Özallı Yıllar Belgeseli 4. Bölüm | Tabular Yıkılıyor | 32.Gün Arşivi

Özallı Yıllar Belgeseli 4. Bölüm | Tabular Yıkılıyor | 32.Gün Arşivi videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=TlJMN-q16k0. H Our Love Demokrasi tarihimizi sayfalarında dolaşırken sağ-sol kavgaları gördük, ihtilaller yaşadık. Kan aktı, idam sehpaları kurulduk. Ancak bunlar ülkenin yönünü hiçbir zaman değiştiremedi. 1980’lere geldiğimizde ise bir kişi çıktı ve sistemi kökünden sarsdı. İnsanların dünyasını…

Özallı Yıllar Belgeseli 4. Bölüm | Tabular Yıkılıyor | 32.Gün Arşivi

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=TlJMN-q16k0.

H Our Love
Demokrasi tarihimizi sayfalarında dolaşırken sağ-sol kavgaları gördük, ihtilaller yaşadık. Kan aktı, idam sehpaları kurulduk. Ancak bunlar ülkenin yönünü hiçbir zaman değiştiremedi. 1980’lere geldiğimizde ise bir kişi çıktı ve sistemi kökünden sarsdı. İnsanların dünyasını değiştirdi. Bu, kimine göre büyük bir devrin, kimine göre bazı değerlerin yıpranmasıydı.
Ne olursa olsun bu insan Türkiye’nin bir dönemine damgasını vurdu.
1980 ihtilal ederken gittiler. Daha az asker olan Türk lütfuzları oymaktılar. Bu seçim bittikten sonra ben kardeşlerimi gönderdim. Hayrolsun.
Bir şampanya bul ve patlatalım bu gece. Hayırlı olsun dedim, kutladım. Çekti bana hemen. İteyim mi? Hiç mübalağa yok. 30’a yakın karanlığa, yüzyol yüzyol ile imzaladım. Turgut Özal 1984 yılının ilk gününden itibaren Türkiye’yi sarsmaya başladı. Ne yapacağını çok net biliyordu. Bir hedefi vardı. Türkiye’yi içine kapanıklıktan, yani fakirlikten kurtarıp zenginleştirmek. Bunun da tek yolu vardı. Türkiye’nin malını dışarıya satabilmesi. Oysa ne doğru dürüst üretebiliyor ne de ihraç edebiliyorduk. Adeta kendi kendimize yasalarla elimizi kolumuzu bağlamıştık. İşte Özal’ın ilk icraatı bu oldu. Türkiye’yi durduran yasal zincirleri kopartmak.
Oysa ne doğru dürüst üretebiliyor ne de ihraç edebiliyor. Türkiye’yi durduran yasal zincirleri kopartmak.
Memleketimizde varlaşmış fakat yanlış bir kanaat vardır. Hangi problem çözülmemişse, hangi milli mesele halledilmemişse derhal en üst seviyede bir teşkilat, bir bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük veya yüksek kurul kuralarak meselelerin halledileceği zannedilmiştir. Yaptığımız idari reformla bu zilniye sona erdedilmiştir. Artık Türk İdaresi’nde yeni teşkilatlanmalar beklenmemelidir. Nihai hedefimiz dinamik, süratli ve müessir işleyen çekirdek bir idari yapıyı gerçekleştirmek olacaktır. Bakanlıklarda çeşitli mevzuatla kurulmuş 92 adet kurul, şuura, komisyon ve komiteden
56’sı kaldırılmıştır. İşe Türk parasını koruma kanunu diye adlandırılan aslında döviz girişi ve çıkışını büyük oranda kısıtlayan yasayı değiştirmekle başladı. O güne kadar ancak iki yılda bir yurtdışına çıkabilir ve yanınıza da ancak 200 dolar
alabilirdiniz. Bizim evde bu çalışmalar yapılırken, özellikle kamyon mevzuatında değişiklik, buna ait olan uzmanı tanıyorum, çok iyi arkadaşım, bizim eve çağırdık, kendisine düşündüğümüzü anlattık. Biz böyle böyle bir serbestiyet getiriyoruz. Onun için sen Türk parası kıymetini koruma kanunu, şöyle kararını, bu 3000 sayfalık olan bu kararı bir 15 sayfaya 15 sayfalık bir şekle getir. Bütün şu serbestileri alayacak şekle istiyoruz dedi. Onun efendim batarız dedi mümkün değil, yapamayız. Dövizimiz yetmez. Ya sen karışma, sen bunu hazırla. Hazırlamayı reddediyor. Ha bat dedim o zaman şunu yapalım. Sen kafana göre 50 sayfalık düşündüğün bu konuyla alakalı bazı tahditlerin kalmasını istiyorsun. Bunlara itiba eden bir metni hazırla. Ertesi gün akşam üzere getirdi. Turgut Bey dokümanı eline aldı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Gülmeye başlamasının sebebi sonunda gitmişler Merkez Bankası’nda küçük pun toyla yazan
bir daktilo bulmuşlar. Aynı dokümanı küçük pun toyla yazınca 50 sayfaya sığmış. Aytekin de şeyde dayanamadı efendim dedi. Siz dedi bize işsiz mi bırakmak istiyorsunuz dedi. Turgut Bey de sizin gibi değerli bir bürokrat için işsiz kalır mı Aytekin Bey dedi. Bu devlet her zaman sizin gibi bürokratlara ihtiyaç duyacaktır. Ama dedi lütfen bunu 50 sayfaya giydirelim.
