğimiz şeyleri dolaylı yoldan görmeye başladık. Lovecraft bu bilgileri aldı ve üzerine Öklit dışı geometri ve dördüncü boyut gibi kavramları da ekledi. Amacı ise insanı aşan bir mekan algısını işlemekti. Bunun sonucunda okuyucu ve karakter bu mekanda kendisini yabancı hissedecekti. Wilcox’un da söyleyeceği gibi yerin geometrisi tamamen yanlıştı. Denizin ve yerin yatağı olduğundan emin olunamazdı. Bu nedenle diğer her şeyin göreceli konumu hayali bir şekilde değişken görünüyordu. Bu gibi pasajlar Lovecraft’ın eserlerinde sıkça bulunmakta. Bir kişi ve bu kişi genelde hakikate ulaşmaya çalışan bir araştırmacı oluyor, içinde bulunduğu mekanların ne kadar kompleks bir geometriye sahip olduğunu görür ve tekinsiz hissetmeye başlar. Yabancı ve anlaşılmaz tasarımlarla uyulmuş mi bilinmeyen, ters bir geometrinin yasalarına göre düzenlenmiş devasa yüksek taş kütleleri, atanabilir bir rengi olmayan gökyüzünden süzülen bir ışık. Şaşırtıcı, çelişkili yönlerde. Lovecraft aynı zamanda bir edebiyatçı olmanın da ekmeğini yiyor mekan anlaşılmazlığını aktarırken. Çünkü anlaşılmaz mekanları sinema veya oyun gibi dallarda ifade etmek çok zor. İllaki bir görselleştirme gerekiyor. İçerik aşırı kompleks olduğundan yapımı da illaki zor oluyor. Edebiyatta buna gerek yok. Kelimelerle ifade ediyorsun ve gerisini okuyucunun zengin hayal gücüne bırakıyorsun. Lovecraft bizim deneyim ettiğimiz gerçekliğin aslında bir kandırmaca olduğunun üzerinde duruyor. Bize görünen imgeler aslında en avutucu, en teselli edici şekildedir. Hakikate yakınlaştıkça işler daha kompleks ve daha iğrenç bir hal almaya başlar. Kozmik korkuda insan gördükleri kompleksliğin karşısında yalnızca korkmuyor. Aynı zamanda iğreniyor. Tamam bazı yaratıklarda fiziki görünümleri açısından iğrenç. Ama Lovecraft iğrençliği sadece yaratıklarla değil aynı zamanda mekan algımızda da yaratıyor. Elimizde kozmik korku temasına dair üç madde var. Bilinmezlik, kayıtsızlık ve anlaşılmazlık. Şimdi bir eser üzerinden kozmik korkunun aktarılma şeklini inceleyelim. Kozmik korkunun çok güzel işlendiği eserler var. John Carpenter’ın The Thing filmi veya Elden Ring yapımcısı From Software’ın Bloodborne oyunu örneğin.
Bu eserler kozmik korku türünde çok başarılı olsalar da incelemeye alacağım eser ne bunlar kadar bilindik ne de bunlar kadar profesyonel. Iron Lung isminde tek kişinin yaptığı ve 1 saatten az süren bağımsız bir oyun, kozmik korkudaki faktörleri o kadar güzel kullanıyor ki tam da incelemek için uygun. Oyunda kıyamet sonrası bir zamanda tek kişilik denizaltımızla bize verilen koordinatları gidip gözlem yapmamız gerekiyor.
Ama şöyle bir problem var ki denizaltımızın penceresi suyun derinliklerindeki baskıya dayanıklı değil ve kapanmak zorunda. Peki dışarıyı nasıl göreceğiz? Neyse ki denizaltında kamera sistemi var. Dışarısının fotoğrafını çekip daha sonra inceleyebiliyoruz.
Böylece hem gitmemiz gereken koordinatlarda neler olduğunu anlayabileceğiz hem de eğer çevrede ilginç bir obje veya canlı varsa nasıl bir şey olduğunu görebileceğiz. Oyun başladıktan kısa bir süre sonra dışarıdan bazı sesler duyuyoruz. Belli ki dışarıda bir yaratık var ama oyun yaratığı bize göstermiyor. Daha doğrusu oyun yaratığı ve denizaltı da bir şey.
Daha doğrusu oyun yaratığı ve denizaltı da bir şey. Ve biz de parçaları birleştirmeye çalışıyoruz. Mesela bir koordinata ulaşıp fotoğraf çektiğimizde ahtapot kollarını andıran bir şekil görüyoruz. Gerçi bir açıdan boruya da benziyor.
Devam ettiğimizde bir ışık süzmesini andıran görsel çıkıyor bu seferde. Acaba biraz önce duyduğumuz ses bu ışık süzmesinden mi çıkıyordu? gibi sorular canlanıyor kafada. Daha sonra dinasoru andıran bir iskelet görüyoruz. Acaba sesini duyduğumuz yaratık mı öldürdü bunu?
Oyunun bize yaşattığı deneyim kozmik korkunun hayal gücünü atıp yapmasına benzer bir durum. Bilinmezliğin verdiği boşluğu hayal gücümüzle dolduruyoruz. Bir taraftan duyduğumuz sesleri atıp yaparak etrafımızdaki yaratığın nasıl bir şeye benzediğini çözmeye çalışıyoruz. Bir taraftan da çektiğimiz fotoğraflar arasında bir ilişki kurmaya çalışıyoruz. Tabi işleri tamamen hayal gücüne bırakmak da olmaz. Yine hayal gücünü az bir inmelendirecek ipuçları gerekiyor. Ve sonlara doğru bir fotoğraf çektiğimizde yaratık dediğimiz boşluğu dolduracak görüntü elde ediyoruz.
Bir balığa benzeyen büyük bir canlı tam da bize doğru geliyor. Ama bir süre deniz altında bir saldırı da gerçekleşmiyor. Acaba bu yaratık bize karşı kayıtsız mı? Bu aşırı basit mekanikleri ve görselliği olan oyun kozmik korkunun temelindeki etmenleri çok güzel işlemiş. Devasa bir ortamda kendini küçük hissetme, dışarıda bilinmeyen bir yaratık,
çektiğimiz fakat anlaşılmaz olan fotoğraflar. Oyun çok az şeyle o kadar çok etki göstermeyi başarıyor ki,
kozmik korkudaki belli özellikleri alıp ne kadar yaratıcı olabildiğini gösteriyor.