Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / P. Dilara Çolak | Bölüm 12: Sokrat Sonrası Öne Çıkan Filozoflar
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=y56EzyYahkU.
Herkese merhaba tarihin hayatlarından. Biliyorsunuz normalde Celal abiyle birlikte tarihin hayatlarında yaşama dair, tarihe dair, düşünce dünyasına, bilme dair birçok şeyi konuşuyoruz.
Önceki iki programda felsefe tarihine dair Sokrates öncesini, Sokrates dönemini konuştuk hemen ardından da. Bugün Sokrates sonrasını konuşacağız.
Fakat Celal abinin tabi o engin bilgi hazinesi ve benim ona göre çok daha az ve ölçülü bilgi hazinemin yetersiz olduğuna kanaat ettirdik ve yine Celal abinin tavsiyesiyle bu bölüm için bir misafir alalım ve bir bilen misafirimiz olsun. Daha çok beni tabi, daha doğru yönlendirsin ve onun o kıymetli bilgilerinden faydalanalım istedik ve Pelin Dilara Çolak bir tarihin fayadı bizimle beraber hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Sokrates sonrası dönemiyle yani kendisinden bir önceki dönemle karşılaştırıldığında en belirgin vasıfları, özellikleri göze çarpan değerleri nelerdir? İzmir’in senin oradan başlayalım konuşmaya. Olur. İlk şeyi söylemek istiyorum. Şimdi Sokrates sonrası dediğimizde neredeyse 2500 senelik bir dönemden söz ediyoruz. Elbette hepsinin farklı kırılma noktaları var.
Mesela biz aslında felsefe tarihini iki grupta toparlayacaksak bir tarafa antik felsefeyi bir tarafa modern felsefeyi koyarız genellikle. Böyle bakıldığında şunu diyebiliriz. Antik ve modern, antik kategorisi de kendi içerisinde ikiye ayrılıyor. Sokrates öncesi ve sonrası.
O yüzden bugün antik dönem içerisinde Sokrates sonrasından biraz bahsetmiş olalım. Hani de karta kadar olan kısımda. Konu değişti aslında. Felsefenin tartıştığı medium değişti. Nedir bu? Ondan önce Sokrates’e kadar düşünürler, çevresindeki fiziksel dünyayı anlamaya çalışırken ve buradaki temel yöntemleri deney gözlemken
Sokrates’le birlikte biz daha çok insanın yaşamını, değerlerini, ahlakını konu edilmeye başladık. Yani konu bakımından büyük bir değişiklik var. Bu söylenebilir.
Ceren abi sizin bu noktada konu diyorsunuz. Ben Dilara’nın dediğine katılıyorum. Dediği doğru. Yalnız Sokrates daha sonra başka bir şey daha işin içine giriyor. O da objektivitenin yani nesnelliğin kaybolması. Bu son derece önemli. Yani bence Sokrates sonrasının en önemli vasfı bu. Yalnız şimdi Sokrates sonrası derken hemen herkesin aklına Platon’la başlamak geliyor.
Ama aslında Sokrates’ten sonra dört tane ekol var. Bunlardan bir tanesi bu Fedon’un kurmuş olduğu Elysian Eritrean ekoli denen ekol bu bugün Yunanistan’da Elida,
Peloponnes’te Elida denen şehirde başlıyor. Bunun hakkında çok az şey biliyoruz. Yani belki yeni araştırmalar var mı bu konuda bilmiyorum ama elimizdeki malzeme bu ekolde kimler vardı?
Ve bunlar biraz daha Sokratesvari ahlaki konularla ilgilenmişler. Bunun dışında bilgimiz yok. Senin bu konuda daha bildiğin bir şey var mı Dilara? Küçük Sokratesçi okulları olarak literatüre geçen çok fazla okul var. Evet yani. Şimdi bunlar ya sen dört tane. Dört tane. Yani şimdi mesela bu Megarlak Öklit bu bizim tabi matematikçik Öklit’le hiçbir alakası yok bu adamcağız. Bu neredeyse Parmenides gibi düşünen bir adam. İşte şey mümkün değildir ne derler yani. Olmak oluşmak mümkün değildir her şey vardır falan gibi şeyler söyleyen bir adam.
Sonra bu kinikler mi sinikler mi Türkçe de ne kullanılıyor? Kinik diyoruz çünkü diğer türlü köpeksiler diye kötü bir çevirisi var. En doğrusu kinikler olur. Doğru doğru ama o köpeksiler çevirisi o kadar kötü değil. Çünkü bunlar bunu kastet. Kendileri de bunu kastetiyorlar.
