Menfaatine Düşkün İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 25.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Gid2hm8znQE.
Altyazı M.K.
Süh. Selamun aleykum. Bima sabartum. Feniyumu uqbeddar. İnsanın en tehlikeli özelliği menfaatine düşkün olmasıdır. Bu onu daha bencil bir hale getirir. Kur’an insanı bu özelliğinden kurtarmak için
infak ve başkalarını düşünme gibi güzel hasletleri ön plana çıkarır ve güzel davranışların insanların gündemi olmasını ister. Bu cüzde insanın bazı zaaflarına dikkat çekilmekte ve menfaatine düşkün insanların neler yapabileceği, hangi felaketlere yol açabileceği iki örnek üzerinden anlatılmaktadır. Bu felaketlerden birisi cahiliye döneminde kız çocuklarının öldürülmesidir ki
bu durum garip bir menfaatten kaynaklanmaktadır. Çünkü o dönemde bir aile kız çocuğunu utanç vesilesi olarak görmektedir. İkinci olarak da menfaatine düşkün bir insan kendisini hayatın merkezine koyar ve herkesin kendisini övmesini kendisi hakkında konuşmasını ister. Adeta nefsini tanrılaştırır. Kur’an buna da dikkat çeker. Bu cüzdeki üç insan tipi
menfaat zaafı olanlar cahiliye dönemindeki tutarsız insanlar ve hevasını tanrı edinen ve bilgi üzerinde sapan bir kişidir. İnsanlar bireysel, toplumsal hayatlarında türlü sıkıntılar ve zorluklarla karşılaştıkları gibi mutluluk ve sevinç zamanlarını da yaşarlar.
Başka bir ifadeyle iyilikler ve güzellikler hayatın ne kadar gerçeği ise kötülükler ve musibetler de hayatın bir o kadar gerçeği ve ayrılmaz bir parçasıdır. Musibet zamanında nereden gelip nereye gittiklerini tefekkür edebilenler yeryüzünde Allah’a ibadet için bulunduklarını ve yine ona döneceklerini hatırlayabilenler sınavı kazanacak olanlardır. Bu cüzde insanın genelde hep iyi şeyler istediğini
ama başına bir musibet gelirse de hemen ümitsiz ve karamsar olduğundan bahsedilir. İlahi vahyin terbiyesinden geçip gönül zenginliğine ulaşamamış insanın dünyevi menfaatler konusundaki açgözlülüğü, ayrıca böyle birinin yine ruhi gelişmemişlik ve manevi yoksulluk nedeniyle hayatın mihnetleriyle, bela ve sıkıntılarıyla karşılaştığında
sergilediği dayanıksızlık, ümitsizlik ve karamsarlık dile getirilmektedir. İşte bu insan sıkıntıdan kurtulur, nimet ve bolluğa, rahatlığa erişirse bunu Allah’ın lütfu bilerek ona şükran ve minnet duygularını arz etmek yerine bu benim hakkımdır, bunu hak ederek kazandım, buna layık bir adam olduğum için Allah lütfetti gibi sözler söyler veya bu anlama gelebilecek küstahçe bir tavır takınır.
Elde ettiği bu nimetin ve bu hayatın ebedi olacağını zanneder. Ama ne zaman ki bu nimet elinden gider ve bir musibet gelirse uzun uzun yalvarır, önceden inanmadığı Allah’a dua eder. Kısaca insan elde ettiği nimetle hemen şımarır, başına gelen musibetle de hemen sızlanmaya ve şikayete başlar. Karamsar, dayanıksız ve ümitsiz bir hale gelir.
O bedbaht kişinin düşüncesine göre kıyamet kopmaz ama dönüp Rabbinin huzuruna gitse bile şirk koştuğu halde orada da güzel şeyler bulacağına emindir. Keza bu tiplerin Rabbime varacak olsam bile onun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim şeklindeki ifadeleri de aynı zihniyet ve karakter yapısının dışa yansıması olan bir sorumsuzluk, ciddiyetsizlik ve küstahlık örneğidir. İman ve ahlakta kemale ermiş olan kişi ise tam aksine Allah karşısında kulluğunun bilincinde olur. Nimeti ondan bilir. İslami bakış açısıyla mal sahibi olan kişi gerçekte o malın sahibi değil emanetçisidir. Malın gerçek sahibi Allah’tır. O sebeple emanetçi elindeki emanet üzerinde onu verenin isteği yönünde tasarruf etmek durumundadır.
