TÜRKİYE’NİN YAZILMAMIŞ TARİHİNİN KRİTİK İSMİ PAUL HENZE’NİN 15 TEMMUZ’DAKİ PARMAK İZLERİ NEYDİ?
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=9J6Xg_2tOdM.
Elinde tuttuğum bu kitap esasında 1984 yılı ilk baskısı. Papa mafya ağaca başlığını taşıyor ve uğur mumcunu imzasını taşıyor. Uğur mumcuyu uzun uzun anlatmama gerek yok vakit kaybı. Türkiye’nin basınında gelmiş geçmiş en önemli araştırmacı gazeteci. Ve hakikaten 1984 yılı ilk baskısı olarak kütüphanemde demek ki 1984’ten bu yana ısrarla saklamış olduğum bu kitap. Bugünlerde yeniden şöyle bir karıştırdığımda esasında bugünlere dönük o kadar önemli ipuçları veriyor ki Türkiye’nin yakın tarihinde neler olup bittiğini anlamak için gençlerin biraz 80’li yılların bu araştırmalarına geri dönmesinde büyük yarar var. Esasında bir gazetici olarak bu kitabın bendeki baskısına göre 349. sayfasında 12 numaralı alt başlıkta
tercüman, Ardanzentürk, 18 Ekim 1983 Henze Ruslar Papa olayında köşeye sıkıştı başlıklı bir konuya veya bir atıfa sahip olmak bile büyük bir onur.
Çünkü dün gibi hatırlıyorum evet 17 Ekim 1983 günü Türk yakın tarihi açısından daha doğrusu 1960’ların başında 15 Tevmuz 2016’ya kadar uzanan o olağanüstü tarihimiz açısından
en ona önemli bir şahısla tanışma günümdür. Genç bir gazeteciyim tabi o zaman 27-28 yaşındayım bu kitaba döneceğim ama biraz hem anılardan bahsetmek lazım gençler için hem de işler nasıl yürüdü nerelere vardı onlara bakmak lazım.
1983 yılının Ekim ayında ben genç bir 27-28 yaşlarında bir gazeteci olarak tercüman gazetesinin dış haberler servisinde kulakları tanıtışın arasını Zafer Atay ile beraber çalışıyorum. Zafer Atay’ın yardımcısı yine çok hepinizin çok yakından tanıdığı özellikle Birleşik Milletler mülteciler konusunda uzmanlaşmış ilerleyen yıllarda Metin Çoravatır.
Ben de göreve yeni başlamış bir çömez dış haberci ve genel yayın müdürümüz çok şükür Hakkı Öcal hepinizin yakından tanıdığı Hakkı abimiz.
Hakkı Öcal ile benim abi kardeşlik ilişkim 1977’de Hürriyet Gazetesi’nde çalıştığım günlere tekabül eder. Ben babamın vefatından sonra Hüseyin Güneş’in babamın dostuydu Allah rahmet eylesin. Onun tavasutuyla Nezih Demirkent’e ulaştım Allah gani gani rahmet eylesin. Sonra da 1977’de hem üniversitede okuyan hem de Hürriyet’in tahsil servisinde çalışan bir gazeteci oldum.
Çok şükür o günlerde bana Hürriyet’in ve Nezih Bey’in sağladığı bu imkanlarla da baya bir okuluma devam etmek şansını yakaladım. İşte Hakkı abi o zamanlar Hürriyet Gazetesi yazı işlerinin genç kadrosunun en önemli ismiydi ve parlak bir karakteri vardı gerçekten. Ve çok iyi bir gazeteci olduğunu zaten ilk gören insan anlıyordu. Neyse geçelim. Bir gün tercüman gazetesi’nde işte o Ekim ayında 1983’in çağırdı beni dedi ki Ardan çok önemli bir adam İstanbul’da patron katıyla temas kurmuş. Onunla bir röportaj yapman gerekiyor. Ben baktım şu anda kadromuzda onunla röportaj yapacak en iyi sensin. Bu adam adı Paul Henze ve Zbigniew Brzezinski’nin yani Carter dönemi güvenlik başlanışmanına sağ koluydu.
Amerika Birliği Fikri Devletleri’nden 1980’e kadar olan bütün politikalarını belirleyen kadronun kemik isimlerinden biri ama dikkat et. Niye abi? Çünkü bu adam eski Türkiye CIA istasyon şefi.
