"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ölüm Karşısında Üç İnsan – Ayetlerde İnsan Tipleri 4.Bölüm

Ölüm Karşısında Üç İnsan – Ayetlerde İnsan Tipleri 4.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=MUOEXOXF0Ic.

Altyazı M.K.
Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyuma uqbeddar. Bu cüzde temel konu hayat ve ölümdür. Hayat anlamsız bir varoluş olmadığı gibi, ölüm de sonu hiç olan bir yok oluş değildir.
Aksine hayat, Rabbimizin rızasına talip olduğumuz bir faaliyet alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız ebedi varlık sahasına geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır. Bu hakikat Kur’an’da şöyle dile getirilir. Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.
Sevgili Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellemin, kişi nasıl yaşarsa o hâl üzre ölür, nasıl ölürse o hâl üzre dirilir hadis-i şerifi, hayatla ölüm arasındaki o sarsılmaz bağı anlatır. Dünyaya her gelenin ölüme yazgılı olduğu gerçeği şair yüreğinde şöyle dile getirilir. Biliyorum, oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına. Hiç şüphesiz kişilerin düşünce ve davranış biçimlerinin kaynağı iman yokluğu ya da varlığıdır. Allah’a inanan ve iman eden bir kul tam bir teslimiyetle sığınacak başka bir kapı aramaz ve ondan başka hiç kimseye muhtaç değildir. İnanan insan bütün varlığıyla özgürdür. Allah’a inanmayan ya da imani zafiyet gösteren kimse herkese boyun eğer teslim olur ve aslında bir esaret hayatı yaşar. Bu cüzde ayrıca fedakarlık, cihat ve savaş konu edilmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem döneminde Sahabe-i Kiram ve münafıkların farklı davranış biçimleri aktarılır
ve üç farklı insan tipi üzerinde durulur. Münafıklar, müminler ve şehitler. İmanın değer ifade edebilmesi için asli yerinde kalpte oluşması şarttır. Kökü kalpte olmayan varlığını sadece sözlü ifadeye borçlu olan iman, iman değildir.
Çünkü imana değer atfeden kudret ağızdan çıkan söze değil imanın oluştuğu yere kalbe bakar. Kalpte iman etmediği halde kendini Müslüman diye takdim eden kimseleri Kur’an münafık diye niteler. Hiç şüphesiz münafıklar inanmadığı halde kendisini mümin gösteren kimselerdir. Onlar göstermelik bir iman perdesi arkasında saklanırlar. Kalplerinde küfür taşıdıkları ve kendilerini gizleyip Müslümanlar aleyhide çalıştıkları için Allah onların kalplerine bir korku salmıştır. Deşifre olmaktan korkarlar. Müslümanların sırlarını ve bilgilerini alıp düşmanlara servis ederler. Kur’an iman konusunda gizli kapaklı hesaplar peşinde olan insan tipini münafık diye niteler.
Bu niteleme onun iç dünyasını güçlü bir anlatımla ortaya koyar. Bir insan düşünün inandım der, gönlüne ise inkar yönelişi hakim. Amacı inananlara zarar vermek, imana köstek olmak. Bu tutumuyla o daima ruh ve gönül dünyasındaki dolanbaşlı tünellerde karanlık dehlizlerde yaşar.
İşte bu karanlık dehlizlerde onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar konuştukları vakit yalan söylerler. Allah’a ve ahiret gününe inandık derler, Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa yalnızca kendilerini aldatırlar. Münafıkların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yeryüzünde fesat çıkarırlar. Onlar iman edenlere rastladıkları zaman inandık derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise biz sizinle beraberiz, sadece onlarla alay ediyoruz derler. Onlar istemeye istemeye namaz kılarlar. Müslümanların yaptıklarını sırf gösteriş olsun diye yapmaya çalışırlar. İşte o münafıklar ki hidayet karşısında sapıklığı satın almışlardır. Ticaretleri kar etmez, doğru yolu da bulamazlar. Sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur. Şu dört özellik kimde bulunursa o tam bir münafık olur. Kimde bu niteliklerden biri bulunursa onu terk edinceye kadar kendisinden münafıklıktan bir özellik vardır. Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde cayar. Husumet sırasında haktan sapar. Kafirlerle savaş durumu olduğunda münafıklar savaşa katılmazlar. Müslümanlara da engel olmaya çalışırlar. Onlar dünyevi menfaatler için yaşadıklarından ölümden çok korkarlar. Onlara gelin Allah yolunda savaşın ya da hiç olmazsa savunmaya geçin denildiğinde biz savaşmasını bilseydik arkanızdan gelirdik derler.
Oysa münafıkların kalbi imandan çok küfre yakındır. Bu yüzden kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler. Onlar kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi diyen kimselerdir. De ki eğer doğru söyleyenlerseniz kendinizden ölümü savın. Değerli dostlar insan iki dilden ibarettir. Bir konuştuğumuz dilimiz vardır, bir de gönül dili vardır ki o da kalptir. İmanın karar yeri kalptir. İman kalpte değilse nifak ortaya çıkar. Münafık imanını ikrar eden ancak küfrünü gizleyen kimsedir.
Münafıklar İslam tarihinin her döneminde Allah-u Teala Hazretlerinin basıflarını Kur’an’da ifade ettiği ve Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a en büyük zahmetleri çektiren insanlardır. En çok münafıklar Medine döneminde ortaya çıkmışlardı.
Münafıklar Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın risalet mücadelesinde kendi konumları, kendi menfaatleri, kendi çıkarları gereği Peygamberimizin yanında durdular. Ancak kalpleri ve gönülleri müşriklerin yanındaydı. Kalpleri ve gönülleri Yahudilerin yanındaydı, kalpleri ve gönülleri Peygamberimize, İslam’a ve Müslümanlara karşı kavgası olan, hasedi olan, düşmanlığı olan insanların yanındaydı. Münafıklar Uhud Harbinde kendilerini açık bir şekilde ortaya koymuşlardı.
Peygamberimizin yanındayız demişlerdi, Peygamberimizle beraber yola çıkmışlardı ve Peygamberimizle yola çıkıp o mücadelenin verileceği vakit yaklaştığı bir zamanda Allah Rasulünü terk ettilerdi. Yalnız bıraktılar, casusluk yaptılar, müşriklerle iş tuttular, casusluk yaptılar, gönülleri Peygamberimizle olup, Peygamberimizle yol yürüyen insanlara karşı bir kin ve nefret içerisinde oldular.
Peygamberimizin düşmanlarıyla birlikte dost oldular ve Peygamberimize karşı o mücadeleyi gönüllerinden kin ve nefretle yaptılar. Mescidde Peygamberimizin yanındalardı, savaşlarda Peygamberimizin yanında gibi dururlardı ama fırsat buldukları zaman ilk imtihan alanından çekip çıkarlardı.
Kalplerinde hastalık vardı münafıkların, kalplerinde olan o hastalık onların mücadelesinde birer adeta tökezleme olarak ortaya çıkıyordu. Fitnenin ve fesadın merkezi olmuşlardı, gizli kapaklı işler yapıyordu.
Peygamber Efendimizin meclislerinde, mescidinde bulunuyorlar, Peygamberimiz müminlere hitap ederken, onlara hakkı ve hakikati anlatırken onlar mescidde, mescidin köşelerinde birbirleriyle fiskos yapıyorlar. Birbirleriyle Peygamber Efendimizin o sözünü ve sohbetini sabote etmek için çaba ve gayret içerisinde oluyorlardı.
Onların kalplerinde hastalık vardı. Allah Resulü onların hastalığını dört cümle ile ifade etmişti. Konuştukları zaman yalan söylüyorlardı. Ey Muhammed! Biz seninle beraberiz diyorlardı ama gönüllerini Peygamberimizin ve İslam’ın düşmanlarını açıyorlardı. Emanet kendilerine lüsfedildiği zaman, kendilerine bir emanet verildiği zaman emanete ihanet ediyorlardı. Emanetin gereğini hakkı ile yerine getirmiyorlardı. Onları zimmetlerine geçirmeye çalışıyorlardı. Bir de zahmet zamanında, zor zamanlarda hemen akitlerini bozuyorlardı. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam’ın yapmış olduğu mücadelede Allah Resulünün mücadelesini sabote ediyorlardı. Gösterişçi insanlardı.
Fitneyi ve fesadı seviyorlardı. Müslümanlar Uhud’da büyük bir acı ve ızrapla karşılaşmışlardı onların nedeniyle, onların sebebiyle. Ve Uhud’da 70 şehit verildiği zaman kendilerinin sözünü dinlenmediği gereçesiyle müminlere diyorlardı ki Şayet siz Muhammed’in yanında değil de bizim yanımıza bulunsaydınız, öldürülmezdiniz diyorlardı.
Onların fitne ve fesadına karşı Allah şöyle cevap veriyordu. Onlar bizimle beraber olsaydı öldürülmezlerdi derler. Hayır bakalım öyleyse kendinizden ölümü savabiliyorsanız savın da görelim bakalım.
Rabbimizin zatına duyulan sonsuz güveni ifade eden Mümin ismi güven içinde bulunmak, korkusuz olmak anlamındaki emminkökünden türemiştir. Bu kökten türeyen bir isim olan Mümin inanıp tasdik eden, başkalarının güven içinde olmasını sağlayan sözüne, vadine güvenilen demektir.
Bu yönüyle bizzat Rabbimiz tarafından kendi kitabında Allah’a ve elçilerine inananlara isim olarak verilmiş ve insan Rabbinin isimlerinden biriyle vasıflandırılarak onurlandırılmıştır. Bu yolla adeta Rabbimiz bizde görmek istediği ahlakı, bizim için isim yaparak telkin etmekte, Müminlerden taşıdıkları bu sıfatın zorunlu sonucu olarak sözüne, vadine, ahlakına güvenilir, çevresinde itimat uyandıran biri olmalarını beklemektedir.
Müminler, gayba inanan, namazı dost doğru kılan, kendilerine rızık olarak verilenlerden harcayan, Kur’an’a ve indirilen bütün kitaplara iman eden ve ahirete de kesin olarak inanan kimselerdir. Allah ve Resulüne gerçekten inanan ve itaat eden Müminler fedakardır. Onlar canlarını ve mallarını Allah yolunda harcarlar.
Bu ölümden korkmayan Müminler şöyle anlatılır. Bir takım insanlar onlara ”Bütün insanlar size karşı birleşti, onlardan korkun” dediklerinde onların imanları artar ve ”Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diye cevap verirler. Onlar korkusuzdur.
Müminler birbirlerinin velileridir. Bu yüzden birbirlerine sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşırlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Allah ve Resulüne itaat ederler. Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da, bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler.
Allah sabredenleri sever. Onların sözleri ancak ”Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve yolunda ayaklarımızı sağlam tut, kafir topluma karşı bize yardım et” demekten ibarettir. Allah de onlara hem dünya nimetini hem de ahiretin güzel mükafatını verdi. Allah güzel davrananları sever.
Mekke’den Medine’ye hicretle, inananların ve sevgili Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın yeni bir dönem açıldı. Medine, onları kucaklayan ve daha önce geçirmiş oldukları bütün sıkıntıları unutturan bir ana, bir yuva olmuştu onlar için. Fakat Mekke müşrikleri, Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam ve inananları burada da rahat bırakmadılar. Henüz devletleşme sürecinde olan bu topluluk için yeni bir sayfa savaşlarla açılmak zorundaydı. Çünkü Mekkeliler ordularını toplayıp önce Bedir’de sonra Uhud’da Müslümanlarla savaştılar. Daha çok kendilerini koruma amacıyla hazırlanan müminler, Uhud’da aslında büyük bir dağılma ile sınandılar. Bu dağılmanın temelinde sevgili Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın öldürüldüğü haberinin yaygınlaşması aslında esas olmuştur.
Çünkü Musab bin Umeyr’in Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam’a benzediğini ve o öldürüldüğü zaman Uhud’da onu öldüren inkarcının, Peygamberi öldürdüğünü iddia etmesi müminler arasında maalesef bir dağılmaya sebep oldu. Bu dağılma insani olarak belki kaçınılmazdı veya Allah’ın hikmeti gereği müminlere başka şeyleri öğretmeyi hedeflemişti ama
tabi ki sonuç hezimete doğru gitmek üzereydi. Onların bu durumu, onların içinde bulunduğu bu çıkmazı anlatan ayet, daha önceki ümmetlerden sabır, sebat gösteren ve savaşta bile ihsan makamı ile davranışlar sergileyenleri anlatmakta, onlardan bahsederken Rab’lerine adanmış kişiler olarak ribbiyûn ifadesi ile söz etmektedir. Evet, geçmiş ümmetlerde Allah’a adanmış ve Peygamberleri ile birlikte savaşan, karşılaştıkları zorluklarda yılmayan,
zafiyete düşmeyen, geri dönmeyen insanlar vardır ve bunlar ilk Müslümanlara ve sonra geleceklere güzel örnekler teşkil etmektedirler. Allah’ın yardımını hissettikleri için sebat göstermişler, kaçmaktan veya korkmaktan kendilerini alıkoymuşlardır.
Yine dua vardır dillerinde çünkü bilirler ki Allah ancak yardım ederse başarıya kavuşacaklardır. Büyük bir mütevazılıkla sabit kadem olurken Rab’lerine şöyle niyaz ederler,
Rabbimiz günahlarımızı bağışla, işimizdeki aşırılıklarımızı affeyle, ayaklarımızı kaydırma, sabit eyle ve bize inkârcılara karşı yardım et. Öyle ihlas da yapılır ki bu dualar, Allah onları hem dünyada hem ahirette mükafatlandıracak şekilde karşılık verir. Çünkü Allah hem sabredenleri hem de işini ihsan ile yapanları yani muhsinleri sevmektedir. Ayetler karşımıza iki ifadeyi de sabrı ve ihsanı Allah’ın muhabbeti ile takdim eder. Bu o kadar önemlidir ki yardıma muhtaç olduğumuz anda güvenini hissedeceğimiz Yüce Rabbimiz tabii ki bizi karşılıksız bırakmayacak. Orada desteğini verdiği gibi yaptığımız amelin karşısında sevabını da bize verecektir. Bu üstelik sadece dünyada değil ahirette de karşılık bulacak çalışmalarımız için geçerlidir. Yüce Allah’tan dileğimiz geçmiş ümmetlerde bu övgüyle söz edilen adanmış insanlar gibi ona yakın olmayı nasip etmesi ve sabrımızı afiyetle birlikte arttırmak suretiyle işimizi iyi yapma konusunda yardımını bizden esirgememesi olmalıdır. Çünkü Uhud ahalisinin, Uhud’da dağılanların ve Hz. Peygamberin çevresinden, onun emrinden uzaklaşanların bu ayet ile uyarıldıkları bizim için de malumdur. Allah yolunda canlarını feda eden ve bu yolda ölen müminlere şehit denir. Şehitler canlarını imanlarına şahit gösterenlerdir. Böylece şahitliğin şehadetin en üstün makamına ulaşırlar. Ayrıca canını Allah yolunda feda eden kimsenin hemen cennet nimetlerine erişmesine, Allah ve melekler tarafından şahitlik edilmesinden dolayı gören, tanıklık eden şahit anlamını esas alanlarsa, Allah’ın vaad ettiği nimetleri hazır olarak görüp, onlardan yararlandığı yahut kıyamet gününde kendisinden Hz. Peygamber ile birlikte geçmiş ümmetler hakkında şahitlik etmesi isteneceği için ona şehit denilmiştir. Allah yolunda can vermek bir Müslüman için en büyük ülküdür. Öyleyse şehadet bir sevda işaretidir. Şehit Allah’ın dinini savunmak, saldırıya uğrayan vatanlarını can, namus ve mal mülklerini korumak için öldürülen Müslümanlara verilen bir mertebedir. Şehidin Allah katında mükafatı ne güzeldir. Şehit bağışlanır, cennetteki makamı gösterilir, kabir azabından korunur, büyük günün korkusundan emin olur.
Cennette de Peygamberler, Sıddıklar, Salihlerle beraber olurlar. Sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur. Ölüp de Allah katında hayırlı bir mertebeye erişen kullar içinde şehitten başka hiç kimse kendisine içindekilerle birlikte dünya verilecek olsa yeniden dünyaya gelmek istemezler.
Şehit, şehitliğin ne kadar üstün bir mertebe olduğunu gördüğü için dünyaya dönüp bir kez daha şehit olmaya arzular. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler. Rableri katında Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar.
Arkalarından kendilerine ulaşamayan, henüz şehit olmamış kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. Ölüm, yani hayatın en önemli gerçeği belki. Ölüm varsa hayat, hayat varsa ölüm. Bir çelişki mi, arasında bir ilişki mi var yoksa bir tamamlayıcılık ilişkisi mi var? Bir dikotomi mi sosyolojik anlamda diye değerlendirdiğimizde aslında arada daha çok bir devamlılık olduğunu görüyoruz. Ancak bazı insanlar için yaşamak, dünya hayatı daha ilgi çekici gelirken bazıları birtakım yüksek hedefler, hulvi gayeler için yeri geldiğinde hayatını, o tatlı canını seve seve feda etmeyi tercih edebiliyor. Tabi bu çok yüce bir duygu, olağanüstü, yüksek bir feragat ahlakını bize gösteriyor. Kur’an-ı Kerim’de sevgili yüce Allah, sevgili peygamberine de tabi çok çeşitli örnekler vererek bunu anlatıyor. Ve diyor ki Allah yolunda öldürülenlere sakın ölüler demeyin onlar diri diriler. Evet bazı insanlar hakikaten diri diriler ancak biz onların varlıklarını eserlerinden daha çok hissederiz. Ve tabi Allah yolunda öldürülmek tabiri şehitlik için tercih ettiğimiz kullanılan bir tanımlama. Kur’an-ı Kerim şehitler için çok yüksek mertebelerin olduğunu, onların rızıklandırılmaya devam edeceğini ve arkalarında henüz şehit olmayı bekleyenlerin olduğunu ve o yüksek rütbeyi bir şekilde elde etmek için insanların çabalayacaklarını söylüyor. Bu aslında büyük bir müjde. Tabi insanlar bu müjdeye erişmek için tarih boyunca canlarını seve seve vermişler ve Müslümanlar için bu yüksek bir efendim gayeye çoğu zaman dönüşmüş. Tabi Kur’an-ı Kerim’deki bu müjdeyi sevgili peygamberimiz bir hadisinde şöyle ifade ediyor. Diyor ki ölüp de ahirete irtihal edenlerden hiç kimse tekrar dünyaya geri dönmek istemez.
Oysa şehitler ahirette kendilerine lütfedilecek o yüksek mertebeyi gördükten sonra arzu ederler ki tekrar dönsünler dünyaya ve yeniden şehit olup o mertebeye defalarca nail olsunlar. Ve yine Kur’an-ı Kerim’de şehitler, peygamberler, sıdıklar ve Allah katında övülmüş kişilerle birlikte diller şeklinde müjdeye nail olurlar.
Tabi Allah katında çalışmak, çabalamak her zaman insanın canını feda etmesini gerektirmez. Dinimizde kullanılan mücadele kavramı ve cihat olarak daha çok tercüme ettiğimiz bir önemli kavram var.
Cihat aslında emek veren, çaba harcayan, yaptığı işi iyi yapmaya çalışan, yüksek gayelerle insanlığın mutluluğu için kendi bireysel çabalarını, emeklerini feda eden insanlar için takdir edilen yüksek bir kavram.
Tabi cihat eden insanlar aynı şekilde övgüyle karşılanmış ve onlar bir işte, bir çabada, bir emekte başarı kazanmak için ve nihayetinde Allah’ın rızasına erişmek için çaba harcayan insanlar olarak değerlendirilmiş. Tabi İsar ahlakı dediğimiz yine Kur’an-ı Kerim’de kendine başkalarını tercih etme ahlakı şehitlerde gördüğümüz en tipik örneklerden bir tanesi.
Ve onların ne dünyada ne ahirette üzülmeyecekleri aksine sürekli bir mutluluk ve sevinç içerisinde olacakları müjdelenmiş. İlgili ayet özellikle Ali İmran Suresi 169 ve 170. ayetlerde bunu görüyoruz. Şehitlik özellikle İslam söz konusu olduğunda çok yüksek bir derece olarak adlandırılıyor ve şehitler sadece yaşadıkları dönemde değil, kendilerinden sonraki dönemlerde de tarih sahnesinde isimleri altın harflerle yazılan kıymetli kişiler kategorisinde yer alıyor. Şöyle düşünebilir insan canını feda etmek yani var olan her şeyini bir şey için feda ediyor olmak hakikaten çok yüksek bir ahlakı gerektiriyor.
Böyle olunca tabi insanlar canından vazgeçmek için daha yüksek bir hedef gözeterek hareket etmek durumundalar. Şehitlerin o yüksek hedefi, yüksek mertebeyi hayatlarında yaşarken bir ideale dönüştürdüklerini ve insanların, Müslümanların, samimi Müslümanların şehit olmak için gayret ettiklerini tarih, özellikle İslam tarihi bize örnekleriyle anlatıyor.
Tabi çabalamak, emek vermek, kalıcı olana destek olmak, yatırım yapmak onun için kendi hayatını bir yerde feda etmek olağanüstü derecede takdir bekleyen ve onu hak eden bir yüksek duygu olsa gerek. Yaşayarak değil bazıları bu dünyadan giderek kalıcı direliği tercih etmiş oluyorlar böylece.
Tabi şehitleri anlatmak için dizeler olsa yetmez herhalde onları anlatmaya ama Erdem Beyazıt diyor ki ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm, ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.
Evet, ölümsüzlüğü tadan şehitlerimize rahmetle onların ruhları şad olsun onlar var oldukça bizler bu dünyada huzurla yaşamaya devam edeceğiz.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir