Zaafları Olan İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 29.Bölüm

Zaafları Olan İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 29.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ptt8LGu6ehU. Süh! Selamun aleyküm Bima sabartum Feniyumu uqbeddar İyi huylar ve faziletli davranışlar diyebileceğimiz güzel ahlak, ancak insana yakışan güzel bir ziynet, maddi ölçülerle mukayese edilemeyecek üstün bir kıymet, mümin için en yüksek bir gayedir. Mümin ahlaki olgunluğuna, takvasına ve…

Zaafları Olan İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 29.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ptt8LGu6ehU.

Süh! Selamun aleyküm Bima sabartum Feniyumu uqbeddar İyi huylar ve faziletli davranışlar diyebileceğimiz güzel ahlak, ancak insana yakışan güzel bir ziynet, maddi ölçülerle mukayese edilemeyecek üstün bir kıymet,
mümin için en yüksek bir gayedir. Mümin ahlaki olgunluğuna, takvasına ve fazilet derecesine göre Allah yanında değer kazanır, mükafata mazhar olur. Kişinin ahlaki üstünlüğünü belirleyen özellikleri ise karakteridir. Bu cüzde insanın ahlak ve karakteri analiz edilir. Bir yanda namazla zaaflarından korunan müminler daha lahyin ilk dönemlerinde yoğun bir şekilde ibadete ve tebliğe çağıran Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Diğer yanda ise ahlaki zaafları olan müşrikler anlatılır. Böylece müşrikle Müslüman arasındaki farka dikkat çekilir. Sonuçta uyarı bütün insanlığadır. İnsanın kendi ahlak ve karakterini gözden geçirip eksiklerini gediklerini giderme vaktidir. Bu cüzde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin Allah tarafından gönderilmiş gerçek bir elçi olduğu, yüksek şahsiyeti ve Mekkeli müşriklerin onun getirdiği mesaj konusunda
yaymaya çalıştıkları tereddütler, müşriklerdeki şahsiyet bozuklukları anlatılır. Müşriklerin ileri gelenlerinden, İslam’a karşı aşırı düşmanlık yapan bazı kişilerin ahlaki yapılarına değinilir. Müşrikler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme mecnun, yalancı gibi ithamlarda bulunurken, Kur’an onun Allah’ın lütfuna mazhar olmuş yüksek bir şahsiyete ve üstün bir ahlaka sahip, her yönüyle mükemmel, insanlık için örnek bir önder ve güvenilir bir rehber olduğunu gösterir. Dolayısıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şahsında bütün müminlere hitap edilerek, Peygamberi yalancılıkla itham eden ve hakkı yalan sayanlara boyun eğmemeleri, onların iradelerine teslim olmamaları istenmektedir.
Çünkü inkârcılar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ahlaki prensipler ve manevi değerler konusunda taviz vermesini, bu anlamda uzlaşmacı davranmasını ve İslam’ın kendilerine ters gelen, çıkarlarıyla çatışan yönlerinin bırakılmasını ister. Buna karşılık kendilerinin de taviz vereceklerini ve ona engel olmayacaklarını söylerler.
Hatta bir müddet Hz. Peygamberin onların putlarına tapmasını, bir müddet de onların Hz. Peygamberin ilahı olan Allah’a tapmalarını teklif etmişlerdir. Allah Teala onların bu tutum ve beklentilerine karşı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin tavizsiz davranmasını, gevşeklik göstermemesini istemektedir. Zira doğru yol onun yoludur ve hakla batıl birbirine karıştırılamaz.
Allah Teala Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden ve ona tabi olan bütün Müslümanlardan, müşriklerden korkmamaları ve onlara itaat etmemelerini ister.
Bu durum Kur’an’da şöyle geçer.
