El-Vâhid ve Es-Samed İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 38.Bölüm

El-Vâhid ve Es-Samed İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 38.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=52xTrVcwu_U. Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz. Esmadan İnsan’a programına hoş geldiniz. İnsanoğlu, kendisini yoktan var eden ve kendisine sayısız nimetler ve ihsanlarda bulunan yüce yaradanın zâtını ve mahiyetini hep merak etmiştir. Onun zâtı…

El-Vâhid ve Es-Samed İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 38.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=52xTrVcwu_U.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz.
Esmadan İnsan’a programına hoş geldiniz. İnsanoğlu, kendisini yoktan var eden ve kendisine sayısız nimetler ve ihsanlarda bulunan yüce yaradanın zâtını ve mahiyetini hep merak etmiştir. Onun zâtı ve mahiyetiyle ilgili sorular sormuş, daha fazla bilgi edinmeye çalışmıştır. Buna mukabil Cenab-ı Hak ayetleri, eserleri, isim ve sıfatlarıyla bizlere kendini tanıtmıştır.
Biz de bugün Rabbimizin El-Vahid ve Es-Samet isimlerinin mana derinliklerini ve bize bakan yönüyle hangi mesajları içerdiğini tefekkür edeceğiz. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk Canan Hanım. Nasılsınız? Şükürler olsun Elhamdülillah. Sizler de iyisiniz. Teşekkür ederiz. Rabbim iyilik versin. Hocam El-Vahid ve Es-Samet isimlerinin bir de bunlarla anlam yakınlığı olan El-Ahad isminin manasıyla başlasak bugünkü sohbetimize neler söylemek istersiniz?
Az önce de sizin ifade ettiğiniz gibi açılışta Allah-u Teala’nın bizi yaratan Yüce Rabbimizin sıfatları hakkında, isimleri hakkında hep merak içinde olmuştur insanlık. Allah-u Teala nasıl bir yaratıcıdır? Allah-u Teala’nın vasıfları nelerdir? Onu insanlardan ve diğer mahluklardan ayıran özellikler nelerdir? Bunları hep merak etmiştir.
Çünkü Allah-u Teala insanların kainatın bütün varlık aleminin üstünde ötesinde aşkın bir kudrettir ve bu aşkın kudret karşısında nasıl davranacağını bilmek için önce onun niteliklerini insanlık hep merak ede gelmiştir. Peygamberlere o içine indikleri kavmin, topluluğun hep sıklıkla sorduğu bir şeydir. Rabbin nasıl bir ilah? Senin bizi kendisine iman etmeye davet ettiğin Allah nasıl bir Allah? Dolayısıyla aslında Allah-u Teala’nın en temel vasfı olan Vahid isminde, Ehad isminde karşımıza çıkan tek ilah, tek yaratıcı olma vasfı insanlık tarihi boyunca
Peygamberlerin Allah-u Teala’yı kullarına tanıtırken ve onun emir ve yasaklarını kullarına iletirken dile getirdikleri ana özellik, ilk isim, temel isim olmuştur. Bunun karşılığı İslam’da Tevhid inancıdır. Tevhid inancı Allah’ın vahdetine, Ehad ve Vahid oluşuna dayanan, bunu merkeze alan, bunun üzerinden bir inanç sistemi oluşturan din demektir. O zaman Ehad nedir? Vahid nedir? Allah-u Teala’nın ve Samet ismi, bunlarla çok yakından alakalı olan Samet ismi ne anlama gelir? Ehad tek demektir. Yegane demektir. Vahid aynı şekilde bir demektir. Bölünmesi, parçalanması, çoğalması, azalması mümkün olmayan, tek olan, biricik yegane olan demektir.
