Akıl ve Gönlü ile Doğruyu Görenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 30.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=uPN0Xi4U-rw.
Sûh, selamun aleykum bima sabartum fenîm-i uqbeddar. Son cüzdeki temel konu Hidayet ve Takvâ bilincidir. Bu bölüm adeta İslam’ın ilk dönemini ve çekilen sıkıntıları özetler.
Buradaki surelerin büyük bir bölümü Mekke’de inmiştir. İnsan hakikati gözle değil kalple görür. Nice insanlar vardır, doğan güneşi, yağın yağmuru ve üzerine indirilen çeşit çeşit nimetleri görür de yine de görmez Rabbini. Nice de insan vardır ki gözüne ışık vurmaz, güneşi, ayı, yıldızları görmez de o görmediği kâinatın arkasında Rabbini görür,
yaratanını tanır, kulluk bilinciyle donanır. Bu cüzde gönül gözü açık, vicdanı temiz, aklını kullanan görme engelli birisi hak ve hakikati görme, hidayete erme noktasında gayret eder. Bu olumlu örneğin yanında iki olumsuz örnek daha verilir.
Bunların zahiren gözleri açıktır ama vicdanları ve gönülleri kararmıştır ve akılları hep kötülüğe akmaktadır. Şirk ve küfür onların gözlerini kör etmiş, gönüllerini ve vicdanlarını karartmıştır. Önemli olan zahiren görmek ve duymak mıdır? Yoksa doğruyu görmek ve doğru olana kulak vermek ve sorumluluk bilinciyle hareket etmek midir?
Bu cüzde gören görmezlerle bir karanlığın ortasında hakikati görenler üç grupta toplanır. Bunlar Kur’an’la hidayete gelmek isteyen bir görme engelli, ticarette hile yapan gözü açıklar ve namaz kılmayı engelleyen zalimlerdir. Mekke döneminde daha nübüvvetin ilk yıllarında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanlara canla başla İslam’ı anlatır. Onlara hiçbir faydası ya da zararı dokunmayan putlara tapınmayı bırakıp göklerin ve yerin tek sahibi, eşi benzeri ve ortağı olmayan Allah’a davet eder. Bu insanlardan bazıları Müslüman olur ama büyük bir kısmı da putlarını bırakamaz. Bunlar bir yandan şirkin o kurumaz batağında debelenir, bir yandan da Hz. Peygamberin davetine engel olacak düşmanlıklar yaparlar. Bir gün Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam Kureyş’in ileri gelenlerine İslam’ı anlatır.
Böylece onları izleyen halkın İslam’ı daha kolay belimseyeceklerini ümid eder. Sevgili Peygamberimiz bu kişileri İslam’a davet ederken tam o sırada akrabasından olan görme engelli Abdullah ibni Ümmü Mektum radiyallahu anh gelir. Abdullah o andaki durumu görmediği ve bilmediği için hemen söze atılır ve ey Muhammed Allah’ın sana gönderdiklerini bana da okur musun?
O sırada Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem İslam’a davetinin tam da ortasında konuşmasının etkisinin azalacağını düşünerek böyle bir müdahaleyi hoş karşılamaz ve yüzünü ekşitir. Abdullah’a ilgi göstermez. Bu durum Kuran’da şöyle anlatılır. Yüzünü ekşitip başını çevirdi, görme engelli o kişi geldi diye. Ama ey Peygamber sen nereden bileceksin? Belki o kendini arındıracaktı. Yahut o bir öğüt alacak, bu öğüt kendisine fayda verecekti. Allah Teala Resulünü ayetlerdeki sitemli ifadelerle uyarır.
Bundan etkilenen Hz. Peygamberin daha sonra zaman zaman Abdullah’ı gördüğünde kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı şahsa merhaba diyerek ona iltifatta bulunduğu rivayet edilir. O kibirli kişilerin hidayetinden sana ne diye uyarılıyor Hz. Peygamber. Sen asıl öğrenmek, hidayete ermek isteyen kişilerle ilgilenmelisin. Bu ayetlerle bir yandan kalplere hidayet verici olanın Allah olduğunu gösterirken bir yandan da ciddi bir eğitim metodu sunuluyor. Sen öğrenmek, bilmek isteyene öğret, merak edene, bilgiyi almak isteyene ver. Gönülsüz olana, hor görüp küçümsüyene, kibirlenene, bilmek istemeyene öğretme ki gerçek körler onlardır.
Üstelik yalnızca kör değil, sağır ve dilsizdirler. Onlar hakikat ayan beyan ortadayken görmezler. Unutmayın ki güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir. Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan! Sen ondan hoşnut, o da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir.
Fecir suresi Mekke’de nazil olan surelerdendir. Yüce Allah’ın yeminle başladığı bu surenin son kısmı bir cehennem tasviri yapar.
Ardından da cenneti ve müminlere hitabı barındırır. Yaptığı tasvir aslında mahşeri bize çok güzel ifade eder, çok güzel açıklar. Orada nelerle karşılaşacağımızı anlatır. Ve o günün azabından korunmamız için bize yol gösterir. Esas şimdi üzerinde duracağımız aslında son ayetler. Orada Allah’ın doğrudan bir hitabı var.
Ey mutmain olmuş nefis diye bir hitapla karşılaşırız. Mutmain kelimesi Türkçe’de kullandığımız kelimelerden huzura ermiş anlamı veriyoruz. İtmi inan yani huzura eriş, sakinleşme, sekine içeren bir durumdur.
Kur’an-ı Kerim’de aslında bu ifadenin yer aldığı başka bir ayette biz mutmain olmanın Allah’ı anmakla mümkün olduğunu görüyoruz ve öğreniyoruz. Yani kalpler ancak Allah’ı anarak huzura erişir. İşte o huzura erişmiş kalpler için ahirette ey mutmain olan nefis hitabı Allah tarafından yapılacaktır.
Mutmain olmuş, huzura ermiş, gönül doğrudan cenneti hak etmiştir. Allah’ın rızasını kazanmış ama kendisi de Rabbinden razı olarak cennete girecek kişilerdir bunlar. Çünkü ayet devamında bize diyor ki,
رَبِّ رَبِّنْ رَبِّنْدَا مَرْضِيَّةٍ رَبِّ رَبِّنْدَا مَرْضِيَّةٍ Yani Rabb’i Rabbinden razı, kulun Rabbinden razı olması ne demek? Yani haşa haddimize mi rıza göstermemek? Ama dünyada yaşarken bazen hoşlanmadığımız şeylerle karşılaşabiliyoruz. Bunların imtihan olduğunu bile bile huzursuzluk ve belki de mutsuzluk hissediyoruz. Oysa rıza makamı yani karşındakinden hoşnut olmak tam bir sevginin sonucudur, tam bir teslimiyetin, tevekkülün sonucudur. Ve Rabbinden razı olmuş kullar için rızanın karşılıklı olduğu ilkesinden yola çıkarak Allah’ın da onlardan razı olduğunu Kur’an-ı Kerim’den öğrenebiliyoruz.
Rabbimizin doğrudan hitabı ile, ey Rabbinden razı olan ve O’nun da kendisinden razı olduğu kulum, gir diğer kullarımın arasına diyerek cennete davet edildiğimizi düşünebiliyor muyuz?
Bu herkesin arzulayacağı bir şey. Kullarımın arasına gir demesi de Cenab-ı Hakk’ın gerçekte kulum diye benimsediği insanların özelliklerine sahip olduğumuz anlamına gelir.
Ve Allah’ın arzu ettiklerini, dilediklerini, emirlerini yerine getirmiş olan her mümin Allah’ın gerçekten kuludur. O’nun has kulu olmak için ne gerekiyorsa yapmıştır ve cenneti hak etmiştir. Dolayısıyla cennete girerken de Rabbinin ev sahipliğini hissedecek şekilde muhatap alınmıştır. Râzı yeten merdiye makamıyla cennete giren bu kul Allah’ın kendisine verdiği ikramlarla sonsuza kadar yaşayacaktır. Bu hitaba layık olmayı, bu hitabı duyabilmek için yaşayabilmeyi ve bize verilmiş hayat süresini en güzel şekilde değerlendirmeyi diliyoruz Allah’tan bize bunu kolaylaştırsın.
Bu ayetler aslında yardımı hiçbir zaman eksik bırakmayacak. Rabb’e nasıl sığınılması gerektiğini de bize göstermesi bakımından önem arz ediyor. Umarım ahiretimiz cennetle müjdelensin.
Kur’an, Mekke döneminin son dönemlerinde ve ayrıca Medine’de hicretin ilk dönemlerinde yaşanan bazı problemler özelinde bütün insanlara hitap etmektedir. Bir toplumun dirilişi için elzem olan unsurların başında ahlak gelir. Ahlak, hakka göre doğru olanı yapmaktır. Ahlaklı bir kul işinde, ticaretinde, sözünde ahlaklıdır. İnsani ilişkilerinde yine ahlaklıdır. İslam’ın hedefi sağlam temelleri olan toplumlar inşa etmektir. Bu yüzden ölçüde ve tartıda dürüst olmak son derece önemlidir. Buna uygun davranmayanlarsa korkunç bir biçimde uyarılmaktadır.
Eksik ölçüp tartanların vay haline. Onlar insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler. Kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise haksızlık ederler, eksiltirler. Onlar o büyük gün için insanların Alemlerin Rabbinin huzuruna çıkacakları gün için diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı?
Ölçüde ve tartıda hile yapan müşrikler güya gözü açıklık yapmaktadır. Bu kimseler alırken fazla fazla, verirken eksik ölçerler. Böylece daha çok kazanacaklarını ümid ederler. Oysa ki böyle yaparak kendi ateşlerine odun taşımaktan başka bir şey yapmazlar. Böyle bir işe kalkışanların da ahirette cezalandırılacağı belirtilir.
İşte asıl görmeyenler onlardır. Burada ölçü ve tartı örnek bir işlem olup, daha genel olarak insanların kendi haklarını gözettikleri kadar sorumluluklarını da özenle yerine getirmeleri gerektiği vurgulanmakta, hakka hukuka konu olan her işlemde doğruluk ve adaleti titizlikle korumalara istenmektedir. İş ve ticaret hayatında da doğruluk ve dürüstlükten sapmanın çirkinliğine dikkat çekilmiş, bencillik ve başkalarını aldatma gibi ahlaka aykırı duygu ve davranış içinde olanlar kınanıp uyarılmıştır. Ölçü ve tartıda hile yapan kimselerin yeniden dirilişe kesin olarak inanmaları bir yana, bunu muhtemel görmeleri halinde bile bu sahtekarlığa cüret etmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekilmektedir.
Ayette ifade edilen büyük günden maksat kıyamet günüdür. Öldükten sonra dirilme, hesap, ceza, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri gibi büyük olayların yaşanacağı gün olduğu için ona büyük gün denilmiştir. Nitekim Kur’an’da o gün bütün insanların hesaba çekilmek üzere diriltilip alemlerin Rabbinin huzuruna çıkarılacakları ifade buyrularak, uhrevi yargı ve hesap sırasında hiçbir kimsenin hiçbir kötülüğünün gizli kalmayacağı hepsinin tek tek hesabının sorulacağı vurgulanmıştır. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman eskilerin masalları der.
Hayır, gerçek şu ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır. Ve gerçek şu ki, onlar o gün elbette Rablerinden mahrum kalacaklardır. Sonra onlar mutlaka cehenneme gireceklerdir. Sonra da onlara, işte inkâr etmiş olduğunuz cehennem budur denilecektir.
İnsan yeryüzünde yalnız yaratılmamıştır. Eşi, dostu ve adeta külüne muhtaç olduğu insanlarla bir hayat sürme ihtiyacı vardır. İnsanın insana olan muhtaçlığı hayatını idame ettirmesiyle de ilgilidir. Alışveriş ve ticaret işte böylesine bir gerekliliğin merkezindedir. Her işin bir ahlakı vardır. Ahlak, hak katında doğru olanı, en doğru olanı yapmaktır. Alışverişin ahlakı da ölçü ve tartıda adalettir. Bu kuralar ya yesirlik, büyük bir zulüm ve büyük bir haksızlıktır. Rabbımız bu ilkeye halel getirenlere şöyle bir uyarı yapar. Eksik ölçüp tartanların vay hâline. Onlar insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler. Kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise haksızlık ederler.
Onlar kıyamet için diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? Kimi insanlar böyle yapardı? Alırken fazla, verirken eksik ölçerlerdi. Bunu bir kazanç zannederlerdi. Halbuki bu kendi ateşlerine odun taşımaktan başka bir iş değildi. Bu düpedüz bir körlüktü. Haksız bir kazanç, adaletsiz bir toplum, bencil insanlar ancak kendilerini bir bumerang misali taşa tutanlardır. Halbuki ahiret var, hesap var. Büyük günde yeniden diriliş var. O gün her hesap ayrı ayrı ince ince görülecek, hiçbir kötülük gizli kalmayacaktır. Bu anlatılanlar birer hikaye değil, yaşanacak hakikatlerdir. Bu gerçeği görmezden gelenler için Yüce Mevla’mız şöyle der.
