Prof. Dr. Azmi Özcan – Hilâfet ve Osmanlılar – Cumartesi Sohbetleri (20)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=83CgcNHaXwo.
Peki Osmanlı’ya kadarki halifeler veya hilafet bir müessesi olarak… Bir kurum, bir müessesi olarak nasıl celal etmiştir? Bunu sorma sebebim de şu. Çünkü biz bir nevi sondan geriye doğru insanın zihni gidiyor gibi siyasi kudreti elinde tutan ve aynı zamanda da halife olan Osmanlı padişahlarını daha çok hayalimizde hatırlıyoruz.
Fakat bildiğimiz o ki İslam tarihi tecrübesinde sadece sembolik olarak halifelik yapmış şahıslar da var. Başka siyasi güçlerin bir nevi mahkum altında yaşamış kişiler de var. Bu manada hilafetin tarihi nasıl Osmanlı’ya kadar aktı? Evet şimdi bu gibi konuları daha sağlıklı değerlendirebilmek için tarihi zemini sağlam yerleştirmemiz lazım. Hz. Peygamber’e dayanan bir silsile de hilafet kurumu Hülafayr-i Rashid’in emevi’ler, abbasiler ve Osmanlı’larla devam etti.
Hülafayr-i Rashid’in döneminde bir sıkıntı yoktu çünkü bir tek İslam devleti vardı. Ve o devletin başında olan insana da emir-i müminin ya da halife deniyordu. Emevilerle birlikte İslam fetihleri ve İslam’ın yayılması yoğunlaşınca dünyanın muhtelif ve uzak bölgelerinde bağımsız Müslüman sultanlıklar ya da devletler ortaya çıkmaya başladı.
Şimdi bunların hem varlık meşruiyetlerinin ortaya konması lazım hem de bunların kendi bölgelerindeki rekabet içerisinde içlerinden birisinin meşruiyetinin tanınması lazım. Hayatın dayattığı bir ihtiyaç Müslümanlar ya da Müslüman olan bu yeni toplumlar bunun meşruiyetini şöyle tesis ettiler. Herkes bulunduğu yerde kendi çapında bir halifedir ama o halifenin meşruiyeti Hz. Peygamber’in zincirini taşıyan halifenin tanımasına bağlıdır. Hz. Peygamber’in emanetini devam ettiren ana damarı takip eden merkezi halifeden alınacak bir tanınma, bir meşruiyet
herhangi bir bölgesel sultanın ya da devletin kendi bölgesindeki meşruiyetine kaynaklık edecektir diye bir çözüm geliştirdiler.
Bu çerçevede Türkistan coğrafyasında, Hindistan coğrafyasında, Mavvera Ün Nehir’de ortaya çıkan bağımsız Müslüman sultanlıklar kendilerini bulundukları yerde kabul ettirebilmek adına iki şeye ihtiyaç duydular.
Birincisi ya büyük çoğunluğu Türklerden oluştuğu için Türk döresine göre kendilerine kut verilmiş bir aileden olacak ki herkes böyle değil. Kimileri Memlük köle iken devlet kurmuş. Onun da kabul edilebilmesi için bir meşruiyete ihtiyacı var fakat soylu bir aileden gelmediği için burada ihtiyaç duyulan meşruiyet de dinden sağlanması gereken meşruiyet.
O işte dinden sağlanması gereken meşruiyeti de Bağdat’taki halifeden alınan tanınma meşruiyetle. Bu durumda karşımıza iki türlü halife çıkıyor. Bir alem-i şumul halife Hz. Peygamber Asr-ı Saadet ve Mehmet Abbas ile devam eden konuştuğumuz dönem Abbasilerin hükümde olduğu dönem.
