Prof. Dr. Tahsin Görgün – Bilim Tarihine Nasıl Yaklaşmalıyız? – Cumartesi Sohbetleri (15)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=BZAT01ndEcs.
Peki hocam burada o zaman şunu söylemek lazım. Bilim her ne kadar deney ve gözleme istinat etse de o tecrübeyi ve o rasatı yani deney ve gözleme yapan kişinin kültürel aidiyetlerinden, dini aidiyetlerinden muarra ve mücerret olamıyor. Ve insan olmanın bütün eksikliklerini de yanında taşıyor. Yani bilim bu faaliyet esnasında böyle bir sorunu da beraberinde getiriyor.
Peki bu noktada hocam İslam bilim tarihi araştırmalarında veya Müslümanların bilim yapmasında dikkat etmesi gereken ne gibi hususlar ön plana çıkıyor? Nasıl bir perspektif, nasıl bir çerçeveyle bakmalıyız ki bu insan olmanın getirdiği noksanlıklardan mümkün mertebe uzak duralım ve bahsettiğiniz o aidiyetlerimizi de en müspet manada tezahür ettirebilelim.
Şimdi burada çok önemli bir hususun altını çizmemiz lazım. Mesela Yunan düşüncesi söz konusu olduğunda, Yunan düşüncesi duyu verilerini güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul etmez. Duyu verileri derler bize doxa verir. Episteme dediğimiz şey akılla elde edilen bilgi. Halbuki İslam Müslümanlar açısından baktığımızda Müslümanlar her halükarda duyu verilerini güvenilir bilgi olarak kabul ediyorlar. Yani şöyle bir şey söz konusu değil. Yani bir sahabi, Peygamber efendimizi tanıdıktan sonra, ona inandıktan sonra ben artık gözümü kulağımı kullanmayacağım. Onlara gerek yok.
Hz. Peygamber bana yeter, ben Hz. Peygamber’e tabi olacağım bana yeter derken bile, Hz. Peygamber’e tabi olabilmesi için onu algılaması lazım. Yani gözünü, kulağını, aklını kullanması lazım. Şimdi ikinci bir şey daha var. Her bir sahabi, Peygamber efendimiz ile irtibat kurarken, Hz. Peygamber’in fiillerine hepsi tikel fiiller.
Yani Hz. Peygamber’in her anına bir fiil düşüyor diyelim. Fihirler hepsi tikel. Yani yüzdeği fiiller. Sahabe, o tikel fiillerdeki tümel boyutu kavrayıp onu üstleniyor. Aksi takdirde Hz. Peygamber’in tikel fiillerini şey yapamaz. Nasıl üstlensin? Çünkü her bir fiil bir defalık, tekrarı yok yani. Hz. Peygamber namaz kıldı diyelim.
Kıldığı bir namaz daha sonra kıldığı bir namaz ile birebir aynı değil. Niye? Orada işte diyelim bir sure okudu, öbüründe başka bir sure okudu. O aynı sureyi okusa bile, aynı ayetleri okusa bile, bir yerde sesini şu şekilde çıkardı, bir tarafı vurguladı, öbür tarafı öbüründe başka tarafı vurguladı. Yani birebir bir defa şey de söz konusu değil. Dolayısıyla her bir sahabi duyu verilerini kullanarak zaten Hz. Peygamber’i tanıyor ve duyu verileri üzerinden Hz. Peygamber ile irtibat kuruyor. Diğer taraftan yine sadece duyu verileri yetmiyor. Hz. Peygamber’in fiillerindeki tümel boyutu kavradığı için de kavraması için de aklını da kullanması lazım.
Şimdi burada otomatik olarak üç tane bilme kaynağı, bilgi kaynağı karşımıza çıkıyor. Birisi duyu verileri, diğeri sadık haber yani Peygamber Efendimiz’den gelen haber, diğeri de akıl, nazar dediğimiz şey. Dolayısıyla Yunan düşüncesi söz konusu olduğunda, Yunan düşüncesi sadık haberi ve duyu verilerini parantaz içerisine alıyor. Akli olanı episteme olarak kabul edip, sadece akli olanı ve tümellerin bilgisini bilgi olarak kabul ediyor. Öyle bir taraf var. Bunu Aristoteles’te çok net olarak görebiliriz. Ön şekilde Platon’da da bu öyle zaten. Ama İslam düşüncesi söz konusu olduğunda, İslam düşüncesinde bilmenin üç tane temel yolu var.
Birisi beş duyu, diğeri haber, sadık haber dediğimiz haber, diğeri de insanın aklını kullanması, ona nazar deniyor. Şimdi bunu dikkate aldığımız vakit bir defa şeyle birlikte, İslam toplumu ve medeniyeti içinde bütün bir insanlık aslında,
İslam toplumu ve medeniyetiyle birlikte insanın sahip olduğu, insana verilmiş bütün imkanları birbiriyle irtibatı içerisinde kullanma imkanı elde ediyor. Nedir bu imkanlar? Cenab-ı Hak insanlara sadece beden vermedi. Yani göz, kulak vesaire vermedi. Aynı zamanda akıl da verdi. Cenab-ı Hak insana sadece göz, kulak, duyu verileri ve akıl vermedi.
Onun ötesinde kendi akıllarıyla asla ve duyu verileriyle asla elde edemeyecekleri şeylerin bilgisini kendilerine öğreten peygamber de gönderdi. Dolayısıyla, peygamber, yani nebevi hikmet, akıl ve duyu verileri bunların üçünü birbiriyle irtibat içerisinde kullanmak ve burada bir itidali yakalamak,
aslında bütün şeyin Müslümanların bir toplum oluşturma ve bütün geçmişteki bütün o birikimi ihya etme konusundaki başarısının esasını oluşturuyor. Şimdi bu yönden baktığımızda demek ki Müslümanlar zaten bir şeyde kendileri oldukça
yalnızından, yani şunu tekrar hatırlatmakta fayda var, İslamiyet tebliğ edildiğinde bütün bir insanlık kültürü fosilleşmiş durumda. Bu fosilleşmiş olan insanlığın kültürünü tam da şeyin ifade ettiği gibi Süleyman Çelebi’nin o merhaba bahri vardır Mevlet’te.
Yaratılmış cümle oldu Şadıman, gam gidip alem yeniden bulducağın diye anlatır. Yani gam gidip alem yeniden bulducağın. Bu bir övgü falan değildir. Bir vakayı anlatır yani. Alem hakikaten İslamiyetle birlikte yeniden can bulmuştur. Şimdi bunu dikkate alarak,
şunu söyleyebiliriz. Bir defa Müslümanlar demek ki karşı karşıya kaldığı meseleler ama bu meseleleri biz fizikalarındaki meseleler, kimyalarındaki meseleler, toplumalarındaki meseleler, ekonomalarındaki meseleler diye birbirinden ayırmıyoruz. Hayatı bütünlüğü içerisinde dikkate alıyoruz ve hayatı bütünlüğü içerisinde meseleleri tespit edip o meselelerin
makul bir şekilde çözülmesi lazım. O zaman nedir? Ferdi kendi ferdiyeti içerisinde muhafaza eden, yani Müslümanı, Müslüman olarak Müslümanın varlığını muhafaza eden ve bunu, bu varlığını ikmal ederek, geliştirerek sürdürmesini sağlayan makul yolları geliştirmesi gerekiyor. Diğer taraftan da ümmeti ümmet olarak
muhafaza eden ve onun varlığını makul bir şekilde sürdürmesini sağlayan, hatta önüne imkanlar açan yolların, yöntemlerin geliştirilmesi lazım. Bu çerçeveden baktığımızda aslında bütün o tabi ilimlerle alakalı bütün çalışmalarda bu hayatın içinde ve hayatla irtibatlı olarak gerçekleşiyor.
Şimdi senin tam soruna buradan gelebiliriz. İslam bilim tarihini, İslam düşünce tarihinden bağımsız olarak yazamazsınız. İslam düşünce tarihinde İslam toplumunun tarihini dikkate almadan yazamazsınız. Dolayısıyla o bütün içerisinde yazmak gerekiyor. O zaman İslam bilim tarihini mesela her halükarda
rahmetli Fuat Sezgin’in yaptığı gibi işte Kuran-ı Kerim ile irtibat içerisinde, sünnet ile, hadisler ile irtibat içerisinde, kelam ilmi ile irtibat içerisinde, fıkıh ilmi ile irtibat içerisinde, edebiyatla, sanatla onlarla irtibat içerisinde, aynı şekilde siyasetle, uluslararası ilişkiler dediğimiz alanlarla irtibat içerisinde ve bu irtibatı içerisinde
fiziği, matematiği, kimyaya, biyolojiye bu bütünün parçası olarak anlatmak gerekir, araştırmak ortaya koymak gerekir. Eğer bu bütünlüğü şey yaparsanız, dikkate almazsanız o zaman İslam bilim tarihini gereği gibi ortaya koyamazsınız.
Tabi niye peki şeyde bilim tarihi ile alakalı yapılan çalışmaları, İslam bilim tarihi mesela daha dar anlamıyla Osmanlılar’da bilim diye ilim diye rahmetli Adnan Adıvar’ın bir eseri var. Mesela Adnan Adıvar’ın eseri bilim tarihinin nasıl yapılmaması, yazılmaması, araştırmaması gerektiğinin bir örneğidir.
Orada kendisi çok açık bir şekilde söylüyor. Diyor ki ben burada, şeyin batılıların işte bilim dedikleri alanı, dikkatı alarak Osmanlı Devleti’ndeki, Osmanlı toplumunda bilimsel faaliyetler var mıydı? Ona ortaya koyacağım diyor.
Ama baştan da söylediği şey, yani böyle bir batı dünyasında modern bilim anlamında, bilim faaliyeti yürütülmediği için Osmanlı Devleti zamanında bir bilim tarihinden bahsetmek anlamlı değil. Bu kadar. Ve Osmanlı Türklerinde ilim kitabını okuduğunuz vakit hemen şunu düşünüyorsunuz,
yani Osmanlı toplumu devleti bilgisizce, bilimsiz bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Halbuki eğer bilim meselesini bu geniş perspektiften ele alacak olsanız, şu soruyu şu şekilde sormanız lazım. Osmanlı toplumu kendi varlığını sürdürürken karşı karşıya kaldığı meseleleri hangi yollarla, hangi makul yolları geliştirerek çözmüştür. Mesela hukuki meselelerini hangi yöntemleri geliştirerek çözmüş, siyasi meselelerini hangi makul yolları geliştirerek çözmüş. Mesela diyelim şeyle alakalı, daha somutlaştırayım, mesela bir ordu, Osmanlı Devleti’nde tabi ki ordu çok önemli. Mesela ordu’nun 300 bin kişilik, 250 bin kişilik bir ordu düşünün. Bu ordu’nun diyelim bir sefere çıktığını düşünün.
Kaan Önü Sultan Süleyman Zaman’ın da bir sefere çıktı. Şimdi acaba bu sefere çıkma esnasında diyelim coğrafya bilgisi olmadan bir sefer mümkün mü? Diğer taraftan iklim bilgisi olmadan bu sefer mümkün mü?
Diğer taraftan siz 200 bin, 250 bin kişilik bir insan grubunu birlikte, aylarca birlikte hareket ettiriyorsunuz. Ve birlikte yaşıyor bunlar bir şekilde. Bunların sağlık, sıhhatla alakalı problemleri var. Bu sıhhatle alakalı meseleler de onlara, hastaları tedavi edecek.
Tabipler olmadan, tıp bilgisi olmadan mümkün mü? Yani bu orduyu bir sefere götürmek. Devam edebiliriz. Mesela diyelim siz işte bu seyri sefer esnasında şey yapacaksınız. Bir sürü işler halletmeniz lazım. Toplarınız var efendim. Bir sürü mesela şeyler.
Yiyecek içecek temin olması lazım. O yiyecek ve içecekleri temin etmek için bu bütün hazırlıkların yapılması lazım. Hazırlıklar yapmak için de önceden planlama yapmanız gerekiyor. Planlama da matematiksiz olmaz yani. Bayağı bir matematik bilgisi olmadan bütün o planlamaları nasıl yapacaksınız?
Şimdi sırf bir ordunun hareketini dikkate aldığınızda acaba Osmanlı toplumu bu alanda karşı karşıya kaldığı meseleleri nasıl kavramış, nasıl tanımlamış, bunları makul bir şekilde nasıl çözmüş? Bunu bugün araştırmak bilim tarihinin vazifeler arasında. Şimdi diğer tarafta biraz daha işin içerisine gittiğimizde diyelim böyle bir ordu var. Şimdi bu ordunun moral motivasyon tarafını günümüzün ifadesiyle canlı tutmak gerekiyor. Şimdi acaba bunu yapmak için psikolojik olarak hangi usuller, yöntemler geliştirilmiş acaba neler söz konusu? Yani bu kadar insanı 6 ay siz seferde tutuyorsunuz. Seferde isyanların vesaire olmaması için bir şekilde onların heyecanlarını, canını tutmanız lazım. Diğer taraftan bu şeylerin, bedenlerinin savaşabilecek şekilde güçlü kalması lazım.
Onunla alakalı olarak tutup gıda ile alakalı olarak çok farklı bir bilgi birikimi gerekir ve o gıda beslenme ile alakalı o bilgi birikimi. Yani devam edebilirsiniz. Sırf bu ordunun banyo ihtiyacını karşılamak için nereden ne kadar su getireceksiniz, onunla alakalı mühendislikle alakalı inanılmaz bir bilgi birikimi.
Eğer bunlar olmazsa şayet kuru bir kalabalığı yollara döküp onunla 3 ay sonra savaşma gücü olan bir orduya sahip olduğunuzu düşünemezsiniz.
Şimdi bunu dikkate aldığınız vakit, yani öyle bilgisizce bir şeyin devlet düzeninin yürütüldüğünü varsaymak ancak 20. yüzyılda yaşayan ve Türkiye’de yaşayan akademisyenlere özgü bir inanç veya tavır olmalı.
Şimdi dolayısıyla şunun da farkında olmamız lazım bir defa miladi 8. yüzyıldan 18. yüzyılın sonuna kadar bütün bir dünya tarihi, İslam tarihi ve dünya tarihinin merkezinde Müslümanlar var. Bu bilimin merkezinde Müslümanlar var. Siyasetin, hukukun, ahlakın, edebiyatın, sanatın, ticaretin her şeyin merkezinde Müslümanlar var. Müslümanlar hem hayat yaşıyorlar hem yaşadıkları hayatın farkındalar, o hayatın düzeninin farkındalar ve bu düzenin kaydını tutuyorlar. Kaydı tutmanın üst formlarını geliştirmişler. Onunla eleştirel irtibat kurabiliyorlar. Ve eleştirel irtibat kurdukları için de, ki buna tahkik deniyor zaten, tahkike dayalı bir düşünce sistemleri ve bilim sistemleri var.
Şimdi bunu dikkate aldığımızda, tabi bu bir tane bilim sisteminden bahsetmek zaten anlamlı değil. Birbirinden farklı, çok farklı farklı bugünün moda ifadesiyle farklı farklı paradigmaların olduğu şeyler var. Bilim gelenekleri var İslam medeniyeti içerisinde.
Şimdi bunu dikkate aldığımızda, demek ki bizim İslam bilim tarihini araştırırken artık 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında, bilim fizikten ibarettir.
