Ergenekon’dan Çıkış | Kökler
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=eZ2N46wzOhE.
Tanrı, Türkiye mavi göğü ve uçsuz bucaksız bozkırı yurt kılmıştı. Devran döndü, düşman birlik olup Türkiye kılıç vurunca……Türkler yurtlarını kaybetti. Zorlu yolları geçerek bir dağın ardına sığındılar. Burada iki yiğit ve iki hatundan iki oymak türedi. Soyları çoğalınca ana yurtlarına geri dönmeye karar verdiler. Demirden dağları eriterek bir kurdun ardına düştüler. O yurdu, o kurdu ve o günü asla unutmadılar. Kutsal yurt ve asil kurt. Ergenekon ve Börteçin’e. İşte kadim Türklerin efsanevi hikayesi. İlk kez 6. yüzyıl Çin kaynaklarında bahsi geçen Ergenekon destanı……dört dağın arasında tutsak kalan Türklerin kurtuluş hikayesini anlatır. Bugün Altay bölgesinde olduğu varsayılır Ergenekon’un.
Tarihin farklı zaman dilimleri ve mekanlarında pek çok kez hatırlatır kendisini. Ve esaret dönemlerinde tılsımlı bir sözcük olan hürriyetin……anahtarı olmayı da başarır her daim. Fakat hikayesi eskiye, çok eskiye, tarih öncesi dönemlere kadar uzanır esasında. Türk oklarının her yerde öttüğü ve kollarının her yere yettiği günlerdi. Düşmanları Türklerle baş edemeyeceğini anlayınca birlik oldular. Buna haber alan Türk yiğitleri tedbir kıldı. Sürülerini ağla kapattılar, etrafa hendek kazıp düşmanı karşıladılar.
Çetin bir kavgaya tutuştu yiğitler. Cengin 10. gününde düşman, Türkleri savaş meydanında yenemeyeceğini anlayarak hileye başvurdu. Tuzak kurup baskın verdiler ve genç yaşlı demeden herkesi kılıçtan geçirdiler.
Büyük kıyımdan İlhan’ın en küçük oğlu Kıyan ve yeğeni Nöküz sağ kurtuldu. Hatunlarını da yanlarına alarak yeni bir yurt aradılar. Başa dumanlı bir dağı, altında gürül gürül su akmıştı. Hatunları da yanlarına alarak yeni bir yurt aradılar.
Başa dumanlı bir dağı, altında gürül gürül su akmıştı. Sonunda türlü hayvanların yaşadığı ve pınarların kaynadığı geniş bir ovaya geldiler. Yeni yurtlarına ise Ergenekon adını verdiler.
Ergenekon, bir adı. Ergenekon coğrafi adı aslında bilinmiyor neresidir. Bu adın değişik coğrafyalara da taşındığını görüyoruz. Örneğin, ben İran coğrafyasından örnek verecek olursam, ben babamdan edindiğim bir bilgi. Biz şahseven görüklereyiz.
Ben hatırlıyorum Ergenekon sözcüğünü kullandığımda babam bana dedi ki bu nedir? Dedim ki işte şöyle bir destan ki oradan mağaradan çıkıyorlar. Sonra babam çok şaşkın bir bilsin dedi o bizim oradadır. Dedim nasıl olabilir? Hal halda bizim yaylağımız vardır. Orada bir dağ vardır, ona Ergenekon deriz. Ve bizim görüklere kutsal gözle bakarlar. Ve derler ki sakın onun içine girmeyin kapanır ama saygılı davranır bu dağa. Yani tabii ki Ergenekon orası değildir. Ama biz görüyoruz ki Türkler değişik bölgeleri ölçetmelerine rağmen o yer adını başka yerlere de benzer buldukları yerlere de takmışlar. Şimdi bunun iki rivayeti var. Birincisi Türkler Ergenekon’a girdiklerinde bir dağ kemerinin altından geçtiler.
Kendi birçok yerden geçtiler. Ergenekon’a girmişler. Ergenekon dağ kemeri demek konda yüksek, dik anlamına geliyor. Yani yüksek bir dağ kemerinin altından geçtikleri için buraya Ergenekon demişler. İkinci rivayet ise bu tabii daha zayıf bir rivayet. Ergenekon gelişmiş, hoş, güzel yer demek.
Ve konalım manasında kazanmış ve Ergenekon ismi oluşmuş. Yeni bir yurt arayışındaki kadim Türklerin zorlu bir yolculuğun ardından buldukları Ergenekon, onların evren tasavvuruna ilişkin izler de taşır içerisinde.
Ergenekon’un dağlar arasında oluşu, burada kaynayan pınarların bulunması ve görülen yemyeşil ormanlar, orta kaafızanın dışa vurumu durasında. Nitekim dağların gökyüzünü bir direk gibi ayakta tutması, Türk kozmogonisinde önemli bir yer tutar. Ormanlar doğurganlık ve yenilenme gibi ritüellerin kaynağını oluşturur.
Pınarlara yapılan vurgu ise yaratılış anlatılarındaki kozmik sulara gönderme yapar. Fakat destanda bilhassa dağa yapılan vurgunun çok daha derin bir anlamı oldu ise muhakkak. Şimdi Ergenekon Destan’daki unsurlar, devam ede gelen unsurlar. Yani 2000 yıldır 2500 yıldır devam ediyor ve sadece bizde değil başka geleneklerde, başka kültürlerde de devam ediyor.
Şimdi bu bakımdan oradaki unsurları, dağ unsurunu, ateş unsurunu, demir unsurunu, oradaki bilge unsurunu, onun öncesine yani dağla karşılaşma öncesindeki sıkışmışlık, daralmışlık unsurunu, necata ulaşma arzusunu vesaire bulan hepsini bir varoluş meselesi olarak düşünebiliriz. Yani böyle değerlendirebiliriz. Dağlar dünyanın çivisi olarak adlandırılıyor.
Yani bir çadır gibi düşünüyor ve o çadırı yere sabitleyen direkler olarak, çiviler olarak yürürlüyor dağlar. Onun dışında insanlığın ürettiği mekan, çünkü yamacında bulunan mağaralarda bir ana rahmet vazifesi görüyor. O yüzden dağlar, dağın eteğindeki o mağaralar insanlığın türemi mekanı olarak yürürlüyor.
Azerbaycan’da çevresindeki köyü koruyan ruhun bedeni olarak düşünülüyor dağ, o köyün koruyucu ruhu. Tıpkı dağ motifi gibi, Türk kozmogonisinde izlerine sıkça rastlanan bir diğer doğa unsuru ise sudur. Su, çoğu kez varoluşun ve hayatın başlangıcıyla ilişkilendirilir.
Su, çok önemli bir form, bütün yaratılış hikayeleri suyla başlar. Anne karnında bebeğin oluşumu su içinde. Orayla bağlantı kurarak bunu kozmogonimitlerinde yani evrenin yaratılış mitlerinde su birinci derecede rol oynar. Sudan yaratılır her şey.
Suyun bir ruhu olduğuna inanılır hatta kutsal mekanların su kenarlarına yapıldığı suyun akışkan yapısının bu şekilde kötü ruhları def ettiği inancı vardır. Yer ve sular, dağ ve orman, ağaç ve toprak.
Türklerin kutsal bir ruha sahip olduğuna inandığı doğa unsurları arasında yaralır her biri. Ancak Türkler hiçbir dönemde onları tapınılacak bir özne olarak görmediler. Bütün bu unsurlara atfedilen kutsallığın kökeni ve mahiyeti hakkında muhtelif rivayetler var elbette.
Fakat kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da kolektif bilince kazanan kutsalların Ergenekon Destanında açıkça ortaya koyulmuş olmasıdır.
Ergenekon Destanında esaretten kurtulmak üzere demir dağların eritilmesi hadisesini bunun en bariz örneği olarak görmek mümkün. Aradan 400 yıl geçti. Türkler çoğaldıkça çoğaldı. Ergenekona sığmaz oldular. Kurultay toplandı. Artık düşmandan kaçmak yersizdi. Bu dağ uzun yıllar sığınakları olmuştu. Ancak ata yurduna dönme vakti gelmişti artık.
Bir yol bulup bu dağdan çıkalım. Bize dost olanla görüşür, düşman olanla güreşiriz diye and içtiler. Ne var ki dağdan çıkış yolu bulamadılar. Sonunda bir demirci öne atıldı. Dağdaki demiri eriterek geçitte bir çıkış yolu açabileceklerini söyledi.
Herkesin içinde bir umut yaşardı. Geçidin etrafına odun ve kömür konuldu. Dev görükler yapıldı. İhtiyarlar dua etti. Ateş yakıldı. Demir dağlar eridi. Artık yol açılmıştı. Türkler o yurdu ve o günü zihinlerine kazıdılar.
Ergenekon Destanı Türklerle ilgili iki önemli husus kendinde barındırmaktadır. Bunlardan ilki Türklerin kurtuluş, destanı ve sıkıştıkları yerden çıkarak tekrar dünyaya yayılmaları. Diğer taraftan sıkıştıkları yerden demiri eriterek çıkıyorlar.
Bu da bir bakıma biliyorsunuz Uygarlık tarihinde demirin eritilmesi son derece önemli bir evredir. Demirin eritilmesiyle birlikte silahların yapılma ve değişik malzemelerin yapılması ile birlikte ister istemez komşu Uygarlıklara ve kültürlere göre daha bir ileri düzeye kendini taşımış oluyorsun.
400 yıl boyunca Ergenekon’da çoğalmışlar ve artık sığamayacak hale gelmişler. Fakat buradaki sığamamak aslında bana göre bir ilahi mesaj. Şöyle ki 400 yıl burada kondunuz, yerleştiniz, beslendiniz, büyüdünüz. Artık çıkın, intikamınızı alın, atayurtlarınızı yeniden kazanın, devletinizi yeniden kurun.
Vakti gelmiştir mesajıdır. Yani burada şu var, aslında realist bir hadise bir anda romantik bir mefkureye dönüşüyor. Türklerin Ergenekon’dan çıkışı ile demiri eritmeleri arasında gizemli bir ilişki olmalı.
Zira Destan’da esaretten kurtulmayla demirin işlenmesi arasında güçlü bir bağ kurulduğunu görüyoruz. Kadim Türkler için kutsal bir motif olan demir, aynı zamanda gök ile ilişkilendirilen ve gücü sembolize eden bir maden.
Tarihte demiri işleyerek başka hiçbir milletin yapamayacağı kadar güçlü silahlar yapmaları da bununla ilgiliydi muhtemelen.
İlk Yorumu Siz Yapın