28 Şubat Belgeseli 1. Bölüm | 32. Gün Arşivi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0WgMlVFljV4.
Hadi oraya! Hadi! Haydi Türkiye’yi eyleri! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Bırak! Burası…
…Türkiye’nin yakın tarihini son 65 yılında yaşananları anlatıyorum. Hatırlayın 27 Mayıs darbesi Demirkrat Belgeseli’yle, 12 Mart, 12 Eylül darbeleri ve Özallı Yıllar. Bu belgeselin adı, ”Türkiye’nin yakın tarihi” ve ”Türkiye’nin yakın tarihi” ve ”Türkiye’nin yakın tarihi” ve ”Türkiye’nin yakın tarihi” ve ”Türkiye’nin yakın tarihi”
Bu belgeselin adı, ”Son Darbe” 28 Şubat. Bence Türk demokrasisinin en önemli yol kazalarından biri. 28 Şubat olayı, Türkiye’nin eksilini değiştirdi. Asker balansa ayarı yapayım derken, layık cumhuriyet kavramının kabuğunu kırdı.
”Gülenay Üstü’nün İstiklal Kıbrıs’ı yolluyor. ”Gülenay Üstü’nün İstiklal Kıbrıs’ı yolluyor. ”Gülenay Üstü’nün İstiklal Kıbrıs’ı yolluyor. ”Şimdi sırası ”Rema geliyor, reva. ”Haydi Türkiye’yi eylerim. ”Ordumuzu din düşmanlığı’nın adeti yapmak istiyorlar.” Dizimiz Özal’ın ani ölümüyle başlıyor sevgili seyirciler.
Ve ardından o dönemin iki aktörü sahne alıyor. Biri siyasal İslam ve İslam adına terör saçan Hizbullah, diğeri de ikincisi de PKK terörü. Bunlar beraberinde Türk toplumuna iki önemli soruyu getirdi. Layıklık elden mi gidiyor, ülke bölünüyor mu? 1992’den itibaren bize bu soruları sorduran,
arka arkaya gelen o korkunç suikastlerdi. Özal’ın ani ölümünden önce Türkiye bir dizi karanlık cinayetle, suikastle sarsılmıştı. Kısacık bir zaman dilimine sıra olan olaylar öylesine hızlı, öylesine önemliydi ki sonraki 10 yıla damgasını buldu. Terör çift başlı bir canavara dönüşmüştü. Bir yanda PKK asker sivil demeden saldırılarını sürdürüyor, adeta Güneydoğu’da gecelerin hakim olduğunu. Terörün diğer ucunda ise İslamcı terör örgütleri vardı. 90’lı yılların başından itibaren ilk kez İslami terör adı verilen bir bela ile karşılaşılmıştı. İslami terörün hedefinde Atatürkçü kimlikleriyle tanınan ünlü isimler vardı. Atatürkçü düşünce derneği kurucusu Prof. Dr. Muhammed Aksoy, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeğe, Din ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Turan Dursun ve evine yollanan bir kitaptaki patlayıcı ile yaşamını yitiren İlahiyat Fakültesi Eski Dekanı Bahriye Üçok. Hiç biri roketle saldırıya uğrayan ve canını zor kurtaran Jacques Camnay kadar şanslı değildi.
Türkiye’nin sarsan asıl patlama ise Sakıncalı Piyade.
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu’nun evinin önünden geldi.
Layık cumhuriyeti savunan aydınlar tek tek öldürülüyordu. Türkiye’yi sarsan bu cinayetlerin hiçbirinin fahili bulunamadı. Her siyasi hiç günahiyeti sorusu olduğu gibi mutlaka çözültecektir. Kanı yerde kalmaz, namus borcudur. Sözleriyle yaklaştılar ve Demireli’nden o dönemi başbakanıydı.
İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’di. Erdal’ın önü başbakan yardımcısıydı. Hepsi namus borcu sözü verdiler. Cenazede olay yerine geldiklerinde hepsi.
Ama namus borçlarını yerine getiremedi. Bir ülke halkının güvenliğini sağlamak büyük bir kültür.
Kendi bireyini, aydınlığını, halkını, güvenliğini, onu tehdit eden, önceden tespit edemeyen bir alt tepü eksikliği varsa suçsuz siyasetçidir bu alt tepü yapmadığı için.
Fahilleri bulunamayan, yakalanamayan bütün bu ölümlerin cinayetlerin arkasında acaba kim vardı? Ne geçmişi biliniyordu, ne de faaliyetleri. Bu İslami terör örgütleri şimdi nereden çıkmıştı? Bütün bu soruların yanıtı belirsizdir.
