Erzincan (Kemaliye) – Bir Kasaba Hikayesi 1.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1nY00BFP2gA.
.
Bir yolculuğun hikayesidir. Bereketle, güzellikle, iyilikle karşılaşırsın her adımında.
Topraktan, hani geldiğimiz yerden, derelerden, dağlardan, ovalardan, karanlıklardan ve nice aydınlıklardan geçersin. 1071’de attığın adım toprağa değmiştir. Yeni zamanın müjdesi olsun, çağlara değmiştir topukların. Eğin der eskiler, Can Erzincan’ın Şirin ilçesidir. Milli mücadelenin kararlı duruşudur.
Cumhuriyetin Kemaliye ismiyle doğaya, tarihe, insana armağanıdır.
Kemaliye, Erzincan, Malatya, Sivas, Elazığ illeri arasında tam orta noktada bir yerleşime sahip. Çoğunlukla güneybatısı ve güneyi Muzr dağlarla çevrilmiş. Kuzey dağlarında ise Hotac dağı var. Ayrıca ortasında Fırat’ın en büyük kolu olan Karasu geçmekte.
Karasu Vadisi’ne yerleşmiş bir küçük kasaba hatta Eğin dedikleri küçük bir şehir diye Türkçesi de vardır. Halk dilinde çok söylenen, televizyon kanallarında sıkça söylenen güzel Türklerden birisidir. Tabii burada Eğin kelimesine nasıl geçildi ondan kısaca bahsedelim. Şu andaki ismi Kemaliye ama Kemaliyeli olanların hepsi eski isimleri Eğin’i de kullanırlar.
Taksilerinde, kamyonlarında, minibüslerinde baktığınızda Kemaliye yazıldıktan sonra parantaj içerisinde Eğin kelimesinde görürsünüz. Eğin geçmişte kullanılan adıdır. İçi şekilde değerlendirebiliriz. Buraya öncelikle bazı yazılara göre, ifadelere göre bazı kaynaklara göre de Türklerin önce geldiğini,
Ermenlerin daha sonra beraber yaşamaya geldiklerini ve burada uzun yıllar 1915 teşhiri ne kadar birlikte yaşadıklarını söyleyebiliriz. Eğin, Ermenice su kaynağı anlamına gelmekte. Zaten buranın konum olarak insanların yaşama şartlarından en önemlisi bol su kaynağının oluşudur. Göktürk alfabesine ya da göktürk cazıtlarına göre de Eğin cennete açılan bahçe anlamına gelmektedir.
Yerleşim merkezi göl kıyısından 845 metre yükseklikte ama yukarı doğru çıkıldıkta bu yükseklik 1100 metreye kadar gidiyor. İşte bu yükseklikten dolayı da oksijenin bolluğu, doğanın ve fauna bitkilerinin çoğunluğu, bu doğanın içerisindeki en büyük zenginliklerden, çünkü yaklaşık yapılan araştırmalara göre bu gördüğümüz kayalık gibi gördüğümüz arazilerde 4500 çeşit tür bitki ve hayvan türünün olduğu belirlemiştir. Bunlardan yaklaşık 150 tane tür sadece Kemaliye’ye ait endemik türdür. Ne demek o? Dünyanın birçok bölgesinden farklı olarak sadece bu bölgede geçişten yetişen tür demektir endemik tür.
O bakımdan da çok önemli bir yere sahiptir. Hatta bu Türkiye’de benzer türlerin dışında sadece Kemaliye’ye ait 10 da tür vardır, bitki ve hayvan türler açısında.
Muğzur dağının ortasındayız şu anda ve dünyanın en büyük ikinci kanyonundayız. Karanlık kanyonundayız. Kemaliye’nin hatta Türkiye’nin en önemli doğa harikası bir noktasındayız. Burada doğal sporları, macera perest insanları her daim bekliyor. Kanyonun hemen yan tarafından da dünyanın en tehlikeli yedinci yolu geçmekte.
Yapımı ne kadar sürmüş biliyor musunuz? Tam 350 yıl.
