Ruhbanlar, Cimriler ve Ahirette İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 27.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=vmFAyJwfh9I.
Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumuk beddar. Bu cüzde öncelikle insanların ahiretteki durumları anlatılır. Bu bağlamda cimrilik yasaklanır.
Çünkü bir Müslüman cömert olmalı ve elindeki malı ve gücü başkaları ile paylaşmalı, gerekirse Allah yolunda feda etmelidir. Sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu konuda da müminlere örnek olmuş yüce bir şahsiyettir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur. Ey Ademoğlu! Yanında bulunanlardan infak et ki Allah da sana infakta bulunsun. Yani yerine fazlasıyla versin.
Yine bu cüzde Müslümanların şahit bir ümmet olduğu vurgulanır. Onların bütün dünyaya doğruluğu ve iyiliği öğretme şeklinde bir misyonları vardır. Bu da anlatma ve tevli etme yanında bu doğruları önce kendilerinin yaşamaları ile olur. Ayrıca bu cüzde Allah emretmediği halde bazı uygulamaların din haline gelmesi eleştirilir. Bu eleştirilerden birisi de Allah emretmediği halde Hristiyanların nefis terbiyesi için ömür boyu uzlete çekilmeleri ve hiç evlenmemek şeklinde ruhbanlık isimli bir disiplin oluşturmalarıdır. Ancak bu durum fıtrata aykırıdır. Bu sebeple onu hakkıyla yerine getiremez, başka felaketlere ve günahlara düşerler. İslam’da nefis terbiyesi için kısa süreli uzlete izin verilmiştir.
Bu daha çok itikaf olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bize aktarılmıştır. Bu cüzde yer alan üç insan grubu şunlardır. Ahirete inananlar, cimriler ve ruhbanlar. Yeryüzünün öznesi olan insanın, onu omuzlarında taşıyan dünyanın, muhteşem kainatın
ve canlı cansız tüm sistemin kendisine takdir edilen ömrünün nihayete ermesiyle ilahi kanun bozulacak ve bir gün kıyamet olacaktır. Sonun başlangıcı olan, azamet ve ikram sahibi Rabbimizin zatından başka hiçbir şeyin varlık gösteremediği bu dehşetli günün ardından bozulan düzen yeniden kurulacak ve dini literatürde ahiret adını verdiğimiz ikinci ve nihayetsiz bir hayat başlayacaktır. Bu yönüyle ahiret, gözünü açtıkları ilk alemi dünya olanların son ve gerçek karargâhıdır. Ezelî olanın ebedi vadi olan bu sabite, rüyanın gerçeğe, gölgenin surete, fenanın bekaya dönüştüğü esaslı bir boyuttur. Söz konusu hakikat, evvelimizi ve ahirimizi tanzim edip dünyada salahın, ahirette felahın, anlam dolu kesitlerini gözler önüne seren yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur, ayetiyle dile getirilmiştir. Ahiret, iyi ya da kötü, dünyada yapılan her davranışın hesabının verileceği ve neticede hak edilen sonuca göre bir hayata sahip olunacağı bir yerdir. Onun için sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, akıllı insan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlık yapan kimsedir buyurur.
Ahiret gününe ve bu dünyada yaptığı her şeyin hesabını tek tek vereceğine inanmayan bir insan, dünya hayatını anlamlandıramaz. İradesi ve imkanlarını hayra, iyiliğe, erdeme, fazilete ve yüce gayelere yönlendiren bir insan olamaz. Ahiret gününe ve hesaba çekilme inancı, kişiyi bencillikten ve aşırılıklardan uzak tutar. Her attığı adımın hesabını yapar, doğru ve dürüst olur, haksızlıktan ve haram lokma yemekten sakınır. Bu cüzde ahiretteki insanların üç grup olduğu aktarılır. Ashabı yemin, amel defteri sağından verilenlerdir ki onlar cennetlik müminlerdir. Ashabı şimal, onlar amel defteri solundan verilenlerdir ki onlar nebetbahtırlar.