Hem terör açısından hem ikisadi durum açısından hem toplumun gerginliği, gerilimi açısından 1990’ların Türkiye’si, 90’lı yılların ortalarının Türkiye’si gerçekten çok ciddi olumsuzluklar sergilemekteydi. Çok suratlıydı uçak. Aniden bir patlamam olduğunu duydum.
Pilotlardan bir vertibü olmuş. Çakıldı çakılınca patlama oldu yani. Özal’ın ölümünden tam iki ay önce bir askeri uçak ülke gündemine adeta bomba gibidir. Bu kez ölen genel kurmayın tepesinden bir asker. Jandarma genel komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’ti.
Bitlis’in ölümünün bir kaza mı yoksa suikast mı olduğu uzun süre tartışılacaktı. Sayın seyirciler jandarma genel komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’i taşıyan uçak bugün Ankara’da zorunlu iniş yaparken infilat etti Bitlis ve beraberindeki dört subay şehidi oldu. Bugün için hala Eşref Bitlis’in ölümü şaibeli.
Dönemin genel kurmay başkanı Doğan Güneş dosyayı hemen kapatıyor. Olay yerine ilk gelen de Cemal Sever.
Yani meşhur jitemin kurucularından ve daha sonra öldürülen kişilerden.
Bütün bunlar yaşanırken iktidarda Süleyman Demirel başbakanlığındaki DYP-SEYAPE hükümeti vardı. Ülkenin doğusu adeta Kangölüydü. Türkiye bir yandan terörle boğuşuyor, bir yandan da ekonomik kriz ve enflasyonla başa çıkmaya çabalıyordu.
17 Nisan 1993 günü Türkiye bir başka haberle sarsıldı. Hiç beklenmedik bir gelişmeydi bu. Tüm dengeler bir anda değişiverdi. Haber devletin zirvesine ulaştığı sırada Başbakan Demirel Aydın da halka hitap ediyor.
Allah’ın ilanıyla büyük şehirlerde hemen hemen bu terör çılgınlığı bitmiştir. Ufak nefeslerden olay ama bu çılgınlığı yapanların hepsi anasından doğduğuna pişman edilerek geliyor ve gerisi de temizlenecektir. Aydın meydanında konuşurken konuşmamın yarısında kullanma birisi geldi fısıldadı dedi ki
Sayın Özal ölmüş. Tabi bütün gök kubbe başıma göçtü. Arkadaşlar Sayın Cumhurbaşkanımız maalesef bütün çabalara rağmen kurtulamamıştır. Çekilin yerinizde dikkat et, başınız sağ olsun.
Genelkurmay Başkanı Kubret Komutanlarıyla Semranıma geldi. Bundan sonra Sayın Cumhurbaşkanı bize ait bir kere celazesini biz kaldıracaktı. Onun için celazeyle ilgili hazırlıklara başlandı. Şarlak Paşa galiba beş doktoru Hacettepe’deki kalp profesörleriyle dahi olmak için bir odaya topladı. Ve onlar bir metin hazırladılar, metin okudum. Özal’ın ölüm haberini Şam’da bir taksi içinde radyodan öğrenen beş kişi ise adeta şok oldu. Zira onları Şam’a yollayan Özal’ın ta kendisiydi. Bu gayri resmi gezinin biricik şahidi de yine Özal’dan başkası değildi. Zira TKK Mart ayında 15 Nisan’a kadar sürecek tek taraflı bir ateşkesi ilan etmişti. Özal bu sürenin uzatılmasını istiyordu. Depli vekillerden oluşan bir heyeti, Öcalan’la görüşmeleri için ve ateşkesin devam etmesi için gizlice Şam’a göndermişti. Özal tarafından gönderilmişiz, devlet bizi göndermiş. Hatta hatta bizi karşılayan Şam’a indiğimizde kimdi biliyor musun?
Enteresan gelecek Türkiye Büyük Elçiliği’nin Şam’daki Türkiye Büyük Elçiliği’nin ikinci adamı diyen siyasi müsteşar. Bizi karşılayan da oydu. Yani biz bir resmi heyettik aslında. Şimdi onun ölümüyle artık kayıtlara bile geçmeyecek olan bu elçilik misyonunun yerini suçlamalar alacak ve kimselere kendilerini anlatamayacaklardı.
Özal bizimle görüştü Şam’a ateşkes için bir grup milletvekiliyle birlikte Şam’a gittik. Ve biz risk alarak gittik. Tabii bir ateşkes vardı süre dolmak üzereydi gidin bunu uzatın. Öcalan gelen dekillere Özal’ın öldürüldüğünü söyledi. Bu rivayet sonraki günlerde de çok gündeme gelecek ve tartışılacaktı. Bazı güçler Özal’ın bu çıkışından memnun olmadığı akürsün onun çözümünü ve büyük ihtimalara Özal öldürüldü dedi. Sevgiyle, selamlardan, candan ve muhabbetle kucaksın. Kimileri için alışmak zaman alsa da, Çankaya çıktıktan sonra muhalefetle hatta kurucusu olduğu anapla kavgaya tutuşsa da, Özal sıcak bir insandı.
Bizden, aileden biri gibiydi.
Üç özgürlüğe çok önem verirdi. Düşünce ve düşünce-i ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve serbest teşebbüs yani serbest pazar ekonomisi. Ve işte şimdi sevenleri, acısıyla, tatlısıyla geçen koca bir ömrün ardından onu uğurluyordu. Turgut Özal bu ülkenin eski çağ dışı ekonomik yapısını kıran insandı.
Türkiye’yi 1-2 yıl gibi kısa bir sürede canlandırıverdi. Kavramları değiştirdi. Adeta bir devrim yaptı. Türkiye’ye çağ yakalattı. Onunla birlikte bir dönemin kapanacağı besbelliydi.
Peki Özal’dan sonra köşke kim çıkacaktı? En önde gelen aday tabi ki Başbakan Demir Özel. Özel’e başbakanlık yapmış bir kişi var, tecrübesi var. Artık onun hakkıydı benim kanaat edilemem. Sayın Demir’in hakkıydı. Ben ona hakkı teslim ettim.
Özal’ın ölüm haberinin aydına ulaştığı andan itibaren işte bu fikir şekillenmeye başladı.
Şimdi tabi Sayın Demir’in Cumhurbaşkanı olma fikri her saat her gün daha belirgin hale gelmeye başladı.
Salı günü sabahleyin sizin temayenize uyarak Cumhurbaşkanı’na adaylığımı koyduk.
Kusur yolsuzluk iddiaları ortaya atılıyor. Yıpratılıyordu, yorgundu. Bence faydalı da olabilirim düşüncesiyle o birikimiyle Çankaya fırsatın kaçamak istemedi.
Süleyman Demir’in 244 koyu. 244 koyuyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 9’un Türk Cumhurbaşkanı seçilmiş bulunmaktadır.
Çankaya’nın farklı bir cazibesi vardır. Yetkisi azdır ancak Cumhurbaşkanlığı başka bir şeydir. Kaderin cilvesine bakın iki darbe atlatmış, darbe dönemlerinde asker tarafından yasaklanmış bir lider. Şimdi devletin tepesine çıkıyor silahlı kuvvetlerin başkomutanı oluyordu. Ancak tabi iş bu kadarla da bitmiyor.
Dengeler bir defa değişti ya, şimdi Demirel’den boşalan yere yani DYP liderliğine kim gelecekti? DYP liderliğini kapan başbakan koltuğuna da oturacaktı. Bu büyük yarış hemen başladı.
Bayramdan sonra açıklayacağım.
Adalet Partisi geleneğinin biricik lideri olan Demirel’in kapısını çaldı. İcazet istedi ancak aldığı yanıt şaşırtıcıydı. Bana sen dedi meclis başkanı kaldı. Arkadaşlar bana çok inanmadılar benim bu işte kaçmakta olduğumu düşündüler vazgeçtiğimi. Onlar da gitmişler Demirel’e. Sayın Demirel demiş ki ben ona kendin karar ver gibi bir şey söyledim demiş.
Bir yerler dedi ki o seni serbest bırakmış. Allah Allah ben acaba yanlış mı anladım? Bir daha gittim Sayın Demirel’e dediği çok doğruydı. Kime ne söylesem kapıda konuşuyor. Onlara diyemezdim ki ben böyle düşünüyorum ama ben sana samimiyetle söylüyorum ki ana fikrim budur. Dedim çok maske var ne yapayım. Sen dedi bir yurt dışına bir yere kaç dedi. Demirel Cinderuğa yeşil ışık yakmamıştı. Seçime karışmayacağını söyledi.