Onu ayetlerimiz okunduğu zaman eskilerin masalları der. Hayır, gerçek şu ki yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır. Ve gerçek şu ki onlar o gün elbette Rablerinden mahrum kalacaklardır. Rablerinin nimetlerinden mahrum kalacaklardır. Sonra onlar mutlaka cehenneme gireceklerdir. Sonra da inkar etmiş olduğunuz cehennem var ya, işte budur denilecektir onlara. Cehennemden kaçış yoktur. Ahiretten kaçış yoktur. Hesaptan kaçış yoktur.
Her birimiz, her birimiz yapıp ettiklerimizle huzura çıkacağız, amellerimiz tartılacak. Boynuzlu koçun, boynuzsuz koçtan hakkının alınacağı bir mizan kurulacak. O gün gelmeden her birimiz azığımızı yanımıza alalım.
O gün gelmeden dünyada azığımızı biriktirelim. İyiliğin, hakkın ve hakikatin yanından onun tarafında yer alalım. Aksi halde, Rabbimizin ağır bir tehditle bizlere haber verdiği, elimizi, ayağımızı birbirine dolaştıran, kıyametten haber verdiği o günler gelecektir. O günler hepimizin hesaba çekileceği bir zamandır. Zenginlerin sırada beklediği, fakirlerin şayet yanlarında azıkları varsa, hemen cennete buyurduğu bir mizan kurulacaktır. Ne mutlu o azığı, o hazırlığı yapabilenlere. Mekke döneminde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanlara ”La ilahe illallah” gerçeğini anlatır. Allah’tan başka ilah yoktur.
Bir maddenin veya kişinin puplaştırılması Allah’a şirk koşmaktır. İnançları zayıf ve batıl olan müşriklerin Rasulullah’a söyleyecek pek bir şey yoktur. Fikirleriyle İslam’ın önünde duramayan ve yayılışını engelleyemeyen müşrikler, Müslümanlara bazı ambargolar uygular ve yasaklar getirir. Müslümanların Kabe’de namaz kılmaları yasaktır. Hz. Peygamber bütün baskılara, tehditlere ve saldırılara rağmen hak bildiği yolda yürür ve Kabe’de namaza devam eder. Onun namazını engellemek için müşrikler olmadık şeyler yapar. Hatta bir keresinde Allah’a ve onun peygamberine kör kalmış bu sefil insanlar çok ağır bir deve işkenbesi getirip Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tecdedeyken üzerine koyarlar. Kur’an müşriklerin bu baskılarını ve azgınlıklarını gündeme getirmekte ve şöyle demektedir. Gördün mü? Bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı. Peki düşündün mü ey inkârcı? Ya o kul doğru yoldaysa yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa? Bu ayetler Hz. Peygamber’e hitap ederek onun ve müminlerin
Kabe önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan Ebu Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda bütün insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira ayetlerin içeriği dikkati alındığında burada belli tarihsel kişi ve olayların ötesine geçerek her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı, iyilik, hak ve adalet ilkeleriyle
şekillendirme işlemini engellemek isteyen bütün zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır. Benzerini Leheb suresinde de görüyoruz. Ebu Leheb ve karısı aşırı ve acımasız bir şekilde sürekli İslam’a ve Müslümanlara saldırırlar. Bu surede onların yok olacağı, kendilerine hiçbir çalışma, mal ve mülkün fayda vermeyeceği
ve ikisinin de cehennemlik olduğu haberi verilir. Nasr suresinde İslam’ın zaferi ilan edilmekte ve Müslümanlara zafer sebebiyle şımarmamaları, büyüklenmemeleri, bilakis Allah’a hand ve şükretmeleri ve sadece ona kulluk etmeleri emredilmektedir. Kur’an’ın sonundaki felak ve nas sureleriyle de Müslümanların insan ve cin şeytanlarıyla mücadelede
sürekli Allah’tan yardım istemeleri ve dua etmeleri hatırlatılır. Malını Allah yolunda verip arınan takva ehliyse ondan ateşten uzak tutulur. O öyle biridir ki, hiç kimsenin kendisi üzerinde karşılığını ödeyeceği bir hakkı olmadığı halde
sırf Yüce Rabbinin rızasını kazanmak için yardım eder ve sonunda hoşnut da olacaktır. Hazreti Bilal Mekke’de Müslüman olduğunu açıkça söyleyen ilk yedik işten biriydi. Kendisi müşrik olan Ümeyye bin Halep’in kölesiydi. Efendisi öğle vakitlerinde onu kızgın güneş altında sırtüstü yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsü üzerine koydurur, sonra da İslamiyet’ten vazgeçerek lat ve uzaya tapmaya onu zorlardı. Fakat o her defasında Rabbim Allah’tır, O birdir, Tektir diyerek bu dayanılmaz işkenceye imanı ile göğüs gererdi. Hazreti Peygamber onun bu şekilde işkence görmesini son derece üzülürdü.
Durumu Hazreti Ebu Bekir’e anlatınca Ebu Bekir, Bilal’i Ümeyye bin Halep’in elinden kurtardı ve azat etti. Hazreti Ebu Bekir Mekke’de müşriklerin eziyet ettiği daha pek çok erkek ve hanım köleği satın alarak onların özgürce dinlerini yaşamalarına vesile olmuştu. Babası onun köleleri azat etmek için mal sarf ettiğini görünce
”E oğlum, görüyorum ki zayıf olanları kurtarıyorsun. Eğer sağlam ve genç olanlar için aynı malı sarf edersen onlar senin için bir güç olur, sana yardım ederler.” demiş. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir ”Babacım ben Allah katındaki mükafatı bekliyorum.” diye cevap vermiştir. Müşrikler de Hazreti Ebu Bekir’in bu erdemli davranışını bir türlü anlayamadılar.
Bir kimse herhangi bir borcu olmadan ya da bir çıkar taşımadan kendisine fayda vermeyecek, böylesi bir iyiliği nasıl yapabilirdi ki? İşte bunun üzerine ”O öyle biridir ki, hiç kimsenin kendisi üzerinde karşılığını ödeyeceği bir hakkı olmadığı halde, sırf Yüce Rabbinin rızasını kazanmak için yardım eder ve sonunda hoşnut da olacaktır.” ayetleri nazil oldu. İman ve amelde takvar düzeyine ulaşmış bir mümin, birine iyilik yapmak için mutlaka ondan bir iyilik görmek, bir karşılık ve menfaat elde etmek gerektiğini düşünmez. Mümin her türlü nimetin yalnızca Allah’ın bir lütfu olduğuna, iyiliklerin de sadece Allah rızası için yapılması gerektiğine inanır. Böylece müşriklerin bencil ve çıkarcı zihniyetleriyle anlamakta zorluk çektiği hakikat ilan edilir.
Hz. Ebu Bekir örneğinde gönüllerini insan sevgisi ve cömertlikle bezeyen müminler Allah tarafından takdirle anılır. Ayette temizlenmek için malını veren bu çok sakınan kimsenin malını bir hediyeye veya önceki bir nimeti iyiliğe karşılık olsun diye vermediğinin beyan edilmesi önemlidir. Çünkü bu şekilde bir verme kişinin borcunu ödemesi gibi olur. Dolayısıyla da bu şekilde vermenin daha fazla mükafat hak etmede bir faydası yoktur. Oysa ki kişi Allah’ın emrinden ve teşvikinden dolayı bir şey yaptığı zaman mükafatı hak eder. Birine borçlu olmadıkları, kimsenin kendilerine bir hakkı bulunmadığı halde sırf Allah rızası için insanlara yardım etmek ateşten kurtulma vesilesidir. Nihayet Allah rızasına böylesine değer veren, kendisini bu rızadan mahrum bırakacak günahlardan sakınan, tamamen karşılıksız olarak seve seve insanlara yardım edenlerin Allah tarafından razı edilecekleri yani korktuklarından emin ve umuduklarına nail olacakları müjdelenmiştir. İnanan bir kimse için bundan daha büyük bir müjde olamaz. Böylece Kur’an her cüzde ayrı ayrı insanlığa örnek olacak şahsiyetler ve topluluklarla onların mücadele ettiği küfür, nifak ve şirk odaklarını anlatıp insanın hak ve hakikatten yana tavır sergilemesini, takva şuuru ile hareket etmesini ister.
Yine de insana belirli bir zamana kadar mühlet tanır. Dileyen inanır, dileyen inkar eder.
Ey insan, daha ne beklersin? Sen ondan hoşnut, o da senden hoşnut olarak artık Rabbine dön.