FENOMEN RONALDO | “Gördünüz mü? O geri döndü!”
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=9bbeDenhd7E.
Sanki doğduğum günden beri bir gün dünyanın en iyi futbolcusu olmayı düşüledim. Bunun ne zaman başladığını bile bilmiyorum. İlk lakabım Dadado. Onun bile nereden geldiğini hatırlamıyorum. Ne zaman başladı abilerimle futbol oynarken gol atsam, işte böyle bağırırlardı. GOL DADADO Küçükken Ronaldo demekle zorlanırmışım. Ağzımdan daha çok Dadado gibi bir şey çıkarmış. Doğuştan yetenekli özel bir futbolcunun saf yeteneği nasıl anlatılır, nasıl tarif edilir? Bunu anlatmak için çoğunlukla şiirsel ifadelere başvururuz.
Çünkü anlatmak istediğimiz şey sıra dışı özel bir yetenektir. Sıradan kelimelerin onu anlatmaya yetmeyeceğini düşünürüz. Kadife bilekli adam mı demek lazım yoksa futbol sihirbazı mı? Ya da belki sanatçı. En iyisi bırakalım Ronaldo kendisi anlatsın. Çünkü aslında kendi özel yeteneğini farkında bile olmadan çok güzel tanımlamış. Dürüst olmak gerekirse babamla birlikte gittiğim ilk maça hatırlamıyorum bile. Tuhaf ama bunu kıyaslayabileceğim en yakın şey yürümek. Evet yürümek. Elbette herkesin hayatında yürüyemediği veya yürümediği bir dönem mutlaka vardır. Ama onsuz hayatın ne olduğunu hiç kimse bilmez. İşte ben de futbolsuz bir hayat bilmiyorum. Evet Ronaldo burada başka bir hikaye anlatıyor ama oraya geleceğiz. Bence esas dikkat çekici olan futbol oynamayı yürümek kadar doğal onun kadar normal bir şeymiş gibi anlatması. Mesele çalışkanlık ya da tembellik değil. Mesele kazanmaya bağımlı olmak veya olmamakla değil. Ki sizi temin ederim onda hepsinden bir miktar var. Mesele tam olarak futbol topuyla yapabildiklerinin doğuştan gelen şeyler olması.
Bu yaptıklarını çok kolay göstermesi, topla vücudunun bir bütünmüş gibi hareket etmesi. Onun futbol hayatı boyunca birçok lekabe oldu. İlk lekabı kendisinde söylediği gibi Dadado. Menajerlik oyunları ya da konsol oyunlarından No9 olarak geçti. Bir dönem şişman Ronaldo oldu, bir dönem dişlek Ronaldo. Bana sorarsanız ona en çok yakışan lekabe elbette Fenomendi. Ama bazıları için üstüne kaç Ronaldo daha gelirse gelsin o hep gerçek Ronaldo olarak kalacaktı.
Tarihin en iyi oyuncusu tartışması herkese göre farklılık gösteren göreceli bir tartışma. Fenomenin bu tartışmada adının geçiyor olmasının sebebi sağda yaptıkları kadar yapamadıkları. Çünkü onu kararının hatır sayılır bir parçası eksik. Hikayesindeki önemli sayfalar yırtılmış kaybolmuş. İşte bu yüzden futbol tarihinde tam olarak nereye koyulması gerektiğini kimsenin bilmediği bir adam. Buna rağmen örneğin hiç şampiyonlar ligi kazanmamış olmasına ya da futbol tarihinin en skorer oyuncularından biri olmamasına rağmen onu bu ünvanla layık görenler var.
Onlar kadar Ronaldo’yu en iyi olarak görmenin dayanaksız bir romantizm olduğunu düşünenler de var tabi ki. Aslında bu sorunun cevabını kendisi de merak ediyor. Eğer hiç sakatlanmasaydı tarihin en iyisi olabilir miydi? Bunu bilmemiz imkansız evet sakatlanmasaydı belki olabilirdi. Ama bu cevabın bile sakatlanmasaydı o zaman şeklinde bir karşı argümanı olabilir. Fakat aynı zamanda şunu bilmemiz de imkansız. Tarihin en iyi sıralamasında onun üstüne yazabileceğimiz her kim varsa
eğer Ronaldo’nun yaşadıkları onların başına gelseydi acaba ne durumda olurlardı? Farklı dönemlerde oynamış oyuncuları kıyaslamak zaten biraz anlamsız. Büyük oyuncular başardıklarından çok bu oyunda bir çağ kapatıp diğerini açmış olmalarıyla bu ünvanı hak ederler. Ve konumuz olan Ronaldo’ya gelecek olursak ben ve benim akranlarım için futbol sözlüğünde onun bir karşılığı vardır. Dünyanın en iyi futbolcusuyken bir süreliğine ortadan kaybolan, üzen, kahreden, özlenen ama geri dönüşüyle.
Sadece geri dönüşüyle değil döndükten sonra yaptıklarıyla, gördünüz mü geri döndü dediğimiz adam. Ronaldo’nun Avrupa futboluyla tanışması Temmuz 1994’te transfer oldu PSV Aintolun’la gerçekleşti. Hollanda’da sadece 2 yıl kalmıştı. 54 maça çıkıp 51 gol attı. Kısa sürede bu ligin birkaç gömlek üstünde bir oyuncu olduğunu gösterdi.
96 yazında onun için PSV’ye tam 15 milyon euro ödeyen Barcelona Ronaldo’yu renklerine bağladı. Katalan ekibinden sadece bir sezon forma giydi. 44 maçta 39 gol attı. 14 Mayıs 1997’de o zamanki adıyla Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Paris Saint-Germain’e attığı penaltı golüyle kariyerinin ilk büyük finalinde kazanan tarafta yer aldı. O sezon FIFA tarafından verilen dünyada yılın oyuncusu ödülünü sahibi oldu. Temmuz 1997’de bu kez İtalyan Devi Inter tarafından 28 milyon euro karşılığına transfer edildi. Sezon sonunda Lazio ile oynadıkları UEFA Kupası finalinde oynadığı mükemmel futbol ve attığı golle 3-0 kazandıkları finale damgasını vurdu. 1997’de Ballon d’Or ödülünü kazanan en genç oyuncu umanını aldı. O yaz Fransa’da düzenlenen 98 Dünya Kupası’nda Brazil’e milli takımının en önemli kozlarından birisi olacaktı. Her büyük oyuncu oyuna yeni bir şeyler ekler. Kendisinden bir şeyler katar. Oyunu biraz daha ileriye götürür. Eğer onu hiç izlemediyseniz ve attığı gol rakamlarına bakarak neden onun en iyilerden biri olarak görüldüğüne anlam veremiyorsanız
işte tam da burayı ıskalıyorsunuz demektir. Ronaldo kendi dönemi için Zinedine Zidane ile birlikte dünyanın en büyük oyuncusuydu. Bu ikili daha sonra Real Madrid’de buluştular. Bakın Zizo onun için neler söylüyor. Açık ara birlikte oynadığım en iyi oyuncu. Bazen evimin bahçesinde oğlumla top oynarız. İkimiz de en sevdiğimiz futbolcular oluyoruz. Oğulum Zidane oluyor. Ben ise Ronaldo. Siz onu sadece maçlarda görüyorsunuz. Ben idmanlardan onunla birlikteyim. Ve açık yüreklilikle söyleyebilirim ki idmanları sırf onun o gün ne yapacağını görmek için iple çekiyorum. Kaldı ki kendisi idmanlardan hoşlanmaz bile. Ama onunla birlikteyken her gün daha önce görmediğim yeni bir şey görüyorum. Etkileyici, büyüleyici, muazzam şeyler. O dönem futbol her oyuncunun rolünün pozisyonunu ve yapması gerekenlerinin keskin hatlarla belli olduğu yıllardı. Oyuncular bu gereksinimlere göre kodlanır böyle yetiştirilirdi. Santraforlardan genellikle fiziksel gücünü ve hava hakimiyetini kullanarak rakip stopperleri maç boyunca meşgul etmesi sürekli ceza alanında öne arkaya koşular yaparak fırsatını bulduğunda skoru değiştirmesi beklenirdi. Golcunun işi ceza sahasının içindeydi. İşte Ronaldo’nun bu derece eşsiz bir futbolcu olmasının esas nedeni sahip olduğu yetenek seti sayesinde onu kodlamanın imkansız olmasıydı. Maç esnasında bazen orta sahaya kadar gelir, bazen kanatlara açılır. Esas görevi gol atmak olmasına rağmen topla yeterince buluşmadan içi rahat etmezdi. Sağda bulunan 22 oyuncuyu birer konuşmacı olarak hayal edin. Maç ise bir açık o durum. Ronaldo söyleyecek en fazla sözü olan adam. Ve elbette söyleyeceklerini söylemek için bir çoğunun ona gelmesini beklemeye niyeti yok. Çoğu zaman gidip mikrofonu alanı. Dar alanda ya da açık alanda fark etmeksizin futbol topuyla yapabileceklerinin bir sınırı yoktu. Onu ayağına aldığı zaman oyunun hızını sanki iki kat arttıran muazzam dribbling kabiliyeti sayesinde topla vücudu bir bütünmüş gibi hareket eden bir top canvazıydı. Diğer oyuncuların topsuz koşarken ulaştığı hızı ayağında topla geçebilecek kadar süratliydi. Sanki topla buluştuğu an her şey durur, her yer kararır, yalnızca parlak bir spot ışığı yanar ve Ronaldo ve aydınlatırdı. Geriye kalan hiçbir şeyin hatta hiç kimsenin kalan 21 oyuncunun tek birinin bile bir önemi kalmaz herkes o başrol oyuncusunu seyretmeye başlardı. Buna rakip savunma oyuncuları da dahil. Çünkü çoğu zaman ona verebilecekleri bir cevap yoktu. Brezilya halkı Peleden beri onun kadar komple, onun kadar multifonksiyonel bir oyuncu daha görmemişti. Çalımlayamayacağı defans oyuncusu yoktu. Cezası aslında ölümcüldü ama aynı zamanda 30 metreden de kaleciyi avlayabilirdi. Hem kafasıyla hem sağ ayağıyla hem de sol ayağıyla gol atabiliyordu. İlk kontrolü kusursuzdu.
Bugünün futbolunda benzerlerini sıkça gördüğümüz her işi belli bir seviyede yapabilen hücum oyuncusu profilinin tanrısı gibiydi. Tek farkı o her şeyi mükemmel yapıyordu. Brezilya milli takımıyla 98 dünya okumasında finale kadar yürümüşlerdi. Final maçından hemen önceki gün. Ronaldo o gün kariyerinin yokuşa aşağıya inmeye başlamasına sebep olacak olaylar silsilesinin ilkini yaşadı.
Brezilya milli takımının konakladığı otelde oda arkadaşı Roberto Carlos birden panikle bağırarak odadan dışarı çıkmıştı. Yardım edin. Ronaldo ölüyor. Takım arkadaşları, sağlık ekibi ve antrenörler panik içinde odaya doluştu. Ronaldo 30-40 saniye kadar süren epilepsi nöbetine benzer bir nöbet geçirmişti. Ertesi gün final oynayacak bir takım için olabilecek en kötü senaryoydu bu. Panik ve korku inanılmaz boyutlardaydı. Ronaldo hemen hastaneye kaldırıldı. Bir dizi neurologik testten geçirildi. Aynı zamanda kalbinde bir sorun olup olmadığını kontrol edildi.
Ama her şey normal gözüküyordu. Ronaldo hem geceyi hem de ertesi günü yani final maçının oynanacağı günü, öğleye kadar hastane odasında geçirdi. Doktorlar ona teşhis koymakta zorlanıyordu. En yakın tahminleri bunun duygusal stresi bağlı bir nöbet oldu. Ve bu şartlar altında final maçında çıkması imkansızdı. Haber maçının başlamasına saatler kala gündeme bomba gibi düştü. Ronaldo final maçında olmayacaktı. Brezilyalılar en iyi oyuncularının sabote edildiğine yönelik komplo teorileri üretiyordu.