Ama yine de Cinderuğun başbakanlığını istemedi. Parti kendi liderini seçmeliydi. Cinderuk liderinin isteğini yerine getirdi ve Rodos Adası’na gitti. Süreç hemen hızlanmıştı. En güçlü adayın yani Cinderuğun yarıştan çekilmesiyle birlikte adaylar birdenbire çoğalıverdi.
Bir yanda Köksal Top’tan, diğer yanda Anaptan kopan ama parti delegesinin henüz tanımadığı Bedrettin Dalhan vardı. Üçüncü aday ise aslında o güne dek hiç hesapta olmayan bir isimdi. Partiye gireli daha 3 yıl olmuştu. Hiç kimse merdivenleri bu kadar çabuk çıkacağını da tahmin etmiyordu.
Tabii insanın içinden bir istek geliyor da her şeyin hayırlısı olsun. Her şeyin hayırlısı olsun. Ama adaysınız da değil mi? Her şeyin hayırlısı olsun. Bayramdan sonra açıklayacağım. Çinlerin adaylığı parti içinde heyecan yaratmıştı. Ancak heyecanın kaynağı biraz garipti.
Zira henüz partililer tarafından yeterince tanınmıyordu. Liyakatı ve programından çok cinsiyetiyle umut oluvermişti. Niye biz bunu istedik? Ben şöyle düşündüm. Yani bir kadın imajıdır bir kadın.
Bir Müslüman ülkede iyi eğitim görmüş bir kadın, profesörlük yuvanını kazanmış, ekonomi profesörlük yuvanı kazanmış bir kadının Türkiye Cumhuriyeti’nde başbakanı olması Türkiye’nin imajını değiştirecek, etkileyecek dış dünya açısında. Kendisinin belli bir eğitimi de olduğuna göre o da önemli diye düşündüm.
Benim için bir üzäntü müydi bilmiyorum ama bir Atatürk Türkiye’sinde bir kadın başbakanı benim senin bir hususlu benim için. İnşallah biz hayırlısıyla alacağız ve doğru yol partisine atağa kaldıracağız. Bunda iddialıyız. İnşallah. Biz doğru yol partisine atağa kaldıracağız.
Benim yürütülüm arkadaşlar ülkede bir hanımın bir kadının cumhurbaşkanı veya başbakan oluşunun demokrasi için demokrasi hareketi ve tarihi için önemli bir olay olduğu kanaatındaydı. Ben de öyle düşünüyordum. Medya’nın tavrı o tarihlerde çok ilginçti. Gazeteler Leyden’in topuk sesleri maşetleriyle çıkıyordu. O zaman bir tek özel televizyon vardı. Televizyon sürekli Sayın Çiller’in programlarını yayınlıyor idi.
Bir aday daha vardı. O da partililerin yıllardır tanıdığı ağabey dediği İsmet Sezgin’in. İleriye gideceğine 21. yüzyıl yakacağına olan inancınla uğurlu olurdu.
Daha evvel de ben Sayın Demir’le bunu söyledim yalnız. Bizim kongremiz eğer serbest bırakılırsa Sayın Çiller’i seçer. Benim üzerime aldığım bilgi bu bana gelen arkadaşlar eğer sen olmasan biz Çiller’i seçeceğiz dediler bana. O inanmadı buna bizim kongremiz dedi kadın bir yeri seçecek. Hedis formasyonu da değil. Kadının doğru yok var ise genel başka olacağını ummuyorum. Sanıyorum ki o sırada İsmet Sezgin düşünüyordu. Belki açıktan bunu söylemedi. Kulübüse girmedi ama yakınlarına söylemiş oldu duydum sonra.
Doğru yok partilinin zafer dayağını daha ilerilere daha yukarılara çıkarmak için daha çok çalışacağız. İyiler, yaparlar, iyiler, yaparlar, iyiler. Dalağan Demir’in işaretiyle İsmet Sezgin’le yine çekilince kongre günü salona 3 aday girdi.
Ring’in bir köşesinde Tansu Çiller vardı. Kimi gazete yazarlarına göre sarışın güzel kadındı. Hem ekonomi biliyor hem iyi İngilizce konuşuyor. Herkesle dost geçiniyordu. Daha ne olsun da ki?
Şimdi de siyaset arenasında değişim rüzgarları estirecekti. Diğer köşelerde ise İsmet Sezgin ve Köksel Top’tan gardılarını almış bekliyorlardı. Türk halkı genciyle ve kanınıyla bu değişimi beklemekteniz. Bu değişimi beklemekteniz.
Kongre günü Tansu Çiller ilk turda sekilemedi. Ama diğer iki adaydan çok daha fazla oy aldı. Leydi’nin topuk seslerini duyan testin bayrağını çekiyordu. Kongre’nin bu ortamda en iyi bulunduğuna inanıyorum ve Kongre’ye şükranlarımı sunuyorum. Bu adaylık yarışından çekiliyoruz. Teşekkür ederim değerler.
Sonunda kazanamayacaklarını görenler de Tansu Çiller’e katıldı ve sürpriz aday Kırata bildi. Demirel’e rağmen seçilmişti. Gün artık birlikliydi.
Bir büyük mücadeleyi, delegenin Türk iradesinin tecellisini beraberce verdik. İsmet Sezgin abimiz, Köksel Top’tan kardeşimiz hep birlikte biz biriz.
Seveceğim. Sempatik, cana yakın bir profesör, bir ekipta saççı, bir arkadaşımızdır.
Bir şeyimizdir, sevdiğimiz. Bana İsmet abi diyen, ben ona Tansu dediğim bir arkadaşımızdır. Kabineye beraber girdik. Kabineye girdiğimizde ona abilik yaptım. Hep abilik yapmaya devam ettim. Bazı sıkıntılar içerisinde olduğumuz dönemlerde kendisinin birtakım üzüntülerin olduğu bir dönemde ben hep ona abilik yapmaya çalıştım.
Ekonomi profesörü iken 1990 Kasım’ında DYP üyesi olduğunda parti vitrinini süsleyeceği düşünülen Tansu Çiller, çetin ceviz çıkmıştı.
Bir yıl geçmeden genel başkan yardımcısı olmuş. Genel seçimlerin öncesinde partinin ekonomi programını açıklarken de herkese ev ve araba vaat etmişti.
İki anahtar vaat etti. Nerede vaat etti? İşte oradaki bir müteahhitin üstü açılabilen bir Mercedes’in içerisinde emanet alınmış. Orada seçim propagantısına çıkıyor iki anahtar vaat ediyor. O günlerde Sayın Demirel’e sordum. Demirel’in bile haberi yoktu.
Çiller’in partiye girdikten 3 yıl sonra genel başkanlığa yükselmesi siyasetteki bütün dengeleri değiştiriverdi. Asıl sorun ise başka yerde çıktı. DYP-SAP koalisyonunun diğer ortağı olan Erdal İnönü Çiller ile yola devam etmek istemedi. Siyaset ve siyaset kültürü ile bir türlü yıldızı barışamamıştı. Siyaseti tümüyle bırakmak istiyordu.
Beni her zaman muhalefet gündür olarak gördünüz. Ama genel eğitimlerde iktidardır o başka. Ama şimdi en iyisi. İnönü’nün siyaseti bırakıp koltuğunu Murat Karayalçı’na terk etmesiyle dengeler bir kez daha değişiverdi. Ancak Çiller, SAHP’nin yeni genel başkanı Karayalçı’nın koalisyonu sürdürme kararı ile derin bir nefes aldı. Sevgili seyirciler, Çiller’in kurduğu hükümet daha güven oyu almadan öyle bir olay yaşandı ki Cumhuriyet tarihinin en kara lekelerinden biri olarak anıldı ve hala da anılıyor.
Öyle bir katliamdı ki kimler nasıl planlamış, devlet nasıl böylesine gaflet ve delalet içine düşmüş anlaşılamadı. Öyle bir kıyamdı ki siyasi İslam’a dönük kaygı ve kuşkuların miladı olarak anıldı ve hala da öyle bilmiyor.
Şimdi sizi tarihin o en sıcak Temmuz’una götürmek istiyorum. 2 Temmuz 1993’e, Sivas Madımak Oteli’ne.
ÜLKİNİMAR! ÜLKİNİMAR! Sivas’ta Pir Sultan Abdal çandıkları için aydınlar, sanatçılar, alevi, kanaat önderleri buluşmuştu. Paneller, konserler, imza günleri ile Pir Sultan Abdalı anıyorlardı.
Ancak etrafta öyle bir hava vardı ki sanki birileri alevilere bir ders vermek, haddlerini bildirmek istiyordu. Hayatını, mücadelesini ve kalemini eleştiri üzerine kuran, rüzgara karşı yürüyen Pir Sultan’ın savunduğu değerlerin mirasçısı da bir yazar.
Aziz Nesin de o gün Sivas’a geldi. Aziz Nesin kısa süre önce Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabının Türk okulu ile buluşmasını sağlamıştı. Kitap İslam dünyasında kıyametler koparmış, Hümeyni Rushdie için ölüm fetvası vermişti.
İşte bu nedenle Aziz Nesin’in Sivas’a gelişi kentteki radikal İslamcıları ziyadesi ile rahatsız etmişti. Şenlik öncesinde Sivas’ta hava gergindi. Konuklar gelmeden önce Sivas’taki radikal İslamcı basın son derece kışkırtıcı haberler yayınlamaya başlamıştı. Belediye hicret koşusu altında bir koşu düzenliyor. Atlet kılığında kente yüzlerce militant getiriliyor. Yurtlar, okullar tatil olmasına karşın dolu. Belediye çermekleri dolu. Müslüman halkımıza diye bir bildiri yayınlanıyor. Bu bildiride Şeytan Ayetleri’ne de yeniliyor. Ve halkımız cihada çağırılıyor. O bildiri Sivas’ın yerel gazeteleri birinci sayfalarından tam fotokopi yapıp da çoğaltır gibi basıyorlar.
Sivas’ın yerel gazeteleri birinci gün etkinliğimizi konu eden haberler, manşetlerden, sürmanşetlerden yayınlanıyor. Müslüman mahallesinde salyangoz sattılar deniliyor. Sivas’ta ne yapılmak isteniliyor deniliyor. Aziz Nesin yine Kinkustu deniliyor.
28 yıldır Pir Sultan Abdal Şenlikleri Banas Köyü’nde kutlanıyor. Banas Köyü, Pir Sultan Abdal’ın köyü orada kutlanıyor. Burada Sayın Vali Ahmet Karavilgin Bey bunu şehir içine aldı.
Almış daha doğrusu benimle hiçbir irtibat olmadı ve bunu bir günlük Şenliği’de bir haftaya yaymış. Kültür Bakanlığı ile beraber. Bir de Aziz Nesin davet edilmiş. Benim hiç haberim olmadı öyle bir hazırlıkta. Bir de heykelle dikilmiş oraya. O heykele mesela bir tepki oldu.
Ama esas Sivas da benim kanaatim tepki o zaman Aziz Nesin oldu.
Şenliğin onur konuğu Aziz Nesin’di. Kitaplarını imzalıyordu. Birden yanına bir haber ajansının muhabiri ve kameramanı geldi. Sorularıyla Aziz Nesin’i sınırlı bir kutlanmış. Bir de bir adamın adı, bir de bir evlilik.
Ve bu arada da çevrede toplananlar yazara küfür etmeye başladılar. Sizi de sattırıyorsun. Hayır, ben… Sizi de sattırıyorsun. Sizi de sattırıyorsun. Hayır, ben…
Biz niye saldırıyoruz? Hayır, ne ben? Düşün dışarı. Neden saldırayım? Benim düşeceğim. Niye bir insanlar hükümetine saldırıyorsun? Duyuyorum işte. Gelsin, gelsin. Aziz Nesin’in korumaları, ortam daha da gerilmesin diye ünlü yazarı hemen Madımak Oteli’ne götürdüler. İşin tadı kaçıvermişti. Sivas sokaklarında küçük küçük gruplar toplanmış,
organlarla Aziz Nesin’i ve Alevileri protesto etmeye başlamıştı. Allah’ım, biz bir daha Allah’ım bekle. Bizi Allah’ım, buzaklar, el et görürsün. Fittil ateşlenmişti. Artık Sivas sokaklarında Fısıldık gazetesi dinin elden gittiğini,
Aziz Nesin’in Müslümanlara hakaret ettiğini yayıyordu. Aziz, şeytan! Aziz, şeytan! Ancak asıl protestocu grup henüz Madımak Oteli’nin önüne toplanmamıştı. Zira Kültür Merkezi’nde Arif Sağ’ın bir dinletisi olacaktı. 1500 kişi bu konseri dinlemek için salondaydı. Birden Kültür Merkezi önünde biriken grup
salona taşlar atmaya başladı. Kültür Merkezi’nin önünde yoğunlaştılar. Nitekim orada çatışmaların olduğunu, kavgaların çıktığını, kitap sergilerinin dağıtıldığını, kitap satan arkadaşların kafalarının parçalandığını, Kültür Merkezi’nin camlarının kırıldığını, içeride Arif Sağ’ın dinletisini dinlemek üzere 1500 kişinin, çoluk çocuk kız, erkek yaşlı insanların olduğunu, onların panik ve çığlık içerisinde halde olduklarını, Kültür Merkezi’nin içerisindeki gençlerin masaları giriş kaplarına dayadıklarını, dışarıdaki saldırıların içeriye girmesine engel olduklarını öğrendik. Önceleri bu pratikte edenleri sayışsa,
gösterilere katılanların sayısı çok az. Sadece emniyetini dağıtıp, olayları kapatacağı miktarda. Ama bir türlü dağılmıyor. Ve gittikçe, işte Kültür Merkezi’nden, Sivas 4 yıla kadar kalabalık, sloganları ata ata, Aziz Nesin Ali İhtar sloganları ata ata, Kültür Merkezi’nin oraya kadar gidiyor. Ve en son, ya Aziz Nesin’i arayıp duruyorsunuz galiba, ya Aziz Nesin’i arayıp duruyorsunuz galiba,
ya Aziz Nesin’i arayıp duruyorsunuz galiba, Aziz Nesin şu otelde diye, birileri fısıldıyor kalabalığa. Durum giderek gerginleşiyordu. Militanlar otelin önünde toplanmış, sloganlar atmaya başlamıştı. Atılan sloganlar da artık, Aziz Nesin’i aşmış, devlete ve rejime uzanmıştı. Bu arada, belediye başkanının konuştuğunu duyduk. Temel Karamolloğlu, sözü şöyle başladı, Müslüman kardeşlerim, kazanız mübarek olsun. Bu söz, onu dinleyen binlerce insanı yeniden kalayana getirdi. Nitekim şunları da söyledi, bu vekal gidecek, ki Sultan, bu vekal, bu vekal,
bu vekal gidecek, ki Sultan, heykeli olduğu iddia edilen, heykel kaldırılacak, bu şenlikler iptal edilecek, ve kente bu nedenle gelmiş olan insanlar, kenti terk edecek. Kendinden geçen bu grup, cuma namazından çıkanların da katılmasıyla, iyice kalabalıklaştı.
İçeridekiler imseerliklerini koruyorlardı. Otele yağmur gibi taş yağıyordu, ama nasıl olsa olaylar bastırılır sanıyorlardı. İşte o arada Aziz Nesin, Ankara’yı aradı. Bakın dedi Sayın İnönü, dışarıdan gelen suluhan seslerini ve camlarda patlayan taşların, kırılan camların seslerini işitiyor olmalısınız.
Bizi kurtarın. Aldığı yanıtta oydu ki, hiç merak etmeyin Aziz Bey, biz de bir şey yapmadık. Oteldekiler artık her an linç edilebilecekleri kaygısıyla, kendilerini savunmaya karar verdiler.
Yükarıda da bizler kendimizce herkes bir şeyler yapmak istiyor. Saatler geçtikçe moral bozuluyor. Beni çok hüzünlendiren Asım Bezircinin elindeki elbise askısıydı. Öyle bir bekleyişti, onlar hep aynı kattı.
Elbise askısını gösteriyordu, kimse beni kolay kolay linç edemez. Orada çok sakin uzun bir bekleyiş oldu onlar için.
Askerler, askerler! Tam o sırada rehinelerin biricik umudu olan askerler geldi. Artık kurtulduk dediler.
Ne de olsa askerin ideolojisi, siyaseti olmazdı. Komutanla birikikinin konuştuğunu görüyoruz, ne konuştuklarını bilmiyoruz. Askerleri orada bırakıyor, komutan arabasına biniyor ve çekip gidiyor. Ve çekip gidiyor. Kısa bir süre sonra katliamın rengi de gerçekten belli oldu. Oteldekiler canlı canlı yakılacaklardı. İçeriye yamla amirim! Seni nasıl istiyorsun? İçeriye bende! Senle maviçlerim.
Müslüman Türkiye! Müslüman Türkiye! Müslüman Türkiye! Öyle bir alev ki, merdiven boşluğunda canavar dili gibi döne döne döne, simsiyah içerisindeki kırmızılıklarla birlikte yükseliyor. Büyük bir gürültüyle birlikte yükseliyor. İnsanların çığlıkları birbirine karışıyor.
Herkes birbirine çarpıyor. Kimlere gideceğini bilemiyor. Artık Madım Akoteli’nde can pazarı vardı. Herkes canını kurtarmaya çalışıyor.
Aziz Ape 80 yaşını aşmış. O civarda kalp ameliyatı olmuş. Ağır hareket eden bir yapısı var. Ona mutlaka benim destek vermem gerekiyor. O da bir şey değil. O da bir şey değil. O da bir şey değil. O da bir şey değil. O da bir şey değil. O da bir şey değil. O da bir şey değil.
Ona mutlaka benim destek vermem gerekiyordu. Elinden tuttum. Böyle tam merdiven başına geldik. Aşağı inenlerin büyük bir çığlıkla yukarıya tekrar akın edişleri. Hemen bizim onların o taşkın gelişlerin alakaltında kalmamak için Aziz Ape ile tekrar çıktığımız odaya girdik. Kapıyı örttük. Ağırlılık sesleri belki 3-5 dakika sürdü ve sessizliğe gömürdü. Ağabey çıkarsak, yan odaya geçersek belki kurtuluruz dedim. Durmayalım dedi. Elimi kapı koluna attım. Elim yandı. Çünkü artık o aşamaya gelmiş. Hırkam vardı.
Elimi kafama sardım. Kolunu eldiven gibi yaptım. Aziz Ape’nin elinden tuttum. O da kendi hırkasını başına geçirdi.
Kapıyı açar açmaz müthiş bir sıcaklık, duman ve alev bizi hemen aldı. İmdat çığlığı atmaya başladım.
Bizi gören birileri çatıya çıkın diyor. Çatıya çıkma şansımız yoktur. İçeri yanıyor. İşte tam bu sırada otelin bitişindeki binanın apartman boşluğunu keşfettiler. Apartman boşluğunu atlayanlar canını kurtarabilecekti. Ancak gözü dönmüş militanlar da orada bekliyorlardı. Bizi içeri almadılar. Sopalarla ettiler tekrar. Sonra yaşlı bir adam geldi ve çıkardı. Sonra öğrendim ki o Büyük Birlik Partisi’nin ilk başkanıymış. Tabii duvarlarındaki afişlerden falan anladık ki biz Büyük Birlik Partisi orası. Aziz’in o kadar şanslı değildi. Nihayet otele yanaştırılan itfaiye aracından aşağı doğru inerken görevi onların hayatını kurtarmak olan itfaiye görevlisi nesini bileğinden tuttuğu gibi aşağıdı. Başı böyle açıldı. Üç tane daha itfaiye görevlisi Allah yarattı demeden yumurtlamaya başladılar.
Nasıl vuruyorlar? Tam o sırada bir komiser çıkageldi. Aziz Nesin’in linç edilmesini tek başına işte o komiser ölmedi.
Nesin’i aldığı gibi bir polis arabasına bindirdi ve kalabalığı yararak hastaneye girdi.
Asker bizi kurtarmadı. Polis de bizi kurtarmadı. Kurtarabilirlerdi. Havaya ateş açmak yeterdi. Ses bombası, sis bombası atmak yeterdi. Göz yaşartıcı bomba atmak yeterdi. Bir helikopterin yukarıda dolanması yeterdi. Itfaiye’nin tazik bir suyu yeterdi.
O kitleyi dağıtmak için devletin elinde ateşe başvurmadan başvurabileceği onlarca araç ve olanak bardağı.
Katliama devletin göz yumduğu belki kanıtlanamaz bir iddiaydı ama ifmal ve gaflet kayıtlara geçen bir saftama oldu. Sıfır bir itibar ile son durum. Toplam ölü sayısı 35. Kimlikleri belirlenen ölü sayısı 21. Toplam yaralı sayısı 60. Dördü ağır yaralı ameliyat ağırlığı.
Valinin söylediği çok ilginç bir söz vardır. Beni Emniyet Müdürü ve Jandarma Alay Komutanı aldattı dedi. Sürekli müdahale edin dediğimde halkla güvenli güçlerin karşı karşıya getirmeyin. Bu kaybolur kendiliğinden sönecektir dendi.
Tam taşkınlığı kaç safhaya vardığında bu sefer de iki yetkili biz artık müdahale edecek durumda değiliz.
Gücümüz buna yetmez dedi.
1993 yılını işte böyle yaşadık. Kimilerine göre 28 Şubat sürecine gidişin başlangıcıydı. Cinayetler, katliamlar, suikastler, değişen liderler, dönüşen ve iç savaş ortamını yaşayan bir Türkiye.
Önümüzdeki yıl 1994 çok daha büyük can kayıplarının dev bir ekonomik krizin yılı olacak. Kürt muhalefetine sadece yasal soruşturma ile yetinmeyen derin devletin içindeki kimi grupların suikast, bombalama, infaz ve işkencelerinin gündeme geleceği bir döneme giriliyordu.
İlk Yorumu Siz Yapın