Dışı açılma, iracatın büvenin motoru haline geldiği bir dönem, iracatın bir yaratacağı dinamizm. Yani rekabet anlayışının daha yoğun biçimde Türkiye’nin tanıştığı bir dönemi başlatıyor ve Türk parasının kıymetini koruma kanununun değişmesi, bu anlamda ithalat, iracat mevzuat, dış ticaret mevzuatının değişmesi, bu anlamda kambio mevzuatının değişmesi, bu anlamda
kamu finansmanı politikalarının değişmesi, Türkiye’de bir zihniyet değişimini de beraberinde getiriyor. Döviz alım satımı serbest bırakılıyor, isteyen bankada döviz hesabı açtırabiliyor, yurt dışına istediği sıklıkta ve istediği kadar dövizle çıkabiliyordu. Türk lirasının tüm yabancı paralarla değişimi yani konvertibilitesinin kapısı açılıyordu.
Türkiye zengin ülkelerdeki serbest sistemi aynen kabul etmişti. Artık döviz günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçası oluyordu. Cumhuriyet tarihinin ilk ve en büyük ekonomik tavusu yıkılıyordu. Türk parası koruma kanunu, ya Rabbi o günleri hiç unutmuyorum. Neler neler neler söyleniyordu. Herkes korkuyordu. Ben de o zaman açık yürekli olmalıydım. Ben de Türkiye’yi seven insan birilerbirliği si olarak Turgut Bey diyordum bu ileri adımı attığına göre. Hazinede zaten limitli yabancı para var. Herkes seyahate giderse yandı anam. Dolar büz bütün bulunmaz diyorduk. O haklı çocuk. Ney? Tenkitler. Ne tenkitler.
Ben de tenkit edenlerden oldum ve utanıyorum şimdi. O haklı çocuk. Eskiden cebinde birkaç liralık döviz bulundurmak suç iken şimdi Türk vatandaşları herhangi bir Avrupa ülkesinin vatandaşı gibi ceplerinde istedikleri kadar dövizi tutabilirler. Hatta bununla istedikleri bankaya gidip hesap dahi açabilirler. Turgut Ezel devletin piyasaya müdahalesine kesinlikle karşıydı.
Piyasanın serbest bırakılmasına inanıyordu. Ekonominin tabi kanunları vardı. Bu kanunların dışına çıkarak nehrin tersini akıtmaya çalışmayalım. Ekonomide az talep sistemi varken fiyat kontrollerine dayanmak kara borsa ve çifte fiyatları doğru. İtalatı güçleştiren tüm gümrük duvarları yıkıldı. İtalat ve ihracat serbest bırakıldı. Fiyat kontrolleri kaldırıldı.
Dört yıl önce bu çeşitlerimiz yoktu. Şimdi her şeyimiz mevcut. Orta çağda mı yaşıyorduk? Taç devrimde miydik? Türkiye’de zaman gümrükler ters. Bir inceledik ham maddenin gümrü bazen nihay-i mamülden daha fazla. Yani biz nihay-i ürünün ithalatını daha çok teşvik etmiş oluyoruz. Mesela bir radyo, televizyon düşünelim.