Yani o bakımdan çok çok önemli diye düşünüyorum. Bilmiyorum sen ne dersin. Bunu Antistanes diye bir adam kuruyor. Bir de Aristippus’un kurduğu Kirenedi. Kirenedeki bir ekol var. Şimdi bunlar arasında tabi herkesin çok iyi bildiği ve çok etki yapmış olan bir Megara’dır. Bu Öklit ya matematikçi olmayan Öklit’in kurduğu. Diyeceksin onun etkisi nereden geliyor? Çünkü bir müddet Platon Megara’da Öklit’le vakit geçirmiş. Dolayısıyla bu Parmenidien hatta Pythagorean yaklaşım Megara’da belki biraz
Platon’un zaten Sokrates’ten aldığı eğitime bir vurgu yapmış gibi geliyor. Öteki de kiniklerdir. Kinnikler çok iyi bileniyor. Bunun en önemli seviyesi de diyojendir. Bizim sinoplu diyojendir. Yani dünyanın bütün kültürlerinde millet diyojeni bilir.
Bilhassa İskender’le o güya atışması çok hoştur. Şimdi bu dört tane ekol ver Sokrates’ten sonra. Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir şey var. Bu dört ekol de. Biraz önce Dilara’nın söylediği gibi doğa bilimlerini içer mi?
Sokrates’in İran düşüncesine vurduğu en büyük darbe budur. Yani insanlığı şeyden çekmiştir. Nesnel düşünceden, çevreyle olan ilgisinden çekmiştir.
Ve bu insan merkezli dediği düşünceyi ortaya atmıştır. Yalnız bunun içinde çok ciddi bir dini parametre var. Yani Sokrates kendisiye zikeden vahiy geldiğini ima etti. Şimdi bu çok tehlikeli bir şey. Çünkü zikreyi kim görmüş? Hiç kimse.
Zike var mı? Yok böyle bir şey. Bu Yunan mitolojisinin bir parçası. Zike bir şey tanrıçası. Hukuk veya hakaniyet tanrıçası. Adalet. Yani bu oradan vahiy falan geldiğini iddiayeti. O zamanlarda Egemen Ozan’ın felsefeye bakıyorsun. Plot inius’un felsefesi. Yani Bertrand Russell diyor ki işte bu son büyük filozoftu. Ben bu adamın niye büyük olduğunu hala anlayamadım. Belki Dilara bize anlatır. Niye büyük adlediliyor? Soralım o zaman Dilara Hanım’a. Neden Russell büyük adlıyor?
Plot inius’un neden büyük olduğu fikrine pek hani katılmadığım için nasıl bir savunma yapabileceğimi söyleyemem ama. Dilara Afe ben de aynı fikirdeyim.
Bu vahiyler hukukaçıcı olabilir. Ama mesela ben sizin Sokrates konusunda kısman farklı fikirdeyim de bazı noktalardan. Bu vahiy almak bir tabir. Evet aslında belki de özünde aynı şeyi söylüyor olabiliriz ama. Hatta kastettiğin şey bana şöyle geliyor bu modern yorum olarak da görülebilir. Vicdanının sesini dinlemek yani o daimonu ile kılmak istiyor. Bu Sokrates’in daimonu orta çağda aslında demona yani şeytana dönüşen bir kavram.
Ona ne yapması gerektiğini ne yapmaması gerektiğini söyleyen bir iç ses bu. Şimdi bunu vahiy olarak yorumlamak mümkün. Celle hocanın da söylediği gibi ama bunu vicdanın sesi yani bir iç ses olarak da kubur edebiliriz.
Dilara burada bir şey söyleyebilir miyim? Burada Vic den bahsediyor. Çok hafif. Şimdi değil ki bir tarıça. Bir taş kaymağı değil. Bir tarıçadan kendisine ilham geldiğini söylüyor. Sen buradan devam et. Ben de bu kısma gelecektim. Şimdi bu bilginin kaynağı denilen bir problem var. Mesela yazılan ünlü bir kitapta Platon’un Menodyolu. Menodyolu’nun da Sokrates şöyle bir savunma yapıyor zaten. Ben doğuştan bildi olduğuma dair çok önemli kaynaklardan, rahitlerden bilgi aldım. Yani söylediğim şeylerin evet bir kutsal miktip karakterleri dayandırarak meşru kılma ediniyoruz Menodyolu’nda. O yüzden evet kısmın vahiy gibi bir bilgi olduğunu da söyleyebiliriz ama iç sese vahiy destek miyiz ki ondan emin değilim. Şimdi ben bir dakika Menon’u alırsan, Menon’daki esas maksat ruhun ölümsüzlüğünü anlatmak.
Çünkü ölümsüz ruh bilgi biriktiriyor. Ama doğuşta biz bunları unutuyoruz. Dolayısıyla Sokrates bakın şimdi ben diyor bu köle çocuğa geometrinin ana kurallarınıza öğretecek.
O hiç bilmiyor bunları burada öğrenmedi ama bakın hatırlayacak çünkü ölümsüz ruh bunları zamanında öğrenmiştir. Şimdi Menon diyaloguna bakıyorsun Sokrates ne derler tabiri caizse namuslu bir diyalog vurmuyor.
Neden? Çünkü çocuğun ağzına cevapları kendi veriyor. Yani çocuğun hakikaten ya bu hiçbir şey bilmeyen köle çocuk bu geometrin kurallarını kafasında bulabildi mi? Bunu görmüyoruz Menon diyaloguna. Sadece Sokrates’in iddialarını görüyoruz. Bakın diyor böyle oldu. Bakın şöyle dedi. Yani çocuğun ölümün içine değil yok ya. Sokrates yönetiyor. Çünkü Sokrates’in niyetini kendi dediğinin doğru olduğunu anlattı. Şimdi hep derler ya efendim Sokrates ben hiçbir şey bilmiyorum diyordu.
Sorgulaya sorgulaya gerçeğe ulaşmayı arzu ediyordu. Bu reklam kısmı Sokrates. Fakat gerçeği bu böyle değil. Yani Sokrates aslında herkesten fazla şey bildiğini zannediyor.
Ve bunu empoze etmeye çalışıyor. Bütün diyaloglara bak. Menon da bu çok güzel ortaya çıktı. Güzel bir örnek verdim. Menon da çok güzel ortaya çıktı. Yani Sokrates namuslu bir sabunma yapmıyor.
Ve ruhun ölümsüzlüğü falan gibi hiçbir şekilde tartışılamayacak, sorgulanamayacak, test edilemeyecek dalarla ortaya çıktı. Ve ya test demek ki Menon’u kullanıyor.
Ama orada da tam tersini yapıyor. Kendisi cevapları veriyor. Dolayısıyla benim biraz önce dediğim yani biz Sokrates sonrası felsefe de çok ciddi bir şekilde nesnellikten belki şunu da söylemek gerekir.
Yani Aristoyu dışarıda tutalım. Bilimsellikten uzaklaşıyoruz. Dilara, şimdi bizim Sokrates dönemi diye konuştuğumuz üç isim işte Sokrates, Plato ve Aristoydu.
Aristodan sonrasına dair siz biraz önce girişte de aslında biraz bahsettiniz. Muhakkak konuşulması gereken düşünürleri tek tek sıralayalım sizin belirlediğiniz takviye zaman sınır içerisinde. Kimleri konuşmalıyız, kimleri hatırlamalıyız, kimlerin adını muhakkak söylemek isin.
Çok zor bir soru. Yani stojilikten söz edilebilir sonrasında çünkü çok uzun bir süre hakim olan düşünce bütünlerinden bir tanesini.
Plotinos, Tertullianos, Agostinos, yani orta çağ sayıyorum şu anda. Devamında Akinovlu Thomas, Anselmuth böyle devam eder. Okanlı bildiğim gibi 13. yüzyıl 14. yüzyıla kadar uzanan diye bir orta çağ bütünlükleri var. Ve orta çağ dediğimizde yaklaşık 1000 sene süren bir dönemden söz ediyoruz. Yani 10-100 yıl kadar aktarılan bir düşünce geleni. Sonrasında kilisenin otoriterini kaybetmek için bir dilimsel gelişmelerin artışı, o Aristotelden gelenekte bazı zedelenmeler yaratıyor. Ve Avrupa’nın politik-ekonomik durumuyla birlikte erken renesans oluyor. O yüzden orta çağdan sonra da bahsedilmesi gereken ilk kişi sınırı dekarttır. Çünkü Russell da aynı fikirde renesans dediğimizde böyle bir renesanlık özgü felsefe biçimiyle pek farklılaşmıyoruz. Özgün fikirler yoktur orada. 17. yüzyıla kadar felsefede bu biçim olmadı der Russell da. Yani bu şekilde bir orta çağ sonrasında dekart konuşması yapmak, Spinoza, Leibniz, John Locke, David Mew, Berkeley konuşması yapmak doğru olabilir diye düşünüyorum.
Ama bir dakika bir dakika bir dakika. Şimdi Sokrat sonrasından hamburgerlere gitmeyelim. Şimdi sen biraz önce çok güzel şeyden bahsettin, stoğacılardan bahsettin. Sen istersen bize stoğacıları ve epikürcülerimi özetle. Sonra lükrese gelelim. Lükres çok önemli bir adım. Çok çok önemli.
İster misin? Zeno’dan başla. Zeno’dan. Yani Mustafa’nın kurucusu olan Zeno’dan bahsediyorum. Yani ben şu anda kendimi iyi hissediyorum.
İyi gibi hissediyorum kendimi. Böyle otomatlar olur ya tuşa basarsınız biraz üstünden biraz üstünden değil. Şimdi şöyle gidelim. Bence tek tek kişilerin ne söylediğinden ziyade genel düşüncelerin akışını takip etmek ve yatan felsefeti anlamakla neye görüştüğünü görmek çok daha pratik oluyor. Ne dedik? Sonrasında kadar devam eden bir doğa kavrayışı var değil mi? Fizik dünyayı anlamak. Zeno’da bir seyirci anlamaya çalışıyor. Sokrat’la birlikte artık meseleyi ahlaki bir yaşam nasıl kurup olur? Yani bir çeşit erdem üzerine, aretele üzerine kurumaya başlıyor. Benzer bir tartışma stoğacılarda da aynı şekilde devam ediyor. Bir stoci doğa felsefeti de var evde. Ama bizim stoik felsefet dediğimizde aklına gelmesi gerekmem ilk şey erdem. Erdem nedir? Nasıl erdemli bir yaşam sürülür? Kişi nasıl eylemlerde bulunmalı? Yani bizim baktığımız, anlamaya çalıştığımız yön değişmeye başladı.
Bu sorular da bunu çok açık bir şekilde görüyoruz. Bunu da söyleyebilirim. Erdem nedir sorusunda nasıl yanıtlar vereceğiz? Platon da bundan söz ediyor. Sonuçta aretelele bütün felsefecilerin, özellikle ilk çağda söz ettiğiniz düşünürlerin bir sistemleri vardır. Yani varlık konusunda söyledikleriyle, yöntem konusunda söyledikleri, ahlak konusunda söyledikleri hep birbirlerini gerektirir.
Platon da öyledir. Varlık konusunda söylediklerinden yola çıkarak sanatta ne diyeceğini tahmin edebilirsiniz. Çünkü o kendi içerisinde bir sistem yaratır. Stoğacılarda da, özellikle Erdem konusunda ya da ahlak konusunda ne dediklerini görmek için, stoğacın açmış olduğu yola bakabiliriz.
Şimdi stovacıların garip bir tutumları da var. Başına ne felaket gelirse gelsin iyi tarafından bakıyorlar. Stovacılar biraz, Stovacılar biraz olayan namsı yaklaşım sergili var dünya ya. Tabii bunu yani ne kadar uygulayabilirsin o sorgulanabilir.
Ama benim kanaatim ki iyi bir fikir. Yani milletleri felsefeye göre ayrılırsa mesela İngilizlerin tutumları stoğacıdır. Ben halinden şikayet eden İngiliz görmedim. Yani İngiliz’i nereye koyarsan koy uyum gösterin. Stovacılıkla ilgili özellikle dikkat çekici bir yan var. Yeni birinci yüzyılda en çok taraftarı olan, en çok paylaşılan görüşlerden bir tanesi haline geldi. Yani bugün David Stoic’in pek çok flop var. İnsanlar stoğacılıklı bir çeşit modern dünyaya ayak uydurma rehberi buluyorlar.
Çünkü hem bir kanaatkârlık vardır orada. Başına ne gelirse gelsin iyi yanından bak. Hem de bir yanıyla şöyle bir fikir var. Evrende kötü bir determinizm var. Pek çok şey sen kontrol edemezsin. Kontrol edemediklerinin konusunda kendi kanaatlarını kanaatkâr davranacaksın. Ama kontrol edebildiklerine odaklanmalısın.
Bu açıdan bakıldığında hepimizin gündelik yaşamda ihtiyacı olan bir öğretim gibi geliyor. Aksi takdirde çiriden çıkmalık çok mümkün. Akılcı bir şey. Ben eminim. Ama Stoic’in sebeplerine baktığın zaman 20. yüzyıldaki korkunç felaketler insanın aklına geliyor.