Burası konuğumuz babamızın dedesi Zülfikar Efendi 1880 ve 90 yıllar arasında yaptırmış. Ganguruklu Ali Usta diye bir ustaya. Bölgemizin, Kemaliye’mizin en nitelikli evlerinden, konaklarından birisi. Bizde beşinci kuşak olarak bu aldığımız emaneti sonraki kuşaklara aktarmakla görevli hissediyoruz. Bu nedenle konağımızı sahipleniyoruz, restore ediyoruz ve şu an misafirlerin konaklaması için de kullanıyoruz. Aile olarak çok güzel günler geçirdik ama maalesef büyüklerimiz yaşlandı, rahmetli oldu. Biz de evlendik, başka evlere çıktık Kemaliye için de ve çok misafir ağırlayan bu ev bir anda çok sessiz kaldı. O dönem bizim için çok üzücü bir zamandı. Daha sonra aile içinde aldığımız bir kararla ilk önce burayı müze mi yapalım dedik. O da çok hoşumuza gitmedi çünkü kapıyı açıp kapatacağız ve yine ev sessiz ve yalnız kalacak. Biz de bu nedenle ailece karar verdik ve burayı bir konaklamaya çevirdik.
O sakin döneminde o cıvıl cıvıl olan evin bir anda yalnız mahsun kalması bizi hakikaten çok üzmüştü. Daha sonra aldığımız kararla restorasyon çalışmalarına başladık. Titizlikle yaptık restorasyonu ve 6 yıl süren bir çalışma sonucunda bu hale çevirdik.
Konağımız 4,5 katlı. 2 tane ana girişi var, bir de avlu girişi var. Ana girişlerinden birisi selamlık kapısı. Selamlık, eve misafirin alındığı, selamlık odasında misafir edildiği ve yanında bulunan küçük kahve ocağı odasında kahve pişirilerek ikram edildiği bir bölüm.
Diğer kapıda evin kendi kullandığı kapı alt katlara ve üst katlara giriş çıkışı olan, merdivenleri olan bölüm. Eğer selamlık odasındaki misafir evle de uzun süre geçirecek oturacaksa da divanhane bölümüne de misafiri alabiliyoruz.
O tarihte bile her odada ebeveyn banyosunun olması da gelen misafire ve ev kendi iştima yaşantısına ne kadar önem verildiğinin bir işareti. Dolaplar içine gizlenmiş banyolarda çocukluğumuz banyo yaparak geçti. Şimdi o kimliğini bozmadan yine yaşatmaya çalışıyoruz.
Anneannem çok önemli bir halı ustası. Rüyasına bile modellerin girdiğini biliyoruz rahmetlinin. Burada bir sürü kursiyer öğrenciye halı öğretmiş, halı desenleri öğretmiş. Dokuduğu bir halı da İran’da ödül almış, birincilik ödülü ve oradan gelen ödülü de buradaki kursiyerleriyle paylaşmış.
Rahmetlinin bu halısı da rüyasında gördüğü bir modelle ilgili. Gülbül, gül ve üzüm salkımından oluşan bu modeli sabah kalkıyor, desene döküyor ve ipliklerini, boyalarını hazırladıktan sonra dokuyup annemize armağan ediyor. Biz de onu muhafaza ediyoruz, sergiliyoruz. Kemaliyenin en önemli değerlerinden biri de asırlardır ayakta duran Eyn konakları. Bu konaklar sayılarıyla, motifleriyle, renkleriyle, iç yaşamıyla, dışarıya açılan kapılarıyla büyük bir kültürün hazinesidir.
Hadi gelin kapıya bakalım, kapılarımızda neler var? Bizim kültürümüzde, evlerimizde belki bazı şeyleri eksik söylüyoruz, bazı şeylere eksik bakıyoruz. Efendim, birileri diyor ki bu kapılar tiz ses hanımefendileri, tok ses beyefendileri ifade ediyor. Acaba gerçekten de öyle mi? Aslında bu bir zenginlik, bu kaliteli yaşamın bir göstergesi. Bakın ne diyor eskiler? Diyor ki hanımefendilere ait değildir bu ses. Ya da beyefendilere ait değildir bu ses. Bu tok ses, misafirin ağırlığını yabancı olup olmadığını bize gösterir. Yani burada bir cinsiyet ayrımı yok. Buna göre hareket eder, buna göre belki üstlerine başlarına çekidüzen verirlermiş.
İşte böyle bir kültürün, böyle bir medeniyetin imbiyinden süzülmüşüz biz.
Milad döneminde 2. yüzyılda burada önce E’inde Asurlar, Grekler, Persler ve Bizans Darsı dönemi yaşanmış.
Ama daha sonra 1058 yılında Türkler buraya yerleşmeye başlamış. Özellikle Orta Asya’dan gelen Türkler. Ama daha sonraki yıllarda da E’inden iş için, çalışmak için Anadolu’ya giden, başta İstanbul olmak üzere giden Kemaliler’e Yavuz Sultan Selim Ketü Dağlık vermiş ama Yavuz Sultan Selim de onlara bu Ketü Dağlığı vermeden evvel de Türkler buraya, bir kısım Türkler, Kafkaslar’dan gelen Türkler buraya yerleştirmiş.