Böyle davranmadığı hallerde emanetçi kendini mülkiyet vehmine kaptırmış olur. İman ve ahlakta kemale ermiş kişi sahip olduğunda şükreder, kaybettiğinde sabreder. Yoklukta olduğu gibi varlıkta da Allah’a kulluğunu ve niyazını sürdürür. Nihayet ahiret konusunda tam bir sorumluluk kaygısı duyar, buna göre yaşar, buna göre konuşur.
Çünkü o Kur’an’ın ve Peygamber’in eğitiminden geçmiştir. İnsan iyi şeyleri istemekten usanmaz. Başına bir kötülük geldiğinde ise büsbütün ümitsiz ve karamsardır. Uğradığı bir sıkıntıdan dolayı ona tarafımızdan bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir. Bu benim hakkımdır. Ayrıca kıyametin kopacağını sanmıyorum ama dönüp Rabbime varacak olsam bile onun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim. Biz inkara sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir ceza tattıracağız. Allah insanı yeryüzünde eşrefi mahlûkat olarak var etti. İnsan yeryüzünde şerefli ve güçlü olarak var olabilmek için Rabbimiz ona muhteşem bir meziyet verdi. Buna kalp diyoruz. Kalp akılla vahiyle buluştuğu zaman muhteşem bir hazine olur.
Kalp vahiden ve akıldan uzaklaştığı zaman bir nefis haline dönüşür. İnsan nefsini kalbinin, aklının ve vahyin emrinde tutmayı başaramazsa hem kendi dünyasını hem beraber hayatı paylaştığı insanların dünyasını adeta zehir eder. Bunun bir de ahiret boyutu vardır. İnsanlar bireysel ve toplumsal hayatlarında türlü sıkıntılar ve zorluklarla karşılaştıkları gibi mutluluk ve sevinç zamanlarında da o huzuru yaşarlar. Başka bir ifadeyle iyilikler ve güzellikler hayatın ne kadar gerçeği ise
zorluklar, imtihanlar, musibetler de hayatın o kadar gerçeği ve hakikatidir. Musibet zamanlarında, imtihan zamanlarında nereden gelip nereye gittiklerini tefekkür edebilenler yeryüzünde Allah’a kulluk için bulunduklarını ve yine ona döneceklerini hatırlayabilenlerdir.
Sınavı kazanacak olanlar da onlardır. Bu cüzde insanın genelde hep iyi şeyler istediğini ama başına bir musibet gelince de hemen ümitsiz ve karamsar olduğundan bahsedilir. Bizden bahsedilir.
Nimetler içerisindeyken ne kadar neşeli, huzurlu olduğumuzdan ama bir acı haber aldığımız zaman, bir ölüm haberi aldığımız zaman, kendimizin hayatına ve ölümüne dair bir haber aldığımız zaman hemen ağzımızın tadı kaçar.
İlahi vahyin terbiyesinden geçip gönül zenginliğine ulaşamamış insanın, dünyevi menfaatler konusundaki aşk özlülüğü, ayrıca böyle birinin yine ruhi gelişmemişlik ve manevi yoksulluk nedeniyle, hayatın mihnetleriyle,
ve vela ve musibetleriyle, zahmetleriyle karşılaştığında sergilediği dayanıksızlık, zayıflık, ümitsizlik ve karamsarlık bu surede dile getirilmektedir. İşte bu insan sıkıntıdan nasıl kurtulur? Nimet ve bolluğa, rahatlığa erişince hali ne olur?
Bunları Allah’ın lütfu bilerek, ona şükran ve minnet duygularını arz etmek yerine insan, bu benim hakkımdır, bunu ben hak ederek kazandım, buna layık bir adam olduğum için bunlar bana verildi, Allah bana bunun için verdi bunları diye sözler söyler veya buna benzer,
ve haşa ve haşa Rabbimize karşı bir nankörlük, bir küstahça tavır içerisinde girer, işte o zaman eldettiği bu nimetin ve bu hayatın ebedi olacağını zannettiği bütün düzenleri alt üst olur. Ne zaman? Bir musibet geldiği zaman. Bir musibet gelince Allah’a uzun uzun yalvarır,
o musibetler Rabbini hatırlar, önceden göz ardı ettiği Rabbini daha çok hatırlar ve ona dua eder. Tıpkı Rabbimizin Kur’an’da dalgalı bir denizde büyük bir gemiyle seyahat eden insanların o dalgalar karşısında
Allah’a nasıl sığındıklarını, Rabbimiz’den nasıl yardım istediklerini, sonra Rabbimiz onları selamete ulaştırınca nasıl da şımardıklarından bahseder. İnsanın başına gelen musibet ile hemen sızlanmaya başlaması ve şikayete başlaması aslında onun ne kadar zayıf olduğunun göstergesidir. Kimi insanlar bu bedbahtlığa düşerler. O bedbaht kişinin fikrine göre, düşüncesine göre kıyamet kopmaz. Ama ola ki koparsa Rabbinin huzuruna gittiği zaman bile müşrik olduğu halde, Rabbına şirk koştuğu halde orada da güzel şeyler bulacağını ümid eder.
Hatta ondan o kadar emindir ki Rabbime varacak olsam bile onun huzurunda benim için güzel ve çok güzel şeyler bulunacağından eminim şeklinde bir düşünceye kapılır.
İşte bu bir zihniyet ve karakter yapısıdır. Bu bir aymazlıktır. Bu bir ciddiyetsizliktir. Bu Allah’a karşı bir küstahlıktır. İman ve ahlakta kemale ermiş olan kişi ise tam akside Allah karşısında kulluğunun bilincinde olur, nimeti ondan bilir. Vahyin bakış açısıyla mal sahibi olan kişi gerçekte o malın sahibinin kendisi değil emanetçisi olduğunun farkındadır. Malın gerçek sahibi Allah’tır. O sebeple emanetçi elindeki emanet üzerinde onu verenin, onu lütfedenin isteği doğrultusunda, emirleri doğrultusunda tasarrufta bulunmalıdır.
Böyle davranmadığı durumda emanetçi kendisini mülkiyet sahibi konumuna koymuş olur. Bu bir vehimdir. İman ve ahlakta kemale ermiş kişi ise sahip olduğuna şükreder, kaybettiğine sabreder, yoklukta olduğu gibi varlıkta da Allah’a dayanır.
Allah’a olan kulluğunu unutmaz, ona niyazını devamlı kırar. Nihayet ahiret konusunda tam bir sorumluluk hissiyle davranır.
Buna göre yaşar, buna göre konuşur. Çünkü Kur’an’ın ve Peygamber’in gösterdiği o vahyin terbiyesinde, o eğitimden geçmiştir. Cahiliye dönemi insanlarının düşünceleri, inançları ve kültürleri çelişkilerle doludur. Bu cüzde müşriklerin bu çelişkili tutumlarına yer verilir. Örneğin onlar cahiliye kafası sebebiyle taptıkları putlarına dişi isimler koyarlar ve onları haşa tanrıça kabul ederler. Ancak kendi kız çocukları doğunca tamamen farklı bir psikolojiye girer, ruh halleri bozulur, utançlarından ve kızgınlıklarından yüzleri mosmor olur.
Onların bu tutarsız hallerini Kur’an şöyle anlatır. Kimi kullarını onun bir parçası saydılar? Şüphesiz insan apaçık bir nankör. Yoksa o yarattıkları arasından kızları kendisinin saydı da erkek çocukları size mi ayırdı?
Onlardan biri kız çocuğuyla müjdelenince öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur. Mücadele de başarısız olarak ömrünü süslenmekle geçirecek olan kız çocuğu mu diye öfkeyle sorar. Allah Kur’an’da masum bir çocuğun canına kıymanın büyük bir günah, büyük bir suç olduğunu açıklar ve ahirette bunun hesabını soracağını belirterek insanları böyle bir hataya düşmekten alıkoymaya çalışır ve uyarır.
