Karaoğlan 4. Bölüm | Çile Çiçeği | 32. Gün Arşivi

Karaoğlan 4. Bölüm | Çile Çiçeği | 32. Gün Arşivi videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=yAjhtYuDpuE. İnsanoğlu madde 1 dünyaya gelmelidir. Madde 2 sevmeli sevilmeli dünyayı cennetin kendisi bilmelidir. Madde 3 yaşama sevgisinin kökleri gönlünde insanoğlu günün birinde ölmelidir. Dönmelidir kulaklarına vurup bir elmanın tadı. 4. madde okunamadı. Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri…

Karaoğlan 4. Bölüm | Çile Çiçeği | 32. Gün Arşivi

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=yAjhtYuDpuE.

İnsanoğlu madde 1 dünyaya gelmelidir. Madde 2 sevmeli sevilmeli dünyayı cennetin kendisi bilmelidir. Madde 3 yaşama sevgisinin kökleri gönlünde insanoğlu günün birinde ölmelidir. Dönmelidir kulaklarına vurup bir elmanın tadı. 4. madde okunamadı.
Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri hürriyetimiz……ve hürriyetimizin hürriyetine sahip olmalıdır.
Engeller çok sak onları kırmaya çabalarken kalbim sızlıyor. Özgürlük benim tek arzumdur ama onu ümit etmekten utanıyorum. Beni saran örtü toz ve ölüm örtüsüdür. Ondan nefret ediyor ama yine ona açıkla sarınıyorum.
Borçlarım çoktur, başarısızlıklarım büyük, utancım gizli ve ağır. Ecevit’in korktuğu başına gelmişti. Birileri düdüğü çalmış ve oyunu bitirmişti. Oyunun adı demokrasiydi. Oyunu bitirenler, yani hakemlik oyunu nasıl anlarsa askerler. 12 Eylül yönetimi işe oyuncuları yani siyasetçileri suçlayarak başlamıştı. Askele göre ülkedeki bunalama sorumlusu beceriksiz ve uzlaşmaz siyasetçilerdi. Şimdi oyuna yeni kurallar koyacaklar ve bu defa sahada eski aktörler olmayacaktı. Ecevit’in 27 yıl süren siyasal yaşamı 12 Eylül sabahı gitiyordu. O sabah ettiğinde Sıkıt Askeri Havaalanının bekleme salonunda Türk halkının %80’inin oy verdiği iki lider vardı. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel akıydaki meçhul bir yolculuğa hazırlanıyordu. Askerler iki siyasetçiyi belli bir sıraya ağırlayacaklarını söylemişlerdi. Ancak 27 Mayıs’a yaşamış bir ülkenin siyasetçileri için ağırlanmak meçhule giden bir yolculuktu. Hemki lider de eşlerini yanlarına almışlar ve geçmişteki bütün o ihtişamın aksine
ellerinde bir bavulla kaderlerinin onları götüreceği belirsiz rotayı beklemeye başlamışlardı. 12 Eylül sabahı Bülent ve Rahşan Ecevit Ankara Etimesu Havaalanının bekleme salonunda
önce Erbakan’la sonra Demirel ailesiyle tokalaşıp bir kenarda beklemeye koyuldu. Herkesin tedirginliği yüzünden okunuyordu. Az sonra bilinmeyen bir adrese uçmak üzere bir askeri inat diye uçağına binirirdiler. Uçak Gelibol’daki Hamzakoy askeri kampı için havalandı. İki lider de 11 Eylül’deki kadar birbirine soğuk ve kayıtsızdı. Yol boyu Demirel cebindeki anayasayı okuduğu Ecevit sustu. Hiç konuşmadılar. Gözlerden uzak bu askeri kampta bir daireye Bülent Rahşan Ecevit çifti yerleştirildi. İki sonraki daire ise Süleyman Nazniye Demirel çifti.
Kamp sıkı koruma altındaydı. Ecevit’in yanında getirdiği olivet didaktilosu, not defteri ve meclis sigarası yine masasının üzerindeydi. Kış dünyadaki gelişmeleri televizyon ve radyodan izliyor.
Bir yandan da o zor koşulda gelen telefonlara nezaketle cevap vermeye çalışıyordu.
Telefonlar dinleniyordu. Arayanlara burada denize girmemize izin vermiyorlar diyorlardı. Bu şifeli cümlede baskı altındayız mesajı vardı. Tanaç ayırı bir yer vardı. Küçücük darbeliye. Bu yer çıkabiliyorduk. Onun dışında adamın altında bir adam var.
