"Enter"a basıp içeriğe geçin

İki Kral ve Bir Peygamber – Ayetlerde İnsan Tipleri 2.Bölüm

İki Kral ve Bir Peygamber – Ayetlerde İnsan Tipleri 2.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=dmpAey471u8.

Süh selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Bu cüzde İsrailoğullarının ahlaki problemlerinin yanında, ibadet ve sosyal hayatla ilgili Allah’ın hükümlerini terk etmeleri gündeme gelir. Bu konuda Müslümanlar da uyarılır.
Onlardan İsrailoğullarının hatalarına düşmemeleri istenir. Bir kavim düşünün ki, Rablerine verdikleri sözlerden her daim dönmüş, peygamberlerine karşı gelmiş, onları yalanlamışlar ya da öldürmüşlerdir. Evet, İsrailoğulları Rab’bini bilmeyen bir kavimdir. Nitekim Hz. Musa aleyhisselama ve kardeşi Hz. Harun aleyhisselama karşı gelmiş, Rablerinden başka hiçbir ilah tanımayacaklarına söz verdikleri halde, altın bir buzağı yapıp ona tapmış, ahitlerini bozmuş, ibadet hanelerini yıkmışlardır. Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de İsrailoğullarının yaptıkları bu sapkınlıklardan sık sık söz etmesinin hikmeti ne olabilir? Ey Müslüman, sen de dikkat et kendine. Sakın İsrailoğullarının yolundan gitme. Sözünde durmayan, peygamberlerini yalanlayan, kelimeleri eğip büken, Rab’bini bırakıp kendine başka ilahlar edinen İsrailoğulları gibi yapma. Yahudileşme temayülü gösterme. İsrailoğullarına Filistin bölgesinin kurulması için cihat emredildiğinde nankörlükleri ve korkaklıkları sebebiyle emirden kaçarlar. İşte bu cüzde, Rabbimizin cihat emri karşısında üç ayrı insan tipi, üç ayrı duruş çıkar karşımıza.
Hz. Musa aleyhisselam sonrası dönemde Filistin bölgesinde yaşayan bu insanlar Câlut, Talut ve Davud’dur. İşte senin duruşun senin makamındır. Ya esveli safiliğin ol, ya ah seni takvime çık. Filistin bölgesinde yaşayan İsrailoğulları, Firavun’un zulme altında pek çok eza cefaya katlanır.
Buna rağmen onları bu zulümden kurtarmak isteyen Hz. Musa aleyhisselama uzun süre direnirler. Sonunda kavmini ikna eden Hz. Musa aleyhisselam onları Firavun’dan kurtarmak için Kızıldeniz çölü yolunu seçer. Ancak Firavun İsrailoğulları’na yetişir. Bu durum karşısında İsrailoğulları Hz. Musa’ya sitem ederler. Musa aleyhisselam asasını uzatınca Kızıldeniz’in içinden sular ayrılarak yol oluşur.
İsrailoğulları Kızıldeniz’den geçer kurtulur. Azgın Firavun ile ordusu Kızıldeniz’de boğulur. Filistin toprakları putperest bir kavmin ayakları altında çiğnenirken İsrailoğullarından Filistin için cihat etmeleri istenir. Oysa İsrailoğulları şükrü bilmeyen nankör ve korkak bir kavimdir. Cihattan kaçarlar ve Mısır çöllerinde 40 sene zillet içinde yaşamaya mahkum olurlar.