Kur’an bunların cehennemlik, günahkarlar ve kafirler olduğunu söyler. Bir diğer grup, es sabicûnes sabicûn’dur. Onlar ibadet ve hayırda hep önde olanlar, öncü olanlar, yol gösterenlerdir. Bu itibarla iyilik ve doğruluk yolunda yaşadığımız bir hayatın mihai hakikat olan ahiretimizi mamur etmesi temennisiyle bizleri sırat-ı müstakîm çizgisi üzerinde sabit kılmasını ve kulluk yolculuğumuzda her daim rahmet ve inayetini bizlerden esirgememesini Yüce Rabbimizden niyaz ederiz. O gün, mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının, ışıklarının önlerini ve çevrelerini aydınlattığını görürsün.
Bugün size müjde var, altında nırmaklar akan cennetlerde ebedî kalacaksınız denir. İşte en büyük murada ermek budur. Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ bize bir ahiret sahnesinden bir tabloyu hatırlatmaktadır.
Ki bu ayet-i kerimede ifade edildiğine göre kıyamet sahnesinde mümin olanların, erkek ve kadın ile mümin olan insanların nasıl bir tabloyla karşılaşacaklarını, yollarını neyin aydınlatacağını ifade etmektedir. Şöyle bir sahne düşünün, bir yol düşünün. Yolda gidiyorsunuz, yola gidiyorsunuz, yoldasınız.
Ama etrafınızda aynı zamanda ışıklar var, o sizin yolunuzu aydınlatıyor, yoldasınız. Karanlıklar içerisinde sizin yolunuzu aydınlatan ışıklar var. Bu ayet-i kerimeden onu ifade ediyor. Ahirette o gün mümin olan erkeklerin ve mümin olan kadınların nurlarının, ışıklarının önlerini ve çevrelerini aydınlattığını görürsünüz.
Yani mümin olan erkekler ve mümin olan kadınlar, dünyada Allah’a iman etmenin bir gereği olarak kazandıklarını, sahip olduklarını, Allah’a ibadet etmenin neticesinde, Allah’a iman etmenin neticesinde, imanın gereği olan şeyi yerine getirmenin neticesinde, ahirette güzel bir tabloyla karşılaşacaklarını, yani dünyada yapmış oldukları eylemlerin, güzelliklerin, ibadetlerin,
kendilerinin yolunu aydınlatacağını ifade ediyor. Nitekim bizler her birimiz bir yoldayız. Dünya insanı bir yolcu olarak dünyayı sadece yolcuların sınırlı bir zaman diliminde uğranmış olduğu bir yer olarak düşündüğünüzde, bu yolculukta aslında kazananlar Allah’a iman edenler, kadınıyla erkeğiyle Allah’a iman edenler ve imanının gereği olan şeyleri yerine getirenlerdir.
Nitekim bu ayet-i kerimede bu insanlar için yani Allah’ın rızasına uygun olarak hareket eden ve bu şekilde yaşayan, Müslüman olarak yaşayan ve Müslüman olarak iman ile ölen insanların cennet ile müjdeleneceklerini görüyoruz. Nitekim bu ayet-i keriminin devam eden kısımda, bugün size müjde var, altından ırmaklar akan cennetlerde ebedi kalacaksınız ifadesi, işte en büyük murade ermek budur şeklinde ifade edilmektedir.
Bu ayet-i kerimeden sonra münafıklardan da bahsedilir, münafıkların durumlarından da bahsedilir, onların ne kadar karanlık içerisinde bocaladıklarından bahsedilir. Yani hatta ayet-i keriminin devamında münafıkların mümin olan erkek ve kadınlara seslenerek bize de ışığınızdan verseniz, biz de ışığınızdan istifade etseniz diye seslendiklerinden bahsedilir.
Ama onlar aralarına bir duvar örülecek ve o duvarın arkasında kalacaklar. Müminler, mümin erkekler ve mümin kadınlar cennete giderken, münafıklar cehenneme ateşi hak ettiklerinden dolayı azapla cezalandırılacaklardır. Önemli olan insanların bu dünyada iken Allah’ın istediği kıvamda bir hayat sürebilmektir.