Bir başka tutarsızlıkları ise Kur’an’da Rahman’ın kulları olarak nitelenen melekleri dişi saymalarıdır. Onların bu sapkınlıklarına karşın Allah Teala onların bu dengesizliğini sorgular. O meleklerin yaratılışlarına tanıtma olduklarını sorar. Oysa melekler madde alemine dahil olmayan varlıklardır. İnsanlar onlar hakkında gözleme dayalı bilgi sahibi olamazlar.
Bilmek için geriye kalan yol vahiydir. Ya ona inanılacaktır ya da karanlıkta taşatarcasına isabetse sözler söylenmiş, aslı olmayan şeylere inanılmış olacaktır. Cahiliye dönemi insanlarının düşünceleri, inançları ve kültürleri böyle çelişkilerle doludur.
Allah Kur’an’da kendisine bir çocuk eş isnadını yasaklar. Çünkü bu büyük bir yalan ve iftiradır. Allah Allah’tır ve insan insandır. Allah ezeli ve ebedidir. İnsansa bir başlangıcı ve sonu olan fâni bir varlıktır.
Kur’an dengesiz, tutarsız kişilerin anlatıldığı bu örnekler üzerinden müminleri de uyarır. Mümin kişi odur ki dengesizlikten, tutarsızlıktan uzak, vasat bir yol üzere yürür.
Nebilerin, sıddıkların, salihlerin ve şehitlerin takip ettiği, bizim de hep o yol üzere olma niyazımız olan sırat-ı müstakîm ifadesindeki müstakîm kelimesi dengeli ve dost doğru anlamına gelir ki, işte o müminin hakikat yolu budur. Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevki sefaya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar. Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz. Peygamber, size atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi? diye sordu.
Onlar da, biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz cevabını verdiler. Onlara hak ettikleri cesayı verdik. Gerçi yalan sayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak. İnsanın özellikle cahiliye dönemi, insanının duygu ve düşünce dünyası oldukça karmaşık. Bu dönemi anlamadan cahiliye sonrası dönemi yani Müslümanları, onların inançlarını anlamak neredeyse imkansız.
Kur’an-ı Kerim’de cahiliye dönemindeki bu dengesiz ve tutarsız insan ilişkilerine dikkat çekiliyor pek çok ayeti kerimede. Ve onlara bir uyarıcı gelmezden önce tutarsızlıklarını fark edemedikleri ifade ediliyor. Örneğin hepimizin bildiği kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi adeti. Burada tabii kız çocuğu müjdelendiğinde onların yüzlerinin kıpkırmızı kesildiği, mosmor olduğu, sanki yer yarılsa da içine girseler o kadar sosyal anlamda üzerlerinde bir baskı ve usanç hissettikleri ifade ediliyor.
Yine meleklerin dişil varlıklar olduğunu ifade etmeleri, aynı zamanda cinsiyetsiz varlıklar olan meleklere cinsiyet atfetmeleri anlamında bir dengesiz tutum olarak karşımıza çıkıyor. Putperest Araplar bir taraftan putlarına da dişil isimler veriyorlar ancak kız çocuklarına karşı sergiledikleri bu ayrımcı tutum onların yine tutarsızlıklarını ortaya koyuyor.
Kur’an-ı Kerim aslında insanı zaaflarıyla tanıtıyor bize. Bir taraftan onun zayıf yaratılışlı bir varlık olduğunu, diğer taraftan unutkan olduğunu, cahil olduğunu aslında bildiği halde bilmiyormuş gibi davrandığını, hakikati gördüğü halde görmezlikten geldiğini, isyankar olduğunu, zaaflarının peşinden gittiğini ve çoğu zaman bütün bunlarla birlikte gerçek yaratıcıyı, yüce Allah’ı unuttuğunu, onun asıl yeryüzüne tevhid ilkesini yerleştirmek için gönderdiği güzel insanları yani peygamberleri yalanladığını ifade ediyor. Doğrusu insan hayatındaki bu çelişkiler sadece peygamberler tarihindeki örnek kısalarla sınırlı değil. Günümüzde de insan bunca gelişmişliğine rağmen asıl hatırlaması gerekeni yani kendisini ve onu yaratanı, hayata gönderiliş amacını, bu hayatın anlamını ve nihayi hedefini çoğu zaman unutabiliyor.
Nitekim yüce Allah tarih boyunca peygamberimize kadar pek çok uyarıcı gönderdi ve insanlara zaaflarını tekrar hatırlattı, onlara rehberlik edecek ilkeleri bu uyarıcılar yoluyla yeniden gönderdi. Buna rağmen insan zaaflarının esiri olmaya, heva ve hevesinin peşinden gitmeye ve uyarıcıların mesajlarını yalanlamaya devam etti.
Günümüz insanı da böyle, bizler de yaşadığımız hayatın pek çok ailesi içerisinde asl olanı yani hayatın nihayi anlam ve amacını çoğu zaman unutuyoruz. Zevk-ü sefaya dalan bir hayat yaşamaya devam ediyoruz.
Madde ile mana, fizik ile metafizik, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi kurmayı başarmakta zorlanan modern insan maalesef bu zaaflarının esiri olmaya devam ediyor. Ve her durumda bize hatırlatıcı olarak Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini yeniden ve yeniden hatırlamak, onun ilkeleriyle kendimize tabtaze bir hayat kurmak kalıyor.
İnanan insanlara düşen sorumluluk da bu olsa gerek. Menfaatine düşkün bir insanın kendi çıkarları için yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden oldukça tehlikeli olabilirler. Bu cüzde menfaatine düşkün bir insanın her şeyi yapabileceği mesajı verilir. Bu kişi kendisini her şeyin merkezinde görür ve insanların adeta kendisine tapmasını ister.
Menfaati için elindeki bilgi ve gücü de yanlış yerlerde kullanır ve hem kendisi sapar hem de başkalarını saptırır. Sonunda Allah Celle Celaluhu onun kalbini ve kulaklarını mühürler, gözlerini kapatır. O kişiye ne yaparsanız yapın, hakkı doğruyu kabul etmez.
Menfaati ve dünyevi arzuları onun gözlerini kör etmiştir. Artık hiçbir gerçeği görmez. Ahiret hayatını ve hesaba çekilmeyi inkar eder ve ölüp yok olacağız der. Bu kişilik tipi Kur’an’da şöyle geçer.
Arzularını Tanrı yerine koyan, Allah’ın bilgisine rağmen sapmayı tercih ettiği için kendini saptırdığı ve kulanı ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi bir tasavvur et. Allah’tan sonra onu kim yola getirecek? Düşünmüyor musunuz?
Ayette belirtildiği üzere arzularını Tanrı yapanlara Allah’ın yaptıkları kişinin kendi tercihi üzerine bina edilmektedir. Yani Allah iyi olmak isteyeni zorla inkara ve kötülüğe itmemekte kul bunu tercih ettiği için Allah kulun tercihine binaen o olumsuz durumları yapmakta ve yaratmakta olmasına izin ve imkan vermektedir.
Aslında Allah’ın rızasına değil, nefsinin arzusuna uyan birçok kimse, yaptıklarının Allah rızasına aykırı olduğunu bile bile yaparlar. Doğruyu ve iyi bilmek, ona uygun davranmak için yeterli olmamakta, sağlam imana ve uygun eğitime ihtiyaç bulunmaktadır. Bu imandan ve eğitimden yoksun bulunan zevklerine saplanıp gününü gün eden kimseleri yola getirmek zordur. Ayet bu zorluğa işaret etmekte ancak kapıyı da açık tutmaktadır. Kul ister ve yönelirse geçmişte ne yapmış olursa olsun Allah onu bağışlar ve doğru yola iletir. Allah Teala burada menfaatin nesiri olmuş insanı anlattıktan sonra, hayat veren ve öldürenin kendisi olduğunu, göklerin ve yerin hakimiyetinin kendisine ait olduğunu anlatır.
Kıyamet günü geldiğinde de herkesi hesaba çekeceğini bildirir ki, ona göre insanlar konuşmalarına ve fiillerine dikkat etsinler. İman edip din ve dünyaya yararlı işler yapanları sorarsan, Rableri onları rahmet deryasına daldıracak. İşte apaçık başarı budur.
Başarıyı bazen dünyevi ölçülere göre bir şeyi kazanıp kazanmamakta ararız. Bazen bir şeyi kazanırız, o bizim için bir başarıdır. Kaybederiz, o bizim için bir kayıptır. Ama bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak insanlar için bir başarı ölçüsü veriyor. Yani gerçek manada başarılı olmanın ne anlama geldiğini ifade ediyor.
Dünyada makamınız olabilir, melkiniz olabilir, bir takım malınız olabilir, mülkünüz, servetiniz olabilir, kazançlarınız olabilir, evlatlarınız olabilir. Bunların hepsi aslında dünyevi anlamda bir kazançtır. O şekilde değerlendirmek mümkün, öyledir de zaten. Ama Cenab-ı Hak kendi indinde, yani kendi katında bizim için başarının bir ölçüsünü veriyor. Bunun ölçüsüne nedir? İman edip, dünyada yararlı işler yapmaktır. Dolayısıyla aslında en büyük başarı nedir? İman etmektir bu ayeti kerimeyi göre. İman, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak, ahirete iman etmek, Cenab-ı Hakk’ın peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu bütün emir ve nehilere iman etmektir aslında iman etmek. Aynı zamanda iman, beraberinde yararlı işler yapmayı da getirmektedir.
Çünkü Kur’an-ı Kerim’de yine dikkat edilirse, iman, salih amel kavramıyla, yararlı işler kavramıyla birlikte değerlendirilmektedir. Yani sadece salt iman etmek değil, imanı eyleme götürmek önemlidir. İmanı davranışlar boyutuna götürmek son derece önemlidir. İman ettiğimiz şeyi onun dışında eylemlerle de süslemek lazımdır.
Dolayısıyla iman edip dünyada yararlı işler yapanlara sorsan, Rableri onları rahmet deryasına daldıracaklardır. Burada dikkatimizi çeken son derece önemli olan bir ifade var. Salih amel kavramının imanla birlikte zikredilmesi de son derece önemlidir. Yani insanlar dünyada iman etmeyen insanlar da bir takım yararlı işler yapabilir.
Sosyalların toplumsal yararlılığı olan şeyler de yapabilirler. İnsanları yardımları dokunabilir, açı doyurabilir, yoksulu giydirebilir vesaire. Ama bu ayet-i kerimede ifade edildiğine göre salih amelin mutlaka iman eden insanlardan zuhur edecek olması önemlidir. Salih amel kavramının içerisinde hadd-i zatında yapmış olduğumuz bütün ibadetler girer.
Yani kılmış olduğumuz namazlarımız, vermiş olduğumuz zekatlarımız, tutmuş olduğumuz oruçlarımız, gitmiş olduğumuz haccımız. Yani kısaca ibadet anlamında yapmış olduğumuz bütün eylemler salih amel kavramının içerisine girmektedir. Ama bunun dışında, amellerin dışında doğruluk, dürüstlük, ahlaklı olmak, dürüstlü olmak, toplumdaki bütün insanlara merhametle yaklaşmak,
sevgiyle o insanları kucaklamak, aç olan insanları doyurmak, düşen insanları kaldırmak, yetimin elinden tutmak, öksüzün başını okşamak, kısaca Allah’ın rızasını kazandıracak bütün fiillerin, bütün amellerin ameli salih olduğunu ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimede iman edip din ve dünyada yararlı işler yapanları sorarsan,
Rableri onları rahmet deryasına daldıracak, işte apacık başarı budur diyerek aslında insanların Rableri katında
rahmet deryasına, kendi rahmet deryasında daldıracak olan şeylerin iman edip salih amel işlemek olduğunu açık bir şekilde görmekteyiz.