O yoldan aşağı küçük merdiven vardı. Bir iki basamak o yoldan aşağı inemiyorduk. Bir gün bir TRT ekibi Hamzako’ya geldi. Demirel ve Ecevit ailesinin günlük yaşamlarını çekecek ve ibret için kamuodayı almak için.
Çekim yapılırken televizyon açıktı. TRT ekranında günlerdir MGK bildirileri okunuyor. Orgenel Kenan Evren her iki lideri ağır eleştirilerde bulunuyordu.
Sonuç alacak teşebbüsleri, siyasi çıkar çatışmaları ve basit parti hesapları,
kaprisler, hayaller, gerçek dışı, talepler ve Türk devletinin niteliklerine tez düşen gizli ve açık emeller arasında kaybolup gitmiştir. Bizi de o şekilde dinletmeleri çok rahatsız ediyor. Evet, ondan sonra dinleyeceksiniz diyerekten zorla getirmişlerdi bir odayı. Ben istememiştim değil mi? Ben girmedim o odaya dinlemek için.
Çünkü size burada iyi muamele ediyorlar, bir sıkıntı vermiyoruz burada size diye onu göstermek istediler galiba. Ama ben de vatandaşa bu şekilde belanseydirecek bir şeyden çok rahatsız oldum ve öfkelenmiştim, çıkmamıştım. Beni de rahatsız etti tabi. Raşlanada hak verdim katılmadığı için. Bu propaganda filmi çekilirken Bülent Ecevit’in duyduğu rahatsızlık yüzünden okunuyordu. TRT mikrofonuna zoraki bir konuşma yaptı. Teyzecilerine yani bütün yurttaşlarıma mutluluklar, esenlikler dilerim.
Özgürlük içinde, birlik içinde, barış içinde mutluluklar dilerim. Ecevit 11 Ekim’de Hamzakoy’dan siyah renkli, forsu kapalı, siyah bir ordiner arabasıyla Ankara’ya döndü. Karşılayanlar arasında CHP’li eski parlamenterler, dostları ve komşuları vardı. 29 Ekim’de MGK Genel Sekreteri Or General Haydar Saltuk bir açıklama yaptı ve önümüzdeki dönemde ne Bay Ecevit, ne Bay Demirel, ne de diğerleri olacak hiçbir dönem olmayacaklardı. Bu Ecevit’in siyaseten ölüm fermanıydı. Karaoğlan ertesi gün CHP Genel Başkanlığından istifa etti.
Parti lideri sıfatıyla herhangi bir eylemde davranışta bulunan yasaklanmıştı. Onun üzerine ben partiden istifa ettim. Öğrenlikle üzerinde konan yasaktan da istifa etmiş olacağımı düşündüm. Ecevit bu kararı partinin yöneticilerine danışmadan almıştı. İstifa kararı o gün telaşla Ecevit’in evine koşan CHP kadrolarında tam bir şok etkisi yarattı. Şiddetle karşı çıktım. Yani böyle bir hakları olmadı. Yani böyle bir dönemde partinin yalnız bırakılmaması gerektiğini. Haydar Saltuk’un bir konuşmasını gerekçe göstererek. Partiden genel başkanın ayrılmanın çok güçlü yanlış olduğunu. Partinin kurulta yapma şansının belayı olmadığını, genel başkan seçilemeyeceğini, partinin sahipsiz kalacağını ve buna çok karşı çıktı. Ecevit için yeni bir dönem başlıyordu. Bu yeni dönemin en önemli özelliği yalnızlık duygusuydu. CHP’liler onu en zor günde partiyi bırakıp gitmekle suçlarken, o da CHP’li kadroların askeri yönetimle hesaplaşmadığını, kendisini yalnız bıraktığını düşünüyordu. Artık altında yalnızca kendi imzası olan kişisel metinlerle mücadelesini sürdürüyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin devleti kuran parti olduğunu ve böyle bir darbe karşısında suskun kalamayacağını, hırsat düştükçe ilettim arkadaşlarımı. Arkadaşları tam yalnız bırakmış oldu. Yani onlar ürktüler, eğer biz de herhangi bir harekette bulunursak, biz de hapse gireriz diye ürktüler ve yeri çekildiler. Arkadaşlar şöyle bir kesin tavır almakta çekingen davranıyorlardı.
Ve bunun zamanı olmadığına düşüyor olmalardı. Ben de ısrar etmiyordum. Çünkü birtakım riskleri oldu, belliydi bunun. Ecevit genel başkanlığı bıraktıktan sonra görüşlerini kamuoyuna daha rahat ifade edeceği bir iş arayışına başladı. Gazeteciydi. Yapabileceği en iyi iş mesleğine dönmekti.
Telefona diyor Aydın Bey, Aydın Doğan Bey. Diyor ki gazetelerinize yazmak istiyorum. Daha önce de zaten apti pekstil döneminde de bizim Afrika yazarıydı, Köşe yazarıydı. Bir de şaşırıyor tabii şey Aydın Bey. Olaçok memnun oluruz diyor. Sayın Ecevit diyor. Yalnız ben arkadaşlarla bir danışayım, ondan sonra sizi arayalım diyor. Kredi dönemi ve askeri rejim dönemi ufacık bir şeyden kapatıyorlar gazeteleri. Ondan ürküyorlar. Bülent Bey’in de kaleminde pek o kadar şey değil tabii. Aydın Doğan ve arkadaşları gazetenin kapanması tehlikesini dikkate alıyor ama Ecevit’i de kırmak istemiyorlardı. Akıllarına gelen bir öneriyi Ecevit’e sunmaya karar verdiler.
Gittik Bülent Bey’e, işte dedik ya böyle böyle anlatıyorlar. Dergi çıkaracağız. Biz her şeyini karşılayacağız. Siz yazı şeyi de siz hazırlayın. Elemanları siz seçin. Ondan sonra ve istediğiniz şeyleri, aletleri, evi, bir o tutmayı, malzemeyi falan Orhan Tokatlı burada, usya, gerekli şeyi verecekti. Ve kuruldu. Hakikaten de güzel bir şey yaptık. İyi tepiştik, bir o falan çalışmaya başladılar. Hemen destekledi.
Rizikolarına rağmen askeri kesimden gelen baskılarına rağmen çok mütevazı olanaklarla çıkarıyorduk tabi. Onun baskısının üzerine oldu. Onun katkısıyla sağladığı maddi olanakla bir seyri o dergiyi çıkartabildik. Böylece arayış, Şubat 1981’de Ankara’daki Mütevazı Bilosu’ndan yayına başladı. Yayın kadrosunda Ertuğrul Özgök, Nahit Duru, Necdet Onur, Haluk Gerger, Şahin Mengü, Oruç Aroba gibi isimler vardı. Onlar tencereyi küsertmişlerdi biz seninle de. Yeniden tencereyi verelim yeniden küsertsinler. Arayışın ilk sayısında baş yazar Bülent Ecevit, kendileri için tencereyi kirlettiler diyen Kenan Evren’e şöyle cevap veriyordu.
Politikacılar suçlanabilir, haklı haksız belki tümü suçlanabilir, iktidarlar suçlanabilir, haklı haksız belki tümü suçlanabilir. Ama özgürlük suçlanamaz, özellik suçlanamaz, demokrasi suçlanamaz. Hızla bir muhalefet odağı haline gelen arayış dergisi bir süre sonra askerleri rahatsız etmeye başladı.
16. sayıda sıkı yönetim Ecevit’in yazı yazmasını yasakladı. Ecevit imzasız yazmayı da reddetti. Ama yine de dergiyi daha fazla yaşatmak mümkün olmadı. 54. haftanın sonunda… Uğay’da kalktık, çağırdı. Bu zamana kadar hep rica ettik sizler dedi. Şimdi rica etmiyoruz artık, emrediyoruz dedi. İlişkinizi kesin dedi.
Peki efendim dedi. Aynı şeyleri söylüyoruz ama hayır tamam dede siz yapın siz çıkartıyorsun bunu. Ayrıldık buraya geldik. Fakat bunu Bülent Bey’e nasıl söyleyeceğiz biz? Yani hakikaten çok duygulu kimseyi yani, hissi. Adam alınır, her şeyi alınıyor.
En az bir yere turan atı, o yatağa gitmeye gitti. Ve gerekeni söyledi böyle böyle böyle böyle. O da pek etmedi. Ondan sonra ve o arayış terkisi de böylece kapandı. Ülkenizden mevcut tüm siyasi partiler bugün de geçerli olarak fethedilmişlerdir. Bu açıklama yapıldığında Ecevitler İstanbul’daydı.
Apar topar Ankara’ya dönüp CHP Genel Merkezi’ne geldiler. Daha bir yıl önce yüz binleri sokağa döken CHP’nin önünde sadece askerler vardı. Cumhuriyeti kuran partinin 60 yıllık hafızası kamyonlara yüklenmeye başlamıştı. Tarihin yok edilmesi mümkün değil. Çok acı gelmişti bana.
Fakat orada görevli subaylar, rejim subaylar çok saygılı davrandılar. Ve istediğinizi alabilirsiniz dedi. Zaten bizim almadıklarımız sekaya gönderilecekti. Ben de gidip onları çuvallara doldurdum orada. Büyük çuvalla. Kimse de yoktu tabi parti de. Büyük tabaklar vardı. Üstünde birer de nöbü resimleri vardı. Plastik tabaklar. Onları hep çuvallara doldurdum. Sonra o çuvalları sürüklüye sürüklüye aşağıya indirdim. Kapıdan çıkıyorken ondan polisler itiraz etti. Çıkaramazsın hiçbir şeyi diye. Ama dedim bunlar şahsi dedim. Bak hepsinde dedim. Recevit’in resimleri var dedi. Mavile mi dediler. Beni o polisler birer tane alıp şimdi ceketlerin içine soktular.
Bana da müsaade ettiler onları götürmem. Ecevit eve gidince evrenin açıklamasına ağır bir cevap hazırladı. Bugünkü yönetim biçimini içime sindiremediğim bir gerçektir. İçime sindirmeye de mecbur değilim dedi. TRT’ye gönderdiği bu metin yayınlanmadı. Ancak Ecevit metnin yabancı basına dağıtınca hakkında 3 aydan 1 yıla kadar bir sistemiyle dava açıldı.
Ve ilk duruşması 3 Kasım 1981 günü Sıkıyönetim Mahkemesinde yapıldı. İlk yargılanma çok zor. Tabi ki bu bir şeydir. Tahmin ediyorum 3 avukatı eşi partinin genel sekreteri rahmetli üstünde her zaman vardı. Her zaman bu kanlında destekti. Onun dışında 5 altlarında vatandaş vardı. Bunun içinde vatandaş derken 2-3 tane belki o anda Sıkıyönetim Mahkemesi duruşma bekleyen avukatlardı.
Salonda 20 kişi yoktu. Ben mama o sabah duruşmaya gelirken biz çok ciddi emniyet evbirleri de gördük. Yani askerler bile işin bu kadar hafife alınabileceğini yani 78-79’da açtık dağlara taşlara yazıp iktidara getiren insanların bu kadar tepişiz kalacağını düşünememişlerdi herhalde.
O davalara çok az kimsenin izleyici olarak geldiğini gördüm. Ve onu beni tabii rahatsız ediyordu. Yabancı belgelerde bile borç salonların resmi çıktı. Fotoğrafı çıktı. İşte Ecevit yargılandı ama hiç kimse yoktu diye.
Tabii yani ne yapacağım. Ecevit hakimlerin huzuruna yalnız başına çıktı. Adresi aynıydı ama mesleği artık politikacı değildi.
Orhan Tüfeş’i 60-90-95’de emekli gelmedik. Sucu işlediğiniz iddia edilmektedir. Sucun tahmini özellikle bu. Fazla şey yapmadan dağıtmadan bu konuda kendi anlayışları doğrultusunda sözlü ve yazılı dayanda bulunmayı yasaklıyor.
Bildiri toplayın. Fotoğraf et 12.12.2014’e ısmarladık. Ecevit o günkü duruşmada 4 ay hapsiye mahkum oldu. Evdeki basın toplantısında Türk gazeteleri esprili bir dille takılırken asıl mesajı yabancı basına verdi.
Nasıl olsa basanın ceflarını bildikleri için bir şey sormuyorlar aynı zamanda.
Şimdi, demir parmaklıklarla tanışma zamanıydı.
kendini半 de nichtwave vermeye devam edebilirmelerinasın. open creepy sen de bak
Bu haftaki arayış dergisi siyah bir kapakta çıkacak. Ön sözde ise bunun nedeni baskımız gecikti diye açıklanacaktır. Bu yasanda ürünün son silahında seni arayıp yanağına yaklaştır.
Benim deki yol kapanmış, ağrımık yıkanmış ve sessiz falanlıkla yerleşmek zamanı gelmişti. Cezaevinde özel bir odaya alınan Ecevit bol bol yazı yazıyor. Hakkında açılan yeni davalar için savunma hazırlıyor. Darbeyi kalıcılastıracağına inandığı yeni anayasa taslanı eleştiren Metinler kalemi alıyordu.
Bu çalışkanlık gardiyanın Selahattin Akbaş’ı bile şaşırtıordu. Gizemes de sat dokumaya kadar otururdu, kast okurdu. En fazla o gizli okurdu. Ve onun okurdu. Dedim oğlanı gözler bir köle alır. Fakat çok sinirli gazete alıyordu. Bir gün sordum. Vallahi gerçi benim param yok. Bu nedeni alamıyorum ve ben aldığım gazeteleri de oraya gönderiyordu.
4 paket bir de malataya çıkıyordu. Ben yine kendi 216 saha rast işleyip 266 götürüyordum. Ve bir resmi yaptım ona. Ya ben bunu dışarıda bulamam. Bunu alıştırıyordu. Önce salcı ve cemaat müdür çok saygılıydılar. Çok iyi niyetliydiler. Benim rahatlığını sağlayabilmek için gereken her şeyi yaptılar. Ankara’daki baş salcı da sık sık gelirdi. O da eksik olmasın durum bu karşılaştırmak için katkıları da bulundu. Yani çok iyi davrandılar her bakımdan. Dışarıdan yemek yasakmış galiba ama biz dedik ürseliyorlar. Ürseli olunca işte Perilzanyı gelecek. Orada da ürselim geçti. Çünkü şey tansiyon gerilim azalmıştı tabi. Ecevit partillerin, örgütlerin basının tepkisizliğine kızgındı.
Bu kızgınlığını uzun volta ve pimpon seanslarında eski bakanı, yeni hapishane arkadaşı Şerafettin Elçigil’e paylaşıyordu. Bak Pakistan’da 4000 hakimler Çeyelhakkın diktorecimine tepki göstererek istifa etmişlerdi. Ne oldu? Öte de kahroluyordu. Pakistan söğürgecilikten yeni yeni kurtulmuş.
Yeni hakimler bu tepki gösteriyor ama maalesef bizde bu türde namuslu davranabilen yeni bir hakimin çıkma işi beni rencide ediyor. Rahmetli Ekmekçi bana bir gün ısrarla Bülent Bey’e sor. Ne okuyor, ne yazıyor dedi. Ben de sanki bilmiş gibi Sayın Ekmekçi’ye rahmetli dedim ki bunun sorunun alemi var kızar süperen dedim. Yok illa sor dedi. Üsteledi tekrar sordum ama ben de dedi evine gittiğim zaman dedi sayın Ekmekçi ne
yazdınız ne okudunuzu soruyor dedim. Kılıfı içinde gözlüğü vardı. Gözlüğü masaya çok sert bir şekilde koymadı vurdu. Gözcük ben de aldı. Benim ne yazdığım ne okuduğum ne bilir. Ekmekçiye söyle onu ne yazdığımı çok bilir dedim. 1981’i 1982’ye bağlayan yılbaşı için Rahşani Cevit iki mum satın aldı.
Mumlardan birinin üzerinde kız diğerinin üzerinde oğlan resmi vardı. Kız resimli olanı kendisine sakladı. Oğlan resimlisini işine yolladı. Yılbaşı gecesi saat tam 12’de biri evde biri hapiste mumunu yakacak ve yine aynı anda diğerini hatırlayarak söndürecekti.
Bu alışkanlığı ondan sonraki her yılbaşı tekrarladılar.
Ecevit iki ay hapis yaptıktan sonra 1 Şubat 1982’de tahliye oldu.
Çıkış kapısında onu bir grup partili ve Eşirah Şen Ecevit bekliyordu.
Eve gittiğinde yine yabancı basınım karşısına çıktı.
Artık isyan bayrağını açmıştı. Kapısını sadece yabancı gazeteciler çalıyor. O da mahkum olacağını bile bile çekinmeden görüşlerini söylüyordu. Ancak açıkladığı her görüş ona yeni soruşturmalar ve davalar olarak dönüyordu.
Kısa zamanda hakkında açılan soruşturmaların sayısı 120’yi bulacaktı. Çıktıktan iki buçuk ay sonra yeniden gözaltına alındı. Bu kez de gerekçe yabancı basında yer alan demeçleriydi.
Ecevit 10 Nisan 1982 günü silahlı inzibatlar eşliğinde mamağa getirildi. İkinoğlus kıyametin mahkemesinde yaptığı savunmak kar etmedi. Bir demeçinden aklansa yeni bir demeç konuyordu önüne. Çıktığında tutuklanmıştı. Yeni adresi diğer siyasi tutukluların bulunduğu askeri dil okuluydu. Orada da giriş katında kendisine ayrı bir oda tahsis edilmesine rağmen
binada MHP’lilerden MAO’culara, MSP’lilerden tiplere kadar her kesimden siyasiyle bir arada kalıyor. Bütün gün daktilo başında soruşturmalara cevap hazırlıyor. Boş zamanlarında da diğer tutuklu arkadaşlarıyla voleybol oynuyor ve tartışıyordu. Gün boyu bizimle birlikte bu havalandırmaya çıkıyordu. Bir voleybol oynadığımızda zaman zaman voleybol oyunlarına katılıyordu. Yukarıda ping pong masamız vardı. O ping pong masasında ping pong oyunlarına katılıyordu. Mesela bir tane sahneyi hiç unutmuyorum. Bir tarafta Sabi Sonu’nun yolu Ecevit, bir tarafta benimle Yaşar okuyan dörtlü mesela tenis turnuvası, tenis tümmaşları yaptığımızı hatırlıyorum. Çok sıcak diyalog kurabildim hepsiyle. Onlar da birbirleriyle. O öyle cezaevi veya tutuklu gibi ortamına girdiğinde eski kavgalar bir yana bırakılıyor, unutuluyor. Aynı kaygılar içinde bir araya gelinir. Demokrasinin değeri konusunda herkes birleşiyor. Herkesin birleşmesi kolaylaşıyor. Hepsiyle çok yakın ilişkilerim oldu. Hepsinin de bana çok sıcak, saygılar, davranışları oldu.
Herkesin benle hep eden, tek apeden, tipten, ün diyenlerinden çok iyiliği iç bir ortam. Yani dışarıdaki kavgalarla iyiliği olmayan bir ortam oluşuyoruz, oluşmuşluğu ortada. Ecevit avukatlarla beraber geliyordu. Otel ergilerinin ötesinde duruyordu. Ecevit’le el sallıyorlardı birbirlerine, Ecevit’le haberleşiyorlardı. Oradan oya bağırarak konuşuyorlardı.
Ecevit tabi hep büyük bir şeyle, aşkla Rahşan Hanım’a olan sevgisini, saygısını, onun fedakarlıklarını parti içine yürüttüğü mücadeleyi de her Rahşan Hanım konuşma uzaktan uzağa konuşmasından sonra büyük bir keyifle ve büyük bir sadakatle anlatırdı. İçerideki ilk gününde Rahşan Ecevit dil okulunun önüne gelip eşini görmeye çalıştı. Olmadı.
Ertesi gün Bülent Ecevit’ten şu mektubu aldı. Sevgili Rahşan, dün akşam kavuşur gibi olup da kavuşamadığımca çok üzüldüm. Eğer kendime fazla dert edilmeyeceğimi diyorsam bu ayrılığa daha kolay katlanırım. Bu sabah öğrendim ki, niye dün benim kaldığım odanın tam karşısına gelmişsiniz.
Fakat haberim olmadığı için bakmayı akıl etmedim. Kendine lütfen iyi bak. Yaşama gücümüzü söylenmeliyiz. Eğer kendine iyi bakacak ve içini rahat tutarak çalışırsan, belki bu arada resim yapmaya bile başlayabilirsem, çıktığımda seni resim yapar görürsem, dünyalar denip olur. Yakında görüşmek umuduyla çok çok sevgiler.
Aslında Rahşan Ecevit daha zor durumdaydı. Resim yapmak şöyle dursun, eşinin verdiği demeçlerin izini sürmekle, onun istediği belgeleri bulmakla, ona çamaşır yemek hazırlamakla uğraşıyordu. Bir yandan da geçim sıkıntısı nedeniyle evdeki eşyaları satmaya başlamıştı.
Bir şeyler satıyordu. Yani evde satılabilecek şeyleri satmaya çalışıyordu. Mesela, en son hatırlıyorum çay kaşıkları bulduydum mutfakta girmiş. En son onları satmıştım, altı tane girmiş çay kaşığı. Getirdim onlara verdim. İşte ne verdilerse alıküme onlar.
Birazdan zor durumlar karşısında çok sükunetliler, çok sakinler. Oranlardan dolayı değil, tabii hasret çektiğim için ağladım. Zor günlerdi. 35 yıllık evlilik yaşamlarında ilk kez böyle siz durumlu bir ayrılık yaşıyorlar. Birbirlerini ancak mahkemede görebiliyorlardı.
Bu buluşmalardaki özlem dolu bakışlar fotoğraf karelerine yansıyordu. Tabii o sahnelerde biraz bir hasret vardı. Görüşemiyorduk tabii. Ama öyle şimdi birer yüzlerden yine de. Ben öyle hatırlıyorum. Yani şey, nükleer olmayan bir yüzlem sana gelmek istemezdim tabii. Seni üzerdim başka türlü olsaydı. 28 Mayıs 1982 günü Bülent Ecevit’e giden temiz çamaşırların arasından katlanmış beyaz bir kağıt çıktı. Kağıdın üstünde şu not vardı. 28 Mayıs 1925 Seni seviyorum. Rahşan. O gün Bülent Ecevit’in yaş günüydü. 3 Haziran 1982 günü Ecevit yeniden Sıkıönetim Mahkemesi huzuruna çıktı ve kendini savundu. Benim çok sınırlı olanaklarımla tutuk elinden izleyebildiğim kadar. İngiltere’de Guardian, Amerika’da New York Times ve Washington Post. Avrupa’da International Herald Tribune.
Almanya’da Derşifli Gelgide, Dünya Kamu Oyunda büyük ağırlığı olan yayın organları. Türkiye’deki rejimde gelişmeler hakkında o zamana kadar görülmedik ağırlıkta baş yazılar yayınladılar. Bu yazıları herhalde ben askeri tutuk elinden yazdırtmış olamazdım. Ona rağmen tutukluluğum sürdürüldü. Ve ben şimdi iki aya yakın süredir vermediğim demeçlerden, söylemediğim sözlerden ötürü tutuklu bulunuyorum.
Ve Türkiye’nin dışarıdaki saygınlığına zarar verdiği middası ile yargılanıyorum. Ecevit bu savunma üzerine tahliye edildi. Ancak hakkında açılan dava sayısı 166’yı bulmuştu. Dışarı çıktıktan iki buçuk ay sonra yine yabancı basına demeç vermekten aldığı cezayla yeniden Ulucanlar cezaevine döndü. Üç ay 27 gün daha yatacaktı. İçeri girdikten iki gün sonra bir zarf içinden bir kartpostal ve bir demet kır çiçeği çıktı. Kartpostalda bu kez şu not vardı. 22 Ağustos 1946. Daha nice nice yıllar. Tanrı’dan beraberliğimiz dileğiyle. Rahşan. O günde 36. evlilik yıldönümleriydi. Ve ilişkileri bir süre görülmüştür damgalı mektuplarda sürecekti. Sevgili Rahşanım. Şimdi mektubunu getirdiklerimi ve çiçeklerini aldım. Önce 22 Ağustos’u anlasamadığım için utandım. Ama sonra bunu mutluluğumuzun ördan yola değil her gün bilincinde olduğumuza yoldum.
İyi olduğuma ne kadar sevindim. Hala koşuşturmana da o kadar üzüldüm. Ben hapisteyim. Annen hastanede. Ayrıca evler, kediler, çiçekler, kuşlar. Hepsinin yükü omuzlarında. Sevgili Rahşanım. Sevgili Bülendim. Seni dün cezaevindeki davranışımla utandırdım mı acaba diye düşünerek geceyi daha da fena geçirdim. Ama bu sabah daha da iyiyim. Dediğin orada utanması gereken ne sendin ne bendin diye düşündüm.
Hasretin şimdi ben dağlar kadar büyüdüm. Sevgili Rahşanım. O yorgunda o hüksüz ve o gıdağsız ve o gerilime kimse dayanamaz Rahşanım. Bunun kimseye yaraydı olmaz. Ben cezaevine girmeden önce bana artık koşuşturma diye çıkıştırma unutma. Kendine de hatırlat. Haydi benim Rahşanım. Toparla kendini. Seni dün gördüğüm hale gelecek sen dünyayı kurtarmak benim işime gelmez. Beceremem de zaten sevgilerle. Sevgili Bülendim. Çok şeyler yazmışsın. Seninle dertleşmiş kadar oldum. Zaten sorunum da bu. Beraber olmadığımız için günüm sıkıntılar içinde kalıyor. Beraber olunca gün boyunca veya günün sonunda durdu ölüp içimi boşaltabiliyorum.
Ama yalnız olunca devamlı heyecan içinde bazen panik ölçüsünde hislerimle alt altan üst üste oluyorum. Onun için sen olmayınca patlayacak gibi oluyorum bazen. Seni çok seviyorum ve seninle olmak istiyorum. Ama seni de üzüyorum. Evrenin burdur konuşmasının özetini dinledim. Bildiklerini yapmakta çok kararlar. Nereye baksam görülürde hiçbir umut yok. Düray günlük beletisi yok.
Gelen bayram parklarında birkaç yılındaki muamişliklerinden başka sanırım daha çok uğraşmam gerekiyor. İçimizdeki düğütüyle birlikte senin bundan sonraki yaşamımızı bir adaya dönüştürebilsek sevgilerle. Sevgili Bülendim. Benim düğütlerim yok olmadı. Ama herhalde hafifledi ki her an bırakabilecek durumda olduğumu hissediyorum. Şu sırada en büyük isteğim, gönlümüzce bir yönetimde adamızda her şeyden uzak yazıyor, çiziyor olmak. Onun içinde Allah’ın nereden ne vereceği belli olmaz. Allah büyüktür diyorum. Seni çok seviyorum, bekliyorum. Yaşar. Ben bugüne kadar, ecelit kadar eşime bağlı. Bu bağlılık yalnız bir sevgi değil.
Sevgiden çok daha öte tamamen adeta bir tutkudur, bir bağlıktır. Eşine aşırı derecede hayran. Eşi onu hiç yalnız bırakmaz dedi. Ecevit 15 Ekim 1982 günü ikinci kez cezaevinden çıkarken kapıda yine küçük bir karşılayıcı grubu vardı. Yine askerler, yine avukatları, eşi ve gazeteciler oradaydı.
Bir gazeteci bundan sonra yine konuşur musunuz diye sordu. Ecevit şöyle yanıtladı.
Herkes baskıya boyun eyseydi, insanlık hala dünyanın düz olduğunu sanıyor olurdu.
Normal düzene, parlamenter, parlamenter, demokratik sisteme döndükten sonra da Türkiye’nin kaderi, memleketi bu hale getirenlere tekrar teslim edilmeyecek. Devlet başkanı Kenan Evren’in bu sözleriyle yeni dönemin eski siyasilere kapalı olduğu açıkça anlaşıldı.
Yeni oluşumların kapısı aralanmıştı. Ecevitlerin orandaki evi devrik liderinin mührünün peşinde koşan politikacı adaylarıyla dolu taşmaya başladı. Türkiye icazet sözcüğüyle o günlerde tanıştı. İcazet kelimesini orada öğrenmiştim. İcazet verilmişsin.
Birçok önde gelen siyasetçi veya önde gelen bir siyasetçi olmaya hazırlananlar mütemadiyen bize gelirlerdi. Bizim kendilerine katkıda bulunmamızı, yardımcı olmamızı isterlerdi. İdda ederler ki kapıları açmamışız biz onlara. Halbuki o kadar çok kimse gelirdi ki ben artık evin kapısını kapatmazdım, açıp tutardım. Herkes girdi gibi girer çıkardı. Çay gibi bir şey olmuştu değil mi? Evet öyle olmuştu. Çay ocağı gibi daha doğrulttu. Mütemadiyen Rahşan çay yetiştirmeye çalışıyordu. Evela bir tassoysa Allah. Tasoysa Allah gittik. Kuruyor partiler. Siz de bir el verseniz de birisini şimdi kursun. Ondan sonra nasıl olsa siz yasak kalkacak, oz alırsınız geçersiniz. Hayır dedi. Benim başımda bulmadığım bir parti kurulamaz dedi. Ben 12 Eylül koşulları altında beş generalin buyruklarına boyun eğerek bir parti kurmaya öncelik edemem. Demiştim. CHP’nin tarlasında yeni partiler kurulurken bir gün Ecevit Halil Tunç’un çiftliğine gitti ve saksıda çiçek zor yetişir. Oysa tarlada çilesi çekilerek yetiştirilen çiçek daha güzel olur dedi. Bu çile çekmeyi göze alın mesajıydı. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimler Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni tek başına iktidara getirdi. Necdet Çalp’in Halkçı Partisi ise %30 oy alarak 117 milletvekili çıkarmıştı. Demokrasinin yolu açılmıştı. Ecevitler daha 12 Eylül günlerinde karar verdikleri proje için kolları sıvadı. Bu giziplerden, iç çekişmelerden arındırılmış bir demokratik sol parti projesiydi. Her şeye sıfırdan başlayacaklardı. Ve kuracakları parti 20 yıl sonra Gülen Tecevit’i yeniden Başbakanlık koltuğuna taşıyacaktı. Çevremde herkes şaşırsa, bir de senden bilese, sen aklı başında kalabilirsin eğer. Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye gerinir.
İkisini de gelmeyebilirsin eğer. Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz, kurulabilirsin işlerinden. Döküp orta yada yorunu, bir yazıt tula da götürsen bile, getirdiklerini dolamaksızın bile baştan tutabilirsin yolunu. Herkesini bırakıp gittiği noktada sen de alabilirsin eğer.
Her şeyiyle dünya önüne sevilir, müsterik oğlum adam olduğun demektir. Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri,
adalet pitchoring paralyzed’s everyone