Bir Kral ve İki Peygamber – Ayetlerde İnsan Tipleri 3.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Ypqej_FheEU.
Süh, selamun aleyküm bima sabartum feniyumu uqbeddar. Bu cüzde genel olarak infak, paylaşma ve yardımlaşma konuları üzerinde durulur ve infakın toplumu dirilttiği mesajı verilir.
Ahlaki bir görev olan infak, sahip olunan mal ve diğer şeylerin insanların hayrı ve iyiliği için Allah yolunda harcanması sarf edilmesidir. İnfak ruhu Allah’ın hoşnutluğu esasına dayandığı için, infakın gerçekleşeceği sosyal ortam da yine onun belirlediği ortam olacaktır. Bu ortamda en üst değer İslam kardeşliği ve bunun da ortaya çıkardığı ümmet olgusudur. Nitekim mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velileridir. İşte bu yüzden müminler namazlarını özenle kılarlar, kendileride rızık olarak verilen şeylerden bir kısmını Allah yolunda harcarlar. Sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, infak eden cömert kimseyle cimrilik yapanı, üzerinde zırh bulunan bir kişiye benzetmiş, cömert olanın Allah için yaptığı her harcamada zırhının gelişlediğini, cimrinin ise bir sadaka vermeye niyetlendiğinde
zırhının onu sıkıp hareketsiz bıraktığını ifade ederek cimriliğe yol açan mal hırsının insanı nasıl bir halet-i ruhiye içine soktuğunu anlatmak istemiştir. Yine bu cüzde dünyada gerçekleşen bazı diriliş örnekleri verilmiştir. Rabbimiz bu örnekleri göstererek insanların ahirete imanları artsın ve kalpleri tatmin olsun ister.
İşte bu sözüne ettiğimiz konulardan bir kısmı Hz. İbrahim Aleyhisselam, Hz. Üzeyir Aleyhisselam ve zalim Nemrut üzerinden aktarılır. Nemrut tarihin en kanlı, en zalim diktatörlerinden biridir. Bu zalim Hz. İbrahim Aleyhisselam döneminde Anadolu ve Irak bölgelerini de içine alan, o dönemde dünyanın en gelişmiş toprakları olan Mezopotamya bölgesinin tek hakimidir. Nemrut elinde bulundurduğu güce güvenip haddini aşar ve ilahlık iddiasında bulunur.
İslami kaynaklarda Nemrut için ilk defa kötülüğe teşvik eden, ilk defa taç giyen, yıldızların durumunu ortaya koyan ve ilk defa ateşe tapan ve insanları kendisine tapınmaya davet eden kişidir. Ancak yeryüzünde nerede bir Nemrut var? Allah orada bir İbrahim çıkarır onun karşısına. Çünkü bu Allah’ın kanunudur.
Bir tevhid peygamberi olan Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın firavunu da Nemrut’tur. Her ne kadar Nemrut ismi Kur’an’da yer almasa da, Bakara Suresi 258. ayette Allah’ın kendisine mülk ve hükümdarlık bahşettiği için şımarıp İbrahim’le tartıştığından söz edilen kişinin Nemrut olduğu müfessirlerce kabul edilmiştir.
Zalim kral Nemrut bir keresinde Hz. İbrahim’le Allah hakkında tartışmaya girer. Hz. İbrahim Aleyhisselam şöyle der, benim Rabbim dirilten ve öldürendir. Bunun üzerine Nemrut kendisinin de öldürüp dirilttiğini söyler ve iki kişi yakalattırır. Birisini öldürtür, diğerini sağ bırakır.
Bunun üzerine Hz. İbrahim Aleyhisselam, Allah güneşi doğudan getirir, sen de batıdan getir deyince o zalim afallayıp kalır. Allah’ın kudreti karşısında Nemrut’un acizliği böylelikle ortaya çıkmıştır. Surede konu edilen bu tartışmanın Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın putları kırdıktan sonra atıldığı hapishanede, bir başka rivayete göre de ateşe atıldıktan sonra gerçekleştiği kaydedilir.
Allah’a meydan okuyan Nemrut’un burnundan başına giren bir sivrisinek tarafından öldürüldüğü kabul edilir. Sivrisineğin sebep olduğu şiddetli ağrılar yüzünden sürekli olarak kafasını tokmakla dövdüren Nemrut, sonunda büyük bir acıyla ölmüştür.
Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileriyse Ta’ud’dur. O da onları aydınlıktan karanlıklara sürükleyip çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalırlar.
Hayat hak ve batıl mücadelesini sürekli bir şahitlikle yaşamakta, hak ve batıl mücadelesinde iyiler, kötüler, hak ve batıl mücadelesinde mücahitler ve zalimler var. İşte tarihin gördüğü en kanlı, en zalim diktatörlerden biri Nemrut idi.
Hz. İbrahim döneminde yaşamıştı. Anadolu ve Irak bölgesinde yani Mezopotamya bölgesinde yaşamış, o bölgelerde hüküm sürmüş, insanlığı zulme mahkum etmiş ve nesiller boyu insanlık tarihinde anılan bir örnek olmuştu.
Nemrut insanları kendi tahakkümü altına almak, insanları kendi hakimiyeti altında tutmak için kendi nefsini ilahlaştırmış ve insanları da kendisine tapınmak üzere bir sorumlulukla, bir hükümlülükle karşı karşıya bırakmıştı.
Fakat ilahi kanun gereği, Allah’ın yeryüzündeki sünnetullahı gereği, her firavunun bir Musa’sının olduğu gibi Nemrut’un da karşısında Hz. İbrahim vardı.
Hz. İbrahim Nemrut’la tartıştı, Nemrut’la müzakere etti ve Nemrut’a kendisinin bir Tanrı olamayacağını ortaya koyarak adeta onun oradaki bütün hükmüne ve hakimiyetine son verdi.
”Benim Rabb’ım insanları öldürür ve diriltir” dedi. Nemrut ”Ben de insanları öldürür ve diriltirim” dedi. İki tane insanı getirdi, birini sağ bıraktı, diğerini ise öldürdü.
Bunun üzerine İbrahim ”Benim Rabb’ım güneşi doğudan getirir, haydi sen de batıdan getir” dediği anda şaşakaldı Nemrut. Ne yapacağını bilemedi. Hz. İbrahim’e karşı büyük bir öfke ile doldu, onu ateşe attı, ateş İbrahim’e gül bahçesi oldu.
Nemrut o kadar azgınlaştı ki kendisinin Tanrı olduğuna dair öylesine bir öfke, öylesine bir nefret ile doldu ki artık, artık sözünü dinletebilmek için bütün insanları büyük bir eziyet, büyük bir zulüm ile karşı karşıya bıraktı.
Rabb’ımız onun Tanrılığına bir sivrisinek ile son verdi. Bir sivrisinek Nemrut’un kulağından girdi, beynini kemirmeye başladı.
O sivrisineği durdurmak ve o sivrisineğin beyninin içerisindeki yaptığı o işleri sakinleştirmek için ve kendisi de sakinleşmek için sürekli kafasına bir takım sopalarla vurdurmaya başladı. Ve bu sopalar sonunda onun sonunu getirdi. Nemrut büyük bir acıyla öldü ve insanlığa şöyle bir misal kaldı. Allah insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Tağutlar ise, zalimler ise, tuyan içerisinde olanlar ise, azgınlar ise insanları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Karanlığa mahkum eder.
Bu cüzde Allah yıkılmış bir şehirden geçen bir kişiden haber verir. Bu kişinin Hz. Üzeyir olduğunu tarihi bilgiler ve tefsirlerden öğreniyoruz. Hz. Üzeyir aleyhisselamın ismi Kur’an-ı Kerim’de sadece bir yerde Tevbe suresinin 30. ayetinde geçer.
Hz. Üzeyir ile ilgili temel problem, Kur’an’da da bildirildiği üzere Yahudilerin onu Allah’ın oğlu olarak kabul etmeleridir. Üzeyir aleyhisselamın peygamber olup olmadığı konusunda İslam alimleri arasında farklı görüşler vardır. İbni Kesir, Üzeyir’in peygamberliğine dair görüşün İslam alimleri arasında yaygın olduğunu nakleder.
Buna göre Hz. Üzeyir, Davud aleyhisselamla, Süleyman aleyhisselam veya Zekeriya aleyhisselamla Yahya aleyhisselam arasında yaşamıştır. Bakara suresinin 259. ayetinde 100 yıl uyuduğu bildirilen kişinin Üzeyir olduğu nakledilir.
Bu kişinin Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek demesi üzerine Allah onu 100 yıl ölü olarak tuttu, sonra diriltti. Ne kadar kaldın diye sordu. Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım dedi. Allah hayır 100 yıl kaldın. Anlamak için yiyeceğine içeceğine bak. Henüz değişmemiş. Eşeğine bak.
Ve kemiklere bak. Onları nasıl düzeltiyor ve üzerini etle kaplıyoruz buyurdu. Artık o adam için durum açıkça ortaya çıkınca biliyorum ki Allah kesinlikle her şeye kadirdir dedi. Rabbimiz bu mucizeyi öncelikle orada bulunanlara, sonra da vahiy yoluyla bu bilgiye ulaşan insanlara ibret kılmıştır.
Bu ibret Allah Teala’nın insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir ve ahiret inancının bir delilidir. Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekatı verenlerin mükafatları,
zapleri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. Yüce Allah Kur’an’da ne zaman bir vaid ve tehditten bahsetse, bunun peşinden bir vaat, bir müjde getirmektedir. Kur’an ayetlerinde sıklıkla karşılaştığımız bu durum bu ayette de söz konusudur.
Önceki ayetlerde faiz yiyen kimselerin şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kaldıkları beyan edilmişti. Bunun devamındaki ilahi ayetlerde ise ilahi bir müjde yer almaktadır. Öyleyse Allah’tan bağışlanma dileyerek durumunu düzeltenler için kurtuluş mümkündür. Kur’an’da yine pek çok ayette iman ve salih amelin birlikte yer aldığı bir hakikattir. İmanın bir gereği olarak amel boyutunun zikredilmesi sadece manevi, vicdani anlamda değil, maddi, eylem boyutunda da dinin bir takım gereklerini yerine getirmeyi gündeme getirmektedir. Zira ayette İslam’ın önemli ibadetlerinden ve temellerinden ikisi olan namaz ve zekat yer almaktadır.
İman-ı Kerim’de mutlak biçimde namaz emrine defalarca yer verildiği gibi bazı ayetlerde çeşitli üsluplarla namazın önemine işaret edilerek namaz kılanlardan övgüyle söz edilmiştir. Namazı ciddiye almayıp özünden uzaklaşanlar yerinmiştir. Birçok ayette salat ile birlikte ikame kelimesi ve türevleri kullanılarak
namazını vaktinde eksiksiz bir biçimde erkanına riayet edilerek ve devamlı olarak kılınması gereğine dikkat çekilmiştir. Çünkü namaz Kur’an’ın ifadesiyle gönülsüzce ağırdan alarak yapılan, gösteriş için gerçekleştiren bir ibadet değildir. Namaz Allah’tan yardım dileme yoludur. Zira sabır ve namazla Allah’tan yardım dilememiz emredilir.
Yine namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur. Şayet sizden herhangi birinizin kapısının önünden bir nehir aksa, o da ok ırmakta günde beş defa yıkanacak olursa, size göre o kimsenin üzerinde kir ve pastan bir eser kalır mı?
Asap üzerinde kir ve pastan hiçbir şey kalmaz ya Resulallah deyince Peygamber Efendimiz şöyle buyurur. İşte beş vakit namazın misali de böyledir. Allah onlar vasıtasıyla günahları siler. Namaz kılan kişi kıbleye yönelip de Rabbinin önünde huşu ve zilletle eğilip,
Rabbinin huzurunda bulunduğunu, Rabbinin her halini görüp gözettiğini hatırlayacak olursa bütün bunlar sebebiyle nefsi ıslah olur. Diğer taraftan Kur’an’da salat kelimesinin sıkça zekat ve zekata yakın manadaki infak kelimesiyle birlikte kullanıldığı görülür. Zira namaz ibadeti vesilesiyle ruhu arındırmak mümkünken zekat vesilesiyle de malı arındırmak mümkündür.
Sözlükte artma, arıtma, övgü ve bereket manalarına gelen zekat, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan Müslümanların malından alınan belli bir payı ifade eder. Bu payın maldan çıkarılması işlemine zekat denilir. Sadak-ı kerimesi de terim olarak zekatla eşyanlanmadır.
Zekatın Medine döneminde farz kılındığı görüş birliği halindedir. Ancak daha Mekke döneminde nazil olan ayetlerde inanç, temel ahlaki değerler ve müşriklere karşı bilinç inşası konuları ağırlıklı olsa da, kişinin sosyal sorumluluğu, çevresindeki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlı olması da değişik vesilelerle işlenmektedir.
Medine döneminde inen ayetlerde iman, ibadet, ahlak ve sosya ekonomik hayat arasındaki sık bağı ifade eden düzenlemeler daha da dikkat çekmektedir. Zekat bu ilişkilerin tam merkezinde yer almaktadır. Zekatın Allah katında ve sosyal hayattaki değerini bilen ve kurtuluşu ermek isteyen müminler zekatlarını verirler.
Zekat cimrilik hastalığından, aşırı mal hırsından kişiyi kurtarır. Kişiye cömertlik ve kendi alın terinden bir pay verebilme, verilen nimete yine kendi cinsinden şükretme hasleti kazandırır. Toplumda sosyal dayanışmayı güçlendirir, devletin ulaşamadığı ihtiyaç sahiplerine uzanarak kardeşlik duygularını besler. Fakiri onurunu incitmeden himayesini alır. Sermayenin tıl kalması yerine yıtırma yöneltilmesi zekat sayesinde sağlanır. Ayetin sonunda ise bu yüce hasletlere sahip olan kimseler için korku ve hüznün bulunmadığı haber verilir. Bu ifadeler gerek dünya, gerekse ahiret hayatı için şüphesiz geçerlidir.
Zira bu kimselerin oluşturduğu topluluk için dünyada korku ve hüzün sebepleri askeriye iner. Zengin yoksula merhamet eder, onu korur, derdiyle dertlenir. Yoksul da zengine şükran duyar, onu ve servetini kendisi ve kendisininki gibi korur. Diğer yandan bu kimselerin ahiret günü yüz yüze kalacakları durumdan dolayı sıkıntı çekmeyecekleri ve o günün dehşetinden korunacakları da söylenebilir.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçtığı o dehşet verici kıyamet gününde bu kimseler korunacaktır. Şüphesiz ebedi huzura erenler ancak iman eden, salih amel işleyen, namaza dost doğru kılıp zekatı veren kimseler olacaktır. Hz. İbrahim aleyhisselam Kur’an-ı Kerim’de kendisinden en çok söz edilen peygamberlerden biri, Üsvetül Hasene yani güzel bir örnektir. O Allah’a ibadet ve itaatten bir an bile uzak kalmayan, her durum ve şartta Allah’a yürekten dua eden, niyeti, yaşadığı hayatıyla hak yolunda dost doğru yürüyen bir peygamber,
muhteşem bir önder ve elbette salih bir kuldur. İbrahim tek başına bir ümmettir. Hz. İbrahim’in ailesi Kur’an’da örnek gösterilen iki aileden biridir. Biri İmran, biri İbrahim ailesidir. Ve yine Kur’an’da Halilullah sadece İbrahim için kullanılır.
O kavmine Allah’ı anlatırken onların vicdanlarını harekete geçirecek, onları düşündürecek yöntemler seçer. Bu zekice yöntemlerle taptıkları sahte ilahların şuursuz birer tahta ve taş parçasından ibaret olduğunu onlara göstermiş, onların aklen ve kalben buna ikna olmalarını sağlamıştır.
Nitekim Yahudiler, Hristiyanlar, hatta putperestler bile kendilerini putları kıran İbrahim’e nispet etmişlerdir. Fakat Kur’an onun bir Müslüman olduğunu belirterek son noktayı koyar. İbrahim ne Yahudi ne Hristiyan’dı. Fakat tam anlamıyla Hakka yönelmiş Hanif bir Müslümandı. Allah’a şirk koşanlardan da değildi.
Bir keresinde de Hz. İbrahim aleyhisselam, ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceksin, bana gösterir misin? deyince Allah, inanmıyor musun? dedi. Hz. İbrahim, bilakis inanıyorum ancak kalbimin de tatmin olmasını istiyorum deyince Allah şöyle buyurdu. O zaman dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları kesip parçala ve her bir parçasını bir tepeye bırak. Sonra onları çağır. Onlar uçarak sana gelecekler. Şunu bil ki Allah izzet ve hüküm sahibidir. Hz. İbrahim aleyhisselam bu şekilde yapınca onların birleşip bütünleşip kendisine doğru geldiğini görür ve böylece bir diriliş örneği yaşamış olur. Kalbindeki iman daha da güçlenir. Bundan sonra Allah yolunda infak edenleri Rabbimiz bir tohumdan 700 tane ürün alan çiftçiye benzetir. Burada hem ölü tabiatı nasıl dirildiğine dikkat çeker ki kainatta her an milyonlarca diriliş örneği yaşanmaktadır. Hem de infakın karşılığının kat kat verileceğini bildirir. Doğrusu Allah’a itaat ve ibadet mahiyetinde olan, İslam’a ve Müslümanlara yardım ve fayda getiren her harcama Allah yolundadır. Kur’an deyişiyle fi sebil illahtır. Bu manada infak yapanların alacağı karşılık toprağa ekilen ve bire 700 veren buğday tanesi örneğiyle açıklanmıştır. Genellikle iyiliklerin sevabı bire 10 olarak belirtildiği halde Allah yolunda harcamanın sevabının bire 700 oluşu hem çok önemli bir teşvik unsurudur hem de bu ibadetin diğerlerinden daha zor olduğunu gösterir. Çünkü nefisler cimriliğe meyillidir. Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararına’dır. Şöyle diyerek dua ediniz. Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.
Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme Miraç gecesi Allah-u Teala tarafından hediye edilen iki ayetten biri olan ve Bakarı Suresinin sonuncu ayeti bize çok güzel müjdeler verir. Bu ayete göre Allah-u Teala dünyada sınamak üzere gönderdiği insana gücünün üstünde hiçbir şey yüklemeyeceğini vaat etmektedir.
Cenab-ı Hak öylesine merhametlidir ki kim daha iyi iş yapacak diye yeryüzünde yaşamakla şereflendirdiği insanı hangi meziyetlerle donatmışsa o meziyetlere uygun olarak imtihan edecektir. Dinin kuralları içerisinde nimet-külfet dengesi vardır. Allah eğer zenginlikle bezemiş ve nimetini artırmışsa o kulundan karşılık olarak zekat ve sadaka bekler.
Sağlık nimeti ikram etmişse bunun karşılığı oruç tutmaktır. Ayakta namaz kılabilecek kadar sağlıklı olan oturarak namaz kılmaz ama hastalandığı zaman Allah ona bu ibadeti de kolaylaştırır. Dolayısıyla bir insanın kendi gücünün üstünde yapamayacağı, istitaat dediğimiz gücünün yetmeyeceği şeyler sorumluluk alanına girmez.
Bununla birlikte insanın kazandıkları ve kaybettikleri hep kendi kesbinin sonucudur. Kesp, kazanç, insanın fiilleri ve yaptıklarının kendi iradesi içerisinde gerçekleştiğini gösteren bir ifade olarak Kur’an-ı Kerim’de aslında sorumluluk alanımızı kendimizin belirlediğini göstermektedir.
Şöyle ki ayette geçen Leha Ma Kesebet ve Aleyha Mekte Sebet ifadesi, yaptığı iyiliklerin insanın kendilerine, kötülüklerin kendi aleyhine olarak elleriyle işlenmesinin sonucu ortaya çıktığını göstermektedir.
Bununla birlikte insan için her zaman Rabbine yakarmak ve ona yanaşarak, ”Ya Rabbi, gücümün yetmeyeceği şeyleri bana yükleme” demek gereği hasıl olmaktadır. Bu bir duadır çünkü.
Biz unutabiliriz, hata edebiliriz. Unutmak bilginin, hata iradenin işidir. Peki bu durumlarda, umutsuzluğa mı düşeceğiz yoksa Rabbimizden affedilmeyi mi bekleyeceğiz?
İşte ayet bize, ”Her zaman işlediğimiz hataların sonucunda, Rabbe el açıp yakararak bizi affetmesini telkin etmektedir, öğretmektedir. Gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bizlere yükleme Ya Rabbi. Bizden öncekilere verdiğin ağır sorumlulukları bize verme Ya Rabbi” demek, sevgili Peygamberimizin öğretisine uygun olarak sürekli afiyet istemek ve başımıza gelen herhangi bir durumda bunu atlatabileceğimizi, çünkü sınav dünyası içerisinde, imtihan dünyası içerisinde her şeyin geçici olduğunu bilmemiz, yine ayetten çıkaracağımız dersler arasındadır.
Rabbimize, bize karşı kötülük yapabilecek insanlar için yardım ve sığınma zorunludur.
Ayetin son kısmında ”Kâfir kavimlere karşı bize yardım et” cümlesi, insanın karşılaşabileceği durumlardan düşmanla ve istemediği, kendisine zarar verebilecek insanlarla karşılaştığı durumlarda yine sığınacak mercinin Allah olduğunu göstermektedir. Rabbimiz bizi üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sınavla imtihan etmemeyi vaad etti. Ettiği sınavlara sabretmemiz ve elimizi açarak ona yakarmak suretiyle yardım dilememiz de bu ayetin bize gösterdiği derslerden en önemlilerinden birisidir. Kur’an-ı Kerim bize geçmiş peygamberlerin ve onların ümmetlerinin kabul edilmiş dualarını öğretir. Bizim de dualarımıza bunları katmamızı tavsiye eder. Bunlar garantili ve kabul edilmiş dualar olduğu için biz de sözümüzü onlarla bitirelim.
Ya Rabbi bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri yükleme, bizi affet, bizi bağışla ve sen bizim Mevlamızsın, inkâr edici topluluklara karşı bize yardım et.
İlk Yorumu Siz Yapın