Bir de bölgesel halife. Halifeyi salt devlet başkanı olarak aldığın zaman dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir bölgesinde bağımsız devlet kurmuş insan da kendisini halife olarak nitelebilir. Zaten nitelemişlerdi. O dönemlerde Hindistan’daki, Türkistan’daki hatta Endülüs’teki devletlerin başımdaki insanların bastırdıkları paralara ya da kullandıkları ünvanlara baktığınız zaman onlar da halife ünvanını kullanıyorlar.
Bir daha hatırlatalım. Halife devlet başkanı demek ya da sultanlığın başında olan insan demek. Bölgelikle karşımıza iki türlü hilafet makamı çıkmış oluyor. Bir alem-i şumul hilafet makamı bir de bölgesel halifelikler, devletlikler.
Şimdi Hulafâ-i Râşidinden sonra Emeviler ile birlikte olmayan bir başka veçeh yön ilave edildi. Saltanat. Tabi bundan sonra ulemanın işi zorlaşmaya başladı. Çünkü ulema bu tarihten itibaren saltanatın en azından İslam’a mugayr olmadığını ispata yönelik bir gayret göstermek zorundalar. O da bir meşruiyete dayanmalı.
Bir tırnak içinde İslam’ın öngördüğü devlet başkanı kim olabilir sorusu var. Bir de bu sorudan bağımsız olarak veliahtın durumu var.
O zaman İslam’ın kabul edeceği devlet başkanının sıfatlarını veliahta uydurmak mı yoksa veliahtın gerçeklerini halifenin sıfatları içerisinde saymak mı gibi bir ikilem ile karşılaşıyorsunuz. Yazılan literatürde bu gerilimi görüyorsunuz ve bu gerilimi tartışmaya açmamak adına yazılan literatürde gerçekte olmayan bir kısım kurallar, şartlar da ilave ediliyor.
Bunlardan birisi el-eyme min kureyşin. Halife ancak kureyşten olur. Ya da benden sonra hilafet ancak 30 yıldır tarzında. Konumları naslarla koruma altına almak gibi tartışma dışı tutmak gibi gelişmelerle de karşı karşıya kalıyoruz. Tabii bu emevlilerde, abbasilerde pek sıkıntı değil ama Osmanlılara intikal edince sıkıntı ya da başkalarına intikal edince sıkıntı. Konuyla alakası olanlar bu konuda yazılmış literatüre aşinadırlar. En çok yaygın kullanılan maverdinin El-Ahkân-ı sultaniyesidir. Orada hilafetin şartları vardır. Osmanlılara intikal ettiği zaman da bu konu çok gündeme gelmiştir. Onlar da çok yazmışlardır, çizmişlardır. Ama neticede siyaset de bir yorumdur, din de bir yorumdur. Kur’an-ı Kerim ortadadır ama oradan din çıkarmak ulemanın birikimiyle alakalı bir şeydir.
Şimdi ortada bir hadis diye sağlam metin gösterirseniz siz bana halifeler Kureyş’ten olur diye o zaman benim bir şekilde onu yorumlayarak Osmanlılarla buluşturmam lazım. Zaten bu Asabiyye, o zaman Kureyş’te Asabiyye var idiği şeklinde yorumların geliştirilmesi de zannedersen bu konu. Aynen bu sebepte. Hilafet eğer Araplarda kalsaydı Araplar Kureyş’ten başka kimsenin liderliğini kabul etmez. O yüzden bu hadis hilafetin Araplarda kalması durumunda söylenmiş bir şeydir. Ama hilafet Arapların dışına taştığı için artık bununla ilgili bir sıkıntı yoktur. İşte Osmanlıların en çok kullandığı yorumlardan birisi o.
Lütfü Paşa mesela Halâsul Ümmet Fî Marifetil Eynme. Kanuni Vezir-i Lütfü Paşa alim, ulemanlardan birisi. Ona diyor ki Paşa bu nedir bu tartışmalar böyle işler çıkıyor. Bunu bir eline boyuna bir araştır falan diyor.
O da bu konuda bir kitap yazıyor. Halâsul Ümmet Fî Marifetil Eynme. Devlet başkanlarının birikiminde ümmetin kurtuluşu gibi tercüme edebileceğimiz bir şey. Orada diyor ki bir insanın Müslümanların şeyi olabilmesi için, halifesi olabilmesi için Müslümanların hukukunu koruyacak derecede gücü kuvveti olması lazım. Müslüman olması lazım. Cihada kabiliyeti olması lazım. Askeri olması lazım. Vesaire. Ve Kürce-i Arz’da da bu durumda olan sadece Osmanlı var. Dolayısıyla onun padişaha meşru ve doğru bir halifedir diyor. İşte bu da bir yorum tabii. Siz ancak bu yorumla yol alabilirsiniz. Başka türlü gasıp olursunuz. Sizi öyle intikal ettirler.
Şimdi serencağıma devam edelim. Abbasilerin sonuna kadar halife, devlet başkanı aynı şahıs. Moğollar Abbasileri sona erdirdiği zaman, Bağdat’a geldikleri zaman son Abbasi halifesi canını kurtarmak için Kahire’ye gidiyor. Memlükler ona kucak açıyorlar. Niye Memlükler kucak açıyorlar? Çünkü Memlükler kut meşruiyetleri yok. Soylu bir hanedandan gelmiyorlar. Köle askerler orada devlet kurmuşlar. Onların da İslam dünyasında meşruiyete ihtiyaçları var.
Bir tane kanalları var. Birisi Haram-ı Şerif’in koruyucuları bu önemli. Bir de hilafetin hamileri. Kendileri bizzat halife olamıyorlar. O dünkü zihniyette. Ama halifeyi himaye ederek bu defa kurumun tarihinde ikili bir sisteme geçmiş olduk.
Bir halife var, ruhani gibi bir de sultan var, devlet var. O da Memlük Sultanları. 1258’den 1507’ye kadar bu ayrılık gayrılık bu şekilde devam ediyor. Halifenin hiçbir siyasi yetkisi yok, etkisi yok. O sadece sarayında oturuyor. Buna mukabil İslam dünyasına bol bol şeref dağıtıyor.
Böylelikle Memlüklilerin itibarı artmış oluyor. Hilafetin hamileri, koruyucuları olarak. 1507’de Osmanlı Devleti bunu tekrar birleştiriyor aynı şahsında. Yavuz Sultan Selim. Bu defa hilafet makamı ile siyaset makamı tekrar birleşmiş oluyor.
Zaten saltanat kaldırıldıktan sonra halifenin ve devlet başkanının ayrı olması Türkiye’de o Memlük örneğinden de atıf yapılır. Bu işin bir tarihi arka planı var, geçmişi vardır diye.
Yavuz Sultan Selim ile birlikte tekrar hilafet ve saltanatın tek kişide birleşmesi bu da aşağı yukarı tazimate kadar böyle kırılmadan devam ediyor. Ama hala Metinlerde pek vurgu yok çünkü devlet çok güçlü.
Müslüman devletler arasında en birinci olan devletin iki hususiyeti öne çıkar. Birisi Harem-i Şerif’in hizmetkârı olmak, Hâdim-ül Harem-i Şerife’yi, yani oraların koruyucusu olmak. İçisi de hilafet makamının hamisi sahibi olmak.
Bu ikisini birleştirdiği için Osmanlı Devleti bütün Müslüman Sultanlar arasında da en güçlü olduğu için dünyanın hiçbir yerindeki Müslümanlar tarafından yatsınmadı ilk başlarda. Sadece biraz muber biraz geride kalan babürler oldu ilk başlarda. Çünkü aynı dönemlerde onlar da çok güçlüler. Tabii bu şey için değil mi hocam? Sünni dünya için mi söylüyor? Sünni dünya için diyor. Yani Şii dünyanın da kabul ettiği vakit?
Şii dünya diye bir dünya yok zaten. Siyaseten bütün devletler sünnî. İşte Safeviler var. O da Şah-i İsmail ile birlikte etkinliğini kaybediyor zaten. Zaten onların böyle bir derdi yok. Çünkü onlar da Hz. Peygamber’e dayanan ya da Hz. Allah’a dayanan damar imamlarla devam ettiği için onların böyle bir arayışları yok.
Onlar için söz konusu olan şey imam ama onların güçlü etkin devletleri yok Safeviler dışında. O da Yavuz Sultan Selim ile birlikte o tarihi itibariyle etkisini kaybedecektir. İslam dünyasındaki pek çok yer zaten sünnilerin işte Türkistan hanlıkları, Hindistan’da babürler vesaire.
Babürler niye biraz mesafeli duruyor başlarda? Çünkü onlar Timur’un torunları olduğu için biraz böyle büyüklük duygusu için derler. Bizim dedemiz sizin dedenizi perişan etti. Biz size niye eyvallah edelim duygusu? Ama onlar İngilizlere karşı güç kaybettikçe onlar da Osmanlıların itibarı konusunda artık itiraf etmeye başladılar. Onlar da onlara haklarını teslim etmeyen noktaya.
Peki niye Osmanlı Devleti’nde çok vurgulanmaya başladı hilafet sonuna doğru? Siyasi gücünü kaybettikçe başka güç kaynaklarına ihtiyaç duyuyorsun. Siyasi gücü kaybettiğin ölçüde başka güçleri istihdam etmek adına hilafete vurgu yapıyorsun.
Çünkü siyasetin hükmü sınırların içerisinde ama hilafetin tesiri bütün İslam dünyasında. Ve o tesiri acaba kendi planlarım için, kendi stratejilerim için nasıl kullanabilirim sorusuyla karşılaşıyorsun? Yoğun olarak gündeme geldiği şey 1774’tür. Küçük kaynarca anlaşmasıdır. Küçük kaynarca anlaşmasıyla Ruslar Kırım’ı Osmanlı Devleti’nden kopartınca Kırım’daki Müslümanların durumu nasıl olacak diye. İstanbul’a çok fazla müracaat. Çünkü tarihte yaşanmış bir şey değil. Anakara’dan kopan ilk Müslüman Türk toprağı bir müddet sonra da Rusların işgaline uğrayacaklar zaten.
Yani bizim halimiz ne olacak? Evlat anadan babadan kopuyor ben ne yapacağım? Onların o durumuna bir çözüm için hukuk geliştiriliyor. Deniyor ki siz siyaseten tamam bizden ayrısınız şimdi ama dini konularda ihtiyaçlarınızı bize sorun. Sizin müftünüzü kadınızı gene biz atayalım. Yani sizi yarı yolda bıraktırmayalım. Şimdi bu son derece insani bir durum ama hukuki açılımları oluyor. Ne oluyor? Osmanlı Devleti’ne sınır ötesi yetki veriyor. Bir başka devletin iç işlerine bağımsız bile olsa müdahale et. Kadı atıyacaksın, şeyhülislam talimat gönderecek, dini meselere de alim göndereceksin falan. Bununla da kalmıyorlar bunu Ruslarla yaptıkları anlaşmanın içerisine de yerleştiriyorlar.
Bu bir gelenek başlangıç oluyor. Osmanlı Devleti artık kaybettiği Müslüman topraklarda da bu işleri gör. En son 1913’te Yunanlarla yapılan anlaşmada oluyor Balkan Devletleri’ndeki anlaşmada. Onlardan miras olarak Türkiye Cumhuriyeti de Batı Trakya ile ilgili bu işi yapıyor imamların tayini. Nayıf Türkiye Cumhuriyeti’nin ne ilgisi olabilir bununla?
Ama dikkat et tarihi gelenek devam ediyor kendisine.
İlk Yorumu Siz Yapın