El-Hak İsminin Manası ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 31.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=_nBvTelLnI0.
Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz.
Esma’dan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. İnsanoğlu doğumdan ölüme uzanan kısa bir anda iki gözyaşı arasında geçirir zaman imtihanını. Bu süreçte insanın arayış içinde olduğu konulardan biri hak olan, hakikat olandır. Peki hak olanı, hakikati nasıl tanımlarız? Herkes için geçerli olan, olması gereken hakikatin, gerçeğin ölçüsü nedir? Müslümanca düşünme ve yaşamada ideal olan dünya ve ahiret algısı nasıl tasvir edilir? Bugün Yüce Rabbimizin El-Hakk ismini tefekkür ederken hem Rabbimizi bilip tanıma adımlarımıza bir yenisini ekleyeceğiz hem de tüm bu sorularımıza ele alacağız inşallah. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk Canan Hocam teşekkür ediyorum. Nasılsınız hocam? Şükürler olsun Cenab-ı Hakka hamdolsun. Allah iyiliklerimizi artırsın hocam. Amin. Hocam El-Hakk isminin manasıyla başlasak sohbetimize, tefekkürümüze bu konuda neler söylemek istersiniz?
Allah-u Teala’nın hepimizin en çok kullandığı isimlerinden birisi Hak ismi. Cenab-ı Hak derken Allah-u Teala’yı Hak ismiyle anıyoruz ve aslında alimlerimizin de belirttiğine göre Cenab-ı Hakk’ın en kapsamlı isimlerinden birisi de bu. Allah-u Teala’yı bütün diğer sıfatlarının üstünde çok daha hepsini kapsayacak şekilde anmamızı sağlayan bir isim Hak ismi.
Hak aslında doğru olan, gerçek olan, sabit olan, değişmez olan anlamına geliyor. Allah-u Teala ile ilgili düşündüğümüz zaman ismin manasını varlığı kesin kes gerçek olan, yokluğu asla düşünülemeyecek olan, ondan gelen her türlü bilginin doğruluğuna, sonuna kadar iman edilen, hem geçmişte hem gelecekte sınır tanımaksızın, zamansız ve mekansız olarak var olan anlamına geliyor. Dolayısıyla bu değişmezlik, bu sabitlik, varlığı tartışılmaz olma Hak isminin anlamları içerisinde düşünülebilir.
Hocam Rabbimizin varlığı Hak olduğu gibi onunla ilgili tasavvurlarımızın hak yani doğru geçerli olanları bir de geçersiz olanları var. Malumunuz olduğu üzere Yunus Suresinde de bu durum 34. ayette özellikle ifade ediliyor. Peki Allah hakkındaki doğru tasavvurlarımız ve yanlış tasavvurlarımız bu konuda neler söylemek istersiniz? Hak ismiyle aslında Allah’ı Teala’dan gelen onun peygamberleri aracılığıyla ve kitapları vahyi vasıtasıyla bize gönderdiği bütün bilgilerin de hakikat olduğunu, yalan olmadığını, sahte olmadığını, geçersiz olmadığını, sonsuza kadar geçerliliğini koruyacak sabit ve hakiki bilgiler olduğunu bir kere kabul etmiş oluyoruz. Eğer Allah’ı Teala kendisi hak ismiyle müsema ise, Allah’ı Teala Cenab-ı Hak dediğimiz zaman ifade ettiğimiz üzere değişmez bir gerçeklikle varsa, Allah’ı Teala’nın yokluğu asla düşünülemezse dolayısıyla Allah’ı Teala’dan bu gerçeklikte gelen bütün bilgilerin,
insana ulaşan her türlü bilgilerin de vahyin de aynı şekilde hak ve hakikat olması, doğru ve yanlışsız olması iman edilmesi gereken bir husus. Burada işte Rabbiniz gerçek olan ilah odur, hak olan Allah’tır şeklindeki Kur’an-ı Kerim uyarıları,