Ve matematiksel fizik dışında bilim yoktur. Bir şey bilim adını almak istiyorsa, matematiksel fiziğin gereklerini yerine getirmesi lazım, yönetimsel olarak. Matematiksel fiziğin gereklerini yerine getirmesi lazım diyen tavrı, ki buna biz pozitivizm diyoruz. Bu pozitivizmi artık terk etmesi lazım.
Yani o pozitivizmi terk etmeden demek ki bilim tarihi yapılamaz. İkinci bir husus var tabi burada. Özellikle bu orta çağ meselesini işaret ederken senin işaret ettiğin nokta bütün bir dünya tarihini batının yükselişi tarihi olarak kabul eden bir perspektif 19. yüzyıldan sonra egemen oldu.
Ve 19. yüzyılın başlarından itibaren, 18. yünün son çeyreğinden itibaren diyebiliriz, Batı Avrupa’da yaşayan insanlar kendilerine bir geçmiş uydurdular. Ve sonra sömürgeleri vasıtasıyla da kendilerine uydurdukları geçmişi, bütün bir insanlığın geçmişi olarak bütün insanlığa öğrettiler.
Ve bizim okullarımızda da işte bu sömürge döneminin ortaya çıkardığı, oluşturduğu şablon egemen ve bu çerçevede ilk çağ, orta çağ, yeni çağ diye olan ayrım söz konusu oldu.
Ve bu ilk çağ, orta çağ, yeni çağ ayrımı ile birlikte Müslümanlar, yani bütün bir dünya tarihi, Avrupa tarihi, Avrupalıların, Batıların tarihi olarak kurgulanınca, Müslümanlar Avrupalıların irtibat kurduğu ve ihtiyaç hissettiği kadar tarihte yer alabilir, alınmasına müsaade edilir insan grubu haline geldi.
Ve bu çerçevede bazı bilim tarihçileri Müslümanları hiç zikretmeden bilim tarihini anlattılar. Bazıları tırnak içerisinde insaflı olarak kabul edilen bazıları sadece o skolastik dönemde şeylerin Batı Avrupa’da yaşayan insanların, bilim, matematik vs. gibi alanlarda Müslümanlardan istifade ettiğini, tıpta dahil olmak üzere istifade ettiğini kabul ettiler ama bir kayıtla birlikte bu kabullerini sınırladılar. Bu kabul de aslında Müslümanlar kendileri herhangi bir şekilde insanlığın mevcut bilgi birikimine herhangi bir eklemede bulunmadılar. Kendileri ama özellikle Yunan’daki bilgi birikimini Arapça’ya çevirdiler.
Arapça’ya çevirdikten sonra onu herhangi bir şekilde bir katkıda bulunmadan belirli ölçüde bazı alanlarda ufak tefek katkıları da oldu. Ama sonra bunu esas sahipleri olan Batıllara teslim ettiler. Batıllar da önce bu metinleri Arapça’dan Latinci’ye çevirdi.
Sonra işte Yunancalarını geliştirerek esas Yunanca asıl kaynaklardan bilimi öğrenince artık Arapça’ya da ihtiyaç hissetmediler.
Ve sonrasında Batı Avrupa’da yaşayan insanlar Yunan ve Roma’daki birikimi esas alarak buradan modern bilimi ve düşünceyi geliştirdi gibi bir kurgu ortaya çıkardılar.
Bu kurgu tamamen uydurma. Bir defa şunun altını çizmemiz lazım. Bir defa Batı yani Skolastik dönem dediğimiz dönemdeki Batılı, Batı Avrupalı, Batı kilisesine mensup demek lazım daha doğrusu.
Batı kilisesine mensup insanların, insanlar tamamen Müslümanların ortaya koyduğu bilgi birikiminden istifade ettiler, onu tercüme ettiler.
Mesela Roger Bacon’ın bir şeyi var, bir sözü var diyor ki biz ihtiyacımız olan bilgiyi nerede bulursa kalırız ve bu bilgilerin büyük bir kısmı da Araplar tarafından hazırlandı, Arapça olarak hazırlandı. Dolayısıyla biz oradan bütün sahip oldukları bilgileri alır kullanırız diyor.
Ve o çerçevede de kendisi, mesela İbn-i Leysam’ın kitab-ı menazırını çok rahat bir şekilde latinceyi çeviriyor ama esas müellifin adını yazmayı unutuyor. Kendisinin de mütercim olduğunu yazma, mütercim kısmını yazmayı unutuyor ve optik ilminin kurucusu olarak asırlarca insanlar Roger Bacon’ı tanıyor.
Ama sonra İbn-i Leysam’ın kitab-ı menazırıyla irtibatı falan kuruldu bugün artık. Farklı şeyler söz konusu. Şimdi teferruatına gerek yok. Yani şunu söyleyebiliriz, bir defa Batı Avrupa’da yaşayan Batı kilisesine mensup olan insanlar hiçbir zaman esas Yunan kültürüyle irtibat kuramadılar.
Onların kurdukları bütün birikim İslam medeniyet birikimiydi ve 18. yüzyıla kadar Batı Avrupa’daki bütün oluşumlar, ilmi, fikri, tıbbi, siyasi, İslam medeniyetinin ya içinde veya kenarında irtibatlı, İslam medeniyetiyle irtibatlı olarak gerçekleşmiş hadiselerden ibaret. Bunu Descartes için de söyleyebiliriz, John Locke için de söyleyebiliriz, Thomas Hobbes için de, Leibniz için de, yani kanta gelinceye kadar kanta aslında bir taraftan bakarsanız, yani ters taraftan İslam düşüncesiyle irtibatlı. İslam düşüncesinde o estetikle alakalı olan kısım diyelim 4. mertebede gelir, yani hayal ve vehimle alakalı kısım 4. mertebede gelir. Onları yer değiştirip, hayal ve vehmi esasa yerleştirip, duyu verilerini onlara bağlı kıldıktan sonra Kant,
yani bizim bildiğimiz manada kendi modern sistemini kurmuş oldu. Dolayısıyla Kant’ın bile farklı bir cihetten İslam düşüncesiyle çok esaslı bir irtibatı var. Descartes’i falan hiç konuşmuyorum bile, Descartes’in sadece Descartes değil, bütün o Kartezyen düşünce,
aynı şekilde Spinoza’sıyla, Malebranche ile, onların hepsi şöyle biraz daha yakından bakarsanız, o dönemde çok canlı olan Osmanlı düşüncesiyle çok doğrudan irtibatlı faaliyetler. Zaten Kopernik devrimi dediğimiz hadisenin de biraz daha yakından incelendiğinde yine Müslümanların geliştirdiği, yaptığı gözlemler ve gözlemler neticesinde yaptıkları hesaplara dayandığını bugün artık biliyoruz.
Dolayısıyla, yoksa Kopernik’in böyle rastatanesi falan yok, Kopernik’in elindeki matematiksel verileri gözlem yoluyla doğrulayan isim malum Galile. Galile çok sonra bu doğrulama işini, tahkik işini yaptı. Yani Kopernik kendisi zaten Lehistanlı.
Lehistan o vakitler Osmanlı Devleti’nin bir parçası gibi ve Lehistan’da çok inanılmaz büyük bir Müslüman kütle yaşıyor o vakitler. Ve o İslam kültürü Lehistan’da çok etkin bir şekilde o vakitler mevcut zaten. Şeyde, ayrıca Osmanlı toplumuyla çok yakın irtibatları da var zaten. Onlara ayrıca konuşmaya gerek yok.
Yani demek ki İslam bilim tarihi aslında insanlığın bilim tarihi demek ve insanlığın bilim tarihi de mevcut haliyle gerçekleşmesinin ön şartı. Ahir zaman peygamberinin getirdiği o nebevi hikmetle irtibat kurarak o yaşama sevincini insanlığın elde etmesi.
O yaşama sevincini elde eden insanlık İslam toplumunun sayesinde bizim düşünce ve bilim dediğimiz faaliyet mümkün oluyor.