Zamanla bu korkak nesil değişip yerini genç bir nesil alır ve Filistin topraklarına yeniden kavuşurlar. Çok geçmez ki bu toprakların büyük bir kısmı Amalika kabilesi tarafından işgal edilir. Üstelik bu kavmin başında zorlu bir savaşçı vardır. İriyarı güçlü kuvvetli bir kişi. Adı Câlut, kendi zalimdir. İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları Allah’ı severcesine severler. Müminlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
Bu ayette insanlar arasında bir kısmının Allah’ı bırakıp da başka varlıklar O’na ortak koştuklarından bahsedilir. Allah’a ortak koşanlar bu mabutlarını Allah’ı sever gibi severler. Bazen cansız varlıkları, bazen insanları, bazen melekleri,
İsa veya Üzeyir aleyhisselam gibi bazen diğer peygamberleri veya beşer durumundaki varlıkları, bazen de şeytanı bile tanrılaştırabilmişlerdir. Oysa bu ayette müminlerin Allah’a olan sevgisinin ve Allah’a olan bağlılığının,
müşriklerin bu sevgi ve tapma kuvvetinden daha güçlü bir bağlılıkla Allah’a bağlı oldukları vurgulanır. Allah’tan başkasına tapanlar, diğer varlıklara Allah’a ortak koşanlar aslında en büyük zulmü ve haksızlığı yapmışlardır. Ve Allah’ın hakkını ihlal ettikleri, çiğnedikleri için de zalim konumuna düşmüşlerdir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de başka bir ayette şirkin Allah’a ortak koşmanın en büyük haksızlık ve zulüm olduğu vurgulanmıştır. Özellikle Lokman Suresinde, İnne şirke le zulmün azîm. Şirk, hiç kuşkusuz en büyük bir zulümdür diye ifade edilmiştir. Çünkü Allah’ın hakkı ihlal edilip çiğnenmiştir şirk koşanlar tarafından. Dolayısıyla bu Allah’tan başka canlı cansız varlıklara tapanlar ve onu Allah’a ortak koşanlar zalim durumuna düşmüşlerdir. Kıyamet gününde ahiret aleminde bu zalimler azaba uğrayacaklardır. Ve Cenab-ı Hak öte dünyada bu tapan varlıklarla tapınanları yüzleştireceğini vurgular. Öte dünyada İbrahim Suresinde şeytanın kendisine tapanlardan beri olduğu ifade edilmiştir. Ben size bana tapın demedim. Ben size sadece ihva verip ayartmaya çalıştım. Siz de bana uydunuz. Aslında benim sizin üzerinizde hiçbir gücüm ve etkim yoktu. Ben çağırdım siz de geldiniz, gelmeseydiniz denilir.
Dolayısıyla burada suç tamamen tapan insanın kendisindedir. Aynı şey Maide Suresinin son kısmında Hz. İsa için de vurgulanır. Hz. İsa’ya Cenab-ı Hakk’ın ben ahirette İsa’ya insanlara Allah’ı bırakın da bana tapın diye sen mi söyledin diye soracağım. O da haşa ya Rabbi ben onlara Allah’a tapın dedim. Ve hayatta olduğum sürece de bunun savunucusu oldum diyecektir.
Onlardan beri olduğunu vurgulayacaktır. Ama onlar eğer azap edersen senin kulların, affedersen sen aziz ve hakimsin diyerek bütün kararın, bütün hükmün, kuvvet ve kudretin Allah’a ait olduğunu teslim edecektir. Dolayısıyla bu ayetlerde ister meleklere, ister şeytana, ister cansız putlara isterse diğer canlı varlıklara veya insanlara insanlar tapmış olsunlar.
Onların hiçbirisinin ahirette hükmünün olmayacağı vurgulanmıştır. Bütün kuvvet, bütün kudret, bütün güç ve karar Allah’a aittir. Ve Allah da bu haksızlığı ve zulmü yapanların aslında kendilerinin suçlu olduğunu vurgular. Çünkü hiçbir varlık başkasının iradesine, başkasının gönlüne hükmedemez. Peygamber bile Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk, sen istediğini zorla hidayete erdiremesin diye buyurmuştur. İnsanlar kendi iradeleriyle, özgür kararlarıyla taparlar herhangi bir varlığa veya tapmazlar. Bu tamamen onların kendi tercihleridir ama bu tercihin sonucuna da katlanmak durumundadırlar. Çünkü tek başına bir insan kalbine, iradesine ancak kendi tercihleriyle karar verebilmektedir. Kendi döneminde Hz. İbrahim aleyhisselam bütün toplum inkar etmesine rağmen, tek kişilik bir ümmet gibi Allah’a iman etmekte, onun birliğini kabullenmekte ve ona tapmakta asla geri durmamış. Ve diğer sapanların, şirk koşanların yolundan gitmemiştir. Bu açıdan öte dünyada, tapanlarla tapınanların birbirlerinden ayrışacakları ve kimsenin de birbirini kurtaramayacağı ifade edilir Kuran-ı Kerim’de. İsrailoğulları o dönemde savaşarak calutun başında bulunduğu Amalika ordusundan kurtulmak ister.
Ancak başlarında bir kralları yoktur. Bu sebeple Hz. Musa aleyhisselamdan sonra gelen bir peygamberden Allah yolunda savaşmaları için kendilerine bir kral tayin etmesini isterler. Bu peygamber de Allah’ın onlar için kral olarak Talut’u seçtiğini ve kendilerine cihadı emrettiğini haber verir. Gözleri para ve mal hırsıyla dönmüş İsrailoğulları fakir olan Talut’un krallığını kabul etmek istemezler
ve şöyle derler, daha zengin, daha varlıklı birinin kral olması gerekmez miydi? Bir kral soyundan ya da peygamber soyundan gelse olmaz mıydı? Oysa Talut fakir ama bilgilidir, ilim ve kudret sahibidir, cesurdur, boylu poslu, kuvvetli, iyi bir insandır.
İnanmak için hep bir mucize bekleyen İsrailoğulları hükümdarlığın bir işareti olarak meleklerin taşıdığı Hz. Musa ve Hz. Harun’a ait kutsal sandık gelince Talut’un krallığını kabul ederler. Talut ordusunu hazırlayıp yola çıkar. Ancak İsrailoğullarının düşman ordusuyla savaşmadan önce verecekleri bir savaş daha vardır, kendi nefisleriyle savaşı. Talut ordusuna şöyle seslenir, Allah muhakkak sizi bir nehirle deneyecek. O nehirden dayanamayıp kim içerse bizden değildir. Ama kim de eliyle bir avuç alması dışında içmezse bizdendir. O nehre varınca ordunun az bir kısmı hariç çoğu o nehirden içmeye başlarlar. Ordunun büyük bir kısmı imtihanı kaybetmiştir. Çünkü direnci ve sabrı zayıf bir topluluktur İsrailoğulları.
Ancak suyu içmeyenler nehri geçer. Bir süre sonra da, Talut’un kalabalık ordusunu karşılarında görünce çok korkar ve şöyle derler. Bugün bu orduya karşı bizim gücümüz, bizim yapacağımız bir şey yok. Ama içlerinden imanları çok güçlü olanlar, Allah’a kavuşacaklarını umanlar şu muhteşem sözü söyler. Nice az topluluk Allah’ın izniyle bir çok kuvvetli topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir. Cahalut ve ordusunun karşısına çıktıklarında dillerinden şu dua dökülür. Ey Rabbimiz bugün üzerimize sabır ve metanet yağdır. Ayaklarımızı sabit ve metanetli kıl. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et. Zafer ihsaneyle.
İki ordunun karşılaşmasıyla çok çetin bir savaş başlar. Doğrusu Cahalut ordusu İsrailoğullarından böyle bir saldırı beklemez. Talut’un ordusundan bir genç adı Davut, alınca eline taşını ve sapanını var gücüyle çekince taş gelir zalim Cahalut’un başını yarar. Sen sebat et, sabret, gayret et. Zulüm varsa yıkılır bir gün. Zalim Cahalut da ansızın yıkılır yere.
Zafer İsrailoğullarının olur. Peygamberleri onlara Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi dedi. Onlar o bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız. Ona zenginlik de verilmemiştir dediler.
Peygamberleri şöyle dedi, şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize hükümdar seçti. Onun bilgisini ve gücünü artırdı. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır. Hakkıyla bilendir.
Esasen bu ayette ilk dikkatimizi çeken husus, yüce Allah’ın göndermiş olduğu peygamberlerin doğrudan doğruya Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ediyor olmasıdır. Yani burada da aslında Allah peygamberinin İsrailoğullarına ilettiği bir tebliğ söz konusudur.
Ve peygamber diyor ki İsrailoğullarına şöyle diyor, Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.
Tabi esasen onlar kendileri istiyorlar Filistin için cihat etmek amacıyla tıpkı karşılarındaki ordular gibi kendilerinin de düzenli bir orduya sahip olması ve başlarında bir hükümdarlarının kendilerine hükmetmesi,
birliği beraberliği sağlaması ve böylece savaşın kazanılmasını kolaylaştırmasını istiyorlar. Ve peygamberleri onlara Talut’u hükümdar olarak atadıktan sonra yani Allah size Talut’u gönderdi hükümdar olarak dedikten sonra onlar buna itiraz ediyorlar.
Esasen bir topluluktan, inanan bir topluluktan Hz. Adem’den günümüze ilahi dinlere muhatap olan hangi topluluk olursa olsun hepsi açısından gerekli olan husus şu ki,
peygamber bir şey söylediğinde ona itaat etmeleri ve onun gereğini yerine getirmeleri gerekir çünkü peygamber bir yandan da toplumu Allah’ın koyduğu nizam doğrultusunda, Allah’ın vahiyle bildirdiği nizam doğrultusunda dizayn eden önderlerdir. Topluma yol göstermektedirler ve peygamberlerinin bu sözüne yani Talut’u göndermesine onlar itiraz ediyorlar ve diyorlar ki o diyorlar bizden değil ki neden onu hükümdar yapıyor Allah, ayrıca o zengin de değil. Tabi burada doğrusu bütün toplumlarda ortaya çıkan bir insan tipiyle karşı karşıyayız.
Allah Resulüne bir yandan inandık iman ettik diyorlar, senin getirdiklerini benimsiyoruz diyorlar ama diğer taraftan o bir hoşlarına gitmeyen hüküm verdiği zaman ona karşı çıkıyorlar.
Esasen onlar toplumsal değerleri birinci derecede güçte, kuvvette ve zenginlikte, şan şöhrette ve makam mevkii de gören kimselerdir.
Bu nedenle peygambere itiraz etmek durumunda kalıyorlar ve peygamberleri Talut hakkında onlara diyor ki Talut diyor sizin bildiğiniz gibi biri değil, o güçlü kuvvetli iyi biri ve ayrıca o fakir olsa bile onun bilgisi var. Tabi burada Talut’un özellikleri yine öne çıkarılıyor Kur’an-ı Kerim’de bu ayet-i kerimede hangi özellikleri onun güçlü kuvvetli fiziksel olarak yeterli yapıda olduğu ve ayrıca yine bilgili olduğu öne çıkarılıyor.
Bilgili olması en önemli değerdir çünkü Kur’an-ı Kerim’de de bilindiği gibi ilk emir oku ile başlar.
İlme yüce Allah Kur’an ve İslam özel bir önem atfetmiştir bu bakımdan burada hükümdarın söylediği Allah’ın mülkünü dilediğine vereceği daha doğrusu burada peygamber yüce Allah’ın mülkünü dilediğine vereceğini beyan ederek Allah lütfu geniş olandır hakkıyla bilendir buyurmaktadır.
Bu cüzde calut ve ordusu ile olan savaşta büyük başarılar gösteren ve sapanı ile attığı taşla onların krallarını öldüren genç davut dan söz edilir.
Rabbimiz Hz. Davut a.s. üzerinden adeta biz Müslümanlara şöyle seslenir. Sen niyet edersen bir sapan bir de taş zulmün karanlığını yere indirir. Sen yeter ki gönülden iste sabret ve sebat et.
İşte davut cesaretin imanın inanmanın sembolüdür. O niyet eder bir taş atmaya bir taşla calutu vurmaya niyet salih olunca elbette Rabbi taşa istikamet verir zalim calut yere serilir.
Savaşta büyük başarılar gösteren davut talutun kızıyla evlenir ve talut öldükten sonra İsrail oğullarının kralı olur. Kur’an-ı kerimde calutu öldürmesinden sonra davuda hem hükümdarlık hem de hikmet yani nübüvvet verildiği bildirilir.
Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler. Davut da calutu öldürdü ve Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi. Ona dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah’ın alemler için büyük lütufları vardır. İsrail oğullarının tarihinde peygamberlikle hükümdarlık ilk defa Hz. Davut’un şahsında bir araya gelmiştir.
İslami kaynaklarda Hz. Davut’un hükümdar olduktan sonra tebliğli kıyafet ederek halkın arasına karıştığı, hükümdarın ve devletin icraatı hakkında onların düşüncelerini öğrendiği nakledilir.
Hz. Davut’un Kuran’da belirtilen özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür. Allah Celle Celaluhu İsrail oğullarını savaşın şiddetinden korumak için Hz. Davut aleyhisselama zırh yapmayı öğretmiş, demiri yumuşatmak suretiyle ustaca işlenmiş geniş zırhlar yapmasını bildirmiştir.
Rivayete göre zırh yapıp giyen ilk kişi odur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde insanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Allah’ın nebisi Davut kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi buyurmuştur. Ayrıca Hz. Davut aleyhisselamın ibadete çok düşkün oluşu, günah işlemekten titizlikle kaçındığı, Allah’ı çok zikrettiği, ibadete ve salih amele düşkün olduğu Kur’an-ı Kerim’de belirtilmektedir. Hz. Davut’un sesi hem çok gür hem de çok güzeldir. Allah dağları ve kuşları da Hz. Davut’un buyruna vermiş, onlar da sabah akşam Davut’un o güzel sesiyle yaptığı tesbihine katılmışlardır.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de onun namazını ve orucunu şu şekilde övmüştür. Allah’ın en sevdiği namaz Davut’un namazı, en sevdiği oruç yine Davut’un orucudur. Kur’an-ı Kerim, Hz. Davut’a zeburun verildiğini bildirip muhtevasına kısaca temas etmekle birlikte ayrıntılı bilgi vermemektedir.
Hz. Davut yeryüzünde halife kılınmış, onun saltanatı güçlendirilmiş, adaletle hükmetmesi emredilmiştir. Allah’ın salat ve selamı Hz. Davut aleyhisselam ve diğer peygamberlerin üzerine olsun. Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davut, Câlut’u öldürdü. Allah ona, Davut’a hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmıyla diğerlerini sağması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.
Kur’an-ı Kerim bir eğitim metodu olarak geçmiş ümmetlerin hikayelerinden, onlara gönderilmiş elçilerin, peygamberlerin hayatlarından örnekler sunar. Kısalar adını verdiğimiz bu bölüm, Kur’an-ı Kerim’de aslında büyük bir yekûn tutar ve bazı peygamberlerden çok detaylı, bazılarından sadece ismen ve hayatlarının bir bölümüne atıfla söz edilir.
Hazreti Davut Aleyhisselam da Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen peygamberlerdendir ve farklı surelerde hayat hikayesine rastlanmaktadır. Davut Aleyhisselam’ın Bakara Sûresinde geçen hayatına dair bölüm aslında nübüvvetinden önce yaşadığı bir olayla ilgilidir.
Tefsirlerin bize bildirdiğine göre, henüz çocuk yaşında sayılabilecek Hazreti Davut orduda savaş için askere alınmış abilerinden haber almak üzere babası tarafından görevlendirilir ve onlara ulaşarak abilerinin hal ve durumlarını öğrenmek ister. Zalim bir hükümdar olan Câlût kendisine savaşacak bir yiğit aramaktadır ve Hazreti Davut bu işi Allah’ın izniyle üstlenir. Çünkü o bir peygamber duası almıştır tefsirlerin bize bildirdiğine göre. Yüce Allah Hazreti Davut’u bir zalimi ortadan kaldırmak için vesile kılar. Bu vesile aslında çok da böyle hayal ettiğimiz veya bugün zihin dünyamızda yer alan öyle büyük silahlarla filan gerçekleşmez. Bir taş ile zalim hükümdarın hayatına son verir Hazreti Davut bu Yüce Allah’ın izniyle dir. O güne kadar ellerinden yapılacak hiçbir şey gelmemiş olan topluluk Hazreti Davut’un bu hareketinden sonra özgürlüğüne kavuşur ve akabinde Cenab-ı Hakk’ın kendisine kitap, hikmet ve ilim vermesiyle nübüvvetle şereflenir Hazreti Davut aleyhisselam.
Davut Peygamberin daha önce Musa aleyhisselam ve İsrail oğullarına emredilen bir görevi yerine getirdiğini öğreniyoruz Kur’an-ı Kerim’den. Şöyle ki Musa Peygamber Allah tarafından aldığı emri İsrail oğullarına ulaştırmış ve onların Filistin bölgesine Arz-ı Mukaddesi adıyla anılan bölgeye girmelerini emretmişti. Ancak İsrail oğulları bundan korktular savaşmak istemediler ve meydan okuyarak Hazreti Musa’nın emrine karşı çıktılar. Sen ve Rabbin git savaş biz burada bekliyoruz eğer siz kazanırsanız biz geliriz dercesine kenara çekildiler. Onlara nasip olmadı bu büyük fetih Hazreti Davut’a nasip oldu. O mübarek topraklar etrafını bereketlik kıldığını Allah-u Teala’nın İsra Suresinde bildirdiği topraklar Hazreti Davut sayesinde fethedilmiş oldu. Davut aleyhisselam kıssası çerçevesinde anlatılan bu olay aslında Allah’ın dilediği zaman iyiler eliyle kötülere son verebileceğini gösteren en güzel örneklerden birisidir. Evet karşımızda Allah’a düşmanlık eden gücü her ne olursa olsun, kimliği her ne olursa olsun ve yetkisinin büyüklüğü ne düzeyde olursa olsun Allah dilerse kullarının eliyle bir kısmını bertaraf edip ortadan kaldırabilir. Ayet bize bunu
فَهَزَمُهُمْ بِاِدْنِ اللّٰهِ ifadesiyle Allah’ın adıyla, izniyle, O’nun müsaadesiyle orduyu yendiler şeklinde haber vermektedir. Bu yüce Allah’ın alemler üzerine bir fazlı bir ikramıdır. Çünkü imtihan sahası olan dünyada iyiler ve kötülerin mücadelesi ilk insandan beri ortaya çıkmış.
Ve bizim için yaşarken oldukça zor olarak addettiğimiz bütün bu olaylar Allah’ın tamam dediği noktada aslında son bulmuştur. Biz Hazreti Davud’un kıssasında O’nun ordu kumandanının izniyle başladığı bu çalışmada Allah’ın desteğiyle nasıl başarılı olduğunu görüyoruz. Ve biliyoruz ki Allah dilediği zaman fazlıyla, ikramıyla, lütfuyla bütün alemlere kıyamete kadar ikramda bulunacaktır.
Biz de ondan bunu murad ediyoruz ve diliyoruz.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir