"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mahya Işıkları 16. Gün | Şehzadebaşı’nda Ramazan

Mahya Işıkları 16. Gün | Şehzadebaşı’nda Ramazan

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=v0IO7WnJ4qw.

MAHYA IŞIKLARI Merhaba Mahya Işıkları’na hepiniz, ama hepiniz hoş geldiniz. Eski Ramazanlarda İstanbul’un en gözde semti Şehzade Başıydı. Tıklım tıklımdır Şehzade Başı Ramazan akşamlarında. Yani iğne atsan yere düşmez.
Öyle bir kalabalık vardı. Abartmıyorum. Müthişti. Tıklım tıklım. Teravih namazından çıkan herkes soluğu Şehzade Başı’ndan alırdı. Çünkü Şehzade Başı’nda teatro salonları bulunurdu. Pek çok oyun oynanırdı her Ramazan akşamında. İnsanlar merak içindeydiler. Acaba hangi teatroda hangi oyun oynanıyor? Bu akşam hangisini seyredelim? Büyük bir telaş her oyun öncesi. Ve en gözde olan salonun adı Ferah Tiyatosuydu. Ferah Tiyatosu. Her akşam başka bir oyun. Ferah Tiyatosu, Muhsin Ertuğrul ve arkadaşları tarafından kurulmuştu. Özelliği şuydu. Star oyuncu yok. Muhsin Ertuğrul diyordu ki, burada star, yıldız oyuncu yok, olamaz. Bu yüzden oyun sonrası sanatçılar ücretlerini eşit olarak pay ederlerdi.
Ferah Tiyatosu’nun arkasında kulübünde küçük ama çok küçük bir oda varmış. Tavuk gümesi kadar, evet. Küçük. Penceresi bile olmayan bir odada Muhsin Ertuğrul nakyaşını yapıyordu. Ve çevriler yapıyordu aynı zamanda. O yıllarda ülkemiz teatro salonlarında sadece Fransız oyunları oynanıyordu. Yani Fransız oyun yazarlarının oyunları sahne veriyordu. Muhsin Ertuğrul diyordu ki, haklı olarak,
yani neden başka ülkelerin teatro sanatını tanımasın bizim teatro seyircimiz? Bu yüzden Muhsin Ertuğrul, Almanya’dan, Avusturya’dan, İsveç’ten getirdiği kitapları sabahlara kadar çalışarak, sabahlara kadar çeviriyordu. Sahnelensinler, teatro severler yeni oyunları, yeni yazarları tanısınlar diye. Ve 1925 yılının Ramazan ayındayız.
Muhsin Ertuğrul her zamanki gibi Ferah Tiyatrosu’na çalışmaktadır. Kapıdan içeri bir delikanlı giriyor. Efendim, ben oyuncu olmak istiyorum. Zaten o yıllarda oyuncu olmak isteyen her teatro sevdalısı Muhsin Ertuğrul’un karşısına çıkıyordu. Evladım, sen ne iş yapıyorsun? Efendim, ben veterinerlik fakültesinde okuyorum. Baytar Mektebi o zamanki adı. Muhsin Ertuğrul’un aklına tabii ki Naşit Bey geliyor. Naşit Özcan, o da o.
Ünlü sanatçımız, teatro sanatçımız, Naşit Bey de Baytar Mektebi’ni bırakıp teatroya sevdarlanmıştı. Efendim, ben çok iyi lastaklit yaparım. Delikanlı, lastaklit yaparmış. Sen gel bakayım bana diyor. Gel yanıma, bana yardım et. Ve Muhsin Ertuğrul, çivirdiği teatro oyunlarının düzeltmesini o çocuğa yaptırıyor. Muhammed Rüşen.
Muhammed Rüşen, teatroya bu sinyatürlüğün çevrini düzelterek başlıyor. Çok güzel bir Türkçe yazısı vardı, el yazısı. Ona yazırtıyordu. Sonra bir gün, bir oyunda ona rol veriyor. Renkli Fener oyunu. Muhammed Rüşen ilk kez o oyunda sahneye çıkıyor. Neydi rolü? Evet, Laz. Laz rolünü oydu.