Fransızlar ise Ronaldo’nun oynayacağını ve bunun bir blof olduğunu düşünüyordu. Blof değildi. Ama maçın başlamasına bir saat kala beklenmedik bir gelişme oldu. Ronaldo kendisini iyi hissettiğini ve maçta oynamak istediğini söyledi. Yaşanan her neyse geride kalmıştı. Ve önemli olan şuydu. Dünyanın aktif en iyi iki oyuncusu Dünya Kupası finalinde karşı karşıya gelecekti. Maç başladı. Fakat ne Ronaldo ne de Brezilya milli takımı önceki akşam yaşadıkları travmayı atlatabilmiş değil gibi gözüküyordu. Oyunculardan bazıları maçla ilgili şunları söylüyor. Hepimiz o ana şahit olmuştuk. Ve aklımızda şu soru vardı. Ya bir daha ve bu kez sahanın içerisinde olursa? Ya en kötüsü olursa o zaman ne yaparız? O ana atlatamadık ve işte bu yüzden işimizi yapamadık. Sahaya bir türlü odaklanamadık. Ronaldo o akşam Fransız defensin arasında kaybolurken zidan sağda büyüyordu. Attı iki golle Fransayı zafe ile taşıdı. Dünyanın en iyi oyuncusu tartışması o akşam için sona ermişti. Ronaldo maçtan sonra uzatılan mikrofonlara şunları söyledi. Her ne olduysa geride kaldı. Kaybettiğimiz için elbette üzgünüm. Bir dünya kupası daha kazanmayı çok isterdim. Ama testlerde bir sorun gözükmüyor. Sağlığım yerinde. İleride bir dünya kupası final daha göreceğimden eminim. Oysa o akşam yaşadıkları henüz sadece başlangıçtı. Diskapağı tendonu ya da tıpta geçen adıyla patelar tendon. Dizli bacağın alt kısmında bulunan tiviye yani kaval kemiğine bağlayan bir tendon.
Patelar tendon yırtılması ya da kopması çoğu zaman sporcuların korkulu rüyası olan ACL yani çapraz bağ kopması sakatlarından bile daha zor ve daha geçiş yaşan bir sakatlık olarak bilinir. Günümüzde tıbın bu sakatların tedavisinde kat ettiği yol sporcuların 6-8 ay arasında bir tedavi sürecinden sonra %100 iyileşmesine onlak sağlamaktadır. Bu da yaklaşık olarak 180 ile 240 gün arasında bir rehabilitasyon süreci anlamına gelir. Fakat Ronaldo bu sakatlığı bundan yaklaşık 20 sene önce yaşamıştı.
O dönem ki fizyoterapistini Tom Petrone onun için şöyle diyor.
Bunun sebebi onda Trocler Dysplasia adını verdiğimiz bir durum söz konusuydu. Diz kapakları ve kaval kemiği arasındaki bağlantı olması gerekenden çok daha hareketliydi ve bu da onun bu kadar patlayıcı bir oyuncu olmasını açıklıyor. Fakat aynı zamanda onu sakatlığa çok daha açık bir hale getiriyordu. Diz kapağı femurun üzerinde dans ediyor gibi düşünün ve bunun bilinen bir tedavisi yoktu. Bu Ronaldo’nun hem şansı hem de lanetiydi. Sakatlanmadan çok önce hatta 98 Dünya Kupası’ndan bile önce bu durumun farkındaydık. Fakat elimizden bir şey gelmiyordu.
Onu sık sık testlere sokarak diz kapaklarının durumunu yakından takip ediyorduk ama büyük bir risk barındırıyordu. Tarih 21 Kasım 1999. Bir seri amaçı. Inter ledçeye karşı. Skor 5-0. Beşinci golu atan Ronaldo orta alanda topu kontrol etmeye çalışırken dizinde hafif bir ağrı hissetti. Çok önemsemedi ama yine de tedbir amaçlı 59. dakikada oyundan çıktı. Maçtan sonra emari çekildi. Diz kapağı tendonunda bir yırtık vardı.
En kötü senaryo bu değildi ama yine de birkaç ay için futboldan uzak kalacağı anlamına geliyordu. Sağ dizinden ameliyat geçirdi. Yaklaşık 6 ay boyunca sahaya çıkamadı. Sadece dizini yeniden güçlendirmeye konsantre olmuştu. 12 Nisan 2000 tarihinde Lazio ile oynadıkları İtalya Kupası finali maçında sonradan oyuna dahil oldu. Kaldığı yerden devam etmek nasıl bir oyuncu olduğunu hatırlatmak istiyordu. Belki de ihtiyacı olan tek şey bir goldu. 7 dakika sonra rakip cezası aslında hemen önünde toplamıştı.
O imza haline getirdiği step over hareketlerini yaparken rakip defans oyuncuları korku içinde gözleriyle onu takip ediyorlardı. Fakat tam o anda sağ dizinde bu kez çok daha büyük bir acı hissetti ve yere kapaklandı. Sağdaki herkes anlamıştı ki bu sefer ters giden bir şeyler vardı. Rakip oyuncular topu hemen dışarı atıp sağlık görevlilerini oyuna çağırdı. Ronaldo acı içinde bağırıyordu. Takım arkadaşları, hakemler ve sağlık görevlileri herkes ciddi bir şey olduğunun farkındaydı ve bu kez o da fark etmişti.
Bunu anlamak için MR sonucunu beklemeye gerek yoktu. Diska patendonu bu kez tamamen kopmuştu. Petrone ikinci ameliyattan sonra bir futbol topu büyüğüne ulaşacak kadar şiştiğini söylüyor. Kanamayı durdurmak bile saatler almıştı diyor. Ronaldo acısını azaltması amacıyla ona morfin vermemiz için bize yalvarıyordu.
Henüz rehabilitasyon sürecinin başındaydık ve bir akşamüstü beni arayarak şöyle sordu. Bana gerçeği söyle, bilmek istiyorum. Bir daha futbol oynayabilecek miyim? Ne diyebilirdim ki? Doktorlar ve bilim bunun aksini öngürlüyordu. Fakat meslek hayatımda ne onunki kadar korkunç bir sakatlık gördüm ne de onunki kadar sıra dışı bir rehabilitasyon süreci. Tanrıya şükür bunu deneyimledim. Ben Ronaldo’yu bir anka kuşuna benzetiyorum. Herkes aksini düşünürken bile küllerinden doğabilecek kadar güçlü bir çocuktu. Eskisi gibi dünya çapında bir futbolcu olup olmayı bile önemsemiyordu artık. Tek isteği geri dönmekti. Mesele de buydu zaten. Geri dönmek. Onun geri dönmesi. Ona kişisel olarak hayranlık duyan dünya üzerindeki tüm destekçilerinin ortak doğası buydu. Döndüğünde ne olacağı, ne durumda olacağı kimsenin umurunda değildi. Tek önemli olan şey geri dönmesiydi. Ronaldo o sezonun geri kalanını kaçırdığı gibi 2000-2001 sezonunu da tamamen kapattı. Günde 9-10 saatini hiç durmadan çalışarak geçiyordu. Uygu savaşından da zor günlerdi onun için. Medyada futbol hayatının bittiğine yönelik çıkan haberler onu daha da özlüyordu.
Fakat her ne olursa olsun, hayattaki tek tutkusu olan futbol onu ayakta tuttu. Dönüp dönemeyeceği, döndükten sonra nasıl olacağı belirsizdi. Kimse ona net bir şey söylemiyordu. Tek söylenen şuydu. Dizin bir daha eskisi gibi olmayacak. Ama o çalışmaya devam etti. Ağustos 2001’de beklediği geri dönüşü gerçekleştirmişti. Fakat yürümeyi yeniden öğrenen bir çocuk gibiydi. İyileşme sürecini yeni sakatlıklar izledi. Dis kapağında bir sorun yoktu. Ama ufak tefek adele sakatlıkları sebebiyle tam olarak ritmini bulamadı.
Onun hedefi, 4 yıl önce dünyanın en iyisi iken bir dünya kupasından sonra çekilmek zorunda kaldığı futbol sahnesine yine bir dünya kupasında yeniden çıkmaktı. Brazilyalılar için futbolun, hele de Brazilya ulusal takımının ne derece önem arzettiğini söylemeye gerek yoktur. 2002 Dünya Kupası elemelerinde Arjantin’den 13 puan farkıyan Brazilya turnuvaya en güçlü haliyle gelmiyordu. Üstüne Ronaldo’nun iyileşmiş olması farklı tartışmaları da beraberinde getirmişti. Onun eski formunda olmadığı çok açıktı. Aldığı kortizon ilerileri sebebiyle fazla kiloları vardı. Sakatlığa bu kadar açık bir oyuncu turnuva kadrosuna dahil etmek büyük bir risk gibi gözüküyordu ve insanlar bu konuda ikiye bölünmüş haldiydi. Ronaldo eleme maçlarında hiçbirinde oynamamış olmasına rağmen turnuva kadrosuna dahil edildi. Beklediği fırsat gelmişti. Hiç sakatlanmamış olsaydım ne olurdu bunu ben de merak ediyorum. Ama doğrusunu isterseniz önemsemiyorum. Kariyerimin hangi bölümü daha iyiydi? Sakatlanmadan önceki halim mi yoksa sonrası mı? Buna beni izleyen insanlara karar vermeli. Çünkü ben her anından keyif almaya çalıştım.
Sevenlerinin yapmaya çalıştığı da tam olarak öyle işte. O kadar az izleyebildik ki her anından keyif almaya çalıştık. Yine de 2002 Dünya Kupası’nda çıktığı seviye muhtemelen bir oyuncunun bir üst düzey turnuvada bir daha çıkamayacağı bir seviyedir. Futbola gol atmaya, kazanmaya öyle susamıştı ki onun için bitti diyenleri yanıltmaya and içmiş gibiydi. Onu tekrar izlemek, tekrar bu kadar iyi durumda olduğunu görmek farklı duyguları beraberinde götürüyordu. Çünkü o fenomendi. Dünyanın dört bir yanında hayranları da en az onun kadar büyük bir özlemle geri döneceği günü beklemiş ve bu cümleleri söyleyeceği gününün hayalini kurmuştu. Gördünüz mü? O geri döndü. Ronaldo 2002 Dünya Kupası’nda 7 maçta attığı 8 golle Brezile halkına bir Dünya Kupası harman etti. Ve o yıl balon d’or ödülünü tekrar kazandı. Henüz 26 yaşındaydı. Ve kariyerinin geri kalanında eşsiz yeteneklerini Real Madrid forması altında sergilemeye devam etti. Belki eskisi kadar hızlı eskisi kadar patlayıcı değildi. Fiziksel yapısı artık kilo almaya çok daha müsaitti. Ama o yine de Madrid forması ile 100’ün üzerinde gol attı. İki kez Liga şampiyonluğu yaşadı. Kariyerinin son yıllarında Milan forması giyerken genetik laneti onu yine rahat bırakmamıştı ve bu kez soldis kapağı tendonunu kopartarak uzun süre sahalardan uzak kaldı. 33 yaşında Brezile’ye dönerek bir süre Corinthians forması giydi. Ve muhtemelen 100 kilonun üzerindeki şu haliyle bile 30 maçta 20 gol atma başarısı gösterdi. 35 yaşında yaşadığı son büyük sakatlığın ardından artık vaktin geldiğini anlamıştı. Zaten harap olmuş halde ki bedeni futbol oynamasına daha fazla müsaade etmeyecekti. Son sakatlığım bana hayatımda tecrübe ettiğim en büyük fiziksel acıyı yaşattı diyor fenomen. Artık ameliyat olmaktan da sonrasında gelen acı ve yoğun tedavi sürecinden de yıldım. Bıktım artık. Anlıyorum benim için yolun sonu geldi. Bu son savaştan galip ya da mağlup ayrılmam artık çok bir şey değiştirmeyecek bunu fark ettim. Çünkü daha önce başardım ben ve artık bırakıyorum.
İnanıyorum ki yaşadığım sakatlıklar beni hem daha iyi bir oyuncu hem de daha iyi bir insan haline getirdi. Beni bir örnek haline getirdi. Sadece bir sporcu olarak değil. Zorlukların üstesinden gelmek isteyen herkes için. Petrone’nin de dediği gibi o küllerinden doğan bir AK kuşuydu. Sadece yaptıklarıyla değil yapamadıklarıyla da hatırlanacak olan evrensel bir futbol figürü. Dürüst olmak gerekirse babamla birlikte gittiğim ilk maça hatırlamıyorum bile. Tuhaf ama bunu kıyaslayabileceğim en yakın şey yürümek. Evet yürümek. Elbette herkesin hayatında yürüyemediği veya yürümediği bir dönem vardır. Ama onsuz hayatın ne olduğunu kimse bilmez. İşte ben de futbolsuz bir hayat bilmiyorum. Elbette geri dönmek için her şeyi yapacaktım. Ne gerekiyorsa. 2002 Dünya Kupası’nın benim için goller ya da kupadan daha başka bir anlamı vardı. Sadece o duyguyu yeniden hissetmek istemiştim. Sadece sahadayken top ayağıma geldiği anda hissettiğim o duygu. Beni hayatımda en çok mutlu eden şeylerden birisi
Messi, Cristiano ya da Zlatan gibi oyuncuların kendi oyunları üzerinde bir etkim olduğunu söylemiş olmaları. Düşünsenize ben Brazil’ ya da sokak arasında futbol oynarken bir gün zikok gibi olmayı düşüleyen küçük bir çocuktum. Ve Arjantin’de, Portekiz’de ya da İsveç’te büyürken benim gibi olmak isteyen birileri vardı. İşte bahsettiğim şey o duygu.
İşte bizi birbirimize bağlayan şey o duygu.