Müşriklerin ileri gelenleri hakkında inen bu ayetler aslında onların genel karakterinin güzel bir özetidir. Bu ayetlerde Hz. Peygamber ve ona iman edenler uyarılarak anılan kötü niteliklerin tümünü veya bir kısmını taşıyan kimseye, mal ve oğulları var diye yani zengin ve güçlü olduğu için boyun eğmemeleri istenmektedir. Güç ve zenginliğinden dolayı şımaran, Allah ve Peygamber tanımayan kimseyi
Yüce Allah zelil ve perişan edip onların kibir ve gururunu kırar. Yakında onların alnına cehennemlik damgası vurulacaktır. Sen bu sözü yalan sayanı bana bırak. Biz onları bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş azaba doğru çekeceğiz. Onlara mühlet veriyorum. Ama benim planım çok sağlamdır. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hak benim ilahi sözümü yalanlayanı tekzip eden bana bırak diye Hz. Peygamber’e buyurmaktadır. Kişi Kur’an’ı Hz. Peygamber’i yalanlamakta, Hakk’a ve hakikate karşı gelerek İslam’ı ve Hz. Peygamber’i küçümsemekte. Kur’an’ı da eskilerin masalları demek suretiyle aşağılamakta ve horlamaktadır. Cenab-ı Hak ise dinin, Kur’an’ın İslam’ın sahibinin kendisi olduğunu, Hz. Peygamber’in sadece görevin yapması gerektiğini telkin ederek, Sen onları bana bırak, tebliğe, insanlara İslam’ın mesajını iletmeye devam et.
Bu sözü, ilahi sözü, benim sözümü yalanlayanların hesabını bana bırak. Ben onlara mühlet veririm fakat ihmal etmem. Ben onları bilmeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş, tedirici bir şekilde o sona yaklaştırmaktayım diye buyurmaktadır. Her insan bu dünyada belli bir ömre, belli bir süre ve belli bir zamana sahiptir.
Eceli gelen vefat edip bu dünyadan göçer gider. Dolayısıyla bu ayetlerde de Cenab-ı Hak o insanların bu dünyada varlıklı, zengin ve hatta güçlü olmaları seni yanıltmasın. Onların hiç kestiremeyecekleri, hesap edemeyecekleri şekilde ben onları o korkunçluğuna doğru yaklaştırmaktayım.
Onların bilmedikleri şekilde ben onları aşama aşama o felakete doğru yaklaştırmaktayım diye buyurmak suretiyle Peygamber efendimizi teselli etmektedir. Bizde Anadolu’da, Türk’lerde, Deyş’lerde sürekli dile getirilen bir olgudur bu. İşte bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir. Her geçen gün insanın ömründen bir sayfanın eksilmesini ifade eder.
Yani her geçen saniye, her geçen dakika, her geçen saat, her geçen gün, her geçen ay, her geçen yıl ömürden tüketmekte, ömrümüzü azaltmakta ve bizi ölüme yaklaştırmaktadır. Burada kişinin de yaşadığı hayat fark etmediği şekilde onu o ölüm sonuna doğru yaklaştırmaktadır. Benim onlara bu dünyada verdiğim mühlet, bu dünyada verdiğim ömür ne seni ne de onları yanıltmasın diye buyurmaktadır Cenab-ı Hak. Yani ben onlara mühlet veriyorum ama ihmal etmiyorum. Hatta Ali İmran Suresinde Cenab-ı Hak bu ayetlerin tefsiri mahiyetinde, yeryüzünde insanların varlıklı ve işlerinin yolunda gidiyor olması seni yanıltmasın.
İnkar edenlerin, zalimlerin bu dünyada belaya, birtakım azaba, ilahi cezaya uğramamış olmaları ne seni ne de onları yanıltmasın, bunların bir kısmının cezası artsın diye ben onlara mühlet veriyorum diye Cenab-ı Hak buyurmuştur.
Dolayısıyla bu dünyada insanın işlerinin tıkırında gitmesi, yolunda gitmesi, kendisine ömür mühletinin uzun verilmiş olması onun için her zaman bir lütuf veya bir ikram olmayabilir. Çünkü bunu iyi değerlendirmediği takdirde inkar, zulüm, haksızlık, birtakım haramların, yasakların, haksızlıkların yapılması için kullanılmışsa bunlar kişinin aleyhine birer vebal olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak her halükarda benim planım çok sağlamdır. Onlar kesinlikle beni ve benim ilahi cezamı atlatamayacaklardır. Sadece kendilerini kandırmışlar, kendilerini yanıltmış olurlar.
Çünkü dünya sonuçta bir imtihan dünyasıdır. Allah her halükarda insanları sağlıkla, varlıkla, hastalıkla, yoklukla imtihan eder. Bu insanların inkarları ve inkarına rağmen de hemen cezaya düçar olmamaları asla ne kendilerini ne de müminleri yanıltmasın.
Her halükarda hepinizi ben yarattım. Sonunda bütün insanlar öldükten sonra bana dönerler ve benim planım, benim keydim de çok sağlamdır. Mühlet veririm ama asla ihmal etmem diye buyurmuştur. İnsan kuvvetli bir varlık olmasına rağmen nefsani zaafları sebebiyle bazen bencil, sürekli şikayet eden ve cimri bir varlık haline gelebilir. Nitekim Rabbimiz Kur’an’da insan için şöyle der, gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz.
Gerçekten de insan başına yoksulluk, hastalık, korku gibi bir sıkıntı geldiğinde sızlanır, feryat eder ve ümitsizliğe kapılır. Zenginlik, sağlık, güvenlik gibi nimet ve imkanlara kavuştuğunda ise bencilleşir, cimrileşir. Eriştiği nimetleri Allah’ın bir lütfu değil kendi kudret ve gayretiyle elde ettiğini düşünür. Ne Allah yolunda harcamada bulunur ne de insanlara yardım eder.
Ayetin devamı ise bu hasta kalplere bir ilaç niyetinedir. Çünkü ancak namaz kılanlar başka diye devam eder ayet. Gözümüzün nuru, müminin miracı olan, ilahi davete icabet ve Rab’li buluşma olan namaz insanı bencillikten, cimrilikten, enaniyetten korur.
Bedeni olduğu kadar kalbi de temizleyen, kötülüklere karşı koruyan bir kalkandır namaz. Namaz göz aydınlığımız, müminlerin huzur vesilesidir. Kur’an namazın eğittiği ve zaaflarından kurtulan müminin özelliklerini anlatmaya devam eder.
Namazlarını devamlı kılanlar, isteyene ve yoksun kalmışa mallarından belli bir hak tanıyanlar, hesap gününün doğruluğuna inananlar, Rab’lerinin azabından çekinenler ki Rab’lerinin azabı karşısında asla güven içinde olunamaz. İşte bu güzel hasletler insanın ahlakını kötüye sürükleyecek yanlış yollara sapmaktan korur. Namaz insanın zaaflarından korunmasına ve sorumluluk bilincini kuşanmasına yardım eder. Namazla birlikte sıralanan diğer davranışlar. Malında yoksulun hakkı olduğunu bilmek, ahiret kaygısı taşımak, namuslu ve iffetli olmak, emanete sadakat göstermek, doğru şahitlik etmek ve namazlarını titizlikle korumak, ahlaklı bir müminin özelliklerindendir.
Namazın önemiyle ilgili sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur. Kim rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine uyarak beş vakit namazı kılmaya devam eder ve bu namazların Allah katından gelen gerçek bir emir olduğuna inanırsa cennete girer.
Namaz ruh ve bedenden oluşan insana benzer. Kıyan, rükû, secde ve teşehüd gibi hareketler dışarıdan bakanın gördüğü bir beden hükmündedir. Bu esnada Müslümanın Allah’a karşı bütün kalbiyle hissettiği içten saygı, itaat ve huşu ise namazın ruhudur ve bu ikisi birbirine bağlıdır. Ne ruhtsuz beden ne de bedensiz ruh bu kulluk vazifesinin hakkını verebilir. Peygamberimizin duasından ilham alarak şöyle yakaralım Rabbimize. Allah’ım bizi huşu dolu kalpte namaz kılan kullarından eyle. Amin.
Senin gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçte birini ibadetle geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir grubunda böyle yaptığını Rabbin elbette bilir. Gece ve gündüzü belirleyen ancak Allah’tır. O sizin istenen vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu yüzden de sizi bağışlamıştır.
Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak. Bir kısmınız Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek. Diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekatı ödeyin, Allah’a güzel bir borç verin.
Kendiniz için önceden ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz. İşte bu daha iyidir ve mükafatı daha büyüktür. Allah’tan bağışlanmayı dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyiçidir. Bu ayet-i kerime Müzemmil Suresinde Hz. Peygamber’in gece ibadetine işaret etmektedir. Ki bu namaz teheccüd namazıdır. Hz. Peygamber için kılması farz olan bir namazdır. Cenab-ı Hak ona kılmasını emretmiştir.
Teheccüd namazı bizim için yani mümin inananlar için de sünnet olan bir namazdır. Bu ayet-i kerimede Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem hadd-i zatında vahyin ilk dönemlerinde, tebliğin ilk dönemlerinde sıkıldığı dönemlerde aslında ibadetlerle rahatlamasını Cenab-ı Hak ifade ediyor.
Gecenin üçte birinde kalkıp ibadetle geçirmesini ifade ediyor ve kendisiyle beraber olan insanların sahabenin de aynı şekilde bu ibadeti yerine getirdiğinden bahsediyor. Ve o vakitte ibadet eden insanları Cenab-ı Hakk’ın bildiğinden bahsediliyor.
Gece ve gündüzü belirleyen Allah Teâlâ’dır. O sizin için istenen vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu yüzden de sizi bağışlamıştır diyor. Ancak Kur’an-ı Kerim’den kolayınıza gelen şeyleri okuyunuz. İfadesi önemlidir.
Allah bilmektedir ki diyor, hastalar içinizde hastalar bulunacak bir kısmınız Allah’ın lütfundan rızık aramak için yeryüzünde yol tepecek, diğerleri de Allah’ın yolunda çarpışacaktır.
O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz ifadesi kişilerin Kur’an-ı Kerim’i okumaları gerektiği, aynı zamanda kolayaya gelen namazlarında kolayına gelen sureleri, ayetleri okumaları gerektiğini ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerimede müminlerin yerine getirmesi gereken yine temel ibadetlerden birisi olan namaz ifadesine vurgu yapılmaktadır.
Namazınızı kılın. Çünkü namaz Cenab-ı Hakk’ın bizlere günde beş vakit olarak emrettiği bir ibadettir. Çünkü insanın varlık nedeni Allah’a ibadet etmektir. Allah’a ibadet için kul bu âleme gönderilmiştir. Dolayısıyla günün beş vakitinde Cenab-ı Hakk’ın o emrini yerine getirmek son derece önemlidir.
Bunun dışında yine bu ayet-i kerimede zekatı ödeyin. Yani müminlerin temel özelliklerinden bir tanesinde zekat vermek olduğu ifade edilmektedir. Çünkü zekat toplumsal dayanışmanın bir gereğidir. Dinen zengin olan insanların, fakir olan insanları gözleyip kollamaları, onların ihtiyaçlarını gidermeleri, zenginlerin üzerine yüklenen bir sorumluluktur, bir vazifedir aynı zamanda.
Yine bu ayet-i kerimede ifade edilen başka bir husus vardır ki Allah’a güzel bir borç verin ifadesi. Burada mecazi olarak böyle bir ifade geçmektedir. Yoksa Allah’a borç verme değil. Yani Kur’an-ı Kerim’e baktığınız zaman bir infak var, bir sadaka var, bir de karz-ı hasen dediğimiz üç kavram bizim dikkatimizi çekmektedir.
Sadaka gönüllü olarak verilen iyiliklerdir, yapılan iyiliklerdir. Her türlü iyiliği içine alan geniş bir kavramdır. İnfak etmek, iyilikte bulunmak, aynı zamanda insanın sahip olduğu iyilikleri başka insanlarla paylaşmaktır. İnfak etmek, vermektir, paylaşmaktır, düşeni kaldırmaktır, acı doyurmaktır.
İnsanların sahip olduğu imkanlardan imkanlar nisbetinde başka insanların da faydalanmalarını sağlamaktır infak etmek. Nitekim bir ayet-i kerimede siz infak etmediğiniz sürece gerçek manada iyiliğe ermezseniz ifadesi son derece önemlidir. Yine bu ayet-i kerimede karz-ı hasen ifadesi önemlidir. Karz-ı hasen yani ihtiyacı olan insanlara borç vermek ifadesidir. Eğer bir insan muhtacı olan, ihtiyacı olan, borç içinde olan insanlara güzel bir şekilde kolaylık sağlarsa borç verirse, bir anlamda bu ayet-i keriminin ifadesi gereği sanki Allah’a borç vermiş gibidir. Çünkü siz mümin olan insanın ihtiyacını gidermişsiniz. Bu ihtiyacını gidermemiz bir anlamda Allah’ın hoşnutluğunu kazanmamız, bir anlamda mecazi olarak Allah’a borç vermişiz anlamına gelmektedir.
İşte eğer bu şekilde yaptığımızda, eğer bu şekilde davrandığımızda bütün bu davranışlarımızı, dünya hayatında infak namına, sadaka namına, karz-ı hasen namına neler yapmışsak, neler önceden göndermişsek, mutlak manada biz onları o gün ahirette Allah’ın huzurunda bulacağız mutlak manada. Bugün de bulacağız, o gün de bulacağız. Çünkü aslında iyilik yapan insan öncelikle kendine iyilik yapmaktadır. Yaptığı bütün iyilikler kendisine bir şekilde ahirette mutlak manada dönecektir. Çünkü ayet-i kerimede ifade edildiği gibi kendiniz için önceden ne iyilik hazırlarsanız Allah katında mutlaka onu bulursunuz. Önemli olan insanların iyiliklerle, sadaka ile, karz-ı hasen ile, infak ile, paylaşma ile, zekat ile ve diğer yapabileceğimiz elimizden gelen bütün iyiliklerle o güzellikleri önceden gönderebilmek
ve arkamızda aynı zamanda hayırla yad edilecek güzel şeyleri bırakabilmek son derece önemlidir. Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Eğer bu şekilde yaptığımızda bütün bu taadad edilen saymış olduğumuz bu güzellikleri yerine getirdiğimizde Cenab-ı Hakk’ın bizi bağışladığını, esirgeyici olduğunu bu ayet-i kerime bize ifade etmektedir.
Bu cüzde geçtiği şekliyle Allah Celle Celaluhu Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e iki ayrı hitapla seslenir. Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin birazı dışında namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileride alabilirsin. Kur’an’ı tane tane hakkını vererek oku.
Vahyin ilk dönemlerinde Kur’an yoğun bir şekilde Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i ibadete ve tebliğe çağırır. Hadis kaynaklarında anlatıldığına göre Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hiram ağrısında ilk vahye aldığında bu olaydan fevkalade etkilenmiş, doğruca evine gidip Hz. Hatice Radiyallahu Anha validemize beni örtün, beni örtün demiş.
Onlar da üzerine bir örtü örtmüşler, korkusu geçip rahatlayıncaya kadar bu şekilde kalmıştır. Hz. Peygamber örtüsüne bürünmüş bir halde dururken yine Cebrail Aleyhisselam gelmiş ve Ey örtüsüne bürünen! hitabıyla başlayan yeni vahiyler getirmiştir. Bununla birlikte örtüsüne bürünen ifadesine mecaz olarak
Peygamberlik kisvesine bürünen, Kur’an’a bürünen, uyumak için örtüsünü üzerine çeken, uykuya dalmış olan, kendi kendine dalıp düşünen anlamları da verilmiştir. Peygamberlik çok ağır ve meşakkatli bir görevdir. Allah Teala daha vahyin ilk anlarından itibaren Hz. Peygamberi bu ağır görevi hazırlamak için onu yoğun bir şekilde ibadete çağırır. Ona gece kalkıp namaz kılması, ağır ağır düşünerek Kur’an okuması emredilmiştir ki bu şekilde gündüz yapacağı tebliğ vazifesine hazır olsun. Çoğunlukla tefsirlerde gece kalkıp namaz kılmanın Hz. Peygambere farz olduğu, beş vakit namaz farz kılındıktan sonra da bu ödevin aynen devam ettiği bildirilmektedir.
Teheccüd adı verilen bu gece namazı yükümlülüğü Hz. Peygambere mahsus olup, ümmetinin de geceleyin kalkıp bu namazı kılmaları sünnet kabul edilmiştir. Allah Teala’nın Rasulüne bir diğer hitabı şöyledir. Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar! Sadece Rabbinin büyüklüğünü dile getir!
Elbiseni temiz tut! Her türlü pislikten uzak dur! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kalkma! Rabbinin rızasına ermek için sabret! Hz. Peygambere yapılan kalk ve uyar ilanı, tevhid dinini ve Allah’ın mesajlarını insanlara tebliğ etmekle görevlendirilişinin ilanıdır. Yalnız onun bu vazifesinde birçok sıkıntıyla karşılaşacağına işaret edilmiş
ama yine de Allah’ın rızasını kazanmak için onun bu sıkıntılara sabretmesi emredilmiştir. Rabbinin adını an! Bütün varlığınla ona yönel! Doğunun da, batının da Rabbi O’dur! Ondan başka ilah yoktur! Öyleyse yalnız ona güvenip sığın!
Onların söylediklerine katlan ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş! Ayet-i Celîle’de Yüce Allah, Rabbinin adını an! Bütün varlığınla ona yönel buyurmaktadır. İnsan yeryüzünde varlığını devam ettirebilmek için
insan mutlaka Yüce Allah’ın vermiş olduğu nimetlere her aşamada muhtaçtır. İnsanın bizatihi kendisini yoktan var eden Yüce Allah’tır. Ona akıl verip, şekil verip, en güzel surette donatan O’dur. Yeryüzünde onu eşref-i mahlûkat kılmıştır.
Yani insan aslında gerek psikolojik varlığında, gerek sosyal varlığında, gerek biyolojik ve diğer alanlarda tamamen Yüce Allah’ın nimetleri sayesinde huzur bulabilmekte, o nimetler sayesinde mutluluk yolunda ilerleyebilmektedir.
Dolayısıyla insan her şeyi borçlu olduğu, bütün sahip olduğu güç ve kudretin de ondan geldiği Rabbına karşı mutlaka kadirşinas davranmalı, ona karşı şükreden kullardan olmalıdır. Ve her yaptığı işte, her attığı adımda Rabbinin adını anmalıdır.
Nitekim biz her işe başladığımızda, her yaptığımız işte ve konuşurken, Besmele ile başlarız. Bunun sebebi de zaten bizim Yüce Allah’ı anmak zorunda oluşumuzdan kaynaklanır. Sevgili Peygamberimiz bize böyle öğretmiştir. Yüce Allah, doğunun da batının da Rabbidir.
Yani O yalnızca bir bölgenin değil, bütün evrenin, bütün mahlukatın, bütün yaratılmışların Rabbidir. Ve O her canlıya muhtaç olduğu rızkını, her canlıya muhtaç olduğu yaşama alanını bahşedendir. Bu arada elbette insana da Yüce Allah bunları bahşetmiş ve onu yeryüzündeki bütün varlıkların efendisi kılmıştır. Her şeyi onun emrine vermiştir. Bu bakımdan insana düşen Allah’ı her an hatırlamak, her an onunla berabermiş gibi davranmaktır.
Yüce Allah, kendisinden başka hiçbir Tanrı’nın, hiçbir ilahın olmadığı yegane mabuttur. İnsanın Rabbı’dır. Rabb, insanı terbiye eden demektir. Aslında terbiye etmek şu anlama gelmektedir. Biraz günümüz dilinden konuşacak olursak, örneğin bilgisayar dilinden bir örnek vermek gerekirse, tıpkı her insan bilgisayarına Word programını yahut PDF programını yükler ve içindeki malzemeyi kendisi doldurur.
Yani program aynı tarzda işler. Yani bütün insanların işleyişi aynı şekilde planlanmış, programlanmıştır. İnsanoğlu kendi başına yeni bir program üretecek kabiliyette değildir kendi varlığı için. Bütün varlığı Yüce Allah’a yönelme ve ona yaklaşmaya doğru planlanmıştır.
Bu yüzdendir ki sevgili Peygamberimiz, ”Küllü mevlüdin yûledu alâ fıtratil islâm” hadisini buyurmuştur. Yani her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu ana babası Yahudi, Hristiyan, Mecusi vesaire yapar. Dolayısıyla bizim Yüce Allah’a karşı aldığımız her nefesi ve bütün organlarımızla gerçekleştirdiğimiz fiil ve eylemlerdeki güç ve kudreti borçlu olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.
Ve biz herhangi bir başarı ortaya çıktığında bu başarının kendimizden olduğunu değil Allah’tan olduğunu bilmemiz gerekiyor. Çünkü hakiki mabut odur. Her şeyin hakiki sahibi, hakiki yaratanı odur. Ondan başka ilah yoktur.
Öyleyse yönümüzü yalnızca Allah’a dönmeliyiz ve yalnızca Allah’a güvenip ona sığınmalıyız. Ondan başka sahip olduğumuz hiçbir şey bizi kurtaramaz. Ancak O bizimle beraberken bize hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin güç yetirmesi de mümkün değildir. Bu yüzden bizler Allah’a mabudumuz olarak kulluk etmekle mükellefiz.
Yüce Allah bizleri O’na hakkıyla kulluk edenlerden eylesin.