Yani insanlık 20. yüzyılda bir taraftan o zamana kadar 20. yüzyıl başına kadar yapılan bilimin toplamından fazla bilim yapmış. Aynı zamanda iki dünya savaşı. Muazzam ekonomik bizler. Terör. Bunların hepsi 20. yüzyılın ürünü.
Dolayısıyla Dilara Hanım dediği gibi 21. yüzyılda Stoic olmasında ne olursun o pek belli değil.
Ama bunun karşısına Epicure alalım. 21. yüzyılda iyi bir yerden başladın. 21. yüzyılda Stoic’un olduğu için Epicure’nun.
İstesen bize biraz Epicure anlat. Oradan devam edelim. Epicure’oscu olan siz olduğunuz film materyali. Stoic’i derdim. O yüzden bence siz anlatın Epicure’oscu.
Şimdi Epicure. Şimdi bu Tolga var ya, bu Yaman Tandaş var ya. Şimdi Epicure’u öğrensin. Hemen Stoğdan vazgeçip ben Epicure’cu olayım diye. Hocam benim Epicure’un ilgilenildiğim tek şey adamın n varsa yoksa her şey mutluluktur diye bir felsefi yapmak istiyorum. Hayır Epicure’un söylemek istediği şey şu. Biz diyor kendi sıkıntılarımızı kendimiz yaratıyoruz. Nasıl bunu yaratıyoruz? Olmayan şeyleri varsayarak yaratıyoruz. Yok tanrıydı, yok günahlı, yok bilmem neydi falan. Şimdi bir kere bunlardan vazgeçelim. Onun için zaten Demokritos’un atom teorisini adopta ediyor.
Şimdi biliyorsun mesela Platon çok ciddi bir Demokritos düşmanıdır. Demokritos’un keşke bütün kitaplarını yakmak mümkün olsa demiştir. Neden? Çünkü Demokritos’ta determinizm yok. Demokritos’a göre her şey tesadüf. Atomlar hareket ediyorlar. Nasıl hareket ediyorlar, seyrediyorlar bilemeyiz.
Onun neticesinde bir sürü olay oluyor. Epicure de diyor ki böyleyse ortalık yani kainat bu şekilde davranıyorsa bunun içinde yapılacak tek şey, Candatçım senin dediğin gibi mutluluğu aramak. Mümkün olduğu kadar mutlu olma çalış, kafayı fazla bir şeye takma.
Şimdi bunun içinde Epicure’nin kendisinde çok fazla bilim yok. Ama Lucret gibi bir adama geldiği zaman iş çok değişiyor.
Ve Lucret’in günümüze olan etkisi mağazamdı. Ve çok ilginç Lucret’in tesadüfen tek bir el yazması kaldı. O bulunamasaydı bir sapı yuttuydu. O tek el yazmasının bulunması renesans esnasında Lucret’i tekrar dünyaya tanıttı. Şimdi Lucret ne diyor? Bir kere kitabının adından başlayalım.
De rerum natura. Doğal şeyler hakkında. Şimdi burada sırf bu başlıkta sanki Sokrat öncesine bir dönüş var.
Lucret diyor ki bütün bu korkularımız Epicure’un dediği gibi, tanrılar bilmem neler falan, bunların hiçbirisinin gerçekliği yok. Böyle bir şey mevzu bahis değil. Biz burada yalnızız. Tanrı bilmem ne falan kimse bizi korumuyor. Dolayısıyla ne yapacağız?
Tabiatla iyi anlaşmalar. Tabiatı anlamamız lazım. Bir bilimsel düşünce öneriyor Lucret. De rerum natura. Ve biliyorsun Lucret intihar etmişti. Neden intihar etmişti? Çaresiz bir hastalığa yakaladı. Ve gayet gerçekçi bir şekilde adam diyor ki sürüneceğimi ben bu işi şimdi bitireyim daha iyi. Ötenaziyem. Bu aslında çok bilimsel bir yaklaşım. Platinos falan gibi bir vardır bilmem ne vardır. Öyle bir şey öyle bir paraya lüzum yoktur. Ve Lucret’in yaklaşımı hiç tutmadı. İnsanlık bu tür yaklaşımları sevmiyor. Çünkü bu tür yaklaşım ciddi düşünce ve bilgi gerektiriyor. O da zor bilgi.