Hayati İnanç – Türkçenin Haşmeti – Cumartesi Sohbetleri (21)

Hayati İnanç – Türkçenin Haşmeti – Cumartesi Sohbetleri (21) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=82qsAcIoMdM. Hocam dilin o zevkli bir şey olduğundan bahsetmiştiniz. Hafızan beni iddial etmiyorsa bir hatıra var üstadla alakalı. Hocam üstad Necip Fazıl Fransa’da bir trende gidiyorken bir Fransız üstadın muhatabıyla olan konuşmasına kulak misafiri oluyor. İnmesi gereken durakta da…

Hayati İnanç – Türkçenin Haşmeti – Cumartesi Sohbetleri (21)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=82qsAcIoMdM.

Hocam dilin o zevkli bir şey olduğundan bahsetmiştiniz. Hafızan beni iddial etmiyorsa bir hatıra var üstadla alakalı. Hocam üstad Necip Fazıl Fransa’da bir trende gidiyorken bir Fransız üstadın muhatabıyla olan konuşmasına kulak misafiri oluyor. İnmesi gereken durakta da inmiyor bu yüzden. Konuşmanın selikası onu o kadar etkiliyor ki. Halbuki Türkçe bilmiyor.
Birkaç durak geç inip soruyor yahu diyor siz hangi dili konuşuyorsunuz? Nece konuşuyorsunuz siz? Merak ediyorum bu kadar güzel selikası olan fonetik olan bir dil hangi dil acaba diye. Şimdi bir zamanlar dilimiz hakikaten güzel bir dildi. Fonetik vardı. Bak ben buna benzer bir şey… Fakültede talebe iken Fransızca konuşan birini de fark etmiştim. Hiçbir şey anlamadan böyle birkaç dakika kulak tuttum sordum soruşturdum.
İyi Fransızca bilen, flülojiye hakim bir Fransızmış ve o lisandaki akışkanlık, selika dediğiniz herhalde bu manaya geliyor. Dikkatimi çekti. Hiç bilmemem rağmen. Ben Fransızca’nın haberdar değilim. O vesileyle bir nükte yakaladık. Bir şey öğrendim. Muhterem Rahim Er dikkatimi çekti. Dedi ki şimdi İngilizce ne kadar meşhursa, ne kadar ravacı yükseksa, 50’li yıllarda da 60’lı yıllarda da Fransızca öyleydi. Fransızca bilmek bir imtiyazdı yani. Eğlence için bile olsa insanlar hatta ben iyi hatırlıyorum 71’de ortaokula girdiğimde seçimlik yabancı dil idi Fransızca.
Sonra kalktı ben ortaokulu bitirirken artık Fransızca okutulmaz oldu. Fransızca İngilizce’ye nispetle daha ağır, grameri daha çetin, sükseli bir edebiyat dili, çok güzel bir dili. Abdülhakim Arfasi hazretlerinden naklen Arabi’den sonra en mütekamil lisan Fransızcadır. Devrin lingua francası. Peki bu ne yani? Ne anlatıyor Rahim Er bize?
Fransızcayı 50’li 60’lı yıllarda öğrenmek isteyen bir yarı aydın için bu iş eğlence. İki senede Hallaç Pamuğu gibi atıyor. Klasikleri tercüme falan ediyor yani o seviyede. Neden? Türkçesi çok sağlam.
Yani 50’li 60’lı yıllarda 40 yaşındaysa bir adam kadim kültüre bir aşinalığı var, haberdar. Medrese görmediyse de göreni gördü. Önünden geçmişliği vardır. Henüz hayatta olan birçok efendim Osmanlı münevverini tanıyor ve lisanı kovvetli. Sonra geldik 90’lara 2000’lere. Fransızca’nın haşmeti kalmadı, süksesi kalmadı.
İngilizce artık ekmek parası için bile elzem hale geldi getirildi her neyse. Ve değil iki sene, 20 sene eğitim aldığı halde gündelik ihtiyacını İngilizce ifade edemeyen okumuşlar doldu ülkemize. Hepimizin başında. Neden? Yani IQ’muz mu düştü? Başımıza saksı mı düştü? Ne oldu bize? Bize olan şu. O Türkçe yok. O kadar sağlam bir Türkçeniz olmadığı zaman yabancı dil karşısında eziliyorsunuz. Karşılık bulamadığınız için kuru ezber, yığma ezber durumuna geliyor iş. O daha verimli olmuyor. Şemsettin Sami Bey’in Kamusü Türkisi’ne bağlı Türkçe ile bugün tasarruf ettiğiniz Türkçe arasında 1’e 8 gibi bir fark var yani büyüklük itibariyle. İşte bu her şeyimize yansıyor.
Dünyaya bakışımız da öyle zaten.
Taralıyor.