Televizyonun içine yapımında kullanılacak tel, asit, devreler gibi malzemelerin gümrüğünü 0 yapalım dedi. 0-5. Lamba vesaire gibileri 15 yapalım. Televizyon kendisinin gümrüğünü de 30-35-40 yapalım. En fazla 40 olsun. Bu ne demektir? Televizyon üreticisi ham maddeyi 0 gümrük alacak ve kendisi televizyonu Türkiye’de imal etmiş. Bu da çok o zamanki düşünceye göre çok aykırı bir fikirdi. Çünkü herkes büyük kaçakçılık olacağından korkuyordu. Hiç biri olmadı. İnsanlar getirdikleri ham maddeyi ürün haline gelip sattılar. Ekrem Bey dedi ki, kendi kulluğa açındasın kendisi, hatırlıyordur herhalde.
Dedi ki efendim bunu yaparsak Türkiye’ye iflas eder. Türkiye mal yiğidiniyle karşı karşıya kalır. Bütün sanayi manaya kalmaz. Özal dedi ki nerede o dolar o mal alacak? Bir defa milletin gözü doysun. Vitrin’de görülsün bu. Şimdi orada şu vardı. Ben haklıyım. Bir defa çıkacak, dövizi götürecek. Ondan sonra tekrar Türkiye’ye döviz olarak getirecek bunu.
Getirirken, ihrac malı diye getirecek. Yani ihrac parası diye getirecek. Oradan vergi halesini alacak. Böyle olursa dedim, bir milyon insan çıkar dışına, üç milyar dolar eder dedim. Biz kaldıramayız. Sonra bir yerde tökezleriz. Çünkü zaten bize o zaman bir milyar, dokuz yüz milyon dolar hepsi bir şeyimiz var. Dövizimiz var yani. Oysa tökezlenmedi. Ne ülke dışına bir milyon insan çıktı ne de üç milyar dolar kaçtı.
Mevzuatların değiştirilmesi de yeterli değildi. Asıl değişmesi gereken 60 yıllık alışkanlıklardı. İnsanların kafalarında yarattıkları tabular ve devlete sırtını dayayıp para kazanma geleneği değişmeliydi. Genel inanç, Türk’ten iş adamı olmaz şeklindeydi. Ciddi ticaret olasında bir toplantı sırasında çok meşhur bir iş adamı oranın başkanıydı ve Türk asıllı bir iş adamıydı.
Kendisine gittim işte bir sürü rahatsız ettim ne satabiliriz ne edebiliriz diye adam bana dön dedi ki bak ben de Türk asıllıyım. Türkleri çok iyi bilen bir insanım dedi. Türk’ten çok iyi öğretmen olur, çok iyi asker olur, çok iyi ev hanımı olur. Ama tüccar bir Türk hayatında görmedim dedi. Bu işten vazgeç dedi bana. Meğer Türk’ten çok iyi tüccar, iş adamı ve ihracatçı da olabilirmiş.
İşin tılsımı bu insanların malını içeride değil de dışarıda sattığı takdirde daha fazla para kazanacağına inandırmakmış. Çünkü o vergi yadisi verilmeseydi hiçbir şekilde dış tecrübesi olmayan Türk sanayisi rahat Türk pazarını bırakıp dışarıya gitmeyecekti. O vergi yadisi bir havuç gibi oldu insanların önünde ve o havucun peşinde koşarak bütün fabrikalarımız ihracatçı haline geldi.
Ve bunun neticesinde Anadolu’da da İstanbul’da da hiç ihracatı bilmeyen insanlar dünyanın en gelişmiş pazarlarına üretim yapıp ihrac edebilme gücünü kendinde hissettiler. Ve bu inanılmaz bir olaydı.
Bunlara örnek verirsek Anadolu’da şehirlere bir Denizli, bir Çorum, bir Maraş, Antep gibi şehirlerimiz büyük ihracatlar gerçekleştirdiler. Türk sanayisinin, Türk çiftçisinin ihracat kabiliyeti yüksektir. Türkiye’nin ihracat potansiyeli çok büyüktür. Yeter ki ihracatın önündeki mevzuat engellileri kaldırılsın. Yeter ki ihracat yapacak, herkesi teşvik edecek, canla başla çalışmaya sevgidecek, iktisadi avantajlar sağlansın. Biz ihracatın önünde ne kadar fuzuli mevzuat engelli varsa hepsini kaldır. İhracatı teşvik etmek için iş adamlarını adeta elinden tuttuğu dışarı götürdü. Ve ne yapılması gerektiğini anlattı. Türk insanından saatini Taksim’deki saate göre değil, Londra’daki uluslararası saate göre, Greenwich’e göre ayarlamalarını istedi. Başbakan ilk gezisinden itibaren yalnız iş adamlarına yurtdışı gezilerini yaptı. Çok az bakan yanına alırdı. Aşağı yukarı heyetin %80 iş adamına olurdu. Çünkü Turgut Bey inanırdı ki onun yaptığı seyahatin asıl amacı o ülkeye ihracat yapabilmek, o ülkeye Türk müteahhitinin sanayicisinin girebilmesi ve kendisinin onlara yardım ederek onları o ülkenin iş adamlarına veyahut hükümet erkânına daha rahat tanıştırabileceğine inanırdı.
Bu eğitim uçuşları derim ben bunlara. Orada partnerlerini buluşturmuştur bizim iş adamlarımıza. Orada aynı işi yapan iş adamlarını buluşturmuştur. Onlarla müşteri toplantılar yaptırmıştır ve bütün bu çalışmalar Türkiye’de o dönemdeki ihracat patlamasını sağlamıştır. Ve ne yapmıştır? Bütün bunların parasını da iş adamlarına almıştır. Yani uçak parasını iş adamlarına almıştır.
Otel parasını iş adamlarına almıştır. Gazetecilerden de almıştır. Yani bu seyahatlerin hiçbirisi devlet parasıyla yapamamıştır. Seyahatlerinde iş adamlarını uçakta uzun yol dolayısıyla tek tek çağırır projelerini sorardı. Ve bu projelerin içerisinde aklına yatanı evet sen bunu devam ettir ben destekleyeceğim. Gidiyoruz otelde yerleşiyoruz saat 3.30’da herkes uyandırıyor bizi. Kaya topeli kapıları çalıyor. Sayın Özal aşağıda sizi bekliyor diyor. İniyorsunuz büyük bir salonda Özal yerleşik ve siz 10 saat uçmuşsunuz. Ve siz de tek tek sormaya başlıyor. Yani bu 20 kişi seçti 20-25 tane proje sahibine.
Yarın saat şu kadar da müsteşar falan seni yerinde bekliyor. Projeni anlatacağız. Bir gün hiç unutmuyorum. Foya’da bir otele girdik. Etkilendik. Restoranlar güzel, salonlar güzel, güzel kızlar, fıstıklar filan. İçimiz beraber gelmişiz oraya.
Ben bu hava içerisinde asansöre binmişim. Asansörde yüksek katlara doğru giderken bir bakmışım. Burtluyum ben. Turgut Bey de gülümsüyor. Sen niye gülüyorsun bilmiyorum ama ben bir şey gülüyorum dedim. Neye dedi? Yahu şu hale bak be Turgut Bey dedim. Senle ben bu asansörün içinde en uzun boylu iki kişiyiz be.
İçimiz de kısayız. Hakikaten oradaki Japonların yanında en uzun boylu iki kişi olduk. Mutluluktan güldük kahkahalarla. Dışarıya bir ürün satmak için sadece yasaları değiştirmek ve iş adamına vizyon kazandırmak da yetmiyordu. Her şeyin başında iyi ürün yaratmak geliyordu. Bunun için de altyapı şartı yani yeni limanlar açmak, hava ulaşımını genişletmek, otoyollar yapmak, barajlar kurup elektriği her yere taşımak, bilgisayara geçmek, haberleşme anı modernleştirmek gerekliydi. Bütün köylüleri el etip tutuyordu. Çok yere suluyordur. Yol yapmak. İlk defa telefon getiriyordu.
Bu manuel telefonu olmayan yerlere dahil, bu elde çevirmeli telefonu olmayan yere dahil otomatik telefon getiriyordu. Tabii özellikle elektriğin gitmesinde çok büyük gelişim oldu. Elektrik benim tabirime göre bir medeniyet paketidir. Elektrik gidince oraya her şey gider. Radyo gider, televizyon gider, çamaşır makinesi gider.