Aynı şekilde Ehad ve Vahidin bir anlamı da ortağı bulunmayan demektir. Yani vasıflarında, özelliklerinde, niteliklerinde, isimlerinde hiçbir varlığın ona denk ve eşit olamayacağı kadar yegane ve tek olan, hiçbir varlıkla bir benzerliği,
hiçbir varlıkla bir eşitliği ya da ortaklığı bulunamayacak derecede eşsiz olan demektir. Diğer taraftan Samet, herkesin kendisine muhtaç olduğu, bütün varlıkların, varlıklarını sürdürmek için, yaşamlarını devam ettirebilmek için ona muhtaç olduğu ama onun hiç kimseye
muhtaç olmadığı varlık demektir. Burada da aslında Allah’ın Vahid olmasıyla, yani tek yegane yaratıcı olmasıyla alakalı bir durum vardır. Çünkü o kadar eşsiz, o kadar üstün, o kadar mükemmel, o kadar ezelî ve ebedî olarak
eskiden çok sonsuzlukta ve gelecekte çok sonsuzlukta, hayal edilmesi imkansız bir şekilde asla yok olmayacak biçimde var olan ilah ve hiçbir varlığa da muhtaç olmayan ilah demektir. Burada aslında insanların Allah-u Teala’ya inanırken, iman ederken, beni bir yaratan var.
Benim bir yaratıcım, bir Rabbim var. Beni yarattıktan sonra yaşatan var. Bana bu rızıkları, imkanları veren var. Beni annemi, babamı, evlatlarımı, akrabalarımı, bu şehri, bu insanlığı, bu kainatı, evreni yaratan bir kudret var. Ve bu kudret ancak herkesin ve her şeyin üstünde en üstte tek ve yegane kudret olabilir.
Ve bu kudret, Allah-u Teala’nın insanlara gönderdiği ilahi dinlerin ve tabi ki İslam’ın merkezidir. Hocam bütün ilahi dinlerin ortak özelliğinin tevhid olduğundan bahsettiniz. Kur’an-ı Kerim’de de Allah’ın varlığını benimsemenin fıtrat gereği olduğu da söylenir. Sanki fıtratın da insanı tevhide ilettiğinden bahsedilir. Bu iki kavramı biraz daha açıklasak, fıtrat ve tevhid hakkında neler söylemek istersiniz?
Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de bir olduğunu, yegane ve tek olduğunu, tek ilah yaratıcı olduğunu ayeti kerimelerde defalarca tekrar eder. İlahuküm ilahun vahid. Sizin ilahınız, tanrınız, yaratıcınız, Rabbiniz tek bir ilahdır, vahittir. Bu ve benzeri ayeti kerimeler Kur’an-ı Kerim’de çok sıklıkla karşımıza çıkar. Bir de tam bu anlamı besleyecek şekilde Allah’ın hiçbir ortağı olamayacağı, kudretinde, kuvvetinde, iradesinde, yaratmasında, yeryüzündeki düzeni, kainattaki işleyişi, takip etmesinde ve yönetmesinde, onun hiçbir şekilde ortağının olmayacağı, yani şirkin kabul edilemeyeceği şeklindeki ayetlerde aynı tevhid akidesini besleyen ayetlerdir. Allah’ın bir olduğunu kabul etmek, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmek bir şeydir. Onun hiçbir ortağı olamayacağını kabul etmek de bir başka şeydir ve ikisi birlikte düşünülmek zorundadır. Nitekim Peygamber Efendimiz’in içinde doğduğu Arap toplumu Allah’ı biliyordu. Allah’ı kabul de ediyordu. Diyorlardı ki en yüce bir tek ilah var, Allah var. Ama onunla birlikte putlara da tapıyorlardı. Kendilerini ona ulaştıracağına, onun rızasını kazanmak, hoşnutluğunu kazanmak için kendilerine ikramda bulundukları zaman, kendilerine kurban sundukları zaman Allah’ı memnun edeceğine inandıkları putlara da tapıyorlardı.
Bu pek çok kültürde var olan bir ikili inanış sistemidir ve bu şirk işte Kur’an-ı Kerim’de kesinlikle yasaklanan, hiçbir şekilde başka bir varlığa bir üstün güç, kudret ve kutsallık atfedemezsin. Yaratıcı ve olağanüstü güce sahip olan sadece Allah’tır, muktedir olan Allah’tır ve bir ortağı bulunamaz şeklindeki tevhid inancı,
peygamberlerin temel mesajıdır. Bu aslında Allah Teala’nın insanın hamuruna, onu yaratırken, onu var ederken, eklediği, hamuruna işlediği bir inanış sistemidir. İnsanoğlu hepinizin bildiği gibi bomboş bir tahta gibi yaratılmamıştır. Üzerine istediğini yazarsın. Kesinlikle bembeyaz bir sayfa gibi sıfatsız, vasıfsız, niteliksiz, boş bir varlık değildir.