Erkeğiyle, kadınıyla Allah’ın razı olduğu bir hayat süren insanların bu ayet-i kerimede ne kadar güzel bir müjdeye nail olduklarını, altlarından ırmaklar akan cennetlerde ebedi kalacaklarını ifade edilmektedir. İşte en büyük murada ermek bu değil midir? İnsanın dünyevi anlamda bir takım muratları, arzuları olabilir, dünyevi anlamda bir takım istekleri olabilir. Ama insanlar her birimiz ahireti endeksli olarak yaşamak durumundayız. Bir gün Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğimiz düşüncesiyle yaşamak durumundayız. Bu şekilde yaşadığımız zaman bütün davranışlarımızı Allah’ın istediği ölçülerde yapma gayretinde olacaktır insanlar. Yanlış yaptığı zaman yanlışın farkında olacak. Bir hata yaptığı zaman hatasının farkında olacak ve hemen Allah’tan af ve özür dileyecektir. Allah’tan bağışlanma dileyecektir. Ve Allah samimiyetle eline açan insanların, gönülden kendisine sığınan insanların, kendisine yönelen insanları affedecek. Ve bu şekilde olan insanların, kişilerin, mümin ve müminatın, mümin kadınların ve mümin erkeklerin cennette ebedi kalacakları bir yurtla müjdelendiklerini bu ayet-i kerimede görmekteyiz. İşte en büyük murada ermek budur.
Bütün dünyevi muratların ötesinde asıl murat ahirette Allah’ın rızasını celb edecek davranışlar yapabilmek ve ebedi olan o cennet mükafatına nail olabilmektir diye düşünüyorum. Bu cüzde iman ve infakın önemi üzerinde durulurken, ahirette müminler münafıklardan ve kafirlerden ayrılıp kurtuluşa ererlerken, diğerlerinin içine düşeceği acı durum tasvir edilmekte, dünya hayatının ahiret inancından bağımsız olması halinde sonunun hüsran olacağı vurgulanmaktadır. Allah ve Resulüne itaat edenler, onlara emanet olarak verilenlerden başkaları için de harcarlar ve bunlar için büyük bir mükafat vardır. Aslında infak, elde ettiğimiz imkanların asıl sahibini hatırlatan ve bulunduğumuz konumun bilincinde olmamız gerektiğine dikkat çeken bir incelik taşımaktadır. Bu incelikten yoksun insanlar her durumda Rabbine muhtac olan bir kul olduklarını unutup malik gibi davranırlar. Böyle davrananlara Kur’an şöyle sorar, göklerin ve yerin tamamı zaten Allah’a ait olduğu halde ne diye hala Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Oysa insan, Allah’ın ona verdiği onca nimete rağmen ki onları saymaya kalksak sayamayız, cimrilik yapar, bu nimetleri ve gücü başkaları ile paylaşmak istemez.
Yalnızca kendileri cimrilik yapmakta kalmaz, bunu başkalarına da tavsiye eder, onların da cimri olmasını isterler. Nitekim Kur’an’da kendini beğenmiş, böbürlenen ve elindeki imkanları sırf kendisine ait görüp cimrilik yapan, üstelik başkalarının da öyle davranmasını isteyen kimseler ağır bir dille eleştirilmiştir.
Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah bunu fazlasıyla öder, ayrıca ona pek değerli bir ödül de vardır. Allah’a güzel bir borç verme ifadesi İslami literatürde ayetteki terkip esas alınarak karz-ı hasen şeklinde terimleştirilmiştir.
Kur’an’ın gerek Mekke, gerekse Medine döneminde fakirlere, yoksullara ve kimsesizlere yardım edilmesi konusunda Müslümanlara teşvik eden ifadelerinin olduğu bilinmektedir. Yardımlaşmanın, dayanışmanın, birlik ve beraberliğin sağlanmasında infak kültürünün önemli olduğu açıktır. Sosyal hayat içerisinde de toplumun huzur, güven ve emniyet içerisinde bir arada yaşaması bakımından infakın önemli bir temel olduğu söylenebilir.
İşte karz-ı hasen de Allah rızasından başka bir menfaat beklemeden verilen borçtur. Bu borç karşılığında borçluğundan menfaat beklenmez, yalnızca ödeme imkanına kavuştuğunda borcun aslında ödemesi istenir.
Peygamberimizin bildirdiğine göre Allah Teala nerede ve hangi davranışta rızası bulunuyorsa, orada kendi bulunuyormuş gibi bir ifade kullanarak kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir. Bu cümleden olarak hasta ziyaretini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı da kendini doyurmak olarak ifade buyurmuştur.
