Karaoğlan 3. Bölüm | Dağlara Adı Yazılan Adam | 32. Gün Arşivi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=nihXWPHQ2S4.
İnsanoğlu madde 1 dünyaya gelmelidir. Madde 2 sevmeli sevilmeli dünyayı cennetin kendisi bilmelidir. Madde 3 yaşamay sevgisinin kökleri gönlünde insanoğlu günün birinde ölmelidir. Dönmelidir dudaklarına, gurup bir elmanın tadı. 4. madde okunamadı.
Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri hiyyeti…………………………………………………………
…… Külüm coloring bir dağ köyünde gördüm onu. Yasi sorun bir giz gibi güldü. Kimi 80Goodly than kimi yüz. Yüzüne baktım bir giz gibi güldü. Miras��r durumde bir asanda. Bir solmuş krallığın kadife Den harmanisi düzeninde. Bir hit picturedı bir selçukluydı bir her lipsada bir.
Türk, zamanı onda yitirdim ben, yetik zamanlara onda eriştim. En soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında bir taç gibi kondu başıma türkiyeliliğim. Bülent Ecevit bu şiiri yazdığında takvimler 1969 yılını gösteriyordu.
1950’lerin ilk yarısında sanatla yoğrulan, ikinci yarısında siyasetin idealizmiyle coşkulanan bir siyaset amatörü, artık 24 saat politika ve devlet işleriyle uğraşan, git gide pişen ve hedeflerini ufkunu giderek genişleten biri olmuştu. Bu bölümde Ozan’ın şiirinde özlemle yad ettiği ancak artık geride kalan bir düşünü değil. 1970’lerde umut haline gelişinin o kilometre taşlarını izleyeceksiniz. Şiirinin aksine, dünya ile uyuşmayan, inatçı, kavgacı bir misyon adamının mücadelesini tanıyacaksınız. O mücadele içinde nasıl değiştiğine ve bu değişimin bir ülkeyi nasıl etkilediğine tanık olacaksınız.
12 Mart 1971 günü CHP konvoyu Adana’daki Topraksızlar Kongresi’ne gidiyordu. Genel Sekreter Bülent Ecevit’in arabasında eşi Rahşan Ecevit ve Deniz Baykal’da vardı. Türkiye tarihi bir virajdaydı ve araba devrilmek üzereydi. Şehir, İzmir’in en güzel yeri, İzmir’in en güzel yeri, İzmir’in en güzel yeri,
Ortuş’taki Galatasaray’ın çomanlığı için Flüt K psikolojiogether oldu ve coated vardı. opportunity connection zatだだの Şeriflikoçisar yakınlarında radyo televisyonundan 12 Martı askeri müdahtesini öğrendik. Ben çok sarsıldım.
kapıldım ve tabii hemen Ankara’ya döndük. Demirel’in başbakanlıktan istifasından sonra yeni hükümet arayışları başladı. Askerler niyaterimden bir ara rejim hükümeti kurmasını AP ve CHP’den de hükümete bakan vermesini istedi. Ecevit CHP’nin yeni hükümete kesinlikle girmemesi gerektiğini düşünüyordum. O günlerde yaptığı açıklamayla bütün şimşekleri üzerine çekti. Ecevit’e göre Doktora’nın hedefi kendisi ve ortanın solu fikriydi. Dolayısıyla CHP’nin orduyla uzlaşmaması ve yeni hükümete bakan vermemesi gerekiyordu. Ancak İsmet Paşa öyle düşünmüyordu. Bu hükümetin CHP’yi iktidara taşıyacağı, demokrasiye dönüş sürecini de kısaltacağı inancındaydı. İlk kez genel başkanla genel sekreter arasında soğuk rüzgarlar esiyordu. Ecevit yıllardır sadakatle bağlı olduğu liderinin sözünden ilk kez çıkıyordu. Parti öncekilerden daha ağır ve atlatılması güç bir krize doğru sürükleniyordu. Sorunu Ecevit’in İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektup çözdü. Bu habersiz yazılmış bir istifa
mektubuydu. Veda etmek için geldi. Çok eski not gibi görüştük. Yine eski not gibi ayrıldık. Ben büyük insanın önünü gönderliğine sonsuz inancım devam ederek partime ve inandığımız hüküye İsmet’e devam edeceğim. Aslında Ecevit yenilmemiş, taktik olarak geri çekilmişti. Halkın on iki
martı benimsemeyeceğini ve şimdi muhtıraya karşı çıkanların ileride çok daha güçlü bir şekilde geri döneceğini öngörmüştü. Bu inançla hiçbir yöneticilik postu olmamasına karşın parti il il ilçe ilçe geziyor, taraftarlarını örgütlüyordu. İnönüyle karşı karşıya gelmemeye özen gösteriyordu. Ama bir gün bir gün eee mazille de bir
toplantıya parti toplantısına gittim. Kolabalık bir toplantıydı bir salonda. Iıı işte ben kemküm etmeye başladım açıkçası. Onun üzerine hiç unutmam bir işçi yanıma geldi, elimden mikrofonu aldı ve dedi ki Ecevit bu lafları bırak. Sen demokrasi uğruna gerekirse inönüyle de mücadeleyi göze
alacak mısın, almayacak mısın, bunu söyle bize dediler. Tabii çok sarsıldım. Bir an düşündüm. Ve söz veriyorum her şeyi göze alacağım dedim ve aldım. İnönü’ye karşı bayrağı açtığı gün o gündü. Tarihin garip tecellisi oydu ki o günlerde Ecevit yanlılarının inönüye
yönelttiği yaşlandı, hasta, yönetemiyor eleştirisi yıllar sonra aynen Ecevit’e yöneltilecekti. Yanlış bilgi veriyorlar. Işitmiyor, yanlış yazıyorlar. Yaşayınlar nerede bulamadığı. Önünü belli değil, iki gün sonra bir gün bakacaklar, hakket edilmiş. Ne der albaşkan
kalmış ve silah mı kalmış? Işte olağanüstü kurultaya bu koşullarda gidildi. Sadece CHP’nin değil Ecevit’in de kaderinin değişeceği gün ilik çatmıştı. Altı Mayıs bin dokuz yüz yetmiş iki günü seksen sekiz yaşındaki İsmet Paşa Kursu’da ya Bülent ya ben diye resmi
çekti. Değişim taleplerinin karşısına kendi karizmasını koymuştu. Ancak Ecevit kürsüye çıktığında bu kıyaslamayı kabul etmedi. Oylanacak olan ya inönü ya Ecevit değildir dedi. Demokratik bir partinin kanunlara saygılı özgür üyeleri mi olacağız yoksa kapı kulları mı? Vereceğiniz karar budur. Sonunda delegeler kararını verdi, oylar Ecevit’e çıktı. CHP’nin otuz üç yıl dört ay on bir günlük lideri inönü, yenik ama mağrur bir Eda’yla salonu ve daha önemlisi partisini terk etti. CHP kökleriyle hesaplaşmış ve yeni genç lideriyle yoluna devam etme kararı almıştı. Ecevit artık
Atatürk ve inönünün koltuğundaydı. O gün yakasında kendi fotoğrafıyla yabancı basına demeç verirken tam bir
devlet adamı gibi konuşuyor.
Yeni genel başkan, halkçı Ecevit sloganları arasında teşekkür konuşmasını yaparken CHP’nin genel başkanı seçilmekle ben kendimi Sayın İnönü’nün yerini almış saymıyorum dedi. Sayın İnönü’nün yeri her mevkiin üzerindedir. Değişmez, erişilmezdi. İnönü bu konuşmayı Yalova’da dinlenmeye gittiği termalde gazeteden okudu. Mevhiba Hanım sessizce nankör diye söylenirken başa çevresindekilere Ecevit için şunu söyledi. Tıpkı Menderes’e benziyor. Duygusallık ve hırs bir araya gelince insanı felakete sürükler. Allah memleketi
korusun. Ecevit iğderlik koltuğuna oturduktan bir yıl sonra Türkiye bir cumhurbaşkanlığı krizi yaşadı. Askerler Cumhurbaşkanlığı hedefiyle genel kulmay başkanlığını bırakan Faruk Gürler’in Çankaya çıkması için meclis üzerinde yoğun baskı kurmuşlardı. Seçim günü geldiğinde parlamentoyu abluk altına aldılar.
O gün Demirel ve Ecevit askerin müdahalesine karşı ortak bir tavır aldığı AP ve CHP’den Gürler’e oy çıkmadı. Ecevit ilk demokrasi sınavından başarıyla çıkmıştı. Ancak o gece eve gelen üniformalı bir ziyaretçi Ecevitleri kaygılandırdı. Eve
gittiğimde genel kurmaydan bir görevli geldi ve beni genel kurmayda kumandanların beklediklerini, beklediklerini söyledi. Tabii aklıma birtakım olumsuzluklar geldi. Rahçana dedim ki işte gidiyorum genel kurmaya. Sen benim için bir
çanta hazırla, birkaç kitap hazırla gelemeyebilirim dedim. Ve genel kurmaya gittim. Rahmetli Semih Sancar genel kurmay başkanıydı. Onun odasına beni aldılar. O önde gelen generallerin de hepsi oradaydı. Tabii kaygı verici bir
durumdu. Fakat bana güzel bir sürpriz oldu. Sayın Sancar dedi ki bizim adayımız Lağrı Gürlerdam’ı seçilemeyeceği anlaşıldı. Israr etmeyeceğiz. Adayımızı çekiyoruz. Bir isim
de önermeyeceği size. Ecevit giderek kırmanan bir eee anti on iki Mart havası içerisinde on iki Mart’a kafa tutmuş ondan hesap sormaya kalkış bir insan olarak prim yapmaya başladı. Yani kentlerden, kasabalardan, mezralardan, fabrikalardan, harman yerlerinden vurdu geldi Ecevit. Eee ve halk
yiyanları eee cephe örgütüden önce Dağtaş’a eee Halkçı Ecevit diye yazmaya başladılar. Bin dokuz yüz yetmiş üç seçimlerine işte bu havada gidildi. Türkiye o yıl Cumhuriyet’in ellinci yılını kutluyordu ve halk türküleri ellinci senenin Aydın
kişisini göreve çağırıyordu. Ellinci senenin Aydın kişisi zamanı geldi çattı gel kara oğlan bu bozuk düzenden artık osandı sen buna bir çare bul kara oğlan bul kara oğlan bul kara oğlan sen buna bir çare bul kara oğlan o bin dokuz yüz yetmiş üç kampanyasında Ecevit Kars’a da gitmiş Susuz ilçesinde CHP’li Aydın ve Şahzade Yargadaş’ın evine uğramıştı. Torunun adını Gülen Ecevit koyacak kadar Ecevit hayranı olan Şahzade yenge onu karşısında görünce Ay Kara Oğlan bizi bu dar günlerden kurtar diye feryat etti. Kara
Oğlan lakabı birkaç gün içinde tüm Türkiye’de önce dağlara taşlara giderek türkülere ve nihayet Türk siyasi tarihine yazılacaktı. CHP bu seçimlerde Ecevit’in giderek yükselen karizmasıyla yetinmedi. Örgüt canla başla çalışıyordu. Bu dönemde CHP’yi diğer partilerden avantajlı kılan bir buluş ortaya çıktı.
Buluşun sahibi Rahşan Ecevit’ti. İlk seçim gezilerine başladığımız zaman Gülen’de konuşma yeri birtakım kamyon kasaları olurdu ve orada sıkıntı çekerdik. Ve kan ter içinde kalırdım. Sesini duyuramadığı için sesi kısılırdı, çok bağırırdı. Sesi kısılırdı, daha berbat duyulmaz olurdu sesi. Ondan
sonra ııı böyle bir otobüsü düşündü. CHP’nin hızını arttıran bu buluştan sonra yıllar yılı Ecevit’le özdeşleştirilecek tipik bir propaganda malzemesi de yine o yıl ve yine eşi tarafından keşfedildi. Bir gün bana sormuştu vatandaş hangisi Ecevit hangisi Ecevit’ti? Ben de işte şu demiştim. Karaket erken işte şu marik emretti. Benimkisi ondan sonra
düşündüm ki o da yaz cennetleri arasında. Marik emret en iyi eee ünterim emri. Genel başkan olarak gireceği ilk seçim günü gelip çattığında Ecevit sonuçları bir gazetecinin evinden izlemeyi tercih etti. TRT’nin siyah beyaz ekranından gelen ilk bilgiler CHP’nin kazanamadığını söylüyordu. Ecevit inanmayıp bir de İngiliz radyosu BBC’deki haberleri
dinlemek istedi. Oradaki haber farklıydı. Soldaki Cumhuriyet Halk Partisi seçimleri açık pakla önde sürüklüyor diye bir haber İngilizce olarak. Bcbit’in ilk şeyi o zaman. Hah işin Türkçe seni BBC söyledi diye bir ezbiri CHP birinci parti olarak oyların yüzde otuz üç nokta üçünü
almış ve meclise yüz seksen beş milletvekili sokmuştu. Ancak tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamamıştı. Koalisyon yapılmalıydı. Yaklaşık dört ay süren sıkıntılı ve gerilim dolu koalisyon arayışı Ecevit’i Milli Selamet Partisi’ne yani Necmettin Erbakan’a itti. Koalisyon görüşmeleri kimsenin aklına gelmeyecek bir yerde yapıldı. Esumakan’la Faruk
Güvenç’in evinde buluştuk. Orada temenni attık koalisyonu. Ben ııı öteden beri laik kesimle eee dinci kesim arasında eee laiklikten ödün vermek koşuluyla eee bir uzdaşı sağlamanın çok yararlı olabileceğini eee bunu denemek
gerektiğini eee düşünürdüm. Eee onun için eee Milli Selamet Partisi’ne bir koalisyon deneyimini geçirmenin eee Türkiye açısından yararlı olabileceğini eee düşünüyordum. Ecevit siyasete başladıktan tam yirmi yıl sonra başbakan olmuştu.
Ama bu hayatının en zorlu deneyimlerinden biri olacaktı. Bin dokuz yüz yetmiş dört başında kurulan CHP, MSP koalisyonluğu büyük bir dünya krizi karşıladı. Opekin politikası nedeniyle petrol fiyatları olağanüstü artmış ve tüm döviz petrol ithaline gitmeye başlamıştı. Oysa halk
Dağlara Taşlara Umudumuz diye adını yazdığı liderden iş, para, refah ve demokrasi bekliyordu. Herkes çünkü böyle Ecevit’in sihirli sopası deyince otomobiller ucuzlayacak, beyaz eşya ucuzlayacak. Ondan sonra herkes karısını konula takıp en eee keyifli yerlere gidecek, şu olacak, boğulacak, emeklilerin çilesi bitecek, öğrenciler çılgınca burslar almaya başlayacaklar. Bunlar
hiçbiri olmadığı vakit derin bir şey başladı. Eee ya biz rüyamı görüyorduk. Yani Dağlara Taşlara Ecevit’le yazdığımız insan bunu diye bir eee düş kırıklığı içerisine eee girdiler. Bu beklentiyi doğuran biraz da on iki Mart döneminden arta kalan
pahalılık, işsizlik ve baskıydı. Öte yandan koalisyon da her kafadan bir ses çıkıyordu. Başbakan yardımcısı Necmettiler Bakan düşlerini gerçeğe dönüştürmenin peşindeydi. Milli Selamet’in yola çıkarttığı tren hakiki kalkınma trenidir. Milli Selamet bunun için bunun için Magana fabrikası cemleyle atmıyor. Motor fabrikası cemleyle atıyor.
Eriyle fabrika yapıyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma amelesini başlatmış bunu diyor. Çok ilginç bir insan. Eee çok akıllı, zeki tabii. Eee fakat fazlasıyla hayalci. Yüz bin tank yüz bin uçak yapacağız demişti. Eee kendisini odama çağırdım. Sayın Erbakan nasıl bunu söylersiniz dedim. Eee yani bir kere mümkün değil. O yüz bin tank yüz bin uçak yapmamız. Bunların pilotlarını bulamayız. Eee bu efendim terledi efendim dedi. Böyle şeyler eee siyasette eee
temenni an manasında söylenir dedi. On iki Mart döneminde Amerika’nın hükümeti Türkiye’ye haşhaş üretimine son verilmesini istemiş, askerler de kabul etmişti. Amerikalılar Afyon’daki tarlalarda yetişen
haşhaşın ülkelerine zehir olarak döndüğü iddiasındaydı. Ecevit bu kararı iptal edeceğini ve haşhaş üretimine kontrollü biçimde izin verileceğini açıkladı. Amerika’nın bu açıklamaya tepkisi sert oldu. Bir Temmuz bin dokuz yüz yetmiş dört günü eee biz şeyi kaldırdık haşhaş hasanı. Fakat oraya gelinceye kadar akıl almaz baskılar geldi Amerika’dan.
Amerika’nın üst üste yönetiminden ve onları destekleyen çevrelerden eee yani şimdi hatırlayabildiğim kadar Türk hükümetini NATO’dan çıkartalım. Sultanahmet Camii yeni bombalayalım. Niye Sultanahmet diyebilirsiniz. Onlar Sultanahmet adını bilmezler tabii mavi kem. Bunu bozk. Mavi eee camiyi bombalayalım. Haşhaş ekimi yapan köylere bombalayalım. Ecevit bütün bu baskılara göğüs gerdi. On beş Temmuz’da Afyon’dan başlayan bir geziye çıkarak Amerika’ya meydan okuyacaktı. Geziye çıktı ama orada aldığı bir haberle acilen Ankara’ya dönmek zorunda kaldı. Kıbrıs’ta darbe olmuştu. Kıbrıs’ta henüz ayrıntılarını öğrenememiş olmakla benhalde. Kıbrıs davamız dolayısıyla Ankara’ya dönmek zorundayım. Yazıyor Makaros’un düşürüldüğünü yazıyor. Kıbrıs’ı yazıyor. Yunanistan’daki albaylar cuntası tarafından desteklenen aşırı sağacı Niko Samsun tarafından Kıbrıs’ta yapılan darbeyle Cumhurbaşkanı Makarios devrilmişti. Darbeciler yıllardır savuna geldikleri Enosis için yani Yunanistan’la birleşmek için düğmeye basmıştı. Türkiye garanter ülke olarak anlaşmalardan kaynaklanan hakkını kullanabilir ve Kıbrıs’a asker çıkarabilirdi. Etkisi tüm dünyada yankılınacak olan bu kararı bir kişi verebilirdi. Gülen Ecevit. Ecevit hemen diğer garanter olan İngiltere’ye uçtu.
