Karaoğlan 5. Bölüm | Veda | 32. Gün Arşivi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=jcyARktdQ1A.
İnsanoğlu madde 1 dünyaya gelmelidir. Madde 2 sevmeli sevilmeli dünyayı cennetin kendisi bilmelidir. Madde 3 yaşama sevgisinin kökleri gönlünde insanoğlu günün birinde ölmelidir. Dönmelidir dudaklarına gurup bir elmanın tadı. 4. madde okunamadı. Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri hürriyetimiz………………………………
……………………………
onun kadar dolduramadı. Hiçbir siyasetçinin ismi onun gibi dağlara taşlara yazılmadı. Hiçbir siyasetçi solun geleceğine ilişkin onun kadar eleştirilmedi. Adı kimi zaman bir bölen kimi zaman dürüst siyasetçi diye anıldı. Gülent Ecevit çok partili dönemin hafızası ve bir siyasetçinin sandıktan çıkıp sandıkta tükenişinin örneği olarak tarihe
kazındı. Tarihi cübbesi mi yoksa Türkiye’nin tarihi dönem eşlerindeki yeri mi bilinmez ama Gülent Ecevit Cumhuriyet tarihinin en önemli gelişmelerinde hep iktidar koltuğundaydı. Kıbrıs’ta Abdullah Hücalan da meclisteki o tarihi çıkışında en ağır ekonomik krizde ya da ülkenin depremle yıkıldığı süreçte başrolde hep o vardı. Bütün bu olaylarda acaba Ecevit de düşünmüştü. Üç dünyasında hangi fırtınalar kopmuş kimlere kızmış kimleri affetmemişti. Ecevit’in pişmanlıkları var mıydı? Rahşan Ecevit’in tarihi düştüğü notlarda neler vardı? Karaoğlan belgeselinin bu son bölümünde bütün bu sorulara Gülent
ve Rahşan Ecevit yanıt verdi. Yakın geçmişin kara kutusu ilk kez açıldı. Bir cılız dere akardı Cüdi dağından aşağı. Dere başı köyümdü benim iki yanı
bahçe. Bahçelerin varı yolu sarı armut kırmızı nardı. Derken bir gece yarısı bana geldi kurbanlık sırası. Köyümün koynundan kopardılar, kayalara apardılar, vatan millet
uğruna vurdular beni.
Teğerli Zambuz halkılar, Gülent Ecevit’imiz, Karaoğlan’ımız şimdi aramızda karşınızda
bir şey yok. 1980’ler Ecevit’in dönüşüm yılları olmuştu. 12 Eylül’de yasaklar, yargılamalar, hapislerle başlayan ve DSP’nin kuruluş sancılarıyla süren bu dönem Karaoğlan’ı bir ara siyasetten solutmuş, yeniden gazeteciliğe, şiire yönlendirmişti. Askeri yönetim siyasi yelpazeyi tarumar etmişti. Kendisini mahkemelerde yalnız bırakan eski partidaşlarıyla
yolları tamamen ayrılmıştı. Solu bölmekle, DSP’yi aile partisi gibi yönetmekle, hiçbir muhalif sese tahammül edememekle suçlanıyordu. 80’in öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi gibi biraz kendisini aşan tarihsel kurumsal bir yapının başındaydı ve örgüt yapısıyla, dilediği gibi yönetimlerle, çok dilediği gibi, özenle kullanmak istedim ama oynayamıyordu. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin
parti meclisi vardı, genel yönetim kurulu vardı, tüzük gelenekleri vardı, İsmet Paşa’nın bile karşı koymadığı tüzük gelenekleri vardı falan. Bir kurumsal işleyişi vardı. O yapı yönetim anlayışını, kendi asıl yönetim anlayışını sergilemesine çok olanak vermiyordu. 80’in sonrası asıl bu olanayatları ele geçirdi. 85’te kurulan parti, içinde yeteri kadar hukuk ve tüzük olmayan, tamamen yasa gerektirdiği
için hukuk ve tüzük varmış içerisinde davranılan bir kapalı yapıya dönüştü ve örgütler dilendiği gibi alındı, verildi, yönetimler dilendiği gibi değiştirildi. Partinin genel sekreteri istifa etti. Parti de zaten kaydı yoktu denildi. Grup başkan ve vekili gitti. Bizimle ilgisi yoktu denildi. Yani inanılmaz bir, ben yaptım oldu anlayışı Türkiye siyasetinde ortaya çıktı.
Ecevit, DSP’nin 1987 seçim yenilgisinden sonra küstüğü, aktif siyaseti bıraktığını açıkladı ve köşesine çekildi. Sayın genel başkanımızı kürsüye davet ediyorum.
1989’da siyasete yeniden döndüğünde kamuoyu 12 eylül öncesindekinden hayli farklı bir Ecevit’le karşılaştı. Artık kişisel özgürlükten daha az, ulusal güvenlikten daha çok söz
ediyordu. Milletten çok devletin çıkarını gözetiyordu. Hepinin Güneydoğlu milletvekillerinin parlamentoya girmesini bölücülük meclise taşındı diye yorumluyor. Çillere kardarı almasını öğütlüyor ve fahrol hükümetine karşı teknokratlar hükümeti öneriyordu. Bu yeni çizgi onu 1970’lerdeki muhalif kişiliğinden uzaklaştırırken iktidara yakınlaştırdı ve nihayet 90’ların sonunda başbakanlık koltuğuna taşıdı. Demokratik sol partinin kurduğu azınlık hükümetine güvenini belirttiği için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şükranlarını sunarım. Aslında Ocak 1999’da kurulan 56. hükümet bir azınlık hükümetiydi. 28 Şubat sürecinde bir çatışmanın eşiğine gelen Türkiye’yi 100 gün içinde seçime taşımak üzere kurulmuştu. Ancak tarihi bir operasyona imza atan
bu hükümete kısmet oldu.
1974’te Kıbrıs Fatih’i sıfatıyla seçime giren Ecevit
bu kez de Kenya Fatihi olarak sandığa gidiyordu. Ama kendisi bu sıfata sırtını döndü.
Bu güvercin partisinin ve genel başkanı Ecevit’in dürüstlüğünü, temizliğini şimdide geliyor. Karoğlan bu kez Akdiller Vadi ile sahne deydi ve yolsuzlukların alıp yürüdüğü bir dönemin ardından parti propaganda şimdileri onun dürüst siyasetçi imajını öne çıkarıyordu. Seçim gecesi tıpkı 1978’deki gibi yine Ecevit Zafer Müddesi ile Balkon’daydı. Öcalarının yakalanışının düzgarını arkasına alan DSP 18 Nisan 1999 seçimlerinden %21.7 oyla birinci parti olarak çıkmıştı. Yeni meclisin yemin edeceği 2 Mayıs 1999 günü genel kurul ayaktaydı. Çünkü o gün
meclis tarihinde ilk kez fürbanlı bir kadın Haziret Partisi milletvekili olarak genel kurul salonuna girmişti. Merve Kavakçı’nın salona girmesiyle milletvekillerinin bir bölümü alkış için, bir bölümü protesto için ayağa kalktı. Genel kurul salonunda ikiye gibi ikiye bölündüğü bu noktada Gülen Ecevit söz istedi ve kamuoyunun ondan daha önce hiç duymadığı bir ses tonu rırmuk haliyle girmedi.
Türkiye’de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar, burada görev yapanlar
devletin kurallarına geleneklerine uyman sonundadırlar. Burası devlete meydan okunacak yer değil de lütfen bu arada haberini biliriz. Merve Kavakçı bu konuşmadan sonra meclisi terk etti. Daha sonra Amerikan adı şahitliği ile milletvekilliğinden ve Türk vatandaşlığından atılacaktı. Bu konuda herhalde bir tepkimi mi göstermek istedin mi? O nedenle öyle bir açıklamayı yaptım. Tabi benim için zor bir konuydu. Bir yandan
bu meclislerle bir koalisyonun bir ülkeyle kurmaya çalışıyorum. Bir yandan da onun geçmişiyle ilgili olarak o geçmişinden kaygılandı. Taynaklanan kaygıları Rahşan’ın tabi bana da bir takım sorunlar getirdi. Ecevit şimdi eşiyle siyasi hesapları arasında kalmıştı. Devletbahçeli Rahşan Ecevit’in MHP’den özür dilemesini istedi. Yoksa koalisyona girmeyeceklerdi. Neticede ben özür dilemeyeceğimi söyledim. Bülent’e. O da onu kabul etti ve özür dilemiyor dedi. Fakat koalisyon da kuruldu. Ama benim onu hatırlatmam. Yani alınan bir takım seçim sonuçlarının rakamları ortada. Bu koalisyon nasılsa
olacak. Fakat en azından böyle bir şey hatırlatmış olma. Dehseperlilerin hoşuna gitti. Benim gördüğüm şuydu. Sayın Rahşan Ecevit üzerinden DSP tabanına ve o kitlelerine bir mesaj verilmiş oldu. Yani biz bu işi yapacağımız zaman şöyle şöyle de kaygılarımız var denilerek önlemli uyarı yapıldı. Aslında biz koalisyonu kurarak sayın Rahşan Ecevit’in o söylediği sözleri de
bir yerde eee kendisine de yedirmiş oldu. Hemen verelim. Hemen verelim. Hemen verelim. Hemen verelim. Hemen verelim. Hemen verelim. MHP’yle Ecevit arasındaki ilk çatışmada yakalanışıyla onları iktidara sürükleyen Öcalan’ın idamı meselesinden yaşanacak. MHP asalım diye ısrar edince bir devlet sırrından haberdar edilecekti. Abdullah Öcalan’ın teslim adımlıyorken
asılmayacağı konusunda ki bir devlet tahidinin olduğu ve bunun dışına da çıkılamayacağı apaçık ortadaydı. Tahidin nere verildiği belli yani Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye yakalayıp getirilmesinde etkin rol oynayan devlete verilmiş. Ecevit’in başbakanlığı böylesine bir mayınlı tarlada başladı. Başbakan ilk gün makamına yerli mütevazı bir otomobille gelince ilk seyahatinde uçağa sıradan vatandaşların kapısından binince kamuoyu onun gösterişsizliği şiar edinen yaşam felsefesini yeniden hatırladı. Artık bütün adi süslüleri terk ediyorum diyen Tagore’ın tercümanıydı o.
Hayatı gibi başbakanlığı da bu felsefenin teyidi olacaktı. Fikrin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde, birinin serbest olduğu ve dünyanın özel duvarlarla dar dönmelere ayrılmadığı yerde,
sözcüklerin doğruluğun derinliğinden meydana çıktığı yerde, berrak akıl mehlinin ölmüş adetlerin hazin çölünde yolunu kaybetmediği yerde, zekanın sürekli olarak genişleyen fikir ve fiile senin tarafından sevk edildiği yerde,
anladım sen benim memleketimi işte bu özgürlük cennetinde uyandırsın. Ancak Tagore’ın bu duası Ecevit için gerçekleşmedi.
Türkiye 17 Ağustos sabahı bir özgürlük cennetinde değil, bir deprem cehenneminde uyandı. Türkiye’yi sarsan deprem gece 3’te olmuş, saat 4.30’da başbakanlıkta bir durum merkezi kurulmuş, altıda ise MİLİ GÜVENLİK KURULU KRIZ MERKEZİ FALİYETE GEÇMİŞTI.
Ancak herkesin dikkatinin deprem bölgesine çevrildiği sırada Ankara’da bir başka skandal yaşanıyordu. 18.000 kişinin yaşamını yitirdiği 40.000 kişinin yaralandığı bu dehşet saatlerinde başbakan Ecevit uyandırılmamıştı. Biraz geç haber verildi, geçse 2-3 saatlere fakat sonra yerinde gördük ki,
telefonun irtibatı yoktu, telefon bağlantısı kesilmişti Ankara ile başbakanlıkla deprem bölgesi arasında bağlantı kullanıyordu. Onun için özel kalemdeki arkadaşlar da duruma iyi teşhis koymadan bana haber vermenin doğru olmayacağını düşünmüş olabilirler.
O bildiğin doğru olabilir ama nasıl başkaları haber aldı, o başkası sana haber vermedi. Neyse. Skandalın faturası başbakanı uyandırmayan yardımcısı Hüsamettin Özkan’a çıkarıldı. Başbakanın en yakınındaki bu isim, kamuoyunun yüzünü pek sık görmediği, sesini pek az duyduğu bir kilit adamdı. Ama adı giderek daha çok konuşulacaktı.
Hüsamettin Özkan koalisyonu oluşturan 3 partinin sorunlarını çözmekte etkin rol oynayacak ama bu arada aile arasında sorun ayı ulaşacaktı.
Bu Gülen Tecepit 21. yüzyılı hep hayallerini süsleyen bir diyarda, Hindistan’da karşıladı.
Gençliğinden beri Hint kültürüne ilgi duymuş, yazı hayatına Hint şiirleri tercüme ederek başlamıştı. O kültür yaşam biçimine büyük etki yapmıştı. İşte şimdi ilk kez felsefi bir hacda hissiyatının anavatanındaydı.
Tugur’un adını taşıyan üniversiteden Fahri Doktora ünvanı aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında Hint kültürüne ilgisinin nasıl başladığını anlattı.
Hint Müslümanlar, bu seferde de bir anı almak istediler. 2000 yılı baharındaki Hintistan gezisi edebi açıdan ne kadar bereketliyse, tıbbi açıdan o kadar eziyetli oldu. Başbakanın yorgunluğunun ve çöktük hali dikkatlerden kaçmıyordu.
40 derece sıcak altında takım elbise içinde şeref kıtasına yürümekte zorlanıyor, hitap etmeyi unutuyor, konuşurken tekliyor, kameralara elinde kalem olmadan imza atmaya çalışırken yakalanıyordu. Heyetteki doktoru ve hemşiresi her an tetikteydi. Hep yapmak isteyip ertelediği Hindistan seferi en zorlu yolculuğu olmuştu.
Ecevit üç günlük bu yoğun geziden döndüğünde 39 ateşle yatağa düştü. Ama sağlığı o günden sonra ülke gündeminden hiç düşmeyecekti.
19 Şubat 2001 günü resmi araçlar Çankaya Köşkü kapısından girerken onları görüntüleyen gazeteciler bile Türkiye tarihine geçecek bir toplantının başlayacağının farkında değildi.
Toplantının ev sahibi Ecevit’in önerisiyle Rum’u başkanlığına seçilen Ahmet Nejret Sezer’di. Resmi gündeme geçirmeden Sezer Ecevit’e, devlet denetleme kurulu ile ilgili sözlerinizi üzüntü ile karşıladım dedi.
Devlet denetleme kurulu Sezer’e bağlıydı. Hükümete bağlı olan Bankacılık Düzelleme ve Denefleme Kurumu’ndan 11 bankayla ilgili dosyaları isteyip incelemeye almıştı. İncelenen bankalar arasında Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a bağlı Halk Bankası da vardı. Ecevit ise bu incelemeyi denetimin denetim mi olur diye karşılamıştı.
Cumhurbaşkanının üzüntü ile karşıladığı sözler bunlardı. Ecevit bu serzenişi yetkimize müdahale ediyorsunuz diye yanıplayınca Sezer önündeki anayasayı Ecevit’e doğru iterek ya bu anayasayı okumuyorsunuz ya okuduğunuzu anlamıyorsunuz dedi.
Buna tepki Ecevit’ten değil Hüsamettin Özkan’dan geldi. Özkan seni halk seçmedi 3 lider buraya getirdi. Başbakan ile bu üslupla konuşamazsın nankört deyip anayasa kitapçığını geri Sezer’e doğru atınca ipler koptu ve Ecevit toplantıyı terk etti.
Başbakanlık da yaptığı basın açıklamasında hala öfkeden sesi titriyordu.
Bugün Sandalizede üzücü görev oldu. Yeni Güvenlik Kurulu toplantısının açılışında gündeme geçirmeden önce Kamul Gelerleri’nin önünde Sayın Cumhurbaşkanı söz olarak Sandalizede terbiye düşü bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu.
Ecevit durumu ciddi bir krize olarak tanımladı. Ancak kulislerde Sezer’in asıl hedefinin Ecevit değil sorumlu olduğu bankayı denetimi aldırdığı Hüsamettin Özkan olduğu konuşuluyordu.
Ciddi bir tartışma idi o. Beni çok rahatsız edici bir tartışma idi. Ama onun anılarını depleştenmeyi doğru bulmuyorum. Ama onu yine düşünmüyordum. Kendime göre bir keşisim vardı o konuda ama ne yapacağımı söylemek istemiyorum. Köşkte patlayan kriz hızla siyasi alandan ekonomiye sıçradı. Zaten önce 1999 depremi sonra 2000 bankacılık kriziyle sarsılan ekonomi diken üstündeydi. Başbakanın ciddi bir kriz var açıklaması. Yangına benzin döktü. 14.6 oranı da değer kaybeden borsa çöktü. 7.6 milyar dolar tutarında yabancı yatırım ülkeyi terk etti.
Faizler %760 hafırları ve bu kartopunun çığa dönüşmesiyle Türkiye %150 enflasyon oranı 800.000 işsiz ve %10 düşürmeyle dönüştü. Bacağı saran yangını acilen söndürecek biri lazımdı. Ecevitin aklındaki kurtarıcı gençliğinden tanıyıp güvendiği bir isimdi.
Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Dermiş. Sayın Başbakan, Minnadecevit Kağıdlar görüşmek üzere görüşeceğiz. Sayın Başbakanlar ve diğer arkadaşlarla görüşmeden herhangi bir şey söylemem doğru olmayan kriz aslında benim sandığımda dışarıdan izlediğimden daha ağır, daha derin bir kriz olarak ortaya çıktı. Bunun da temel nedeni bankacılık sektöründeki gizli sorunlar, yani birikmiş sorunlardı. Bunlar gözükmüyordu rakamlarda. Çoğu vardı. Fakat ancak kriz patladıktan sonra ve biz olayı yerinde inceledikten sonra işin o boyutunun ne kadar önemli olduğunu görebildik. Derviş hemen kolları sıvadı. Onun ekonominin dümenine geçmesi uluslararası piyasalarda olumlu karşılanmış IMF Türkiye’ye 20 milyar dolarlık bir kredi açacağını açıklamıştı. Türkiye’yi krizden çıkaracak para bulunmuştu. Ama üçlü koalisyonun dördüncü ortağı gibi hareket eden Derviş hem koalisyon içinde hem DSP ve aile içinde sorun yaratmaya başlamıştı. Şimdi Kemal Derviş çok laç davranıyordu. Sanki böyle gökten, zemminden gelmiş buraya, konmuş. Kendisini inanılmaz yetkili gören, her şeyin üstünde gören, kendisine büyük güç vermeden biz yapıdaydık. Biz bunu MHP’liler olarak kabul edemiyorduk. Ünitekim koalisyonun bitmesi, erken seçime gitmede bunun çok büyük ölü olmuştu.
Büyük bir hükümet ortaklığı içindeki ilişkilerimizi çok daha yumuşak bir şekilde çözmeye kalkıda bulunabilirdi. Çok sert davrandı, kırıcı davrandı ve MHP’yi canından bezlemek istedi hükümette. Belki de ortaklığı hükümeti bozmak istiyordu. Vatanlar çok kısa vadeli düşündüler gibime geliyor. Programı ilk haftalardan sonra desteklemediler. Desteklemeyince de zaman zaman ters düştük. Ama başka çarem yoktu.
İşte tam bu aşamada 2001’in o sıcak yazında bir Temmuz sabahı Başbakan Başkent Hastanesi kapısında göründü. 5 gün içinde ikinci kez kontrole geliyordu. Ama kendisi endişeli görünmedi.
Efendim hastaneye 5 gün içinde iki kez geldiniz. Sağlığınızda bir problem mi var? Hayır, ayrıntılı bir checkup yapıyorlar. Eksik olmasın Sayın Doktor Haber Ağabey değerli çalışma arkadaşları. Çok iyi gösterdiler. Çok ekraplı bir checkup yapıldı. Daha önce de biliyorsunuz buraya Başkent Hastanesi’ne kulak ve gölgü için gelmiştim. O konular tabi hasar konular. O konularla ilgili incelemeler yaptılar. Her şey gayet yerinde. Bizde sorumlu bir durum yok.
service
Washington’la arası açılmıştı. Şimdi direndikçe sağlığına ilişkin söylentiler daha da yayılacak ve o da bunu Kemal Derviş’in koalisyonu bozma çabaları ile birleştirip Amerika’nın kendisini devirmek istemesine bağlayacaktı. Yarım asırlık siyasi kariyerinin son dönemecine girmişti artık. Gülent Ecevit dört Mayıs iki bin iki Cumartesi sabahı Başbakanlık’ta madencileri kabul etti. Ne oldu? Özel oldu. Öğleyin makamından çıkması bekleniyordu. Ama çıkmadı. Az sonra binaya eşi Rahşan Ecevit geldi. Bir tuhaflık olduğu belliydi.
Bütün haberciler başbakanı beklerken Ecevitler yan kapıdan çıktı ve doğruca Başkent Hastanesi’ne gitti. Bir köpüşün başladığı gün o gündü. Belinin ağrıdığını söyleyen Ecevit Başkent Hastanesi’nin merdivenlerini iki korumasının kollarında çıktı. Bitkin görünüyordu. Bağırsak enfeksiyonu kapmıştı. Bel ağrısının nedeni ise omur köpmesiydi. Adem’i zayıflamasına karşı uygulanan kortizom tedavisi hemiklerini yaratıyordu. Ziyaretine gelen Sağlık Bakanı Osman Durumuş’un açıklamasıyla bu lafla karıştı. Efendim birine mi arzızlanmış olsun? Karın ağrı. Ecevit’in doktoru profesör doktor Turgut
Zileli bu açıklamayı hemen düzeltti. Artık her kafadan bir ses çıkıyordu. Yolun bakımda değil. Yollar odasında tedbirleri yakalıyor, yürüyor. Sayın Başbakan uyuyordu efendim. Uyutulmuştu. Dolayısıyla ben bir söyledim. Fırbenden doğrudur. Ama doktorun ertesi gibi açıklaması talihsizdir. Başbakan yolun bakımında değildir. Yarın saat üçte çıkacak. Sonra yedi gün sayın başbakan hemşire ve doktor ihtimamından uzak evinde yaşatılmıştır. O ııı ciddi araştırma yapılan bir insan o yaş grubundaki bir insanın sadece anne sizin önemi insan hiç değilse kırk iki saat hastanede takibi gerekir idi. Bu da o açıklamayı yapan sorumlu hekimin hatasıdır. Bir klinimizdir, abimizdir ama yanlış yapmışlardır. Sorun sayılacak bir durum yok. Bir geçici ııı şeyle karşılaşıldı. Evet o it rahatsızlığından kaynaklanan bir gaz sorumuyla bunu da birkaç gün içinde geçeceğine inanıyor doktorlarımız. O bakımdan kaygı duyulacak bir sorun yok. Belki birkaç gün evde dinlemem, dinlemem gerekir duruma göre. Ecevit evde birkaç gün değil, on iki gün kaldı. On iki gün sonra ağrılar içinde yeniden hastaneye getirildi. Evde dengesini kaybetmiş ve masaya çarpmıştı. Bu kez teşhis,
kaburgada kırık ve sol bacakta domarlık kaldı. Ecevit yetmiş sekizinci yaş gününü Başkent Hastanesi’nin yedi yüz dokuz numaralı odasında kutladı. Partide eşi Raksani Ecevit, doktorlar ve küçük bir hasta vardı. On günlük tedaviden sonra kaburcu olurken Başkent Hastanesi’ni ve rektör Profesör Mehmet Haberalı övdü. Ben iyileştim dedi. Ama konuşması ve merdivenlerden inişi bunun
tekzibikliydi. Aslında önemli olmayan bir hastayı hastadan geçtim. Hastalık aşamasından geçtim. Ben iyiyim, değişimin başındayım. Başbakan hastaneye girdikçe iyileşeceğine daha da kötüleşiyor. Bu da soru işaretlerini artırıyordu.
Başkent Hastanesi’ndeki doktorları işine gitmesini, uzun süreli toplantılara katılmasını hatta yataktan kalkmasını kesin kesin yasaklamıştır. Ecelit ise kendini iyi hissediyor, evde gezip dolaşıyor, basın toplantıları ve kabuller yapıyor, doktorlar geleceği zamansa gönülleri olsun diye pijamalarını giyip yatağa giriyordu. Ama iki bin iki yazında en az yedi sekiz ay daha
yatakta kalması gerekliyi söylenip de çekilsin artık kampanyası başlatılınca Rahşan Ecevit bu işte bir tuhaflık olduğunu düşündü. Şimdi orada merak edilen konu Ecelit’e yanlış tedavi mi yaptılar? Hayır Ecelit orada yanlış tedavi yapmadılar. Sadece orada bazı kimseler dilendi. Çok aylara yayılan bir dinlenme gereksini mi telkin ettiler. Ve bu demek oluyordu ki en aşağı böyle yedi sekiz ay dümdüz yatacak. E bu da demek oluyordu ki bir partinin genel başkanı yani yedi ay yatacaksa
onun şahsi hayatı biter. Başbakanımızın eşi tedirhindi, endişeliydi ve müdahil olan insanlara karşı da kuşkulu bir tavır vardı. Geriye dönük baktığımda bugün eee hekimler açtılar değilse de siyasal yaklaşım bakımının Rahşan’ıma hak verip durmaları.
Başkent Hastanesi’ni Hüsamettin Özkan tavsiye ettiği için Rahşan Ecevit, rektör Mehmet Haberallı’a Hüsamettin Özkan arasında bir iş birliği olduğundan kuşkulanıyordu. Eşini olduğundan daha sağlıksız göstererek devre dışı bırakmaya çalıştıklarına inanıyordu. Aslında ııı birileri ııı başbakanlıkta gözü vardı. Ve örgütü de ve onu ııı yapamayınca örgütü ele geçirmek istedi. Oysa örgüt de benim elimdeydi. Ve ııı ben de ona izin vermedim. O aşamada Rahşan Ecevit duruma el koydu. Ecevit’in önce doktorları değiştirildi. Sonra hastanesi, ilaçları, tedavisi. Bu değişikliklerden sonra Ecevit ayaklandı. Ve on Temmuz
iki bin ikide tam altmış yedi gündür gidemediği başbakanlıkta yeniden göreve başladı. Daha sonra sağlığı teslim edilen doktor Mücahit Bey, bundan en basit kuralını yapmıştır. Faydalı olamıyorsan zararlı olma. Dolayısıyla ilaçları kesmiştir. Ilaçların kesilmesi başbakanın sağlığının yerinden kavuşmasını sağladı. Doktorlardan sonra tasfiye sırası Hüsamettin Özkan’a geldi. Başbakanlığı süresince Ecevit’i
gölgesi gibi takip eden ve başbakanın gizli kasası sağ kolu sırdaşı denilen Özkan hastalığı süresince başbakana bilgi aktarmamak ve onu yeterince savunmamakla suçlanıyordu. Ecevit’le son görüşmesine elinde bir çantayla geldi. Içinde başbakan ait bütün özel dükmanlar vardı. Bir saatlik görüşmeden sonra Sayın Başbakan’dan siyasette duygusallığa yer olmadığını öğrendim dedi ve istifa etti. Bir zaman DSP’nin parçalanması için bir çaba içinde olmadım artık. Ama artık olacaktı. Özkan’ın istifasıyla DSP’de büyük bir çözülme başladı. Altısı bakan altmış üç millet vekili Özkan’ın peşinden istifa etti. Iktidar Partisi’nin yarısı eriyip gitmişti. Ecevit’ten kurtulamayacak yani görünce elinden grubu almak istediler. Ama grubu da o istedikleri de tam gerçekleşmedi. Tam yaradan bölünmüş oldu. Ne onlara yaradı ne bize yaradı. Sıra Kemal Derviş’teydi. Başbakanın bizzat Türkiye’ye gelmesini istediği derviş koalisyonun ve ailenin istenmeyen adamı olmuştu. Mayıs ortasında yaptığı seçim çağrısına Ecevit bir
tepki gösterdi. Ekonomik ortamı karıştırıcı konuşmalar yapmaya başladı. Tabii beni çok rahatsız etti. Sonra bildiğiniz gibi Demokrasi Parti ve Mayıs grubunun bölünmesinde çok
etkili bir rolü oldu. Sanırım iyi bir iktisatçı ama iyi bir siyasetçi sanımı vermediğini düşünüyorum. Orada haklı olabilir. Yani ben kendimi daha çok bir iktisatçı olarak görüyorum. Siyaseti ııı çok sevdiğim veya çok iyi bildiğim konusunda ııı iddialı değilim. Bütün gelişmeleri gözden geçirdik. Hem ekonomik hem sosyal hem siyasat. Çok güzel bir çalışma oldu. Birlikte hareket etmeye devam ediyoruz. Çok
yolu olarak çalıştık. Çalışmalarda devam edecek. Kemal Derviş’in hükümetten kopandığı Hüsamettin Özkan’la İsmail Cem’le Troika adını verdikleri bir üçlü oluşum görüşmeleri ise bardağa taşıran Damla oldu. DSP’den seçimini yap çağrısı gelince o da istifade. Çok güçlü, çok yapıcı ve Türkiye’ye iyilik getirmesi gerekir. Bence karanlık bir kimseydi. Onun dedi ki başka bir amacı da varmış. Siyasi amacı varmış. Bir siyasi amacı varmış herhalde. Ona gerçekleştirip ııı yok oldu. DSP maalesef öyle kendi içinde barışlık rahat bir parti değildi. Doraşan’ın Hüsamettin Bey’le görüşmüyordu. Ve dolayısıyla o gerginliktir. DSP’yi dönen esas. Sonradan çok garip bir şekilde ııı siyasete yöneldi. Bunda dış etkiler oldu mu? Amerika’dan gelen telkinler oldu mu olamadım
bilemiyorum. Iıı şöyle bir gerçek ki ııı benim yani genelde gereğinden çok daha fazla çok daha sık Amerika’ya gidip geliyordu. Yani o kadar sık gitmesine gerek yoktu aslında. Komplo teorileri Türkiye’de çok geçerli. Yani öyle bir şey yok tabii. Iıı Amerika ne yapmak istedi, ne yapmak istemedi.
Ondan da emin değilim. Yine aynı şey olmuş. Ecevitlerin CHP’den aldıkları dersle hılı kırk yararak kurduğu DSP’de iç bölünme nedeniyle dağılmıştı. Karı koca yine yalnızlardı. Bu kargaşa içinde ekonomiyi kısmen toparlamayı ve AB’ye uyum yasalarını çıkarmayı başaran hükümet mecliste azınlığa düşmüştü. Ecevit’in seçim felaket olur uyarısına ortakları
kulak asmadı. Ve meclisten toplu intihar kararı çıktı. O sonbahar Ecevit hayatının son seçim kampanyasındaydı. Bir zamanlar üzerinden meydanları titrettiği seçim otobüsüne asansörle çıkabiliyor ve çelik korseler yardımıyla güçlükle ayakta durabiliyordu. Ama meydanlar hiçbir şey değişmemiş gibi bağırıyordu. Sağ olun arkadaşlarım. Geride bıraktığımız dönem son bir de zor bir dönemdi. Ama şimdi önümüzü açtık. Eğer iktidar yolunda açılıyor açar iktidar yolunda açarsanız Demokrasik Şehir Partisi’ye çok daha aydınlık bir Türkiye değişmiş olacağı. Genel Başkanımızın genel başkan yardımcısı Sayın Aşkan Ecevit’in ağzı. Işkasın gecesi sonuçlar açıklandığında partililer tepki gösterdi. Üç yıl önce yüzde yirmi bir ile iktidar olan DSP’nin oy aranı yüzde bir buçuğa düşmüştü. Ecevit’in yorgun bedeni dağılmış bir partiyi bu kadar taşıyabilmişti. Bu kadar beklemiyordum ama çok da yalırlanmıyordum. Artık devam edecek halde değildi. Çekilme vakti gelmişti. Siyaseti
bırakacağını açıkladı. Emektar erikasını Otlü Teknoloji Müzesi’ne armağan etti. Müzelik olan daktilosuyla vedalaşırken altmış yıllık bir yoldaşından ayrılır gibiydi.
Çok son kurul tahi toplandığında Ecevit veliahtını işaret etmişti. Şimdi uğruna bir ömür verdiği siyaset ona son bir saygı duruşunda bulunacaktı. Artık ağırlaşan adımların birbirine karışan kelimelerin önemi yoktu. Genel Başkan Kürsiye geldiğinde yine lafa o siyaset yolunu birlikte koştukları eşine teşekkürle başladı. Bin dokuz yüz seksen altı yılında demokratik sol parti kurulurken ben yasaklıydım. Kuruluş yıl dönümünün yükünü ve güçlüğünü bir avuç yürekli arkadaşlığıyla
birlikte eşim Rahşen Ecevit üstlenmişti. Dsp Ecevit’i bir veda şarkısıyla gözünün arkada kalmasın diye
uğurladı. Salonda sadece hüzün vardı. Ecevit Genel Başkan olarak girdiği salondan emekli siyasetçi
olarak çıktı. Yarım asırlık bir uzun yürüyüşün sonuna gelmişti. Şimdi gençlik güçlerine dönmenin zamanıydı. Siyasetin lacivert takım elbisesinden soyunur soyunmaz
eşiyle birlikte nicedir hasretini çektiği doğaya döndü Ecevit. Büyük bir mal varlıkları yoktu. Miras bırakabilecekleri çocukları da. Hatta denilebilir ki omuz omuza koştukları o
kalabalık yolun sonunda birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Bir zamanlar, çocuksu bir neşeyle üzerinde kaydıkları gölün kenarında güneşle, yeşille, sükunetle hasret giderdiler. Zamanın değirmeni çok şeyi öğütmüş, değiştirmiş, çözmüş ama Türk siyaset tarihine geçen bu ikilinin ellerini çözememişti. Ecevit elli yılı siyasette geçmiş seksen yıllık ömrünün son dağarında bir göl kenarında eşiyle gezinirken bedeninde
yılların yorgunluğu vardı. Umudumuz yazılı o dağlar, ismini haykırarak dolu taşan meydanlar, itip tükenmeyen yollar, konvoylar, darbeler, mahkemeler, hapishaneler, seçimler, siyasetin katılığıyla şiirin hayal dünyası arasında gidip gelmeler hepsi ama hepsi geride kalmıştı artık. Şimdi
karı olan için gitme vaktiydi. Artık gidiyorum. Beni uygulayın kardeşlerim. Hepinize eğilerek ayrılıyorum. Yalnız sizin son ve nazik sözlerinizi bekliyorum.
Uzun zaman komşuluk ettik ama verebildiğimden çok aldım. Şimdi gün ağrı, karanlık köşemi aydınlatan lamba söndü. Bir davet geldi ve ben yol için hazırım. Ayrılış gününde bana bol şans dileyin arkadaşlarım. Beraberimde ne
götüreceğimi sormayın. Seyahatine boş eller ve ümid eden bir kalp leşi.
Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri
y vestлючuma
İnanılmaz bir konu bu. Bunlara da barış götürmek için.
Ateş ediyoruz.