Laz, Laz rolünü oynuyor. Sen misin? Ben çok iyi lastaklit yaparım diyen. Oyuna bakalım o zaman. Muhammed Rüşen’i siz sahnede Muhammed Karaca olarak tanıyacaksınız. Ünlü oyuncumuz Muhammed Karaca’dır size anlattığım. Muhammed Karaca turniye çıkıyor, İzmir’de geliyor. İzmir’de oynayacak ve orada bir genç kıza sevdalanıyor. Şükran adlı çok güzel bir kız. Kız da aşık oluyor Muhammed Karaca’ya. Lakin kızın babası Kazım Dirik. Kazım Dirik, İzmir valisi. Atatürk’ün arkadaşı Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızdan o ünlü Kazım Dirik. Kazım Bey, bu aşka karşı çıkıyor. Hayır diyor. Fakat Muhammed Karaca ve Şükran kaçıyorlar. Tatsız bir durum, belki et versin ki ortalık güzel bir insan tarafından yatıştırılıyor. Barıştırılıyor. Mustafa Kemal Atatürk giriyor araya. Ve onun yapıcılığı sayesinde iki sevgili birlikte oluyorlar, evleniyorlar. Tabii Kazım Dirik bir şart koyuyor. Turhal şeker fabrikasında çalışacaksın. Muhammed Karaca şeker fabrikasında çalışsa da, ayrılıyor oradan yeniden tiyatroya dönüyor. İstanbul’da kendi adına bir tiyatro kuruyor.
Muhammed Karaca Tiyatrosu. Birbirine güzel oyunlar oynuyor. Beyoğlu’ndaydı Muhammed Karaca Tiyatrosu ve ben ilk oyunumu da orada sahnedelemiştim. Muhammed Karaca Tiyatrosu’nda sahneye çıktım ilk kez evet. Ne mutlu bana. Bir gün haber alıyor ki Muhammed Karaca, Muhsin Ertuğrul sanat yönetmenliğinden ayrılmış. Oynayacak sahne bulamıyor. Koskoca Muhsin Ertuğrul. Bir telgraf çekiyor hocasına. Tiyatro emrinizdedir.
Muhammed Karaca’nın en çok bilinen ve sevilen oyunu Cibali Karakolu’ydu. Cibali Karakolu. Onu ilk Muhammed Karaca oynamıştır. Sonra Necad Uygur, Zihni Göktay gibi büyük ustalarımız da oynayacaktır. Ama onu ilk kez sahneleyen Muhammed Karaca’dır. Cibali Karakolu. Bu aslında bir Fransız komedisidir. Oradan uyarlamadır. Cibali, Haliç’te çok güzel bir semt biliyorsunuz.
Orada görev yapan polislerimizi, bekçilerimizi hicveder sahnede. Muhammed Karaca. Ve Muhammed Karaca gözlerine hayata kapıyor. Bir caminin musallat taşında orada yatmaktadır. Tiyatrocu arkadaşları ve tiyatro severler ona karşı son görevini yapmak için başucunda. Caminin avulu açılan kapısından içeriye kocaman bir çelenk giriyor.
Herkes gözyaşlarına boğuluyor. Çünkü çelenkinin üstünde şu yazmaktaydı. Cibali Karakolu. Ve çelenki taşıyan, arkasından gelenler, Cibali Karakolu’nun bütün polisleri ve bekçileri. Cibali Karakolu bir çelenk yaptırtıyor.
Ve kendilerini hicveden o büyük sanatçıya saygıyla veda etmek için cenazesine geliyorlar. Bugün 28 Nisan, Muhammed Karaca’nın aramızdan ayrılışının yıl dönümü. Muhammed Karaca’nın ve tabi ki Cibali Karakolu’nda görev yapan bütün memurlarımızın ruhu şahit olsun.
Mahya ışıklarından bu aşamlıkta bu kadar. Yarın yeniden aynı günü de aynı saatte burada bu masanın etrafında birlikte olalım.
Sülçülisan ettiysem affola.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir