İslam Kardeşliği İçin Fedakarlık Edenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 28.Bölüm

İslam Kardeşliği İçin Fedakarlık Edenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 28.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=4PWAX5wlAYo. Süh selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar Ensar ve muhacir kardeşliği emsali görülmemiş bir kardeşliktir. Onlar Allah için birbirini seven, gözetip kollayan, Allah için birbirine destek olan ve Allah için yalnızca beldesini değil, evini, barkını, malını ve…

İslam Kardeşliği İçin Fedakarlık Edenler – Ayetlerde İnsan Tipleri 28.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=4PWAX5wlAYo.

Süh selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar Ensar ve muhacir kardeşliği emsali görülmemiş bir kardeşliktir. Onlar Allah için birbirini seven, gözetip kollayan,
Allah için birbirine destek olan ve Allah için yalnızca beldesini değil, evini, barkını, malını ve dahi elinde avucunda ne varsa mümin kardeşleriyle paylaşan İslam kardeşleridir. Bu cüzde muhacir ve Ensar’ın fedakarlığı ve kardeşliği üzerinden bize İslam kardeşliğinde olması gereken fedakarlık bilinci anlatılmaktadır.
Bu fedakar insanlar yanında topluma ihanet eden ve dış güçlerle iş birliği yapan münafıklar da aktarılır. Bu münafıklara karşı Müslümanların dikkatli olmaları istenir. Ayrıca Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme biat etmek isteyen muhacir kadınlardan da bahsedilir. Bu cüzdeki üç insan grubu şunlardır.
Fedakâr sahabiler ve sonrakiler, hain münafıklar ve Hz. Peygambere biat etmeye gelen mümin kadınlar. Mümin odur ki kendinden önce kardeşini düşünür, onun ihtiyacını gözetir ve fedakarlık bilinciyle hareket eder.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem daha İslam’ın yayıldığı ilk yıllardan itibaren inananlar arasında kardeşlik tesisini, birlik, beraberlik ve dayanışmayı, başarıların devamı ve sıkıntıların aşılması için en mühim tedbir olarak görmüş ve daha hicretten önce Mekke döneminin sıkıntılı yıllarında
birbirlerine maddi manevi destek vermeleri şartıyla Müslümanları kendi aralarında kardeş kılmıştır. Müslümanlar bu gaye ile gerçekleştirilen kardeşliğin hayırlı bir meyvesi olarak sabır, sebat ve tahammül duygularıyla birbirleriyle kenetlenmek suretiyle müşrikler karşısında bir bedenin organları ve bir binanın tuğlaları gibi
eğilmeden dimdik durmayı başarmışlar, istikametlerini yitirmeden hicret yolculuğuna hak kazanmışlardır. Bu örnek İslam kardeşliği hicretten sonra muhacir ve ensar arasında artarak devam etmiştir. Kur’an da bu kardeşliğe şahittir. Onlardan önce bu yurtta yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar
kendilerine göç edip gelenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, muhacirler ve ensar arasında kurduğu kardeşlik köprüsü
Medine İslam toplumunda bütünleşmenin sağlanmasında ve o günkü sosyokültürel ekonomik problemlerin çözümünde önemli bir adımdır. Ensar ile muhacir arasında kalpten kalbe kurulan bu kardeşlik kurumu bu yönüyle asr-ı saadet ahlakının özünü oluşturur ve Müslümanların ahlaki davranışlarının merkezinde yer alır. Ensar kendisinden önce mümin kardeşini düşünme, alan el değil veren el olma hususunda sayısız fedakarlıklar gösterir. Örneğin ellerindeki hurma bahçelerini muhacir kardeşleriyle paylaşmak isterler. Ya Resulallah hurmalıklarımızı muhacir kardeşlerimizle aramızda taksim et derler.
Ya Resulallah da hayır öyle olmaz mülkiyeti verilmez ancak muhacirler emekleriyle iştirak ederler, sularlar tımar ederler. Böylece aranızdaki mahsulü taksim edersiniz buyurur ve iki taraf da buna razı olurlar. Bir başka güzel örnek ise Ensar’ın nadiroğullarının yerlerinden çıkarılmasıyla elde edilen malların kendilerinin de ihtiyacı olmasına rağmen muhacirlere verilmesini istemelidir.
Ensar denilen başkalarını düşünme ve tercih etme ahlakı sebebiyle böyle bir fedakarlıkta bulunurlar. Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem Beni Nadir ganimetlerini muhacirler arasında taksim etmiş, Ensardan sadece üç fakire hisse ayırmış.
Ona karşılık Ensar’ın hurmalıklarındaki muhacir hisselerinin kaldırılması teklifinde bulunmuşsa da onlar kendi mallarındaki muhacir hisselerinin devam etmesini, bununla beraber ganimetlerin de onlar arasında dağıtılmasını isteyerek üstün bir cömertlik ve kişilik örneği gösterirler. Allah da onların bu fedakarlığını ayetlerde bize aktarır ve bizim de fedakar olmamızı ister.
Bu durum Kur’an’da şöyle geçer. Onlardan önce buyurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar kendilerine göç edip gelenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.
Öyleyse bizler de ümmet bilinciyle hareket etmeli ve İslam coğrafyasında özlenen Ensar ve muhacir kardeşliğini yeniden tesis etmeliyiz. Bunların ardından gelenler de, Ey Rabbimiz derler! Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla!
Kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! Rabbimiz kuşkusuz sen, çok şefkatlisin, çok merhametlisin! Haşr Suresinde bir ayet-i kerime var. Orada Allah-u Teala bize nasıl dua etmemiz gerektiğini öğretiyor.
Biz dua ederken her zaman öncelikle bağışlanma dileriz. Ya Rabbi bizi affet deriz. Çünkü onun rızasını ermenin temel şartı tamamen hatasız, kusursuz olmak değil, kusur işledikten veya herhangi bir hataya düştükten sonra pişman olup affedilmeyi talep etmektir.
Peki biz sadece kendimize mi dua ederiz veya mümin böyle bencillik içinde sadece kendisi için mi ister? Hayır! Allah-u Teala Haşr Suresindeki ayette kendimizden önce gelenler yani bizden önce iman edenler, bizden önce yaşayıp dünyasını değiştirmiş olanlar için de dua etmemiz gerektiğini öğretmektedir.
Ve Ya Rabbi kardeşlerimizi de bağışla. Onlar bizden önce yaşadılar, geldiler, iman ettiler, öne geçtiler ve onlar için de bizi bağışladığın gibi bağışlanma talep ediyoruz. Müminin birinci duası olmalı. Duanın devamında sadece bağışlanma talepi değil, hemen akabinde, kalplerimizde müminlere karşı herhangi bir kin bırakma, bir düşmanlık bırakma duası öğretilmektedir müminlere. Temel olan müminler arasındaki kardeşlik düşmanlığı barındırmaz. Tam tersine sevgiyi, yardımlaşmayı, kardeş olmayı, birbirine destek olmayı içermelidir bütün kardeşlik duygularımız.
Bununla birlikte eğer herhangi birine karşı bir öfke, bir kin, bir düşmanlık hissedeceksek, bundan bizi koruması için de sığınacağımız merci yine Yüce Allah’tır. Dolayısıyla dualarımıza, bizi ve bizden öncekileri bağışla talebinin hemen arkasına din kardeşlerimize karşı gönlümüzde bir kin bırakma Ya Rabbi, duasını eklememiz gerekli. Biz bunu kimden istiyoruz? Ra’uf ve Rahim olan Allah’tan istiyoruz. Sanki birbirinin aynı gibi iki kelime değil mi? Ra’uf da merhametli neredeyse tam Türkçeye çevirmeye çalıştığımızda, Rahim de merhametli. Ama ikisi arasında şöyle bir farka dikkat çekiyor alimler. Ra’uf da gönülden merhamet, gönülden sevgi, gönülden acıma ve rahmet duygusu var. Rahim de ise istese de istemese de merhamet etme. Çünkü Cenab-ı Hak rahmeti kendisine zorunlu tutmuş kullarına karşı.
Bunun gereği olarak rahmet eder her kuluna. Ama Ra’uf bunu daha kuşatan, daha üst bir mertebedir ve Yüce Allah gönülden içten gelen bir muhabbetle kuluna merhamet eder.
Allah-u Teala’nın çeşitli esması var biliyorsunuz ve bu esmaların ufak nüanslarla birbirlerinden ayrıldığını gözlemliyoruz. İşte Rahman gibi, Rahim gibi, Ra’uf gibi Türkçeye çevrilirken tek bir kelime ile tercüme etmeye çalıştığımız isimler de böyle farklılıklar söz konusu.
Bunları iyi öğrenmek ve bunlarla Rabbimize dua etmek çok önemli. Çünkü Kuran-ı Kerim bize Allah-u Teala’nın güzel isimleri vardır ve dua ederken bu isimleri anın emri ilahisini iletir.
Dolayısıyla Haşir Suresindeki bu duayı da yaparken, ”Ya Rabbi beni affet, benden önceki müminleri de affet ve inananlara karşı içimde hiçbir şekilde düşmanlık bırakma” derken biz bunu Ra’uf ve Rahim olan Allah’tan istemeli ve onun bu isimlerini de zikrederek kendisine muhabbetimizi izhar etmeliyiz.
Allah duaları kabul olan müminlerden olmayı hepimize nasip eylesin. Toplumsal problemlerden biri de münafıklardır. Hem içeride fitne ve fesat için uğraşırlar hem de dış güçlerle iş birliği yaparlar. Gayeleri Müslümanlarla gayri-Müslümlerin arasını açmak ve Müslümanları zayıflatıp içten çökertmektir. Münafıkların sözünde durmayan, laf götürüp getiren, kendi çıkarları için olmadık hilelere başvuran birer yalancı olduklarını Kuran haykırmaktadır.
Şu münafıklık edenleri görüyor musun? Ehli kitaptan inkârcı yandaşlarına şayetsiz çıkarılacak olursanız bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda, aleyhinizde kimseye asla itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız diyorlar. Allah şahittir ki onlar düpe düz yalancıdırlar. Onlar görünüşte derin bir Allah korkusu taşıdıkları izlenimi verirler.
Halbuki gerçekte korktukları Müslümanlardır. Bir gün yalanlarının ortaya çıkacağından, ördükleri hilelerin kendi başlarına dolanacağından korkarlar. Onların anlayışı kıt bir topluluk olduğunu söyleyen ayet şöyledir. Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah’a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur. Yine Kur’an’da münafıkların Allah’ı umursamadıkları, Allah’ın da onları kendi hallerine bıraktığı yani kendi tercihlerinin sorumluluğuyla baş başa kaldıkları belirtilir. Onlar Allah’ın kulu olduğu bilincinden yoksun olunca, ona karşı kulluk borcunu umursamazlar. İşte böylelerine Allah da kendisini unutturur.
Etrafını kuşatan bunca kanıta ve kendisine verilen akıl nimetine rağmen, Allah’ı unutan, ona kul olma idraki içinde olmayan kişi, gerçek anlamda kendine yabancılaşmaya, dolayısıyla hayatını boşa geçirmeye mahkumdur. Çünkü onlar Kur’an’ın ifadesiyle aklını kullanamayan kimselerdir. Şu bir gerçek ki, yeryüzünde size karşı duydukları korku, Allah’a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur. Onların topu birden sizinle ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar. Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın. Oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir. Kendilerinden az öncekilerin durumu gibi. Onlar yaptıklarının cezasını tatmışlardı ve onları elem veren bir azap beklemektedir.
Mü’min, insanlık için yeryüzünü cennet kılan, cenneti dünyada iken inşa etme ve yeryüzünü huzur dünyası haline getirme çavasında olan insandır. Yeryüzünün huzurunu bozan kafirler vardır. Yeryüzünün huzurunun bozulmasında aracı olan münafıklar vardır.
Münafıklar sosyal bir problemdir. Hem içeride fitne, fesat için uğraşırlar hem de dışarıdaki yandaşlarıyla kafirlerle, zalimlerle iş birliği yaparlar.
Gayeleri Müslümanlar ile Müslüman olmayanların arasını aşmak ve Müslümanların arasını zayıflatıp onları içten çökertmektir. Münafıkların sözünde durmayan, laf götürüp getiren, kendi çıkarları için olmadık hilelere başvuran birer yalancı olduklarını Kur’an haykırmaktadır.
Şu münafıklık edenleri görüyor musun? Ehli kitaptan inkârcı yandaşlarına şayet siz çıkarılacak olursanız bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda, aleyhinizde kimseye asla itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız diyorlar.
Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar. Onlar görünüşte derin bir Allah korkusu taşıdıkları izlenimi verirler. Halbuki gerçekte korktukları Müslümanlardır. Bir gün yalanlarının ortaya çıkacağından, ördükleri hilelerin kendi başlarına dolanacağından korkarlar.
Onların anlayışı kıt bir topluluk olduğunu söylerken ayet şöyle hüküm buyurur. Şu bir gerçek ki yüreklerinde size karşı duydukları korku, Allah’a karşı duydukları korkudan daha şiddetlidir.
Çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur. Yine Kur’an’da münafıkların Allah’ı umursamadıkları, Allah’ın da onları kendi hallerine bıraktığı, yani kendi tercihlerinin sorumluluğuyla baş başa kaldıkları belirtilir.
Onlar Allah’ın kulu olduğu bilincinden yoksun olunca, ona karşı kulluk borcunu umursamazlar. İşte böylelerine Allah da kendisini unutturur.
Etrafını kuşatan bunca şahide, kanıta ve kendisine verilen akıl nimetine rağmen Allah’ı unutan, ona kul olma idrak içinde olmayan kişi, gerçek anlamda kendisinden farklılaşmış, kendisine yabancılaşmış, kendi ruhuna uzaklaşmış dolayısıyla hayatını boşa geçirmiş bir insandır.
Çünkü böyle insanlar Kur’an’ın ifadesiyle aklını kullanmayan kimselerdir.
Rabbimiz şöyle buyurur, şu bir gerçek ki yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah’a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur. Onların topu birden sizinle ancak müstahkem kalelerinde, siperlerinde, ardında, o siperlerin ardında oldukları zaman sizinle mücadeleye girebilirler.
Kendi aralarındaki gerginlik, fitne, fesat, çatışma daha şiddetlidir. Sen onları birlik içerisinde zannedersin. Oysa kalpleri dağınıktır.
Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir. Kendilerinden az öncekilerin durumu gibi onlar yaptıklarının cezasını tatmışlardı ve onları elem veren bir azap beklemektedir.
Bu cüzde Allah’a ve müminlere düşmanlığını açıkça ortaya koyan ve bu tavırlarını eyleme dönüştürmüş olanlarla dostluk kurulamayacağı,
aralarında bazı duygusal bağlar bulunsa bile Müslümanların onlarla ilişkilerinde çok dikkatli olmaları gerektiği, ancak Müslümanlara karşı fiili bir husumet içinde olmayan gayrimüslimlerle iyi ilişkiler içinde olmaya bir engel bulunmadığı bildirilmekte,
tevhid mücadelesinde Hz. İbrahim a.s. ve onun yolundan gidenlerin iyi bir örneklik teşkil ettiği hatırlatılmakta, Hudeybiye barış anlaşması sonrasında meydana gelen bazı gelişmeler ışığında inkarcı taraftan kaçıp gelen kadınların hukukunun korunmasıyla ilgili hükümlere bu arada Kur’an nazarında kadının statüsüne ışık tutan bir biyat uygulamasına yer verilmektedir.
Hz. Ayşe r.a. annemizin verdiği bilgiye göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye barışından sonra hicret ederek gelen mümin kadınlardan Kur’an’da zikredilen biyat ifadeleriyle söz alır. Nitekim yine aynı surede göç ederek Medine’ye gelen kadınların sınanması ve mümin oldukları anlaşıldığı takdirde onların kafirlere iade edilmemesi emredilmektedir.
Mümin kadınların biyatı ile ilgili Kur’an şöyle söyler.
Mümin kadınlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zina etmeyecekleri, çocuklarını öldürmeyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmeyecekleri, dine ve atla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmeyecekleri hususunda sana biyat etmeye geldiklerinde onların biyatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile.
Kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Aynı cüzde Hz. İsa aleyhisselamın yanında duran ve Allah’ın davasına destek olan erlerden bahsedilir.
Hz. İsa’nın hayatından canlı bir örnek verilerek Allah’ın dinine içtenlikle destek olanlar büyük fetihler ve zaferlerle sonunda da en büyük başarı olan ahiret mutluluğuna erişmekle müjdelenmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyledir.
Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilerine Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir diye sorduğunda havariler Allah’ın yardımcıları biziz demişlerdi. Sonra İsrailoğullarından bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkar etmişti. Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler.
Nasıl ki Hz. İsa aleyhisselam’a iman etmiş olanlar büyük sıkıntılara maruz kalarak sonunda inkârcılara karşı büyük bir üstünlük elde ettiler, Müslümanlar da Allah’ın dinine içtenlikle destek olmalı, sıratı müstakimden ayrılmamalıdır. Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin. Onlar inkârcıların kabirlerdekilerden ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.
Kur’an-ı Kerim’de müminlerin dostunun yine müminler olduğu sıkça hatırlatılır. Nitekim kafirleri, müşrikleri dost edinmemeleri gerektiği müminlere bu bağlamda ifade edilir. Çünkü kafirler yani Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr edenler, kendileri birbirleriyle dost olmadıkları gibi inanan insanların da asla dostu olamazlar.
O da hepsine Allah’ın gazap ettiği bir topluluğu dost edinmek yani inkârcılarla yola çıkmak müminlere de her zaman zarar verir. Kur’an-ı Kerim’de bunun örneklerini ifade eden anlatılarda özellikle münafıkların ve müşriklerin müminler topluluğuna verdiği zararlardan bahsedilir. Müminlerin bir hayat dengesi kurmaları gerektiği onlara hatırlatılır ve Allah’ın rahmetine kavuşmanın, onu umut etmenin yolunun da yine birbirleriyle dost olarak yaşamaktan geçtiği belirtilir. Aslında sevgili Peygamberimizin ifadesiyle müminin hayatı sabır ve şükür arası bir denge kurma çabasıdır.
Nitekim başına bir musibet geldiğinde ona sabreder ve o günlerin geçici olduğunu unutmadan hayatını sürdürmeye devam eder. Yine bir nimete eriştiğinde bu seferde şükreder ve o nimetin kalıcı olmayabileceğini bir gün yine sorunlar ve zorluklar yaşayabileceğini düşünerek hayatını devam ettirir.
Başka bir hadiste Peygamberimizin ifade ettiği gibi aslında korku ve kaygıyla umut arasında geçer hayat. Bugün modern psikoloji de bize şunu öğretiyor, diyor ki insanın hayata tutunması için onun kaygı ve korkularını yönetmesi gerekir.
Evet yönetemediğinizde yönetilmeye başlarsınız ve içinizdeki denetim odağınız sizin denetiminizden çıktığında çoğu zaman kontrol duygularınızın negatif duygularınızın etkisi altında şekillenmeye başlar. Ve karakter yapısı olumsuz duyguların tesiri altında şekillenen insanlar hayatlarını yönetmekte zorlanırlar.
Biz bunu pandemi döneminde daha iyi gördük ve insanlar bu dönemde özellikle korku ve kaygılarla başa çıkma konusunda zorlandılar. İşte asırlar öncesinden yüce kitabımız bize Allah dışında başka varlıkları başka inkârcı insanları dost edinenlerin kurtuluş yolunu bulamayacaklarını hatırlatarak
yeniden içimize dönmeyi korku ve kaygılarla baş etmek için güçlü bir inancı güçlü bir ahlaka sahip olmayı öğütlüyor. Ve nitekim bu ahlakı peygamberler tarih boyunca bize örneklendirmişler ve onları örnek alan insanlar da hayatlarını Kur’an-ı Kerim’in ve kutsal metinlerin rehberliğinde tarih boyunca sürdürmeyi başarmışlar.
Ancak inkârcı topluluklarda hiçbir zaman kendi üzerlerine düşen görevi yerine getirme konusunda geri durmamışlar ve inkârlarında her şeye rağmen bütün kanıtlara rağmen ısrar etmeyi sürdürmüşler. Ve yüce Rabbimiz ey iman edenler diye seslenerek Allah’ın kendilerine gazap ettiği toplulukları asla yoldaş edinmemeyi bize öğütlüyor Kur’an-ı Kerim’inde.
Biz Müslümanlara düşen bu öğüde kulak vermek ve birbirimizle daha çok yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olup yüce Rabbimize sarılmak, onun ipine sımsıkı bağlılığımızı sürdürmek.
Altyazı M.K.