İngiliz Başbakanı’yla görüştü. O gece Londra’da Rumlarla barış üzerine bir şiir yazdı. Iki gün sonra aynı Rumlara karşı savaş açacaktı. Sıla derdine düşünce anlarsın Yunanlı’yla kardeş olduğunu. Bir Rum şarkısı duyunca gör gurbet elde İstanbul çocuğunu. Önce bir kahkahı çalını kulağına sonra Rum şiveli Türkçeler o boğazdan söz eder, sen Rakı’yı hatırlarsın. Yunanlı’yla kardeş olduğunu Sıla derdine düşünce anlarsın. Yani şubretlerinin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma hareketi başlamış bulunuyor. Allah milletimize bütün Kıbrıslılara
ve insanlara hayırlı etsin. Bu şekilde insanlara ve barışa büyük bir hizmette bulmuş olacağınıza inanıyoruz. Öyle umarım ki kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil barış için ve yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek
için adaya gidiyoruz. Kıbrıs harekatı Ecevit’in popüleritesini hepten artırdı. Artık o Kıbrıs Fatihi, Mücahit Ecevit’ti. Toplumun bütün kesimlerinden destek görüyor, gittiği her yerde halk onu coşkuyla bağrına basıyor. Devletlilerden Türklerden milliyetçilikten kalmayız. Evliliği kardeşlerim. Milliyetçiliği sokak duvarlarına değil, Kıbrıs’ın topraklarına egemin demir yaparlarına yapmışız. Biz milliyetçiliği ve kanadının taşar çatırmasına yapmışız. Bu sevgiseli Ecevit’i cesaretlendirdi. Artık MSP’yi taşımak zorunda olmadığını düşündü. Hükümeti bozacak, böylece erken seçiminin kapısını aralayacaktı. Sandıktan tek başına iktidar olarak çıkacağına inanıyordu. Hükümeti bozma kararını Basmane Meydanı’nda çılgın bir kalabalığa ilan etti. Bülent Ecevit. Bir sonbahar günü. O zaman Adnan Menderes havaalanı yok. Çili kullanılıyor. Çiliden şehre intikal ederken de askeri lojmanların,
havacıların lojmanlarının önünden geçiyorsunuz. O lojmanların elinden geçerken bütün manevra kıyafetini giymiş bütün subaylar Hazarol’da selam durarak yol boyunca karşıladılar ve askerlerin bütün aileleri arkada olağanüstü bir cümleşle müthiş gösteriler yapıyorlardı. Yani görünmeye değer bir manzaraydı. Ve yol boyunca bütün bu manzaraları
göre göre şey girdiniz. İzmir’e girdik. Basmane Meydanı görülmesi gereken bir yerde. Yani en aklı başında insanın bile aklını başından alacak. Bence manzaralardı bunlar. O noktadan sonra hayatının en önemli hatalarını yapacak
sürece girdi. Ve o hükümeti Necmettin Erbakan’ın kabrislerine dayanma güçlüğünü göstererek o hükümeti bozuldu. O hükümeti bozmasına karşı tavır koyanlardan birisi emmettim. Yapma yanlış olur. Çünkü siyasetin mantığına tersi. Amacı şu. Ben Kıbrıs’ta büyük bir başarı kazandım.
Necmet’in Erbakan’ın can sıkıcı baskılarına ve tavırlarını boyuna emem. Seçim yaparıp üç yüz tane milletvekili çıkarıp tek başıma iktidar durur. Peki senin kaç tane milletvekilin var? Seçim kararını alabilecek adamın var mı? Yoktu. Ve bu hesapsızlıkla verilen istifa kararı hem Ecevit’e hem
Türkiye’ye pahalıya mal olacaktı. Eğilse önce bu başkanımız yolu sürdürmemizi istediler. Başbakanlıktan istifa eden Gülen Tecevit bin dokuz yüz yetmiş
altı yazında eski hocası Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dan Kıbrıs sorununun konuşulacağı bir toplantı daveti aldı. Eşiyle birlikte New York’a gitti. Valdorf Astoria
otelindeki toplantıda onu ölüm tehlikesi bekliyordu.
Konuşmama başladık. Iıı birdenbire karşımızda yani şöyle bir iki mesafelik yerde ııı bir ııı tabanca ortaya çıktı karşımıza yönelik. Iıı bir ııı orada bize karşı bir suikast
işlemek ııı girişiminde bulundu.
Iıı korumacılar çok ııı açık davrandılar. Bir halimle de
ikimizi birden yukarı topladılar, yukarıya götürdüler, aldılar. Kolularımızdan koltuklarımızdan tutup ayaklarımız yerden kesildi. Bizi uçurdular. Kısa götürdüler. Ama öbür tarafta da ama öbür tarafta da evet onu ııı o tabancayı tutan adamın kolunu tutmuşlar. Fakat kolu ııı ellerinde kalmış. Çünkü adamın kolu takmaymış.
Bu olaydan sonra sikret servisi aldı. Mutfaklardan geçirerek otomobillere koydu. Üzerimize abanarak otomobillerde oteline götürdü Bülent Ecevitin. Orada oturduk. Işine heyecanı devam ediyor. Bir telefon geldi. Henrik İskincir. Bülent atıldı, raşan atıldı. Konuşmak sakın Bülent. O herifle konuşma diye. Sanki suikastı o işletmiş gibi. Biz rica ettik. Olur mu dedik.
Hariciye Vekili. Eee konuşmanız lazım dedik. Doğru lan konuşturdu. Bu suikasttan kurtulmuştu ama yeni saldırılar sıradaydı. Ve o saldırılarda birkaç kez ölümden
dönecekti. Ecevitin istifasının ardından dört sağ partinin milliyetçi cepheyi kurmasıyla Türkiye’de çatışmaların ivmesi artmıştı. Okullardan başlayan kutuplaşma kısa sürede
sokaklara, fabrikalara, devlet dairelerine sıçramıştı. Artık gazetelerde o gün hangi ilde, hangi görüşten kaç kişinin öldüğünü bildiren gündelik anarşi raporları vardı. Bin dokuz yüz yetmiş altıda ölü sayısı ilk kez yüzü aştı. Terör tırmanıyordu. Ecevit tam da bu ortamda seçim çağrısına evet dedi ve sandığın kapağını araladı. Biz dün kaçmadık. Bugün kaçmıyoruz. Iki ay sonrası içinde siz varsanız biz de varız. Bu konuşmayla Türkiye bir kez daha yollara döküldü. Sol’un iktidara en çok yaklaştığı bin dokuz yüz yetmiş yedi seçimleri aynı zamanda tarihin en gergin kampanyasına tanık olacak. Meydanlar dolu taştıkça saldırılarda artacaktı. Oysa seçim maratonu Ecevit’in uyum şiirinden
uyarlanan bir marşla başlamıştı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bin dokuz yüz yetmiş yedi seçim kampanyasına gaziyan kapta açıyorum.
Böyle o Türkiye’de oyların silahları susturduğu yıl olacaktır. Ancak öyle olmadı. Seçim kampanyası barış değil, kavga getirdi. Kınca hınç dolu meydanlara şiddetin son bulacağı, cephelerin yıkılacağı, ekmeğin, işin, aşın bollaşacağı bir Türkiye vaat ederek kitleleri coşturan Ecevit her gittiği yerde hedef aldığı terörün hedefi olmaya başladı. Niksar’da, Şiran’da, Erzincan’da üç gün üst üste saldırıya uğradı. Komandoların taşlı silahlı saldırısına korumaları silahla karşılık verirken Ecevit kürsüden demirel korkağı eşkıyanın arkasına sığınma diye haykırıyordu. Orada çok ciddi tehlike atlattık yani. Eee şehre girerken bir kere eee daha önce eee kadın ve gençlik kolları üyelerinin geldikleri parti otobüsüne çok ağır saldırılar eee oldu. Onun da fotoğrafı vardır. Ondan sonra biz gelirken de tabii şeyler saldırılar devam etti. Orası çok tehlikeliydi çünkü çok dar bir yoldan çıkıyordu yukarıya. Iki tarafı kayalık bir dar bir yoldu. Ve o kayalardan kayaların tepesinden aşağıya çok büyük kayalar atmışlardı. Otobüs ezilmişti bayağı. Bayağı yani bir savaş gibi eee saldırılarla
silahlı saldırılarla eee karşılaştık. Adalet partisinin ve ortağının kursları olabilir ama seçim günü halk kuzu olmayacaktır. Bunlar yaklaşan daha ölümcül bir suikastın hazırlıkları idi adeta. Ecevit en ciddi saldırıyı Çili’de yaşadı. Bin dokuz yüz yetmiş yedinin o kanlı mayısında miting için İzmir’e giden CHP genel başkanı tam seçim otobüsüne binerken bir patlama sesiyle irkirdi. Ama vurulan kendisi değil Mehmet İzfan oldu. Kocaman bir tüfekti. Patlayınca o merdivenin üstünde duruyordu. Onun dizine geldi kurşun. O kurşun da füze gibi bir şeymiş. Bu çok tehlikeli bir silahmış. Ve eee Türkiye’de hiç yok. Sadece emniyetin elinde birkaç tane varmış. Öldürücü bir silah. Kuş girdikten sonra şeye eee insanın vücudunu orada bir gaz çıkarıyormuş. Ve o gaz da eee çok tehlikeli bir gazmış. Ecevit bu olaydan sonra hep kuş kullandığı ama izini bulamadığı
gizli örgüt kontrgerilanın peşine düştü. Adresi, yöneticisi, yöntemleri sır olan bu örgütün devlet içinde gerçekten de var olduğunu başbakanlığı sırasında aldığı bir bir filmde öğrendi. Orada öğrendim ki Amerikan askeri yardım binasının içinde Ankara’da böyle bir birim var.
Bizim devlet kuruluşumuzda iç içe eee çalışıyorlar ve eee bunlarla ilgili olarak da herhangi bir önlem alınamıyor. Bu bu şekilde her şey birçok şey karanlıkta kalıyordu
aslında. Çiğli suikastını kimin düzenlediği hiçbir zaman anlaşılamadı. Ecevit sonraki yıllarda başbakanlık koltuğuna oturduğunda bile o olayın ve kontrgerilanın gizini çözemeyecekti. Türkiye artık seçim satım haline girmişti. Çiğli saldırısından beş gün sonra Ecevit bu kez Taksim’de hedef oldu. Seçime üç gün kalmıştı ve CHP son mitingini ay başında otuz yedi kişinin ölümüyle sonuçlanan bir katliamın yaşandığı Taksim meydanında yapacaktı. Ancak mitingden bir gün önce Demirel’den bir mektubu aldı. Başbakan aldığımız istihbarata göre size Taksim’de dürbünlü bir tüfekle suikast düzenlenecek ve öldürüleceksiniz. Taksim’e çıkmayın diyordu. Ecevit o günkü radyo konuşmasında söz verdiğim
saatte ben Taksim’de olacağım ama kimseyi çağırmıyorum dedi. Kimseyi çağırmıyorum dediğim halde halı alanından miting başladı. Inanılmaz bir şeydi. Yani halı alanından itibaren Taksim alanına kadar gizli artan kalabalıklar ortaya ortaya katıldı. Ecevit’in kimseyi çağırmıyorum demesi herkesi çağırıyorum diye
anlaşılmıştı sanki. Üç Haziran bin dokuz yüz yetmiş yedi günü Taksim tarihinin en büyük mitinglerinden birine sahne oldu. Ecevit kürsüye çıktığında meydan alkıştan yıkılıyordu. Sevgili İstanbul’lular Türkiye’den her yerinden
İstanbul’a gelmiş sevgili yurttaşlarım sizlere gösterdiğiniz bu sıcak ilgi için bize kattığınız bu güç için şükranlığa ve saygıyla selamlarım. Taksim meydanı doldu. Istihlaca Düşünsü doldu. Aksaray
Meydanı’na kadar yollar doldu. Aksaray Meydanı doldu. Top lafıya doldu. O taraf oraya kadar doldu. Oradakiler gelemediler. Şişli doldu kimse gelemedi. Dolma bahçeden yukarıya kadar yoldu. Ne yüz bin yüz? Beş yüz bin yüz İstanbul’da sokaktaydı. Sevgili İstanbul’lular aziz yurttaşların
sözlerine. Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Ah TÜRK! Bu havada gidilen bin dokuz yüz yetmiş yedi seçimlerinde sandıktan CHP çıktı. Ecevit’in partisi oyların yüzde kırk birini alarak kendi rekorunu kırmıştı. O gece Ecevit Farabi Sokağı zaferi kutlamaya gelen
partililere balkondan tek başına iktidar müjdesi verdi. Ancak biraz erken davranmıştı. CHP’nin milletvekili sayısı iki yüz on üçte kaldı. Tek başına iktidar içinse iki yüz yirmi altı gerekiyordu. CHP’nin azınlık hükümeti güven oyunu alamayınca yine Demirelli ikinci milliyetçi cephe hükümeti kuruldu. CHP’de coşku bir anda karamsarlığa dönüşmüş, yöneticileri beceriksizlikle suçlayan partiller kapıya dayanmıştı. Işte bu hava içinde on bir milletvekiline kanca atıldı ve Ecevit bu sayede yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Ama bu transferlerden ötürü Demirel ona başbakan demeyecek, hükümetin başı diye hitap ederek literatüre yeni bir sözcük kazandıracaktı. Ecevit koltuğa oturduğu anda enkaz devraldık açıklamasını
yaptı. Ekonomik kriz yüksek enflasyon, grevler ve döviz sıkıntısı nedeniyle kuyruklar alıp yürümüş, kara borsa patlamıştı. Peşinden de Maraş patladı. Üç gün süren olaylarda yüzden fazla insan öldü. Şok olduk çünkü çok sayıda vatandaşımız hayatını
yitirmişti. Oraya İçişleri Bakanı’nızı gönderdim. Fakat İçişleri Bakanı’nız asker kökenli olduğu halde askerden umduğu yardımı getirtemede sağlayamadı olaylara müdahale için. Ve o beni çok kaygılandırdı. Yani demokrasiyi tehlikeye götürecek, demokrasiyi sona erdirmek için birtakım olayların planlanmakta olduğu ııı izlenimini ııı bana vermişti. Bu izlenim boşuna değildi. Sıkı yönetimin ilanına rağmen olaylar durulmuyor, tersine tırmanıyordu. Ecevit’in hükümeti kurduğu bin dokuz yüz yetmiş sekiz başından bin dokuz yetmiş dokuz Ekim’ine kadar toplam iki bin iki yüz doksan dört kişi öldürülmüştü. Bir yanda yüzde seksenleri bulan enflasyon, diğer yanda uzayan benzin, tüp gaz, yağ kuyrukları ve zamlar Ecevit umudunu tüketmeye başlamıştı. Döviz yokluğu nedeniyle yakıt bulunmuyor, kuyruğuyla kullanan elektrik santralleri çalışmadığından
sık sık elektrikler kesiliyordu. Bu aşamada Tüsyat hükumete gazete ilanlarıyla eleştirmeye başladı. Ecevit yokluklardan hükümeti zor durumda bırakmak için stok yapan iş çevrelerini sorumlu tuttu. Ama tek muhalif onlar değildi. Sendikalar, sosyalist sol ve
parti içi muhalefette hükümete karşı bayrak açmıştı. Seksene doğru giderken örneğin parti içindeki hükümetdeki başarısızlığa dönük eleştirer yaklaşımlara çok tahammülsüz partide bölünmekten söz eden partiden tasfiyelerden söz eden bir oldukça otoriter, sert bir genel başkan çıkmıştı ortaya. Ve bizim o öğretici bulduğumuz öğretmen gibi, Miro Anancı
öğretmen ilişkisi içinde sevip saydığımız genel başkan, klasik bir lider ve acımasız bir lider. Acımasız hatta CHP tarihini atıp yaparak söylersem bir tur şerf haline gelmişti ne yazık ki. Ecevit sosyalist solun boykot ettiği bin dokuz yetmiş dokuz ara seçimini kaybetti. CHP’nin oyu yüzde kırk birden otuza düştü. Bunun üzerine meclis aritmeti zorlamadığı halde istifa etti. Demire’yle ortaklık teklifi geri çevrilince de
yeni bir milliyetçi CHP kuruldu. Eki büyük parti arasında bir iş birliği ve dayanışma olabilseydi, sağlanabilseydi o on iki Eylül muhtırası darbesi de olmazdı diye düşünürüm hep. Koalisyon olamazdı. Olsaydı işlemezdi. Vatan
satında bu hükümet gitmelidir. Çünkü bunlar yapamamışlardır. Bunlara dört tane kaz verseniz sabahleyin bunlar üçünü kaybeder gelirler. Dört kazı bilemeyecek adamlara hükümet verdiniz. Dedikten sonra. Ondan sonra sekiz ay sonra ve Türkiye’deki kandan, Türkiye’deki pahalıktan, Türkiye’deki yoksulluktan kendinizden önceki hükümeti sorun tuttuktan sonra, altı ay sonra, sekiz ay sonra o kişilerle nasıl yüz yüze baktıkta nasıl hükümet olacaksınız? Eğer ııı Çağlayangil’in bu parti liderlerini toplayarak Çankaya’da yaptığı bu görüşmede bir netice alınabilseydi yani bu partiler ııı bir de beraber olup bu konuda alınması gerekli tedbirleri beraberce alsalardı
Biz şey yapamazdık. Odaklanamazdık. Bin dokuz yüz seksen Eylül’ü geldiğinde Ecevit Petrol İş Sendikası’nın genel kurulunda bir konuşma yaptı. Demokrasiyi bir maça benzetti ve maçın seyircilerine şunu söyledi. Eğer sizler yani işçiler tribünden sahaya inmezseniz birileri düdüğü çalıp maçı bitirecek ve herkes evine diyecek. Bu konuşma
yapıldığında düdüğün çalmasına sadece altı gün kalmıştı. Altı gün sonra on bir Eylül gecesi Ecevit Oran’daki evinde ertesi gün Trabzon’daki mitingde yapacak konuşmayı hazırlıyordu ki telefon çaldı. Arayan CHP Genel Sekreteri Mustafa Üstün dağıdı.
Askeri ve darbe olduğu yolunda haberler aldıklarını söyledi. Ben telefonla genel kurumlar başkanlığı aradım. Sayın Kenan Evren’i. Fakat kendisine ulaşamadım. Yavreli’ne ulaştım. Böyle böyle bir haber var. Nedir dedin? Evet dedi. Öyle askeri müdahale olduğunu belirtti. Pencereden baktım. Oranda bizim oturduğumuz evle onun hemen yanındaki evde Sayın Alparslan Türkiye’si oturuyordu. Ikiimizin apartmanları arasına küçücük bir yolak o zaman bir tank gelmişti. Eee eğerlikle güvenlik altındaydık, muhafaza altındaydık. Kısa bir süre sonra bu defa kapı çalındı. Gelen partinin eski İçişleri Bakanı emekli general İrfan Özaydınlı’ydı. Generaller Ecevit’in gözaltına alınışı sırasında bir sorun yaşanmaması için haberi tanıdığı bir eski askerle yollamak istemişti. Çok şaşırmadım çünkü artık iş çağrımdan çıkmıştı ama çok üzüldüm elbette. Eee yeniden böyle askeri darbe olması bana çok ağır ve çok acı geldi.
Küçük bir bavul yaptım. Iki ikimizin de ihtiyaçlarını günlük ihtiyaçlarını çamaşırlarımızı falan koydu. Onun için kitap koydum. Kendim için birikmiş söküklerimi koydum hatırlıyorum. Hazır orada yaparım diye boş zaman diye. Bu kadar. Bu kadardı. Bin dokuz yüz yetmiş ikide liderlik koltuğunda başlayan o tempolu, gerilimli, yorucu ve iniş çıkışlarla dolu günler
boyunca hiç tatil yapmamışlar kendilerine ve birbirlerine hiç zaman ayıramamışlardı. Şimdi sökükleri dikecek ve şiir yazacak bol bol zamanları olacaktı. Özgürlüğü yitirdik dostlar ardından bir çift sözüm var. Havaya benzerdi biraz. Varlığı duyulmaz da özgürlüğün yokluğu dayanılmaz. Bir seyirlik
oyun saydık devleti. Bıraktık oyuncuların eline. Düdük çaldı, oyun bitti, haydi dendi herkes evine. Yok artık dostlar ağlamanın yararı. Ellerimizle kazıldı özgürlüğün mezarı. Kendimizi gömdük içine.
Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri hiyyeti
را