İnsan dünyaya geldiği andan itibaren olumluya, iyiye, güzele, doğruya, eğilimli yönelmesi mümkün gönlünde, kalbinde ve aklında, onu yaratan bir yüce yaratıcının Cenab-ı Hakk’ın varlığını bulmak üzere küçük tohumlar, filizler ve pusulalar taşıyan bir varlıktır.
Dolayısıyla Allah Teala aslında da insanı kendisini bilip, kendisini tanıyıp, kendisine kul olabilecek bir potansiyelde yaratmıştır. Ve bu potansiyel çok kıymetlidir. İnsan dünyaya geldiği andan itibaren etrafındaki diğer varlıklara, büyüklere, yetişkinlere, onu büyüten çevresindeki daha güçlü varlıklara bakarak onların da üstünde bir gücün olması gerektiğini hayal eder. Bu fıtratı gereğidir. Ve daha sonra onların verdiği doğru eğitimle Müslüman kimliği, Müslüman zihniyeti inşa olduğunda bu yüce yaratıcının Allah olduğunu öğrenir ve iman eder. Dolayısıyla aslında fıtratımızda yaratılıştan gelen Allah’a doğru gönlümüzün aktığı, zihnimizin hep onu aradığı ve onu sevmeye hazır olduğumuz bir hamur vardır. Bu bütün insanlar için böyledir. İşte peygamberler bu hamura, bu öze, bu insanlık temeline aykırı hareket ederek, onu görmezden gelerek, Allah’ın varlığını inkar eden ve kendilerine başka tanrılar ilan eden toplumları ıslah etmek için onları tekrar fıtratlarındaki o özü hatırlamaya, yönlendirmeye, davet etmeye gelmişlerdir. Dolayısıyla o davetin aslında tevhide davet olduğunu ve bütün peygamberler tarihinin şirk ile mücadele olduğunu biz biliriz. Bunun anlamı şudur, Allah’ın vahit olduğunu, had olduğunu, samet olduğunu kabul etmesi için insanlığa bir peygamberler zinciri gönderilmiştir.
Ve aslında insanoğlundan beklenen en birinci, en temel vazife işte budur. Allah-u Teala’nın varlığını ve birliğini şeksiz şüphesiz, hiçbir tereddütte kalmadan yürekten kabul ederek ona uygun davranışlar sergilemek. Hocam, peygamberlerin şirk ile mücadelesinin tarih boyu devam ettiğinden bahsettiniz. Bu konuda pek çok ayetimiz olduğu da malum.
Mesela Enam Suresi 19. ayette şöyle buyrulmuş, de ki o ancak bir tek Allah’tır. Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım. Peki hocam şirk nedir? Şirke götüren telakiler, inançlar ve davranışlar nelerdir?
Peygamber efendimizin zamanında insanların lat menat uza gibi büyük kaya parçalarına ağaçtan oyulmuş büyük putlara taptığını, onların önünde saygıyla eğildiğini, törenler yaptığını, o putlara kurbanlar adadığını, yemekler getirdiğini ve o putlar üzerinden birtakım kabilelerin ve grupların aslında menfaat devşirdiğini biz biliyoruz.
Bu şirktir ve çok da görünür bir şirktir. Çok ilginç bir şekilde bugün dünyanın farklı noktalarında hala var olan çok tanrılı bir inanıştır. Sözgelimin bugün Japonya’da tek tanrı inancı yoktur.
Yani kainatı ve insanlığı var eden ve bütün varlıkların ona muhtaç olduğu, yaratan, yaşatan, yöneten bir yüce tanrı inancı Japonya’da yoktur.
Japon dininin temelleri çok tanrılı bir dindir ve tam da Peygamber efendimizin zamanında olduğu gibi şu ağaç tanrıdır, bu bina tanrıdır, şu tapınağın şu köşesindeki şu Şam’dan tanrıdır,
şu herkesin çok sevdiği, hayran olduğu, beğendiği kedi tanrıdır, köpek tanrıdır, inanılmaz derecede bazen hayvanlara, bazen bitkilere, bazen nesnelere, bazen binalara tanrılık vasfı yükleyerek ondan kendisini korumasını, kendisini dertlerinden kurtarmasını, kendisine şifa vermesini, şansını açmasını, kendisine para göndermesini isteyen bir inanış vardır.
Bu çok tanrılı bakış aslında bugün yeryüzünde olduğu gibi geçmişte de vardır, kimi ilkel kabilelerde vardır Afrika’da, kimi Kızılderili kabilelerinde vardır. Sadece tabiatın değerini bilmek değil, tabiattaki bazı varlıkları tanrılaştırarak onlara saygı sunmak ve dediğim gibi ihtiyaçlarını ondan beklemek.
Oysa bu Peygamber Efendimiz’in İslam’ı insanlara anlatmasıyla birlikte kıyamete kadar kesinlikle kabul edilemeyeceği açık bir şekilde beyan edilmiş sapkın bir durumdur ve bu büyük bir yanlıştır, bu büyük bir hatadır.
Peygamber Efendimiz insanlara şirk ile mücadelesi esnasında isteyecekleri her şeyi Allah’tan istemeye, bir yardım dileyeceklerinde Allah’tan dilemelerini.
”İyyaken abdü ve iyaken este’in” ”Biz sadece sana kul oluruz, senin önünde saygıyla eğiliriz, senin önünde alnımız secdeye varır, biz sadece sana yalvarır yakarırız, biz bütün bu acizliğimizle, muhtaç ve zavallı halimizle sadece senin yardımınla ayakta kalabiliriz.”
İnancını ”İyyaken abdü ve iyaken este’in” ilkesini biz namazlarımızda her rekatta Fatiha okurken okuruz. Peygamberimizin öğrettiği budur. Dolayısıyla aslında şirk dediğimiz şey Allah’ın dışında başka varlıkların da insana şans getirebileceği, insana para gönderebileceği, insanın bahtını açabileceği,
insanın zor zamanında yardım edebileceği, Allah’ın dışında mesela yıldızların falan yıldızın, falan gezegenin, filan burcun bize bu sene şans getireceği, bu sene bahtımızı açacağı, bu sene işlerimizin yoluna gireceği, bu sene evliliğimizde aile hayatımıza düzenmeler olacağı gibi beklentiler şirktir.
Neden? Çünkü insanın aile hayatında kendi gayret eder, uğraşır, emek verir ve güzelliği gönderen Allah’tır. Çünkü insanın iş hayatında kendi çalışır, çabalar, rızık peşinde koşar, bereketi gönderen Allah’tır. Bunların farklı varlıklara dayandırılması ya da işte gidip bir mezar başında, bir türbe başında falan dedi filan baba bana evlat ver, bana çocuk ver, gelinimin çocuğu olmuyor ona çocuk ver deyip de dolanmak şirktir.
Niye? Biz çünkü biliriz ki sadece Kabe tavaf edilir çünkü Allah’ın evidir. Kabe dışında başka hiçbir yerde tavaf yapılmaz bir türbenin etrafında dönerek bebek istiyorsak bu tam da şirkin görünür halidir ve bugün maalesef hala yaşanmaktadır.
Dolayısıyla bizim Allah dışındaki varlıklardan hayatımızı kolaylaştırmasını, dertlerimize derman olmasını, bize şifa göndermesini istememiz kesinlikle mümkün olamaz. İşte Allah Teala’nın ehad olduğunu, tek olduğunu ve samet olduğunu sadece onun ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğini bilmek bu davranışların önüne geçer.
O zaman biz şunu her zaman anlatıyoruz, tevhid dediğimiz zaman bu işin bir o uluhiyet ve rububiyet diye ayrılıyor biliyorsunuz. Allah Teala’nın ilahlığını yegane Tanrı tek yaratıcı, tek muktedir güç olduğunu ve eşi ortağı olmadığını kabul etmek zihnimizde, gönlümüzde buna inanmak, mutmain olmak, buna sonuna kadar inanıyorum.
Bu ufak bir tereddütüm yok, şüphem yok diyebilmek. Sonra da bu teorik inancı pratiğe dökerek günlük hayatımıza da buna uygun davranmak çok önemli. Çünkü siz bir kabir ziyaretinde, bir türbe etrafında, Orta Asya’da maalesef hala var bu türbelerin etrafında tavaf ediyorlar yedi kere.
Türbenin etrafında dönen insanlara sorsanız deseniz ki Rabbin kim? Allah der. Seni kim yarattı? Allah der. Kime inanıyorsun? Eşhedü en la ilahe illallah der. Allah’ın tek olduğuna, ondan başka ilah olmadığına inanıyorsan bu türbenin etrafında niye tavaf ediyorsun? Niye? Sana bir bebek göndermesini, evladına hayırlı bir kısmet göndermesini, bundan istiyorsun.
Çünkü davranışa dökememiştir. İnancının, tevhidin, imanın davranışlarda da görülmesi gerektiğini öğrenememiştir. İşte bizim burada şirk ile mücadele dediğimiz şey, Peygamber efendimizin de yaptığı budur. Mesela Peygamber efendimiz insanları öğretmiştir. Allah’ın dışında bir başka varlık adına kesilen hayvanın eti yenmez.
Neden? Çünkü sen tevhide inanıyorsun, müslümansın. Bir başka varlığa adanılmaz hiçbir zaman kurban. Bir başka varlık adına kesildiyse yenmez. Allah’ın dışında bir başka varlığın adı üzerine yemin edilmez. Değil mi? Vallahi billahi diyoruz. Allah için, Allah adına yemin ediyoruz. Bir başka varlık üzerine kesinlikle yemin edilmez.
Neden? Çünkü tevhide o tek yaratıcı fikrine aykırıdır. Bizim davranışlarımızın da, ibadetlerimizin de, tavırlarımızın, tutumlarımızın da, sözlerimizin de tevhid inanışına uygun olması
ve konuşurken de insanlarla çeşitli sohbetlerimiz esnasında beklentilerimizi dile getirirken de, ah hadi işte Mart ayı girdi, bu ay inşallah yıldızlardan büyük beklentim var. Şimdi hem inşallah dedi Allah’tan bekliyor gibi, hem de yıldızlardan beklentim var. Bu bir şirk cümlesidir. Bu insanı dinden çıkarır. Çok tehlikeli. Çünkü yıldızlardan bir beklentimiz burçlar sayesinde hayatımıza gelebilecek güzellikler olmaz. Ne olur peki? Allah sayesinde Cenab-ı Hakk’ın izniyle, Cenab-ı Hakk’ın iradesi ve kudretiyle, dilemesi ve yaratmasıyla hayatımıza güzellikler gelir.
O zaman konuşurken de dikkatli olmak, davranışlarımız esnasında da hele hele Peygamber Efendimizin, biliyorsunuz buyurduğu üzere, medyuma, kahine, üfürukçuya gitmek kesinlikle yasaklanmıştır. Bu tarz başka güçleri araya sokarak, başka kudret kaynakları bularak, derdine Allah dışında derman arayarak hareket etmek şirkidir.
Ve bu kapsamda hiçbir davranış Müslümana kesinlikle yakışmaz, caiz değildir. Hocam insanın çeşit çeşit ihtiyaçlarının olması insana sınırını gösteren bir husustur. Buna mukabil Rabbimiz es-Samet’dir. Her ihtiyacı karşılayandır. Bu sanki nimetlerin, ihsanların bize bolluğunu da gösterir. Yani sabrun ve şükrün kıyısına getirir bizi. Peki sabrun ve şükrün ideal halini nasıl tanımlarsınız?
Burada Allah’ın Ahad ve Samet olması İhlâs Sûresi’nde biliyorsunuz. İhlâs Sûresi’nin bir adı da Tevhid Sûresidir. Bizi aslında Peygamber Efendimiz’in de kendisine senin Rabbin nasıl bir Rabbdir diye sorulduğunda verdiği bu cevapla tam da dediğiniz noktaya getirir.
De ki o Allah Ahad’dır, Tek’dir. Allah Sûresi’nin hiçbir şeye muhtaç değildir ama her şeye ona muhtaçtır. Hiçbir varlık da ona eş ve denk olamaz.
Bu aslında İslam’ın en temel dediğimiz gibi tevhid ilkesini o İslam çadırının o ana direğini çadırı taşıyan direği özetleyen suredir. Burada Ehad ve Samet’in beraber zikredilmiş olması biz de şöyle bir duygu uyandırmalı, şöyle bir düşünce uyandırmalı. Eğer Allah Teâlâ tekse, Ehad’sa ve ben buna iman etmişsem ki öyledir, o zaman onun Samet olduğuna yani bana yeteceğine de inanmam gerekir. Eğer ben Allah Teâlâ’nın sonsuz bir kudrete sahip olduğunu, ezeli ve ebedi olarak yegane var olan yüce yaratıcı olduğunu kabul etmişsem,
beni yarattı, ona iman ediyorum demişsem o zaman onun Samet olarak benim bu yaratılıştan sonra hayatta kalmam için bana yardım edeceğini, beni koruyacağını, beni besleyeceğini, beni rızıklandıracağını, bana şifa vereceğini, beni bir şekilde hayatta tutacağını da kabul etmem gerekir.
Yaratan oysa yaşatan da odur. Elbette yaratıp başıboş bırakıvermemiştir. Kur’an-ı Kerim der ya sizi başıboş öylesine salıverdiğimizi mi zannediyorsunuz diye. Öyle değil elbette. Dolayısıyla Ehad ve Samet isimlerinin insanın zihninde beraber olması lazım. Eğer Allah’a inanıyorsan o zaman senin ona gönülden bağlı, onun sana yeteceğine dair bir sonsuz inançla tevekkül etmen de gerekir. Bunlar hep beraberdir. Dediğimiz gibi aslında Allah’ın vermek de vermemek de elindedir.
Ama Allah’ı Teala kimi zaman vererek imtihan eder, kimi zaman da vermeyerek imtihan eder. Ve eğer Allah’a Teala’ya hakkıyla iman etmişsek, her şekilde imtihanda olduğumuzu bilerek davranırız. Allah’ı Teala Samet ismiyle bazı ihtiyaçlarımızı hemen karşılar. Sabah kalktın, gözünü açtın, karnın aç, dola bağıştın, hemen bir şeyler yedin işte rızık önünde.
Allah’a Teala açlık ihtiyacını hemen karşıladı. Bazen de hemen karşılamaz. Bazı ihtiyaçlarımızı, bazı taleplerimizi erteler ve geciktirir. Hemen vermez. Vermesi de vermemesi de aslında bizim için sınavdır. Verdiği zaman şükrederiz. Ya Rabbi sana sonsuz şükürler olsun, bu güzel nimetleri verdin, ben bu sabah kahvaltımı yaptım, karnımı doyurdum, elhamdülillah deriz.
Hâze min fabl-i rabbi deriz. Bu Rabbimizin fazlındandır, Rabbimizin cömertliğindendir, Rabbimizin ikramındandır. Şükürler olsun ya Rabbiler kalkarız. Ama vermediği zamanlarda da o zaman sabrederiz. Elbette elde etmek için gayret sarf ederiz. Hani boynumuzu bükelim, sabredelim, o nasıl olsa gönderecektir diye bekleşip durmayız, üzerimize düşeni yaparız. Öyle değil mi? Hiç kimse uyandığında yatağından kalkmadan, dolabın başına gitmeden karnını doyuramaz. Bir hareket, o hareketle gelen berektir bizim yaşamda gayemiz. Dolayısıyla bizim emek vermemiz, uğraşmamız gerekir. Ama bazen gecikir ikram, bazen ihtiyacımızın karşılanması gecikir, hastalığımıza hemen şifa gelmez. Aylarca tedavi için uğraşırız mesela. Ya da evleniriz, hemen evladımız olmaz, aylarca tedavi için gayret sarf ederiz.
Bir yandan dua ederiz, Allah’tan dileriz, bir yandan kul olarak üzerimize düşeni yaparız. O süreçte sabrederiz. Dolayısıyla aslında Allah’ın bize yeteceğine dair inancımızı yitirmeyiz. Sabretmek ne demektir? Benim kaderime düşen buymuş, artık ben buna mahkumum deyip de bütün şalterleri kapatıp, her türlü imkanları sıfırlayıp, her türlü gayreti sona erdirmek değildir. Aksine her zaman o enerjiyi Allah’a ta’ala olan inancımızdan alarak, gayrete devam etmek, üzerine düşeni yapmak, ben bu işi nasıl çözebilirim? Ben bu ihtiyacımı karşılamak için nerede aramalıyım?
Bununla alakalı kime danışmalıyım? Allah’a ta’ala acaba bana rızkı kimin vesilesiyle gönderecek? Allah’a ta’ala acaba bana rızkı hangi iş ve gayret sonrası yollayacak? Diyerek bir şekilde gayrete devam etmek, arayışa, çabaya, emek vermeye devam etmek, o enerjiyi kendisinde hissetmek sabrın bir parçasıdır.
Dolayısıyla sabırda da şükürde de, hemen elde ettiğimizde de biraz gecikip sabretmemiz gerektiğinde de Allah’a ta’alanın samet olduğunu unutmamak gerekir. Sonunda ila nihayet bir insan çaresiz, yalnız, kimsesiz ve zavallı durumda kalmaz Allah’a ta’ala mutlaka onun elinden tutar.
Kimilerinin imtihanı o sırada daha hafif, kimilerinin ki çok daha ağır olabilir. Savaş zamanlarında, kıtlık zamanlarında, insanların çok daha ağır sınavlardan geçtiği doğal afetlerin yaşandığı dönemlerde elbette ona sabretmek ve gayret etmek zordur.
Ama o gayretin altında, mutlaka Allah’a ta’alanın o ihtiyaçları, o anda içinde bulunduğumuz muhtaçlık durumunu gidereceğine dair bir inanç var olmak zorundadır. Ve bu ihtiyaçları sadece maddi ihtiyaçlarla da sınırlamamalıyız.
İnsanın sevgiye ihtiyacı vardır, sevilmeye ihtiyacı ve sevmeye ihtiyacı vardır. İnsanın şefkat görmeye, merhamete ihtiyacı vardır ve merhamet göstermeye ihtiyacı vardır. İnsanın duygusal ihtiyaçlarını karşılayan da Allah’tır.
Allah’ın Samet isminde, onun sadece maddi fiziksel ihtiyaçlarımızı değil, duygusal ihtiyaçlarımızı da, manevi ihtiyaçlarımızı da, inanma ihtiyacımızı ve o inançtan aldığımız umutla, ümitle, geleceğe dair bir iyilik ve güzellik beklentisiyle ayakta kalma ihtiyacımızı da karşılayan Allah’tır.
O zaman bizim Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmemizin devamında ve hemen beraberinde asla unutmamamız gereken, onun Samet olduğu her şekilde, her zaman bize yetecektir. Hocam, bu kıymetli sohbet için çok teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ediyorum.
Değerli izleyenlerimiz, bugün El-Vahid isminin bölünmesi ve sayısının artması mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık anlamına geldiğini gördük. Es-Samet isminin de ihtiyaçlarını gidermesi için herkesin başvurduğu, yaratılmışlara mahsus acizlikten ve ihtiyaçtan nezeh olan ebedi ve baki yüce varlık anlamına geldiğini tefekkür ettik.
Sadece âlemlerin Rabbine sığınmanın ve sadece O’ndan istemenin izzetini taşıyan mutmain müminlerden olma niyazıyla.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere esen kalın efendim.
Allah’ım, Sen ki, Es-Samet ismin gereğince herkesin ihtiyacını arz ettiğin, fakat kimseye muhtaç olmayansın,
yaratılmışlara mahsus acizliklerden, noksanlıklardan münezzeh olup, ebedi ve baki olansın. Allah’ım, büyük veya küçük, gizli veya açık her ihtiyaç ve sıkıntımızı en detaylı şekilde bilensin.
Senden hakiki bir imanı, imanın geriyi olan ibadet ve salih işleri, sana yaklaştıracak takvayı, imandan bir parça olan hayayı, ilahi yardıma eriştiren iffeti, huzura kavuşturacak gönül zenginliğini niyaz ederiz.
Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, karamsarlık ve zilletten sana sığınırız. Haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan da sana sığınırız. Bizim her türlü ihtiyacımıza kâfi olan, bizleri barındıran, yediren ve içiren,
bizlere ihsan ve lütuflarda bulunup iyiliklerini arttıran Allah’ım, hidayeti erdirdiklerinle beraber, bizleri de hidayete erdir. Sıhhat ve afiyet verdiklerinle beraber, bizlere de sıhhat ve afiyet ver. Himaye ettiğin kimseler gibi, bizleri de himaye eyle.
Bizlere ihsan ettiğin nimetleri bereketli eyle. Allah’ım, yarattıkların sayısınca seni yüceltir ve tenzih ederiz.
Bizleri sadece sana sığınmanın ve yalnız senden istemenin izzetini taşıyan mutmain müminlerin arasına dahil eyle.
Allah’ım, yarattıkların sayısınca seni yüceltir ve tenzih ederiz.