Bu ajanlar senin gibi genç gazetecileri çok iyi yönlendirirler, çok iyi rotaları doğrultusunda kullanırlar ama ben sana güveniyorum. Röportajını yap gel yazanı bana getir beraber bir redakti edelim.
İçindeki girintileri, çıkıntıları hep beraber toparlayalım dedi. Bu müthiş bir abiliğidir. Yani beni Paul Henze’ye gönderirken Hakkı Öcal techis etmişti kelimenin tamamlamıyla.
Ve ben kiminle konuşacağımı bir genç gazeteci olarak biliyordu. Paul Henze benim için hem Amerika Birleşik Devletleri’nin 70’li yıllarda 80’li yıllarda güvenlik kurumsallaşması içindeki çok önemli bir adamdı hem de bir CIA ajanıydı.
Ve konumuz işte vurmamcının ele aldığı bu konuda olduğu gibi Papaya suikast dolayıydı. Çünkü biliyorsunuz Mehmet Ali Ağaç’a bir Türk terörist olarak Papa John Paul’u, ikinci Paul’u vurdu. Sen Pierre Meydanı’nda adam ölmedi ama yıllarca bu işin alperde arkası çok tartışıldı. İşte o dönemde anladığım kadarıyla Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı, CIA’in tarimatları doğrultusunda Paul Henze bu kitabı yazmıştı.
Bu kitap The Plot to Kill the Pope yani Papayı öldürme komplosu. Kelimenin tam anlamıydı bir gizli servis operasyonuydu. Niye? Çünkü bu kitap Paul Henze daha sonra da bir de Claire Sterling diye bir kadın gazeteci sözde.
Bunlar Papa’nın Ağaca tarafından vurulması olayını tamamen KGB’ye, Bulgar mafyasına, Türk mafyasına, Türk mafyası, Bulgar mafyası üzerinden Sovyetler Birliği’nin istihbarat servisine falan düşüyorlardı.
Ve bu kitap Papa’nın Sovyetler Birliği Polonyalı olduğu için ve Doğu Avrupa’da yeni bir özgürleşme sürecine başlatacağı için Papa’nın Mehmed Ali Ağaca gibi figürlerin kullanılarak KGB yani Sovyet Gizli Servisi tarafından vurulduğuna ilişkin bir iddiayı taşıyordu. İşte zaten Wurmumcu’nun gücü burada. Wurmumcu bu kitabında ise bütün bu komplo teorilerinin esasında perde arkalarını araştırıyor ve bu konulardaki bütün gerçekleri ortaya dökmeye çalışıyor.
Tabii, Paul Henze’nin o röportajda bana söyledikleri Wurmumcu’nun yazmakta olduğu kitapta da önemli bir yer tutuyor. Niye? Çünkü aynı konuyu tartışıyorlar.
Peki, Paul Henze’nin yakın tarihimiz açısından bu olayın dışında önemi nerede? Önemi şu. Bu adam 1959 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçiliği’nde CIA istasyon şefiydi. 1960 yılında ihtilal oldu. Bıraktı, Almanya’ya gitti ama bıraktığı şahıs kimdi? Graham Fuller. Yani FETÖ elebaşının Amerika Birleşik Devletleri’nde oturma izni almasını sağlayan dönemin 1960’lı yılların CIA istasyon şefi.
Peki, Paul Henze ile Graham Fuller’ın ortak özelliğini FETÖ elebaşına Erzurum’da ilk Komünizm’de Mücadele Derneği Şubesini kurduran adamlar.
Peki, bu ilişkiler ağında Graham Fuller en son nerede görülmüştü? Henry Barker’i denilen CIA yazanı ile beraber Büyükada’da o 15 Temmuz gecesi yapılan toplantının ismi açıklanmayan ve bir şekilde Türkiye’den uzaklaştırılan karakteri olarak karşımıza çıkmıştı.
Bu da bir tersatif olabilir mi? Bunların kendi içsel dengelerinde bir ilişkiler ağı yok mu? Öyle bir var ki. Bakın, ben bir defa Pandora’nın Kutusunu açmak üzereyim.
Böyle bir açarız, 1960’lardan 2020’lere doğru tıkır tıkır geliriz ve işin ilginç yanı Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’lar 70’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturduğu o yeşil kuşak teorisinde rol almış herkes tek tek bu ekrandan geçer.
Şimdilik bu, bölüm bu kadar. Sonrasında bakın neler anlatacağım.
İlk Yorumu Siz Yapın