Ketü Dağlık da şu anlama geliyor genellikle insanların vadideki bu yeterli tarım alanlarının olmayışı dolayısıyla geçimlerini sağlayabilmek için gurbetçilik yapıyorlar. Bu gurbetçilik esnasında da ilk yıllarda gitmişler daha sonra kışın geri gelmişler ailelerine, buradaki çocuklarına kavuşmuşlar.
Yıllar geçtikçe bundan usanmışlar ve orada yerleşmeye başlamışlar. Bu sefer çeşit meslek yapmaya başlayınca Yavuz Sultan Selim sadece Eynilerin mutlaka et Ketü Dağlığı verildiği için et satışıyla ilgili tüccar ya da çizerde uğraşan kişiler olmasını emretmiş.
Ama bu daha sonra Çelebi Mehmet zamanında sayıları arttıkça bu sefer et Ketü Dağlığı yanı sıra kömür ve odun Ketü Dağlığı devirmişler. Dolayısıyla bugün İstanbul’da yaşayan,
Kemalilerin büyük bir ömrünün yaptığı meslekte bu saydığımız kasaplık ve odun, gaz ve buna benzer yakıtlarla ilgili satış işletmeleri sahibi olmuşlardı. Çok büyük işletme sahibi olanlar da vardır o günden bugüne.
Şimdi tarihi eserlerini saymaya geldiğimiz takdirde şunları söyleyebiliriz. Zincirli kaya ve mani yolu, biraz evvel geçtiğimiz yol mani yolu. Onun sebebi de şu, önce bahsetmiştim biraz öncesinde.
Gürbete giden Kemaliler, yani eski adıyla Eyniler, uzun yıllar her kış geri dönüş yapmışlar. Çocuklarına, ailelerine maddi desteği yaptıktan sonra yaz dönemi tekrar çalışmaya gitmişler.
Bu uzun bir süre sonra artık yılgınlığa sebep olmuş ve erkeklerin büyük bölümü İstanbul’da kalmaya başlamışlar. Tabi bu kalışları sonrasında da eşleri ve çocukları babalarını eşlerini özledikleri için kadınlar, gelinler, ağırtlar yapmışlar, maniler yapmışlar.
Gürbete giden bu insanlar daha sonra özlemlerini oradaki kazandıkları parayla Kemaliyye’ye göre denerek bu gördüğümüz evleri yapmışlar. Tabi bu bahsettiğimiz ta Osmanlı döneminden bugüne kadar olanlar.
Şu anda burada İstanbul’da dönüp de maddi durumlara iyi olan Kemalilerler yaklaşık 500’ün üzerinde yeni ev ve konak yapmışlar. Bu saydığımız konak ve evlerin 200’e yakını Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı ortaklaşa halkın ev sahibinde kendi desteğiyle de restore edilmiş durumda.
Bir de şunu açıklamak lazım. Burası bu yoğun kültürel yapısından dolayı açık hava sit alanı ilan edilmiştir. Bu gördüğümüz bütün alanlar sit alanı olarak, yaşam alanların hepsi sit alanı olarak ilan edilmiş.
Amaç eski evlerin korunması ya da yenilerin eski tipte mimari yapıyla yeniden ortaya çıkartılması.
Camilerimiz birlik beraberlik dairesinde omuz omuza durabildiğimiz mekanlardır. İlçelerimizi dolaşırken gözümüz al bayrağı kulağımız ezan sesini arıyor.
Kemaliye’ye geldiğimizde de Orta Cami ile buluştuk. İçindeki Çinilere baktığımız zaman 17. yüzyıla ait bir eser olduğunu anlıyoruz. Kemalye’nin özgün ruhuna uygun olarak varlığını koruyor cami.
Ve yine bu cami mekan içinde kıyamda olduğumuzu gösteren bir yapı olarak hala sizleri bekliyor.
Bizim o dönemlerde buranın 104 köyü var büyük bir kasaba. Bu 104 köyün hemen hemen hepsi gitmiş kasaplık yapmış. Yani eynilere mahsus olmuş bu iş. İstanbul’un çeşitli semtlerinde kasaplık yapıyorlar.
Genelde o zaman İstanbul şimdiki gibi devasa değil. Zaten ailelerin gitmemesinin sebebi de nüfusu çoğalmasın diye sade erkekler gidiyor ve geri dönüyorlar.
Salay eşrafına hizmet veriliyor. Devlet memurlarına, pazar yerlerinde, alışverişlerde dolayısıyla bir kültür seviyesimiz yükseliyor. Çünkü muhatap olduğumuz kişiler hep üst tabaka okumuş yazmış devleti yöneten insanlar kasaplığın yanında medeniyetle öğreniyoruz. Kültürümüz gelişiyor. Dolayısıyla birçok kasap çocuklarını okutuyor. Paşalar oluyor, devlet memurları oluyor. Gelişiyoruz o şekilde. Yani Anadolu’da farklı bir yer burası. Sırf bu kasaplık yüzünden yani gelişmişiz. Ben ilkokulu burada okudum. 1961’de göçtük. Beştaş Mühit’ine gittik İstanbul’da. Orada başladım kemik sıyırmaya. Askele kadar öğrendik mesleği. Askerden sonra Beştaş’ta geldik bir dükkan açtık. Tabi dedelerimizin izinden gidiyoruz aynı şey.
Mesleğimizi ilerlettik, çevremizi genişlettik. Parayı da kazandık. Biz paramızı genelde buraya yatırırız. Burada ev var kaldık, bahçe aldık. Yani bizim milliyetçi bir toplumuz. Geleneklerimize, vatanımıza, dede ocağına sahip çıkarız. Büyüklerimizin büyük bir, yani %90’nın mezarı buradadır. İstanbul’da bile ölse buraya gelirler.
İşte bu geleneği böyle devam ettiriyoruz. Hala yine çok miktarda insanımız kasaplığa devam ediyor. Kadıgölü’nün şu dağlardan gelen, yeraltımdan çıkan sularına bir baksanıza. Bereket değil mi? Huzur değil mi? Bu sesleri nerede duyarsınız biliyor musunuz? Kulakta değil, gönülde. Kemaliye adının geldiği yerden belli, gönülde olduğu için bu kadar kıymetli.
O yüzden burayı gelip görmeliyiz.
Kadıgölü kaynağının olduğu yerde zincirli kaya var. Biraz evvel bahsettiğim mani yolu da hemen onun altında. Zincirli kaya adı nereden geliyor derseniz, kayanın herhangi bir depre mevtasında yıkılıp şehrin üstüne gitmemesi için halk tarafından düşünerek zincire vurulması anlamına zincirlenmiş ve onun içinde zincirli kaya dönüyor.
Tabii bu arada kültürel etkileşimden de bahsetmek gerekiyor. Çünkü Kemaliye’nin idari yapısı açısından Cumhuriyet dönemi öncesi Osmanlı döneminden sonra 1922’de adı biraz evvel söylediğimiz E’nin önüne Kemaliye getirecek yapılmış. Onun da sebebi şu, Osmanlı döneminden sonra 1915 teşhirinden sonra 1922’ye kadar Türkler yalnız yaşamaya başlamış burada. Rumlar ve Ermenler gitmiş ama daha sonra biliyorsunuz o yıllarda birinci dünya savaşıyla birlikte biz de İstiklal Savaşı’na girdik. İşte o savaş esnasında Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Anadolu’ya bir telgrafla kendi yaşadıkları bölgedeki tüm yerleşimlilerdeki yöneticilerden mutlaka askerler, genç insanların asker olarak orduya katılmasını istiyorlar.
Bunun üzerine Kemaliyelerde bunu ilk yapanlardan savaş sonrası Atatürk Kemalilerin bu savaşa verdiği önem katkılarından dolayı kendi adına itafen Kemaliye adı veriliyor. Kemaliye oradan geliyor. Kemaliye ile ilgili son söylemek istediğimiz önemli bilgilerden ilki Slow City ile ilgili olsun. Slow City biliyorsunuz İtalya’da ortaya çıkan ama Türkiye’de de temsilci olan yaklaşık 17 tane şehrimizde bu ismi alan kazabalarımız, ilçelerimiz var. 50 bin nüfusuna kadar olanlar seçiliyor. Anlamı yaşamın çok ağır, eskiden olduğu gibi en az 50 bin nüfusa kadar olan yerlerdeki ağır yaşamı konu alan şehirler dosyalara başvuru kabul edildiklerinde Slow City şehri olarak kendilerini tanıtmış oluyorlar.
Tabii bu bu şekilde yaşamı düşünen insanlar için bir tercih sebep oluyor. Kemaliye de bu konuda başvurusunu yaptı, ilgiller gördü. Önümüzdeki günlerde asıl üye olarak inanılacağı zamanı bekliyor Kemalilerle.
Tabii burada üyeli olan aday adaylığı olan bir başka önemli konuda UNESCO aday adaylığını kazandı Kemaliye. Evleriyle, kanyonuyla, doğasıyla ve buna benzer kültürel değerlerin çok yoğun olduğu, iç içe girdi, gerçekten görülesi bir kasaba diyerek sözlerimi de bitirmek istiyorum.
Yaşayan bir köydeyiz. Kemaliye’ye çok yakın bir konumda yer alıyor, Abçağköyü ve burada insanın, doğanın, tarihin, kültürün farkına varıyoruz. Mutlaka görmeniz gerekir diye altını çiziyoruz.
Türkiye Debiyatı’nın büyük ismi Ahmet Kutsi Tecer’in Köyüdür.
Hani aşık veyseli Anadolu topraklarında bulup, keşfeden edebiyata tanıtan Ahmet Kutsi Tecer. Hani şöyle biraz hüzünlenip de orada bir köy var uzakta, gezmesek de toz masakta Mısra’ların sahibi olan Ahmet Kutsi Tecer.
Bu köy Kemaliye’nin en önemli değerlerinden biridir.
İnsanlar evler yapar, başında dam, altında temeli olsun ister.
Kemaliye’nin meşhur evlerini görünce insanların yalnızca ev yapmadığını anlarsın. İnsanlık penceresinden bakıp yaşam alanlarındaki incelikli yaşantıyı anlarsın. Düşünce inceliğini evlerin kapısında görürsün. Binlerce yıllık yaşantının nakşedildiğini anlamaya çalışırsın. Mimarideki estetiğe, odaların insanın yaşamındaki yerine hayran kalırsın.
Kemaliye evleri insanın asil yaşantısının bir abidesi olarak öylece bekler.
Biz Kemaliye Eğinde, lökü yapıyoruz. Lökü ne anlatmayla bilinir ne de dinlemeyla. Aslında lökü gelip yerinde yerinde gelip yiyeceksiniz, tadacaksınız. Ondan sonra lökün ne olduğunu anlayacaksınız. Ama ben yine de lökü tarifedeyim.
Lök, dutla cevizin gizemli aşkı diyorum ben. Dutla cevizin gizemli aşkı. Yani dutun tatlısı tek ilaçlanmayan meyve dut. Buna eşlik eden ceviz yaklaşık dutu öğüttükten sonra cevizle beraber 2.5-3 saat kadar döve döve mamul hale getiriyoruz. Ve bu tamamen doğal, doğal bir enerji yiyeceği haline geliyor dövüldükten sonra.
Hani derler ya ateş odun yanar, kül olur, insan yanar, kul olur. Dutla cevize döversin, lök olur. Yani onun için lök her taş yerinde ağırdır, lök Eğinde daha da ağırdır. Eski zamanlar, zor zamanlar. Zor zamanlar bu topraklarda hep kahraman yetiştirmiştir. İşte şu anda bulunduğumuz yer. Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü. Erzincan halkın olduğu kadar Türkiye’nin kalbine, gönlüne işlemiş bir isimdir. Onu şehit etmiş olabilirler ama o Türk halkının gönlünde yaşıyor. Kemaliye’ye gelenlerin özellikle görmek istediği bir yapıdır bu köprü. Çünkü sadece bir köprü değildir. Mücadeledir, emektir.
İşte biz bu emeği hak için halka hizmet eden adamları asla unutmayacağız.
Ezan sesi gelir, vakit gelmiştir. Su sesi eşlik eder ilahi çağrıya. Ağaçların altında yürürsün. Taşları çiğnerken bir anda kendini orta caminin yanında bulursun. Kadı Gölü’nün suları huzurla doldurur içini. Orada bir köy var uzakta diyen Ahmet Kutsi Tecer’in köyünde şiir takılır dudaklarına.
Orada bir yol var uzakta. O yol bizim yolumuzdur. Yollarımız dut ağaçlarının, cevizlerin, yeşil yaprakların ve kuşların şahitliğiyle akıp gider. Misafiri oluruz karanlık kanyonun. Birden bire karşımıza çıkan dağ keçileri, tavşanlar, kuşlar eşlik eder seyrü sefamıza.
Fırat’ın güzel suyu akar, ruhu şad olsun Vali Recep Yazıcıoğlu’nun adı geçer sohbetimizde.
Gönle yazılmış isimler tarih olmaz, tarih yazarmış diye bir kez daha anlarız.
Altyazı M.K.