Burada da güzel borç vereni kendisine borç veren gibi kabul ederek yardımsever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onun değerini yüceltmiştir. Allah Teala mallarını İslam için harcama, kimsesizlere yardım etme ve fakirleri destekleme hususunda insanları teşvik etmektedir.
Ayetin öncesinde göklerin ve yerin tamamının Allah’ın olmasına rağmen neden hâlâ Allah yolunda harcama yapılmadığı sorusu yer almaktadır.
İnsan ister uzun süre yaşama isteği ve hayatını refah içinde geçirme düşüncesiyle olsun, isterse mirasçılarına çok şey bırakma hevesiyle ne kadar servet biriktirirse biriktirsin, bir gün asıl malik olan Allah’ın imtihan sebebiyle kullarına bu servet üzerinde tanıdığı yetkiler sona erecektir.
Göklerin ve yerin mirasının Allah’a ait yani tamamının zaten O’na ait olmasına ifade edilmesi bu noktada önemlidir.
Daha sonra ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz buyrularak soru şeklinde bir uyarıya yer verilmesi söz konusu gerçeği göz önüne alan müminin infak konusunda daha duyarlı davranmasının kaçınılmaz olacağına vurgu yapmaktadır. Ayette ifade edildiği üzere bu borcun güzel olarak vasıflandırılması önemlidir. Burada yapılan harcamanın sıradan bir infak olayından çıkarak güzel bir borç özelliği kazandığı görülebiliyor. Bu bakımdan Karz-ı Hasan için birtakım şartlar sayılmaktadır. Bunun helal maldan olması, bu karzın insanın sahip olduğu malların en iyi tarafından olması ve insanın infak olarak kötü malını vermemesi,
sevdiği ve ona muhtaç olduğu halde sırf ahiret hayatını elde etmek maksadıyla insanın o en sevdiği şeyi tasaddur etmesi, onu almaya en layık ve en muhtaç olana vermesi, mümkün olduğunca gizlice vermesi ve bunu gizli tutması, sadakanın peşi sıra başa kalkmaya ve eziyete yönelmemesi, sadece Allah’ın rızasını gözetip riaya düşmemesi bu noktada önemlidir.
Bir şey söyleyebilirse Hz. Peygamber’e, sadakaların en faziletlisinin hangisi olduğu sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur, sağlıklı, mala düşkün, hayatta kalmayı umut ettiğin haldeyken onu vermendir. Nihayet can boğaza gelip dayanınca filana şu, filana bu dememendir. Allah Teala yardımlaşmayı ve paylaşmayı teşvik eden bu beyanın da zenginleri taltif ettiği gibi fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin gönlünü de teskin etmektedir. Zira zenginin fakire verdiği mal, Karz-ı Hasan vasıtasıyla esasında borç olarak Allah’a verilmektedir.
Bu nedenle fakirin muhtaçlığından dolayı üzülmesi, kendisini zillet içinde hissetmesi söz konusu olamaz. Zira bu mal, Allah tarafından fazlasıyla ödünecek bir borçtur. Diğer yandan zengin de verdiği sebebiyle fakire karşı bir üstünlük iddia edemez. Zira nihayetinde Allah tarafından fazlasıyla kendisine ödünecek bir borç verme işlemi gerçekleştirmektedir.
Öyleyse karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek yapılan iyilik, yardımlaşma, paylaşma ve infak, Allah tarafından korumaya alınan ve yüce vaatlerle teşvik edilen bir konudur. İslam dini denge dinidir. Kişinin iyi bir kul olması için, Hristiyan rahiplerinin yaptığı gibi dünyayı tamamen terk etmesi gerekmez. Nitekim Kur’an’da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona incili verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik buyrulduktan hemen sonra insanların kendi icad ettikleri ruhbanlığı onlara emretmediğini söyler. Güya onlar bunu sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yaparlar ama buna da hakkıyla riayet etmezler. Bu yüzden onların içinden pek çoğu yoldan çıkmıştır. Hz. İsa aleyhisselamın örnek ahlakını, İncil öğretisine hakim olan hoşgörü gibi ahlaki erdemleri özümseyenler, kalpleri şefkat ve merhametle dolu insanlar olurlar.
Allah onlara ruhbanlık gibi bir görev yüklemez fakat Hristiyanlığın başlangıcında samimi müminler ağır sosyal ve siyasi baskılara maruz kalırlar. Bu durum karşısında onlardan bir kısmı sırf bu katliam ve çatışmalarda eriyip gitmemek ve böylece dinlerini kuruyabilmek amacıyla dağlara, ücra yerlere çekilip kendilerini ibadete verirler.
Fakat zaman içinde bu hareket amacından saptırılır ve dinin istismar aracı olmasını kurumsallaştıran, hatta toplum içi ve toplumlar arası çatışmaları körükleyen bir örgütlenmeye dönüşür. Ruhban sınıfı uzlete çekilen ve hiç evlenmeyen kişilerdir. Allah emretmediği halde Hristiyanlar ruhbanlığı kendilerine gerekli dini bir hüküm gibi görürler.
Ancak ömür boyu uzlet ve hiç evlenmemek gibi aşırılıklarla fıtrata aykırı bir disiplin uygulamaya çalışmışlar. Bunu da hakkıyla yerine getiremeyip birçok hata ve günaha düşmüşlerdir. İslam’da bu şekilde bir ruhbanlık yoktur. Yalnızca nefs terbiyesi için itikaf gibi kısa süreli uzlete izin verilmiştir. Ama ömür boyu uzlet, fıtrata ve dünyadaki imtihan mantığına aykırı bir uygulamadır. Andolsun Nuh’u ve İbrahim’i elçi olarak gönderdik. Onların soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan doğru yolu bulanlar olduğu gibi birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik. Ona incili verdik.
Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince biz onlara bunu emretmemiştik. Sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı. Ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama çokları yoldan çıkmışlardır.
İslam, dünya ve ahireti bir muvazene içinde yaşamayı öğütler. İslam bir denge dinidir. Ahiretin başarısı dünyadan geçer. İyi bir ahiret hayatı, iyi bir dünya hayatına bağlıdır. Dünyadan el etek çekmek iyilik olarak mütalaa olunamaz. Zira bu durum dış dünyamızdaki insanları ihmal etmektir.
Tarihte Hristiyan rahipleri bu yolu tercih etmişlerdi. Allah Hz. İsa’yı Risalet ile görevlendirmiş, onun yanında yer alanların gönüllerine şefkat ve merhameti yerleştirmişti. Ardından da onlara ruhbanlığı emretmediğini beyan etmişti. Ruhbanlık, onların kendi işgüzarlıklarıyla icat ettikleri bir işti.
Hem de Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için dünyadan el etek çekmeyi kendi kendilerine adamışlardı. Sonra da kendi koydukları kuralları çiğnemişler ve pek çoğu nefislerine uymuşlardı. İşin aslı şöyleydi.
Hz. İsa’nın mümini olan kimi insanlar, gördükleri baskılardan ve eziyetlerden kurtulmak için, ücra köşelere, dağlara, tepelle de çekilmişlerdi. İbadetle zamanlarını geçiriyor ve kendi nefislerini tezki ediyorlardı. Tezkiye oluyorlardı. Bir müdde sonra bu durum suistimal edilmeye başlandı.
Ruhbanlık artık bir müessesi haline dönüşmüş, çatışmanın, fitni ve fesadın örgütsel altyapısı haline dönüşmüştü. Hiç evlenmemeyi tercih eden bu insanlar, zamanla sapkınlıkların filizlendiği, günahlara teşne bir yapının mimarı olmuşlardı. Allah, onların bu durumunu ve yaptıklarına karşılık gelecek azabı şöyle haber vermiştir. Andolsun Nuh’u ve İbrahim’i elçi olarak gönderdik. Onların soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik.
Onlardan doğru yolu bulanlar olduğu gibi bir çoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince biz onlara bunu emretmemiştik. Sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak, bu yolda çaba sarf etmek için bunu yapıyorlardı. Ama buna da hakkıyla riayet etmediler. Biz de işlerinden iman edenlere mükafatlarını verdik.
Ama çokları yoldan çıkmışlardı.