insana farklı farklı tanrılar edinmemesi, kendisine bir tapılacak, kendisine inanılacak, kendisine bağlanılacak bir üstün güç aramaması. Eğer hak olan, gerçek doğru olan ve kesinlikle kendisinden vazgeçilemeyecek o muhteşem yaratıcı varsa ki var, onun ancak Allah olabileceği ile ilgili vurgular Kur’an-ı Kerim’de çok sık geçiyor, bu kısma dikkat etmek lazım. Diğer taraftan bazı insanların Allah’ı Teala ile olan bağlarını yeterince güçlü kuramayışları, Allah’ı Teala’nın varlığına ve birliğine iman etmeyerek kendilerine başka güç odakları, kendilerine başka tanrılar, kendilerine bağlanılacak ve itaat edilecek, teslimiyet gösterilecek başka otoriteler aramaları da Kur’an-ı Kerim’de eleştiriliyor. Aslında hak kavramının tam da karşısında batıl kavramı var. Batıl da hakikate doğruya uygun olmayan, asılsız olan, çürük olan, insanı saptıran, yanlış tarafa sevk eden her türlü davranış, düşünce, bilgi, inanç anlamına geliyor. Ve insanların Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak kendilerine bütün o sonsuz cömertliği ile vahiy göndermişken, Cenab-ı Hak kendilerine hakikatin bilgisini, neyin doğru neyin yanlış olduğunun, en doğru yolun hangisi olduğunun bilgisini göndermiş olduğu halde, Cenab-ı Hak kendilerini model olarak peygamberler göndermiş olduğu halde hala başka arayışlara girmelerini eleştiren ayet-i kerimeler hep bu hak vurgusu üzerinden yürüyor. Ve diyor ki insan evet yaşarken birtakım değerlere sahip çıkmak ister, birtakım ilkeleri olsun ve o ilkelere uyayım ister, kendisine bir rota belirler, bir hedef belirler, birtakım amaçlar uğruna kendini feda etmek ister. Bütün bu beklentileri ve isteklerini karşılayacak olan tek şey aslında Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği bilgi, Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği din ve Cenab-ı Hakk’ın bizzat kendi varlığıdır.
Bu bilinçle insanoğlu hayatını dizayn ederse, düzenlerse o batıl dediğimiz sapmalardan, sağa sola kaymalardan, şaşırmalardan ve kendisini dost doğru hakikat yolundan çıkartan aldatmacalardan uzak olur. Hocam ifade ettiğiniz gibi herkesin yaşamına, kararlarına yön verdiği kendine göre bir hakikat ölçüsü vardır. Peki Müslümanca düşünmenin ya da yaşamanın hakikat ölçüsünü kime ve neye göre belirlemeliyiz? Bir de toplumun gerçekleriyle, zamanın gerçeğiyle İslam’ın öngördüğü hakikat arasında bir tezatlık durumu söz konusu olursa Müslümanın bu durumda takınması gereken tutum, yapması gereken nedir?
Biz sanki pusula gibi elimizde daima hep doğru yönü gösteren ve bizim bir şekilde yanılmamızı, aldanmamızı, hataya düşmemizi engelleyen bir rehber olsun isteriz.
Nasıl denizciler yola çıktıkları zaman, ellerinde pusula olmadığı zaman savrulacaklarsa, hedefledikleri noktaya ulaşamayacaklarsa, hatta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklarsa, insan hayatında da aynı şekilde insanın fıtratı gereği, yaratılışından gelen bir ihtiyaç gereği asla değişmeyecek. Ona her halde, her şartta, her durumda, iyi günde de kötü günde de, acı günde de, tatlı günde de önemli kararlar alırken, ciddi adımlar atarken, mutluyken de, hüzünlüyken de bir şekilde hep doğruyu gösterecek bir pusula olsun ister.
Bu aslında bizim bir ayağımızı hep sağlam bir noktaya, sabit bir şekilde basma ihtiyacımızdır. Kaygan bir zemin bizi hep korkutur ve düşersem, şaşarsam, yanılırsam, utanırsam, zarar görürsem, zarar verirsem endişesi bizim buzda yürürken bile ayağımızı şöyle bir sağlam yere basma ihtiyacıyla hareket etmemize sebep olur.
Bu sadece fiziksel bir ihtiyaç değildir. Bu aynı zamanda duygusal ve zihinsel bir ihtiyaçtır. Aklımızda yere şöyle sabit basacağım, emin olarak, oradan şaşmayarak bir pusula gibi hep doğru yönü gösterecek şekilde ona bağlanabileceği rehberler ister. Bu bağlanma ihtiyacı ve bu rehber ihtiyacı Allah-u Teala tarafından Kur’an-ı Kerim’i göndererek, insanlığa son dinin kıyamete kadar değişmez o sabitesini göndererek ve pusulasını göndererek bu ihtiyacı karşılaması söz konusu olmuştur.
Tabii ki sadece Kur’an-ı Kerim değil, daha önce diğer kutsal kitapları da, peygamberleri de Allah-u Teala hep bu temel zihinsel ihtiyacı karşılamak için göndermiştir. Çünkü insanoğlunun duygusu değişkendir. İnsanların karşılıklı olarak fikirleri farklılaşabilir, ihtiyaçları farklılaşabilir. Bugün benim için çok önemli bir şey, yarın benim için o kadar da önemli olmayabilir.
Ya da bugün bence mutlaka üzerinde durulması gereken ve öncelenmesi gereken bir ihtiyaç, size göre çok da önemli bir ihtiyaç değildir. Dolayısıyla insanın içinde yaşadığı şehre göre, içinde bulunduğu mahalleye göre, semte göre, coğrafyaya göre içinde yaşadığı asra göre, Osmanlı döneminde yaşayan bir insanın ihtiyacı ile bugününki farklı olmayabilir. Bu çağa göre ve içinde yaşanılan mekana göre, insanın kendi yaş durumuna göre, cinsiyetine göre değişkenlik gösterilebilecek her şey aslında bir sabiti de beraberinde getirmek ister. Yani bazı şeyler değişebilir ama bazı şeyler değişmemelidir. Çünkü eğer bir sabitimiz ki hak kelimesinin bir anlamı da sabit demektir, değişmez demektir.
Allah’a Teala’ya niçin Cenab-ı Hak diyoruz? Çünkü onun varlığı değişmez bir gerçektir, o sabittir, o hep vardır ve ondan gelen bilgi daima doğrudur, değişmez gerçekliktir. Zaman ne kadar değişirse, mekan ne kadar, yaşlar ne kadar farklılaşırsa, tecrübeler, zevkler, işte bir kadın, bir erkek, bir çocuk, bir genç,
Allah’tan gelen o Kur’an ayeti, o değişkenliklere rağmen asla değişmeyen tek gerçektir. Çünkü o kendisi bizatihi değişmez bir, asla ve kat’a yok olmaz, daima var olan bir yüce yaratıcının sözüdür.
İşte buradan baktığımız zaman bizim neden ihtiyacımız var vahye, neden Kur’an’a ve ayete, neden peygambere? Çünkü o sabit değişmemesi gereken şeyi, ayağımızı yere sağlam basacağımız şeyi bilelim. Yalan söylemek haramdır. Bu çok net, çok sabit, değişmez bir gerçektir.
Ya işte arada yalanlar olabilir. Pembe yalanlar olur, beyaz yalanlar olur. Ufak tefek yalanlar insana bir zarar verir. Bunların hepsi batıldır. Hak olan nedir? İnsan daima dürüstlüğün, doğruluğun, gerçekliğin, hakikatin peşinde olmalıdır. Bu değişmez gerçektir. Bir başka değişmez gerçek ahiret vardır. Ya işte biz bugün yaşarız, yarın ölürüz, ondan sonra da
evrene hoş bir sada bırakarak yok olur gideriz. Demek batıldır. Hak olan nedir? Gerçek olan değişmez ahiret vardır. Bundan sonra bir hayat daha seni beklemektedir. Ve onu düşünerek yaşamak zorundasındır. Çünkü burada ne ektiysen, orada onu biçeceksindir.
Onun için Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde Allah’ı Teala’ya şöyle seslenir. Ya Rabbi ya Sen haksın. Yani hak ismi sana ait bir isim. Sen haksın. Senin vadin haktır. Yani insanlara verdiğin söz haktır. Senin kelamın Kur’an haktır. Yani değişmez. Cennet haktır. Cehennem haktır. Kıyamet haktır. Bu hadis-i şerif bunların her birinin varlığı konusunda insanoğlunun sabit bir fikre ve inanışa sahip olmasını, hayatını buna göre o sabitin etrafında şekillendirmesini ister. Ahiret inancı olan insan ne yapar? Evlatlarına ona göre davranır, eşine ona göre davranır. İşini ona göre yapar. Öyle değil mi?
Çünkü yarın bunu bir hesabını vereceğim Allah karşısında der. İşte bu bir anda bütün hayatı şekillendiren bir gerçekliğe dönüşür. Onun için bizim kesinlikle değişmez, vazgeçilmez ilkelerimiz İslam’ın koyduğu temel hakikatler vardır. En başta, en temeli nedir? Vahdet ve tevhid bilincidir.
Allah Teala vardır, birdir. Allah var ve bir olduğuna, yegâne yaratıcı o olduğuna göre, sen de onun kulu olduğuna göre, ona göre yaşamak zorundasındır. Bu, insanın aslında bütün zihin dünyasını şekillendiren, bütün yaşam ölçüsü olarak belirlenebilecek en temel zemindir.
Ve buradan sonra işte Peygamberimizin saydığı gibi Allah’ın Kur’an-ı Kerim’i sözü haktır. Orada bize gönderdiği emirler kıyamete kadar geçicidir. Öyle değil mi? Akrabamla ilgilen diyorsa, yetimi fakiri gözet diyorsa, Allah-u Teala ölçüde tartıda adil ol, dürüst ol, sahtekârlık yapma diyorsa,
Allah-u Teala etrafındakilerin kalbini kırma, incitme buyurmuşsa, Allah-u Teala kitaplara imanı, meleklere imanı, öyle değil mi? Kazayı, kaderi birer ilke olarak bize Kur’an’da var etmişse, yazmışsa, göndermişse, işte bunlar değişmez sabitler olarak hayatımızda hep var olmalıdır.
Peki modern zaman dedik ya da şu anda biz postmodern zamanlardayız. Yani modern çağların sonrasına geçtik. Modernizm ötesi bir dönemdeyiz. En belirgin özelliği postmodernizmin sabitelerin olmaması. Yani bugün böyle olabilir, yarın şöyle olabilir. Bugün şunu isteyebilirim, yarın bundan vazgeçebilirim.
Bugün şöyle yaşarım, yarın böyle yaşarım. Kim ne karışır? Özgürüm, özgürlüğüm de benim kendi istek ve ihtiyaçlarım söz konusu olduğunda. Kimse tarafından kısıtlanamaz. Şimdi bu aslında insanlara böyle bir sabiti olmayan, bunlara akışkan zamanlar deniliyor.
Çok hızlı değişen, dün çok değerli olan bir şeyin bugün bir anda değersizleştirildiği, dün moda olan bir şeyin bugün bir anda demode olup herkesin yüz çevirdiği, sırtını döndüğü bir hale geldiği. Yani trendlerin yükselen yeni değerlerin çok hızlı bir şekilde insanın hayatına sokuldu. Onun için insanın bir türlü şöyle neredeyim, ne yapıyorum, neyi asla vazgeçilmez görerek hayatımda sabitliyorum diyemediği bu.
Postmodern dönemlerde, bu akışkan zamanlarda sabitelerin yani hak ve hakikatin değeri daha da öne çıkmaktadır. Çünkü biz çocuklarla ilişkimizde bile anneleri hep deriz ki kararlı olun, bir ilkeniz olsun, ayağınızı sabit yere basın.
Bir şeye izin vermemişseniz ve o şey eğer haramsa, o şey eğer gayri ahlaki ise ayağınız yerde sabit dursun, hep izin vermeyin. Bu o kadar önemli bir şeydir ki çocukta da kararlılığı geliştirir. Çocukta da kişiliği oturmuş, ilkeleri, prensipleri belli, değerlerine sahip çıkan bir insan karakteri gelişmesini sağlar.
Neden? Bugün anne yalan söylediğinde çok kızdığı bir çocuğa, yarın iyi olmuş iyi olmuş yalan söylediğin şimdi babanı boş yere kızdırmayalım dese, o çocuğun bir sabiti olmaz. Çocukta gelgitler başlar. O zaman hayatın bir değişmez çizgisi olmalı ve o çizgiye sahip çıkmalıdır.
İşte burası köşe taşları dediğimiz bizim, asla değişmemesi, yıkılmaması, yeri değiştirilerek insanların kafasının karışmaması gereken o ilkeler İslam’ın koyduğu temel prensiplerdir. Bunların bir kısmı imanla ilgilidir. Allah’a inanmak, peygamberlere inanmak, meleklere, kitaplara, ahirette, günde, kaza, kadere. Bir kısmı ibadetlerle ilgilidir. Dün namaz ne kadar farzsa, bugün de farzdır, yarın da farz olacaktır. Bir insan bu aralar çok canım istemiyor, onun için namaz kılmayı düşünmüyor. Özgürüm kimle karışır diyemez. Dolayısıyla bu işin zekatı da böyledir, haccı da böyledir, namazı, sadakası da böyledir, kurbanı da böyledir öyle değil mi? Orucu da böyledir. Bir takım ibadetler sabitlerdir. Bir de ahlaki öğretiler, Kuran’ın bize verdiği ve Peygamber Efendimiz’in bize örnek olup gösterdiği mütevazilik gibi, dürüstlük gibi, insanlarla paylaşmayı bilmek, cömertlik gibi, çalışkanlık, sorumluluk sahibi olmak gibi, muhabbet gibi, merhamet gibi. Çok önemlisi adalet gibi, ki adalet hak kelimesinin bir anlamı da adalettir biliyorsunuz. İnsan hayatı için bunlar değişmez olmalıdır. Ama bazı şeyler değişebilir hayatta. Yani hayat akışlarımız değişir, işte giyim kuşam tarzı insanın bazen zevkleri değişir. Bugün bu rengi daha çok severim, yarın bu yemeği daha çok severim, öbür gün işte bu arkadaşımla daha çok görüşürüm. Başka zaman, şurasını tatile gitmek için en sevdiğim yer diye anlarım sonra bir süre sonra sıkılırım başka yere. Şimdi bunun haramla helalle ilgisi yoktur. Allah’ın koyduğu sınırla ilgisi yoktur. Dolayısıyla gayri ahlaki de değildir toplum açısından bakıldığında. Onlar değişkenlik gösterebilir. Ama ben işte bugün bu rengi daha çok sevebilirim, öbür gün öbür rengi giyim kuşamımda.
Ama tesettürden vazgeçmem. O bir sabitedir, o değişmez. Allah Teala’nın beklentisi nettir, ayet açıktır. Peygamber Efendimiz’in duruşu son derece bu konuda belirgindir.
Ve bu durum benim için şunu gerektirir, evet ben bugün postmodern dönemlerde giyim kuşam tarzında farklı şeyler tercih edebilirim, farklı modeller ama bunun İslam’ın mahremiyet çizgisine uygun olması benim kırmızı çizgimdir. O köşe taşını değiştirmem. Evet ben bu postmodern zamanlarda tatile gidebilirim, biraz nefes alayım derim ama tatil adına israf etmemek, hiçbir şekilde israfa hayatımda yer vermemek benim kırmızı çizgimdir.
Ve ben eğleniyorum derken har vurup harman savuramam, israf ile tüketim çılgınlığına düşüp de topluma da kendime de zarar veremem. Dolayısıyla neler değişebilir dediniz, değişebilecek olan şeyler zamanın getirdiği yeni teklifler hayatımızda hep var olacaktır. Ama onları İslam’ın temel ilkeleriyle kıyaslayarak, bir karşılaştırma yaparak acaba bu İslam’a ne kadar uygun ne kadar ters onu ölçerek yaşamak her Müslüman’ın vazifesidir. Sadece bizim hayatımızda değil, Peygamber Efendimiz’in hayatında da bu böyleydi. Peygamber Efendimiz’in içine doğduğu bir toplum vardı. O toplumun gelenekleri, görenekleri, örfü, adetleri vardı. İnsanlar arasındaki ilişkilerin bir akışı vardı. Peygamber Efendimiz kendisine Kur’an ayetleri nazil olmaya başladığında her inen ayetle o toplumun gerçekliklerini karşılaştırdı.
Eğer ayete aykırı bir şey varsa, Allah’ın emirlerine, yasaklarına, hak olana, hakikat olana ters bir şey varsa insanlara bunu derhal bırakmalarını emretti. Ama eğer yapılan normalde aile içerisinde, toplum içerisinde, çarşıda, pazarda uygulana gelen İslam’ın ilkelerine ters değilse onun devamına izin verdi. Bugün bizim hayatımızda da çok benzer biçimde, bizim eğer bugünün şartlarının bizden beklediği, bu toplumun, bu çevrenin, bu dünyanın postmodern zihniyetin bizden beklediği, bize Allah-u Teala’nın bizden beklediğiyle kıyaslandığında ters geliyorsa, onu kesinlikle yapmamak gerekiyor.
Uçağda da mı böyle yapıyorsun? Günümüzde de hala buna uymak olur mu canım? deyip de İslam’ın temel prensiplerinden ödün vermeye yönelik insanları kışkırtıcı konuşmak gerçekten çok riskli. Çünkü Cenab-ı Hak, Hak ismiyle eğer hakikati bize ulaştırmışsa her birimiz son nefesimize kadar o hakikati takip etmek zorundayız.
Dün Peygamber Efendimiz’in zamanında ganimetten mal çalmak. Diyor ki Peygamber Efendimiz bir ayakkabı bağcığı bile olsa ganimetten yani kamu malından çalan insan diyor cehennemliktir. O bir ayakkabı bağı kadar bile ama ne olacak bu kadarcıktan deyip de izin vermediyse ve kamu malına, devlet malına hiçbir şekilde el uzatılmıyor ve bu ciddi bir hak ihlaliyse adı üstünde o o gün olduğu gibi bugün de böyle yarın da böyle olacak demektir.
Bu ilkeler ışığında aslında hayatımızı devam ettirdiğimiz zaman Allah-u Teala’nın Cenab-ı Hak ismiyle müsemma olan Rabbimizin bizlere hakikati doğruyu göndererek ne kadar güvenli bir alan yarattığını da fark edebiliriz.
Çünkü insan eğer batıla sapmışsa bugün öyle yarın böyle kendi keyfine, kendi menfaatine, kişisel ya da grup çıkarlarına uygun davranmaya başlamışsa kardeşinin düşünmeyi, onun ihtiyaçlarını, onun hakkını gözetmeyi bir kenara bırakarak zalimleşmişse ki batılın anlamı tam olarak budur.
Aslında güvensiz bir alana da girmiş demektir. Bugün bir başkasına zarar vererek, sınırları ihlal ederek, hukuku çiğneyerek, kul hakkı yiyerek kendisi kazancıda olduğunu zannedenin yarın haklarının çiğnenmeyeceğinden ve kendisinin mağdur olmayacağından asla emin olması mümkün değildir.
Sonuçta önemli olan ilkeli davranmak, bu şekilde model olmak, örnek olmak insanlara ve Cenab-ı Hakk’ın çizdiği o gerçek doğru, o değişmez hakikat üzerine hayata devam edebilmektir. Hocam bütün bu anlattıklarınızı, bu tefekkürümüzü toparlamak adına El-Hak isminin bizim kişiliğimizde ve toplumumuzda yansımaları ne olmalıdır, tecelliler ne olmalıdır?