Artık ayranı bile makineyle yapmaya başlarsınız. Yağı bile makineyle çıkamaya başlarsınız.
Yol yapmak için bir sürü el yapmak. Daha önce zor çalışıyordum. Gürbüzde elektrik yoktu. Zora çalışıyordum. Yazı göremiyordum ve yazımı yazamıyordum.
1987 yılı sonunda elektriksiz köy kalmadı. 1280 köyünün 300 tanesinde elektrik vardı. Ve 87’de daha bir devre sonra 1280 köyünde elektrik vardı. Rahmetli Haydar Özalp bir gün geldi. Çok sert bir şekilde Turgut Bey’e bir beraber çalışıyorduk partide. Çok sert bir şekilde siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz. Ne yapmışız Haydar Bey?
Hafızan beni yantmıyorsan, Nide ilinde, bu arada dahil, 50’ye yakın köyde açılış yapıyoruz. Elektrik hizmete giriyor. Bir iki gün içerisinde yani iki üç gün arayla 50’ye yakın köyde elektrik bağlıyoruz. Olmaz dedi. Ben dedi bağlamayacaksınız. O köy bana gelecek buraya.
Bir otobüs tutacaklar. Gelecekler. Ben onları alacağım. Onlara bir öğlen yemeği yedireceğim. Enerji Bakanı’na götüreceğim. Benim ricam üzerine Enerji Bakanı bağlayacak. Ve biz gidip orada gün vereceğiz. Petrol lambasını kıracağız. Elektrin şart eline bakıp basacağız. Program yapacağız. Turgut Bey dedi ki hayır kardeşim dedi. Benim dedi zamanla yarışım var. Bu milleti bir an evvel karanlıktan kurtarmak bizim boynumuzun borcudur.
Marmaris’te adam iş adamı yabancı turist merak ediyor. Konuşmak istiyor. Bir türlü telefon bağlatamıyor. Marmaris’ten motora biniyor. Kesin motorları var. Rodos’a geçiyor. Günlük telefonlarını oradan yapıyor. Raporunu gazetemine alıyor. Gelip beş altı gün onu idare ediyor. Yani bu telefon reform. Şimdi herkesin cebinde dahi bırakın o zaman. Rüyaydı bunlar.
İlk defa bağlanıyorum. İlk defa sizinle konuşmak istiyorum. Bizim köye daha önce az önce elektrik geldi. Elektrik’e kavuştuk biz. Dün akşam da bizim köyümüze otomatik telefon bağlandı. Şu anda köyde sizi arıyorum. Sırf teşekkür etmek için sizi aradım.
Bak oradan başka yerleri de ararsın. Almanya’yı falan da ararsın. Tabii tabii. Otomatik olduğu için her tarafı arar. Bankacılık, ATM’ler, zindan kredi kartları falan filan bunlar yani telefonun yanında. Telefonda yaptığımız hamleyle yani o teknoloji orada yakalanınca bizim bile tahmin ettiğimizin ötesinde iyilikler geldi. Bugün bir internete kavuşmak, bir online bankacılık sitemi, bütün onlayn dağıtım sistemleri sizin medya olarak da bütün perakendiciliğin kullandığı dağıtım sistemleri ancak onun sayesinde ayakta kalıyor. Yani bir an için şunu düşünün. Türkiye, Suriye gibi veya 80 yılındaki gibi bir telefon tablosuyla karşı karşıya olsaydı.
Birileri gelip de o şeyi açmasaydı o barajın kapılarını. Ne olurdu diye düşünüyorum. Yerel olmaktan global düşünmeye ve iç pazara kapalı bir iş adamlığından uluslararası pazarda rekabet edebilen bir konuma getirmişlerdir. Tabii bunların oluşması için mali yapıda birçok reformlar yapmışlardır. Ama gerekli olan altyapı yatırımlarında büyük yatırımlar olmuştur. Turgut Ezel 1984’ten itibaren fırtına gibi esmiş, Türkiye’nin dış dünyaya açılması, ihracat patlaması yaratmak için yasaları ve uygulamaları teker teker değiştiriyor. Enerji ulaşım ve haberleşme altyapısını genişletmek için de büyük yatırımlar planlıyordu.
Ancak bütün bunlara bu dev yatırımlara Türkiye’nin sınırlı bütçesi yetmiyordu. Kam ortaklığı fonu ve toplu konut fonu diye iki tane fon kurdu. Kam ortaklığı fonuyla bazı büyük projelerin dışarıdan finanse edilip kendi içinde bir çarkta devletin yani yatırım bütçesinden ayrı bir yönetim olabilir mi arayış içinde oldu.
Büyük altyapı yatırımlarında. Bu toplu konut fonunun gelir neydi? Eskiden karabors olarak giren malları serbestleştirdi biraz evin bahsettiğim gibi yani dış ticareti serbestleştirdi ithalatı ve onun üzerine fon koydu. Yani gümrükleri düşürdü sıfır gümrük ama her ithal ettiğin şeyden de şu kadar fon alırım dedi. Bu fonlar toplu konut fonuna gitti. Bu paralar muazzam bir kaynak olmuştu.
Kam ortaklığı fonu çerçevesinde ilk defa köprü senedir çıkarttı. Birinci Boğaz Köprüsü arkasından keman barajı bunlar ikişer saatte satıldı. Kam ortaklığı fonu da parayla doldu. Biz bu paraları kara kaya barajı, ata Türk barajı başta olmak üzere barajlara yönlendirdik ve barajlar sürekli tamamlandı ve Türkiye Enerji Darbası’nın ortaklığı doldu. Otoyolların da önemli bir kısmı bu fonlarla münasebet. Kert var mı albora var? Var mı şansınları bekçiler? Kert var mı albora var? Türkiye uzun yıllar bu sesleri duydu. Yabancı sigara ve içki kara borsada el altından satılırdı. Bir gün aniden serbest bırakıldı. Kararın alınmasının hikayesi de çok ilginçti. Kert var mı albora var?
1984’te Turgut Bey başbakan’da Çankaya’da oturuyoruz. Sabah saat 4’de doğru. Zaten Turgut Bey geç vakte kadar oturmasını seven bir insandı. Cebimden sigara paketini çıkardım dedim ki şuna ben bunu içtiğim için hapse kadar girebilirim. Halbuki Türkiye’de herkes içiyor. Onun için bunu serbest bırakındı. İhtihar atılırdı. 500 lira veriyoruz. Bunun değeri 100 lira. 400 lirayı başkaları kazandı gayrimeşu şekilde. Hatta dedim ki o aradaki 400 lirayla bir fon kurasızlığıydı ki konut fonu öyle kuruldu. Reaksiyonu şöyle Turgut Bey’in açtı telefonu. Yarın dedi resmi gazete 3 saat geç yayın alır. Açtı telefonu. Adnan gelsin. Geldi uykulu. Dedi ki sigaranın serbest intiharı için bir tebliğ yiyoruz. Doğru tedbirler sonucu yılda 150 milyarı geçen sigara kara borsası sona ermiştir. Yıllarca ekonomimize tesir eden resmi piyasaları dahi etkileyebilen döviz kara borsası sona ermekten.
En çetrefilli meselendir 2 dakikada çözerdi. Mesela ehliyetlerin değişmesi. Bir telefonla olmuş. Benim ehliyetimi gördü. Bir tık pırtık 20-25 sayfa dökülüyor. Dedi ki bundan nedir artık. Dünya tek bir karta geçti dedi. Artık biz dedik kredi kartları. Ehliyetleri bir tek karta indirmedik. Hem daha ekonomik hem daha kullanışlı. Sonra bizim yeni bir şey icap etmemize gerek yok. Bütün dünya ne yapıyoruz onu yapacağız.
Sen ne yapacaksın? Hepsini alacaksın diyorum. Hepsini alacaksın. Ayrıca fişi de alacaksın. Fiş mi? Fiş alamam. Fiş alamam. Fiş bu listede yazılı değil. Olsun yazılı olmasa sen alacaksın. Ne alırsan al. Önce alışveriş sonra fiş alacaksın. Tamam. Önce alışveriş sonra fiş alacaksın. Unutma. KDVS için de onun için ayrıca para ödemeyeceksin. Biliyorum. KDVS için de. Atlayayım sana. Böyle anca ne oluyor söyle bakalım. Hazineye hem de aile biçesinde kartlarımız mı soruyoruz?
Ay ne güzel söylediniz. Artık bunun üstüne ben ne desem boş valla. Kusura bakmayın ama bu kadar fişi ne yapacaksınız? Bu ne bu? Bu işte fiş. İstebilirken fiş. Ne fişi? Elektrik fişi. Ne fişi olacak? Kızım ben bu fişi istemedim ki sen de. Ne fişi istediniz? Ben satış fişi istedim. Ha satış fişini aldım burada. Buyurun.
Ama bunu söylemenize gerek yok ki. Bu satış fişini almanın bir vatandaşlık görevi olduğunu herkes biliyor. Ben yapınca alışverişi zaten alıyorum satış fişi. Harcadığınız her kuruşun fişini mutlaka alın. Özal Türk insanının günlük yaşamını kısa sürede tümüyle değiştirdi. Artık alışveriş yapan fatura istiyordu. İlk defa KDV ile tanışılmıştı. Cebinde tomarla para taşımak yerine kredi kartı kullanılır olmuştu. Manavlarda Amasya elmasının yanında Çikita Muz boy gösterdi. Siyah beyaz televizyon dönemi kapandı. Renkli yayın başladı. Kimse kazancından korkmasın diye servet beyannamesi kaldırıldı. Eskiden dava adamlığı vardı. Dava adamlığı yerini iş bitiriciliğe bıraktı.
Bu anlayış değişikliği, tartışmaları, eleştirileri de tabii beraberinde getirdi. Ama ben ona devlet adamı pek demiyorum. Bir iş adamı. Hadise ileri hep devlet açısından değil de iş hayatı, iş adamın açısından değerlendiriyor. İş hayata da çok yatkın. İş hayatı da bulunmuş uzun süre. Pratik bir adam. Bu daha işin başı. İcraatımızın hedefi Türk insanlığı gençken ev sahibi kılabilmektir.
Yani Özal’ın Türkiye’deki egemenlik dönemi, iktidar dönemi dünya konjonktürü ile birebir çakışıyordu. Özal yürekten kapitalist gelişmenin ne kadar denetimsiz olursa o kadar hızlı gerçekleşeceğine inanıyordu. Ki tarihi olarak tabii bu doğrudur. Ama bakıldığı zaman vahşi kapitalizmin, denetimsiz kapitalizmin her türlü sömürüye açık……ve bütün yasaların üzerinde sadece kabak kuvvete dayalı kapitalizmin o sermaye biriktirme aşamasını……yani 19. yüzyıldaki endüstrileşme aşamasını Türkiye’de uygulamak istiyordu. Ve çok büyük ölçüde bunu becerdi. Gece konu sahibi mevcut binasının yerine üç katlı, dört katlı bir apartman dikebilecektir.
Böylece hem değerli bir mülk sahibi olacak hem de konu sorunu çözümüne katkıda bulunacaktır. Bir takım yeni felsefeler getirildi Türkiye’ye. İşte benim memurum işini bilir, köşeyi dön de nasıl dönersen dön. Yani liberal ekonomi altında Türk toplumunun bütün manevi değerleri alt üst edildi, tahrip edildi. Yolsuzluklara çanak tutuldu ve devleti yok etme politikası da açıkça güdüldü. Ben burada bir örnek vermek istiyorum.
Turgut Özal, mesela Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu, ki Türkiye’nin en önemli kurullarından biridir, yolsuzluklara karşı kanunla kaldırmak için girişimde bulundu. Umiyetle hazine arazisi veya belediye arazisi üzerinde yer yapmış. Bunların meselelerini çözeceğiz, tatlılarını inşallah vereceğiz dedik. Bana göre bazı olumsuz şeyler olsa bile Türk parasını, kıymetini koruma yasası kaldırması bir olumlu adamdır. Bir reform olarak o dönemde dişe açılma konusunda, yani ufuklar olarak insanların dişe açılma konusunda,
özel sektörün dişe açılma konusunda olumlu bir reform. Muhalefete göre Özal parayı öne çıkartıyordu. Yozlaşma, arabeslik, yabancı taklitçiliği toplumun dengelerini bozuyordu. Parti içinde ise çok hızlı gidildiğine ait eleştiriler yapılmaya başlanmıştı. Özal’ın her birine yanıtı evet, acelemiz var şeklindeydi.
Aziz ve muhterem vatandaşlarım, bizim bu hızlı çalışmamız muhaliflerimizi epey kızdırıyor ve bizim aleyhimize birçok karalımalar yapıyorlar. Bu karalamanın, bu çamur atmanın artacağını biz biliyoruz. Çünkü maalesef eski alışkanlıklar devam ediyor. Biz bunları aldırmıyoruz. Bizim işimiz onlarla değil, bizim işimiz sizinle.
Biz milletin işini halletmek için iktidara geldik. Bu anlamda birçok projeye başladı. Örnek vermek gerekirse işte telekomünikasyonda, liman altı yapılarında, otoyollarda, birçok alanda müthiş hamleler başladı. Bu da enflasyonun yeniden yukarı çıkmasına neden oldu. Bizim Türkiye’nin burada çok önemli bir karar vermesi gerekiyordu. Bütün bunları dengeli götürmesi gerekiyor olabilirdi. Biz büyük reformlar yapıyoruz, önemli değişiklikler yapıyoruz. Ama bu tam anlatılamıyor, izah edilemiyor. Bakanlar Kurulu toplantısındaydık, 2 Mayında. Ben elimi kaldırdım, sayın başbakan bir maruzatım var dedim. Söyle Hüsnü dedi o zaman. Dedim efendim biraz yavaş gidemez miyiz dedim. Bir de önce şey demedi, dediğimi anlamadan önce ne oluyor Hüsnü seninle mi gözüm korktu dedi.
Ben dedim ki hayır efendim isteseniz daha hızlı gidelim ama yaptıklarımızı anlatamıyoruz. Dedi ki Hüsnü dedi haklısın ama dedi Türkiye bu vakte bir daha bulamaz. Biz yapalım dedi. Acele ediyorsunuz diyorlar. Aslında biz hızlıyız. Acele ediyoruz doğrudur. Çünkü şuna çok iyi inanıyoruz. Memleketimizin ileri ülkelerle arasında büyük fark vardır. Bu farkı kapatmanın yolu hızlı çalışmaktır.
Hızlı kim çalışır? İşi bilen usta çalışır. İşi bilmeyen acemiler hızlı iş göremezler. Turgut Bey’in maalesef hataları diye söylenen şeye sadece telekomunikasyonun sevabının KDV’sini biliyoruz.
1983-87 dönemi zannediyorum bugün de ama özellikle gelecekte Türkiye Cumhuriyeti tarihi değerlendirildiğinde Türkiye’nin nitelik değiştirmesinde Rahmetli Özal’ın transformasyon dediği olayda tayin edici bir dönem olmuştur.
Bu dönemde Türkiye ilk defa kapalı bir toplumdan açık bir topluma, kapalı bir ekonomiden açık bir ekonomiye, sadece kendi gündemiyle meşgul olan, kendi içine kapalı bir toplum olmaktan, dünya meseleleriyle de ilgilenen sadece günü değil geleceği düşünen bir toplum haline dönmüştür.
Turgut Bey çok büyük bir değişimi, çok hızla gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ve Türkiye’nin yasaları değiştirmeye yönelik prosedürleri de bildiğiniz gibi oldukça uzun.
Bence değişimi çabuk gerçekleştirmek için yasal konularda bir takım da demek lazım kestirme yolları şey yaptı. Bunlar doğru değil tabii yapılmaması gereken işler. Sevgili vatandaşlarım elbette benim tersini söyleyenler çıkacaktır.
Hatta şu anda içinizden bazılarının hadi canım sen de dediğini duyar gibi oluyorum. Bu da tabi bir tepki. Çünkü fertleri tek tek memnun etmek elbette ki mümkün olamaz. Olamıyor da. Ama gayri memnillerin dahi teslim ettiği bir gerçek var ki o da Türkiye’nin artık eski Türkiye olmadığıdır. Şimdi onlara sesleniyorum ve diyorum ki elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin haksızlıyım. Turgut Ezel tabuları yıktıkça dışarıdan alkış alıyor ancak içeride de eleştirilerin dozu giderek artıyordu. Muhalefet ekonomik politikalara fazla ses çıkaramayınca aileyi prensleri ve yakın çevresini hedef aldı.
Hanedan kelimesi manşetlere çıkar oldu.