Hem kendi özel hayatımız hem de toplum hayatı aslında bir düzen ister. Kaostan, kargaşadan, tertipsizlikten ve gelişi güzellikten hoşlanmaz. Bu hem bireysel yaşantımız için hem yakın çevremiz ailemiz, komşularımız, akrabalarımız için hem de çok daha büyük çapta düşündüğünüzde dünyamız için önemli bir durumdur.
Bunu sağlayabilmek için işte bizim vazgeçilmez, asla çiğnenmez dediğimiz sınırlarımız ve ilkelerimiz olmalıdır. Hercai olmak, bugün böyle, yarın böyle demek aslında insan o anda mutlu ediyormuş gibi görünse de uzun vadede mutsuz edecektir. Ve bir hedefi olmadan yaşayan insan, bir hakikate bağlanmadan, bir gerçeğe inanmadan ve o gerçek için gayret sarf etmeden gelişi güzel yaşayan insan eninde sonunda mutsuz olacaktır. Voğutçudan bakıldığında Allah-u Teala’nın, Cenab-ı Hakk’ın, bizlere o hakkı, o hakikati sabit değerleri hayatta sahip çıkacağımız, bundan vazgeçmem diyeceğimiz ve o uğurda yaşadıkça daha umutlu, daha huzurlu, daha güvende olacağımız değerleri bize göndermiş olması çok kıymetli.
Biz Allah’a olan imanımızla ve o imanımızın gereği yine iman ettiğimiz Kur’an-ı Kerim’in her bir ayetiyle, sevgili peygamberimizin her bir model davranışıyla bu hakikat çizgisini, doğruyu, gerçeği sahiplenmek ve evlatlarımıza da bu şuuru aşılamak zorundayız. Hocam bu kıymetli sohbet için çok teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ediyorum, sağ olun.
Değerli izleyenlerimiz, bugün El-Hak isminin bizzat ve sürekli olarak var olan, varlığı gerçek ve zorunlu olan gibi manaları olduğunu tefekkür ettik. Rabbimizin hak olduğu, onun vadinin, kelamının ve ona kavuşmanın hak olduğu şuuruna erişmek niyazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın efendim.
Allah’ım, Sen haksın, bizzat ve sürekli var olansın. Görünen ve görünmeyen alemlerin yegane sahibi ve yaratıcısı sensin.
Allah’ım, gönderdiğin peygamberler de haktır. Onların tüm insanları davet ettiği tevhid ilkesine, senin bir ve tek olduğuna iman eder, mutlak izzet ve yüceliğini ikrar ederiz. Resulullah’ın sünnetini takip etmeyi, onun havz-ı kevser başında karşıladığı ümmetinden olmayı nasip eyle bizlere. Rabbimiz, zatın hak olduğu gibi, kelamın da haktır.
Kullarını hakikate, hidayet ve esenliğe davet eden sözlerin en güzeli, en hayırlısı ve en doğrusudur. Hakla bahtılı ayıran furkandır. İlahi kelamına canı gönülden kulak vermeyi,
işittik ve itaat ettik nidasıyla Kur’an’ın hakikatleri üzere yaşamayı nasip eyle bizlere. Senin kullarına yönelik vaadin de haktır. Salih kulların için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hayal edemeyeceği nimetler hazırladığın vaadinin hak olduğuna iman ettik.
Allah’ım, bizleri iman edip salih amel işleyenler, Rablerinin rızası için ibadet edenler, gizli ve aşikar senin yolunda infak edenler, hayırda yarışanlar için vaad ettiğin adın cennetine varis eyle.
Namazlarına huşu içinde devam eden, faydası söz ve davranışlardan uzak duran, zekâtlarını veren, iffetlerini koruyan, emanet ve ahitlerine sadık kalan müminler için vaad ettiğin, fir-devz cennetine varis eyle.
Allah’ım, bizleri batıla, gerçeğe uymayan inanç, hüküm ve düşüncelere, rızana uymayacak tavır ve davranışlara yönelmekten koru, kibirlendiği, zulmettiği, emir ve yasaklarına aykırı davrandığı için müstehak olanları uyardığın azabından, nar-ı cehennenden muhafaza eyle cümlemizi.
Altyazı M.K.
İlk Yorumu Siz Yapın