Tarih Söyleşileri | Arzu Terzi & Başak Kuzakçı | 53. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=QRNZqy5bM-g.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler, Tarih Söylesi’leri programından
hepiniz en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygıyla izliyoruz. Evet beyler, sizin merakla izleyeceğiniz, hanımların keyifle izleyeceği bir programda hanelerinize huzurlarınızda geldik. Konumuz kadınların tarihi. Daha doğrusu Türk kadınlarının tarihi.
Umarım bir gün erkeklerin ya da Türk erkeklerinin tarihini de yazmak mümkün olur. Latife bir yana iki değerli misafirimizle tarihimizde kadını, kadının konumunu, haklarını ve kadınlarımızın siyasi, sosyal, kültürel her açıdan gelişimini ana hatlarıyla aktarmaya çalışacağız. İki değerli misafirimizle. Arzu Terzi hoş geldiniz. Başak Kuzakçı hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Evet, isterseniz kronolojik bir sırayla başlayalım. Aranızda anlaştınız değil mi siz hangi sıralamaya göre başlayacağına tarihçi olarak. Kronoloji bizim bana esasımız değil mi? Buyurun efendim. Teşekkür ederim hocam. Peki. Türk tarihinde kadın, boskı hayatı var, yayla, çadır, han, bey, boy, savaş vs. Türk tarihinde kadın.
Kardeşim ilk kadın tiplaması kim kaynaklarda yer alan veya masallarda, destanlarda yer alan Türk tarihinde böyle bir kahraman, bir model olarak tasvir edilen kim? Tasvir edilen aslında şamanizm dini inanç sisteminden gelen umayana diye bir dişi ruhdan bahsedilir ve ilk tasviri de onunla beraber görmeye başlıyoruz. Tomris diye birinden bahsediliyor. Tomris arşiv kayıtlarında yani en azından Heradot’un eserinden yararlanarak arşiv
kayıtlarında olan bir hanımefendi, Alper Tunga’nın torunu olarak geçer fakat bizim umayana dediğimiz o dişi destanslı kahraman aslında milattan önce 220’lere kadar iniyor. Çok yakın. Türk tarihi daha eski ama. Evet hocam ama biz umayana ile alıyoruz. Tüplen adı varken kadınlar yok muymuş? Umayana’nın ilk artık simge halini görüyoruz o noktada. Taşa yapıyorlar çünkü heykel olarak.
Daha eski kaynaklarda veya destanlarda simge olarak karşılaştığımız başka bir kadın tipi yok mu? Yine aynı şekilde om um diye umaydan başlıyor hocam. Tomris’i altın milattan önce 600’lerde Heradot’un kaynağından öğrendiğimiz fakat aslında simgeleşmemiş bir hanımefendi. Destanımsı. Evet ama umayana’yı tasvir olarak taşlara çevirdikleri için taş üzerine, sikkeler üzerine onun resimlerini yaptıkları için ana olarak o dişi ruhu. Daha mücessem bir varlık olarak umayana. Evet. Tabii bu isimlendirme önemli ana. Evet. Nasıl geçiyor umayana? Umayana doğurganlığın sembolü, bereketin bolluğun sembolü olarak geçiyor aslında. Sadece hamile olan kadınları korumak veya doğurganlığa sebep olmak değil, doğada baharın başlangıcı, bitki örtüsünün yenilenmesi, Evruz gibi. Hıdrellez gibi. Doğan yenin küçük hayvanların büyümesinde yardımcı olmak.
Tüm doğaya canlılık getirip toprak ana ile beraber bir üretkenlik anlamına geliyor. Peki üçüncü kadın tiplemesi olarak verilen Tomlis dedik, umayana dedik. Tomlis dedik, umayana dedik. İl Bilge Hatun, Keza ismi belli olmamakla beraber Çin kayıtlarında, Gök Türkler’de. Anıtlarda geçenler. Tabii. Kültegin yazıtında da geçer kendisi. Orhun abilerine çok fazla karşımıza çıkar. İlteriş Kağan’ın eşi yani Kültegin ve Bilge Kağan’ın annesi İl Bilge Hatun.
Hali hazırda zaten ismi yoktur arşivlerde. İl Bilge diye geçer. Aslında o bir ünvandır. İl El Devlet demektir. Devletin bilgesi anlamına gelir. Ama önemli bir ünvan değil mi Azan Hanım? Tabii tabii. Zaten Türk kadın tarihindeki arşivlere baktığımızda, aslında Çin arşivlerine baktığımızda her kadının hemen hemen bir ünvanı, devletin yönetiminde söz sahibi olan kadının bir ünvanı var. Başak Hanım bu ünvan aslında Türk tarihinde isimlendirmenin temel ölçüllerinden birisi değil mi? Dede Korkut Destağından bildiğimiz boy boyladı, soy soyladı.
Sadece erkeklere mahsus değilmiş. Tabii. Aynı şekilde biz bunun Orta Çağ’da da zaten Terken, Türkan, Tarhan Hatun şeklini, Şah Hatun, Aslan Hatun, Baş Hatun şeklinde devamını da görüyoruz aslında. Şimdi Dede Korkut masallarına baktığımızda bir delikanlının isim alması için bir hüner göstermesi gerekiyor. Evet. Kadınlar için böyle bir şey var mı? Böyle bir şey söz konusu değil. Peki Manas Destanı, Oğuz Kağan Destanı, Ergenekon Destanı gibi destanlarda kadınlar geçiyorlar. Burada nasıl bir imgeli geçiyor Türk kadını? Burada yine aslında bakıldığında doğaya olan saygıyla beraber geçiyor. Her bir destani tabi o dönemin koşulları ve şartları altında incelemekte fayda var. Fakat biz orada yine kadının aslında birleştirici bir güç unsuru olduğunu görüyoruz. Yine Keza aynı şekilde soyun devam etmesi için doğorganlığın ondan devam ettiğini. Nitekim eski soy aile yapısına baktığımızda, Keza zaten sizin de az önce bahsettiğiniz ve Urhun abdelerinde gördüğümüz gibi aile en küçük yapı taşlarından birini oluşturuyor. Hemen arkasından oy bodun şeklinde giden bir sürecimiz var, biliyorsunuz bizi. Ve bu noktada bakıldığında aslında kadın ailenin birliğini tutan, soyun devamını sağlayan, nitekimde devlet siyaseti yönetiminde de sadece Türk soylu annelerin çocukları velihat olabiliyor. En azından orta çağın bir kısmına kadar bunu görüyoruz Bozkır devletlerinde. İslamiyet öncesinde tamamen döndüğümüzde ise en hakiki kurallardan biri Türk soylu annelerin çocukları sadece velihat olabiliyor. Şimdi kadın tarihini okurken de biz ne yazık gideceğim. Devlet yönetimi veya siyaset erki üzerinden okuyoruz. Bilmiyorum ikinizin de görüşü nedir? Bu erkek içinde böyle, kadın içinde böyle, çocuk içinde böyle ama erkeğin pek adını, adı sanı, bu tarih yazımında geçmediği için yani erkek tarihi yok. Yanılıyor muyum? Bir erkek tarihi kitabı var mı bildiğimizi? Ben duymadım. Duymadın. Kadın tarihi çok ama. Duymamıza da gerek yok yani tarih deyince hep zaten erkeklerin ön planda olduğu bir şey değil midir? Bilmiyorum. Şimdi dolayısıyla bu kadın tarihini sadece siyaset erki üzerinden okumayı hem kadını hem toplumu hem dönemi anlamada bir eksiklik olarak değerlendiriyorum. Katılır mısınız bilmiyorum. Ama isterseniz yine de genel alışkanlık olduğu için herhalde siyaset bir güç gösterisi olduğu için daha görünür olduğu için o tanımlamayı
hanımlar da seviyorlar siyaset üzerinden tanımlamayı. Türk tarihinde devlet yönetiminde kadınlarla ilgili bir takım bildiğimiz genel bilgiler var. Bu çerçevede devlet yönetimi noktasına baktığımızda İslam öncesi yani gökdüklerde, uygurlarda ve diğer topluluklarda nasıl bir tablo ile karşılaşıyoruz?
Dediğinizde bu arada ben sizin katılıyorum. Aslında bu noktada zaten seyahat namelerde bizim en çok gördüğümüzde o kadını tasvir ederken bu kadınların sosyal yaşamında neler yaptıkları, bu kadınların o döneme ait nasıl meslek dalları vardı ya da erkeklerle beraber ki İslamiyet öncesinde bunu çok görüyoruz biz, çalgılı ortamlarda top oynadıklarına dair bugünkü futbolla benzer beraber kımız içtiklerine dair Çin kayıtları var. Bunun yanı sıra bu kadınların kıyafetleri nelerdi? Özellikle çünkü seyahlar oraya gittiklerinde onların coğrafi olarak Türk kadın kıyafetleri ne kadar önemli olup olmadığından bahseder. Devlet kısımına gelecek olursak da kadın tarihinin herhalde bu kadar algısının olmasının ana sebeplerinden biri dünya tarihi boyunca daha doğrusu insanlık tarihi boyunca çağdaş tarih yazarlarının erkek olması.
Bu noktada biz işte bu noktada dönüp diyoruz ki bu kadınlar neredeydi? Bu kadınlar halihazırda bu devlete hizmet ediyorlardı veya devletin bir üyesiydi. Bu noktada da kadın tarihi üzerinden eğirmeye başlıyoruz. Devlet yönetimindeki kadınlara gelecek olursak. Yani kadınların tarihi yazımına mani olan birisi olmuş mu? Onlar yazmışlar yazmayın diyen olmuş mu? Yok hayır. Ama gene değerli olarak diyorsunuz.
Evet. Çağdaş tarih yazarlarının özellikle eski çağda, orta çağda, hocam siz de ayıbıyosunuz belki Osmanlı’da her zaman daha erkek yazıcılar üzerinde olması. Sevgili seyirciler, tabii arkadaşlarımız, misafirlerimiz bir uzmanlık pil olarak çağdaş tabirini kullanıyorlar.
Tarihi şihletleri tümde çağdaş demek yaşadığı zamanın insanı olarak algılanıyor. Yoksa bugünkü anlamda bir toplumsal tasnif veya katakorizm, çağdaş, modern öncesi değil de o zaman da yaşamış insanlar olarak öyle isimlendiriyoruz değil mi? Dönemleri insanları. Döneminin insanları, kendi çağının insanları olarak. Evet sadece Anne Komenna’yı yine orta çağında bir kenara alıyoruz çünkü o kadın tarih yazarı aslında haçlı seferler üzerine çok ciddi verileri var. Yönetime tekrar dönecek olursak da, evet hem Göktürk Devleti’nde hem Uygur Devleti’nde ve Bozkırt kavimlerinin birçoğunda kadınların ciddi bir hakimiyeti ve devlet konumundaki söz sahibi olması söz konusu.
Sadece kendi devletlerimiz içerisinde değil de gelin olarak gönderdiğimiz prenseslerimiz de keza aynı şekilde diğer büyük devletlerde söz sahibi oluyorlar. Biraz örneklendirecek olursak, Hali Hazır’da zaten kanun yanında her zaman hatunu sol tarafında oturur ve elçileri beraber kabul ederler. Her zaman beraber mi oturuyorlar? Ağırlıklı olarak beraber oturuyorlar.
Şunu şöyle söylemek de fayda var, bir elçi kabulü geleceği zaman özellikle mesela Avrupa onların da bunu görüyoruz Atilla’da, Piriskos’un kayıtlarından görüyoruz orada da. İçeri girdiğinde her zaman Arıkan Hatun, Atilla’nın eşidir. Orada da bir düzeltme yapalım, bazı yerlerde oğlu olarak geçiyor Arıkan. O üstteki eşidir, orada transkripsiyon hatası vardır. İlgek ve dengizlik diye iki oğlu vardır. Biz burada Turan Kaçar Hoca ile Atilla üzerine uzun bir güzel hoş bir program da yaptık. Merakları Youtube’dan izleyebilirler sevgili seyirciler. Arıkan Hatun elçiyi kabul ederken Hakan’ın yanında oturur, sol tarafında oturur. Elçi kabullerinde özellikle Türk hatunları ve kanunlar yan yana otururlar. Biz bunu Göktürkler’de de görüyoruz kez aynı şekilde. Şimdi o zaman Diriliş dizisinde toylar yapılıyor, çadır şey var. O aslında tarihsel kadın figürünün yansıtılması olarak mütehennemdir. Tabii, tabii. Çünkü çadırda da aynı şekilde oturum vardır bu arada. Sadece hükümdar ailesine ait bir durum değildir. Çadırda da her zaman tör derler buna. Kadın eşinin sol tarafında oturur. Peki, kararlara etkileri nedir? Kararlara etkileri pek tabii var.
Fermanlarda ağırlıklı olarak zaten kan ve hatun, katun buyuruyor ki şeklinde başlar. Bunun haricinde devlet siyasetine yön verenler olduğu gibi bazen oğlu küçük olduğu zaman babası vefat ettiyse, eğer eşi vefat ettiyse Hakan, oğlunun yerine devlette yönetim sahibi olan kadınlar da var. Bunların bazıları devleti iyi bir noktaya taşırken pek tabii bazıları da devlet yönetiminde çok daha başarısızlıkları götürebiliyor.
Bunun örneklerini Selçuklu ve Osmanlı tarihinde görüyoruz değil mi Arzan? Tabii. Biraz sonra siz dinleyeceğiz o konuda ayrıntılı olarak. Ordusuyla esir alınan eşini kurtarmaya giden, işte Turul Bey’in eşi var. Altıncan Hatun var öyle değil mi? Evet. Güzel bir örnek. Ordusuyla eşini kurtarıyor. Neticede ölürken eşine vasiyette bulunuyor.
Halifenin, Abbasi Halifesi’nin kızıyla evlenirse devletin daha iyi bir hale geleceğini vasiyet ediyor. Bu kolay kolay bir kadının söyleyebileceği, devlet için söyleyebileceği şeyler değil. Öyle bilgiler var tarihte. Nasıl dediniz? Bir daha tekrarlarsanız. Efendim ölürken kendisi eşine vasiyette bulunuyor. Abbasi Halifesi’nin kızıyla evlenmesi hususunda. Ben öyle hatırlıyorum. Öyle bir bilgi vardır tarihte. Bu da bir kadının kolay kolay değil mi eşine? Yani devletin devamı için, güçlenmesi için salık vermesi, ne kadar devlet objektifinden yönetime baktığını, bir kadının göstermesi bakımından ilginç bir örnek olarak. Ben hep öyle görürüm bunu. Hakikaten ilginç bir bilgi verdim. İlginç bir örnektir bu. Dönelim İslam öncesi böyle.
Tahta vekalet eden kadınlar var. Savaşan kadınlar var. Bu Arık Hatun var mesela. Sabir hükümdarı vefat ettikten sonra. Oğlu çok küçük olduğu için oğulları. Onun yerine tahta geçiyor. Tahta geçtikten sonra aslında Bizans’la olan ilişkilere çok iyi bir hale getiriyor kendisi. Keza 100 bin kişilik orduya komutanlık ettiği yazıyor kaynaklarda. Ve o günden sonra Bizans kayıtlarında zaten ilişkiler de düzeldiği için artık Sabirlere ait çok daha az kaynak görmeye başlıyoruz. Nitekim daha sonra Sassani ve Avar akınlarından sonra Gökçürklere bağlanarak devam ediyorlar. Ama dediğim gibi bunun yanı sıra hem prenses olarak gönderdiğimiz, bulundukları devlette söz sahibi olan kadınlar da var. Mesela Tuku Hatun var. Tuku Hatun Han Hanedanlığına gelin olarak gidiyor.
Ve Han Hanedanlığına gelin olarak gittikten sonra eşinin kararlarını perdenin arkasından izliyor. Han Hanedanlığı diye kara anlara mı diyoruz? Yok, Han Hanedanlığı Çin Hanedanlıklarından bir tanesi. Buraya gelin olarak 14 yaşında gönderiliyor. Yang Xiyan adlı bir generalin oğluyla evlendiriliyor. Çin kaynaklarına göre bu general için çok iyi bir asker olduğunu, Çinli bir soylu kadını evlenmek yerine bir Türk kadınlığıyla evlenmeyi tercih ettiğini,
çünkü halihazır da dönemin Türk kadınlarının çok daha özgür ve özgüvenli olduğunu şeklinde tasvir ediyorlar, ifade ediyorlar. Ve Tuku Hatun eşinin bütün kararlarını perdenin arkasından izliyor, tüm toplantılarını. Eğer desteklemediği bir karar varsa bir hizmetkar yollayarak kararına yön veriyor. Ve onu aynı şekilde Çin kaynaklarında ifade eden cümleleri şu şekilde görüyoruz biz.
Çok kitap okuyan, gösterişten çok uzak yaşayan ve devlet siyasetinde çok güçlü olduğu için de ikinci yang ünvanı veriyorlar. Ve bunun gibi Aşin Hatun var aynı şekilde. Kuzey çoğu hanedanlığına gelin olarak gönderiliyor. Aslında babası Mukankahan çok da fazla kızını oraya vermek istemiyor. Fakat o dönemin uluslararası ilişkiler kavramı evlendirmek üzerine kurulu olduğu için, Mukankahan buna dirense de bir gün rivayete göre, yine kaynaklarda yazılan rivayete göre, gökyüzünde bir şimşek çakıyor ve bunun karşısında kızını ona vermeyi uygun görüyor. Ve Aşin Hatun Çin kaynaklarında çok güzel bir kadın olarak geçmez. Hiç çocuğu da olmamıştır. Eşiyle mesafeli olduğu da söylenir. Yüvenk yudur eşi de. Buna rağmen eşi ölür öldüğünde yanına gömülür.
Ve ona da imporiterçe Şenck ünvanı verilir. Şenck hatun demek baş hatun demekçince de bu ünvan veriliyor. Ama bunun yanı sıra bir de Bafu Hatun var. Bafu Hatun Gökçelikler’de Toyku’nun kızı, Bilge Kağan’ın eşi. Bafu Hatun yine aynı şekilde oğulları çok küçük olduğu için devletin devamını doğru stratejilerle ilerletemeyecek ve kendine tabi haltla beraber Çin’e bağlanacak.
Çin’e bağlandığı zaman da Çinliler ona bir ünvan veriyorlar. Pin Kuo Fu Zhen diye. Bu da devleti sulha kavuşturan hatun. Hem devlet siyasetlerinde Türkler ve Çinliler arasında ya da keza aynı şekilde Hazarlar ve Bizanslar arasında iyi ilişkiler sağlayan hatunlar olduğu gibi bazen devletin stratejisini yönetemeyen, bu nedenle kendine tabi halkı, kendine tabi boyu Çin devletine bağlayanlar da vardı aslında. Biraz da objektif bakmak gerekiyor.
Şimdi mesela Hunlar’da Kağan buyruğu ifadesi yer alır. Eğer hatunun adı emirnamelerde yer almazsa gerçekleşmez. E kabul edilmez ferman. Yani Hakan’ın isminin yanında hanımının da ismi yer alacak. Evet aynı şekilde. Emirnamelerde. Biz bunu şuna dayandırıyoruz aslında Kut inancına dayandırıyoruz.
Orhun abilerinde geçen bir şey vardır. Şu yazar. Babam millet yok olmasın diye, millet olsun diye, babam ilteriş Kağan’ı, annem Bilge Hatun’u göğün tepesinden çekmiş olacaklar. Yani buradaki Kut inancı zaten Tanrı tarafından devlet yönetime inancının size verilmesi. Sadece erkeğe değil aynı şekilde anneye verildiğini de görüyoruz.
Anne tiplemesini çok kullanıyorsunuz. Şimdi bugün de biz hep konuşuruz ama baba hakkı, ana hakkı demeyiz de ana baba hakkı deriz. Bu eskiden de böyle midir? Kesinlikle böyle. Şunu söylemekte de yine fayda var. Sosyolojik açıdan baktığımızda zaten o dönemdeki kadin tarihe sahip topluluklarda ya anaergil topluluklarda ya ataergil topluluklardır. Ben kendi şahsımca bunu şu şekilde özetliyorum. Biz kendi toplumumuzda yüzde 48 anaergil, yüzde 52 ataergil bir toplumuz. Bu ne demektir? Baba reisi hukuku vardır. Her zaman bir ataergilik söz konusudur. Fakat babanın da danıştığı bir anne figürü veya kadın figürü vardır evin içerisine. O görünürde biraz baba erkillik de. Yani çok hakikatle ilgisi yok gibi diye. Yani nitekim bizim kutsal gördüğümüz her şeyi dilde de ana vatan deriz, ana dil deriz.
Aslında bakıldığında bizim antropolojik, kültürel bir şekilde genetik kodlarımızdan da aktarılan bir şey. Biz bakıldığında tekrarlıyorum, ataergil bir topluluk olmamıza rağmen o atanın da her zaman danıştığı bir hanımı yanında vardır. Devlet siyasetinde de aslında kısmen böyle. Peki aslında verdiğiniz isimler, hikayeler son derece en azından genel izleyiciler için ve büyük bir kesim için yeni bilgiler isimler.
Ama şunu biliyoruz biz, Türk topluluklarında kadının yönetimde görünürlülüğü ve bir öndeliği var. Nitekim zaten eski Türkler şöyle diyorlarmış, birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlikse iyi kadın diye. Böyle bir sözleri var yaygın olarak kullanılan. Ya kaynaklarda geçiyor.
Kadının toplum hayatındaki yönlendiriciliği, sosyal hayattaki yeri mesela, kültür hayatındaki yeri, eğitim hayatındaki yeri. Bunu buna geçmeden önce şimdi aklıma geldi, asıl merak ettiğin konulardan birisi bu. Türk toplumunda İslamdan önce, şimdi İslam sonrasında zaten konuşacağız. Haklar, yetki, sorumluluk görünürlük bu düzeydeyken, mesela muadil olan diğer topluluklarda ne alemde?
Aslında bu karşılaştırmayı yaparken ben kendi çalışmamda yapmıştım bu karşılaştırmayı. Bunu yaparken özellikle dikkat ettiğim konu şuydu, biz tarihçilerin gözünden o topluluklar değil de örnek veriyorum. Kadim Çin tarihi hakkında Çinli tarihçilerine yazmışlar, Antik Yunan hakkında Antik Yunanlarına yazmışlar. Özellikle onların çalışmaları üzerine bakmıştım ben bunları incelerken. Bizde miras hakkı varken, boşanma hakkı varken, evleneceği kişiyi seçme hakkı varken… Bu var değil mi?
Tabii, bunların hep her biri var. Miras hakkımız var, nitekim çeyiz geleneğimiz var, daha sonrasında İslamiyet’ten sonrasında bu biraz daha mihir çeyiz halinde devam edecek. Boşanma hakkımız var. Korumsallaşılıyor, bu koka bağlanıyor. Tek eşlilik esas kılınmış, sadece yine burada altını çizmek gerekiyor, hanedan soylarında değil. Çünkü hanedanlar siyasi evlilikler de yapabildiği için onlar da çok eşlilik görülüyor. Fakat buna rağmen toplumun kendisinde bir tek eşlilik var.
Onun yanı sıra akraba evliliği söz konusu değil, aynı kandan olmamaları gerekiyor. Bu da önemli konulardan biri. Diğer topluluklara baktığımızda, Çin toplumuna baktığımızda, özellikle bizim yakın komşularımızdan biri olduğu için… Çin’de bir kadının herhangi bir özel mülkiyet hakkı zaten yok. Boşanma hakkı yok. Üstüne üstlük Çin kız çocuklarına 1, 2, 3 diye isimler veriyorlar.
Kezaişekli Slav topluluklarına baktığımızda, Slav topluluklarında yine aynı şekilde kadının bir seçme hakkı yok, boşanma hakkı yok, miras hakkı yok. Ve Zodruga dedikleri doğan her çocuk, o kabilenin, aşiretinin büyüğü kimse ona bağlanır. Ve eşi öldüğünde kadın canlı canlı toprağa gömülüyor Slav topluluklarında. Fars topluluklarında veya Arap topluluklarındaki cahiliye dönemi, Arap döneminden bahsediyoruz burada.
Bu dönemde zaten kız çocukların diri diri toprağa gömüldüğünü, kız çocuğunun olmasının bir felaket sayıldığını hepimiz görüyoruz. Antik Yunan’a geldiğimizde aslında benim en çok dikkat çekmek istediğim noktalardan biri burası. Bu kadar felsefeden ve uygarlık… Antik Yunan denince biraz durmak lazım. İnsanlığın medeniyet havzası olarak sunuluyor. Ki açıkçası ben bu konuda çok tartışmaların olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bana göre medeniyet ve uygarlık kavramı dediğimiz kavram bir toplumun yerleşik veya mimari felsefi eserlerinden çok insana bakış açısıdır. Ve Antik Yunan’a geldiğimizde özellikle Atina kadınların zaten vatandaş olmak gibi bir lüksü yok ve sokağa çıkamıyorlar. Jineikon denilen Bodrum katında tutuluyorlar ve eşleriyle beraber yemek yemiyorlar. Onlardan ayrı bir şekilde doğan kız çocukları da jineikona gönderiliyor aynı şekilde. Bunun sebep gerekçesinde şu şekilde dayandırıyorlar bu arada. Bir kadının vücuduna güneş ışığı değerse bu onun için yararlı bir şey değil. Sokaklarda sadece erkekler gezebiliyor. Tabii tarlalarda çalışan kadınlar çok daha şanslı çünkü sokağa çıkabiliyorlar. Roma toplumuna geliyoruz ki hukukun temellerinden bahsediyoruz. Orada paterfemiliyası yine bir ateerkek bir topluluk bunların her biri zaten keser. Orada tabii ki miras hakkı var fakat aynı şekilde baba kız çocuğunu satabilir, dövebilir, öldürebilir, sakat doğduysa başka birine verebilir, kumar karşılığı satabilir. Bunlar yasalarla orada çerçevelenmiş oluyor. Pânunlara girip girmiş. Evet evet ve miras hakkı çok kısıtlı bir şekilde veriliyor. Türkler bu noktada tabii bir de Moğollarımız var bizim yakın komşularımızdan.
Moğollar anaerikir bir topluluk. Onlar da çok daha farklı bir sistem halinde devam ediyor. İngiltere’de durum ne? Mesela 16. yüzyıla kadar erkeklerin hanıların satabildiğine dair iddialar var isterse. Alınım olmadığı için çok bir şey söylemiş olmayayım. Ama İslamiyet öncesinde en azından bunların her birini özellikle ben o bölgenin tarihçileri nasıl yorumluyorlar?
Nitekim zaten Antik Yunan’da Aristova Platon’un kendi eserlerine baktığımızda da zaten bir kadının bir erkeğe denk olmayacağını, devlet siyasetinde de yeterli olmayacağını öne süren birçok cümlesi var. Tam da bu noktada Türkler’de miras hakkı var, boşanma hakkı var, kendi çeyizi var. Şimdi bugünkü Anadolu’daki çeyiz sistemi gibi değil aslında o dönemdeki çeyiz sistemi. Evlenecek genç kızla ailesi eğer maddi durumu yerinde ise küçük baş hayvanlar veriyor.
Bu şu anlama geliyor, ola ki eşinin bir savaş durumunda kaybının yaşanması vefatının yaşanması durumunda bir güvencesi maddi bir güvencesi olsun. Daha sonrasında bu ev eşyalarına doğru evreliyor. Ya da bizde bir nikah, düğün var. Biz bu düğün yazıtlardan itibaren artık biz bu özellikle Göktürk dönemi yazıtlarında bunu çok fazla görüyoruz. Düğünün anlamı nedir aslında? Bu iki gencin evlendiğinin ilan edilmesi.
Hem kadının hem erkeğin haklarının halk önünde, soydaşlar önünde birleştirilmesi. Bir yazılı hukuk kuralı söz konusu değil fakat töreler çok keskin. Ya da zina Türk kültüründe ve Türk toplumunda İslamiyet öncesinde kesinlikle yasak olan bir şey. Çok ağır bir cezası var. Ölümle cezalandırılıyor ve hiç değişmiyor. Ölümün şekli orada ağır olan. İtil Bulgarlar üzerinden örnek vereyim ben. Normal ölüm bir kurtuluş gibi. Ölümün şeklini anlatın da bari zina suçuna Türkler de uygulanan cezayı başak hanım onu öğrenelim. İtil Bulgarlar’da anlatılan şekliyle söyleyeyim ben size. 12 parçaya bölünüyor, 12 ağaca bağlanıyor. Ağaçların onları kutsaması bekleniyor. Fakat aynı Bulgar devletinde biz şunu görüyoruz ki bunu özellikle Fazlan’ın seyahat namisinde çok net bir şekilde görüyoruz. Diyor ki aynı nehre giriyorlardı. Kadın ve erkek çıplak yıkanıyorlardı. Buna rağmen zina yapılması çok keskin şekilde yasaktı ve birbirlerine de o şekilde bakmıyorlardı. Zina, töreler biliyorsunuz ki, coğrafyanıza devletin ihtiyacına, halkın ihtiyacına göre değişkenlik gösterir. Fakat zina ilk günden bugüne hiç değişmeyen kurallardan bir tanesi. Testereyle ortadan kesme, yani dikey olarak, yatay olarak, ortadan bölme gibi cezalarında Türk toplumunda uygulandığı ifade ediliyor.
Tabii ben aldığım notlarda belki siz teyit edersiniz. Mesela İngiltere’de 1500’lü yıllara kadar kadınların inciyle dokunmasının yasak olduğu. Yine, efendim, kadının kocasının sofrasına oturma hakkının bulunmadığı, adamın başının üzerinde büyük bir odun astığı ve gerekli ne kadını cezalandırdığı konusu var.
Daha da ilginci, aslında ticaret ve miras hakkının olmaması ve kendi malında kocasının 1800 yıllara kadar kocasının tasarruf hakkına sahip olması söz konusu İngiltere’de. Mesela Fransız ihtilali var, o çok ilginç. Fransız ihtilali değil, hepimiz şöyle yelkenlere indiriyoruz. İnsanlığını adeta kurtuluş ihtilali gibi algılıyoruz.
Ama orada mesela delilerin, çocukların ve kadınların haklı kısıtlıdır diye ifadelerin yer aldığı belirtiliyor ki bu şunu şöyle yapmamız lazım gelir diye düşünüyorum siz ne dersiniz. Aslında kadın tarihini okurken dünya ile karşılaştırmalı okumak lazım.
Karşılaştırdığımızda da hangi asırda alırsak alalım Müslüman olmayan veya Müslüman olan toplumlarda bizim kadınlarımızın çok daha özgür bir ağırlığının olduğunu, bir özne olduğunu, bir birey, bir şahsiyet olduğunu görüyoruz sizin anladıklarınızdan. Ben kendi bilgilere dayanarak bir yorum yaptım ama üniversite bunun dersini okutan birisi olarak Arzu Hanım’a da onu konuşacağız. Kısaca siz de kadının sanatta, ekonomide ve toplumdaki yerine bir de kıyafetlerini merak ediyoruz. Kıyafetleri coğrafi olarak değişiklik göstermesine rağmen ilginç bilgilerden birini söyleyeyim. Nazar boncuğu aslında Türk kültürüne ait bir simge değil. Daha sonrasında Peçenek kadınları yani Peçenek boyumuz bizim Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Peçenek kadınları. Aslında bu Nazar boncuğu dediğimiz mavi seramik boncuklar Slav topluluklarında olan bir şey. Peçenek kadınlarının Bizans kayıtlarına göre görüyoruz bunu da. O kadar çok mücevherle düşkün olduğu söylenir ki bunun karşında oradan o seramik boncukları alarak Türk kültürüne aslında Nazar boncunu entegre etmiş oluyorlar. Diğer taraftan yine bu noktada Hazar ile Çiçek Hatun’u örnek verebiliriz. Hali hazırda Hazar ile Çiçek Hatun Bizansa eş olarak, gelin olarak gidiyor. 5. Konstantinos’a ve Peter Golden bunu şu şekilde değerlendirir der ki normalde Bizans hükümdarları, Bizans imparatorları yabancı gelinlerle evlenmezler. Fakat Hazar prensesini alarak devletin siyasetini ne kadar iyileştirdiğinin, iki Türkler arasında ne kadar iyileştiğinin göstergesidir. Çiçek Hatun gelinin giderken giydiği bir kaftan var. Özellikle üzerine çiçek motiflerinin yapıldığı. Bu Bizans’ta balo kıyafeti haline geliyor. Aynı şekilde İpek çok kullandıklarını görüyoruz. Daha soğuk topluluklarının yün kullandığını görüyoruz. Keçe kullandıklarını. Mutlaka simgeler, değerli taşlar. Türk taşları dediğimiz bizim o Turkaaz taşları yine aynı şekilde simgelediklerini görüyoruz. Hatta Avrupa Hunların da yüzlerine beyaz renkler, dudaklarına da ruja benzer renkli şeylerin sürdüklerini de görüyoruz yine bitkilerden. Sosyal hayatta ve ekonomideki rolleri? Sosyal hayatta zaten halihazırda bir Türk kadınıyla bir Türk erkeği beraber, özellikle dediğim gibi,
kızmız içerek sazlık bölgelerde beraber eğleniyorlar. Beraber ortak oyunları var. Keza aynı şekilde cenaze törenlerinde, düğünlerde hep beraber haleler. Üretim de özellikle kadınları, biz biliyoruz ki Anadolu’da kadınlar Osmanlı döneminde dokunma sanayi. Ama bu Türkmenlerden gelen bir kültürdür aynı zamanda. İç Anadolu, Bursa dediğiniz gibi pek çok yerde. Hatta 19. yüzyılı yüzyıla ait bir yabancı seyahat der ki, Türkler ya da Osmanlı kolay kolay yıkılmadıysa bu dokunma sektöründe önce olması. Her kadının evinde bir dokunma sektörü var. Biz biliyoruz ki eski Türkler’de de aynı şekilde değil mi? Çünkü küçük baş hayvancılığı var, yünden keçe yapılma. Yani buradaki yeri ne kadınların?
Ben onu çok merak ediyorum. Müsaadenizle ben de bir soru sorayım. Çorap ören diye geçerler zaten. Onlar da var, dokunma sektörü bize. Çorabı örerler. Keza aynı şekilde kapkacak yapımında kadınlar daha önemlidir. Aslında erkekler bir tık daha bu işin savaş yönüyle madenin yönleriyle ilgilenirken, kadın hem hayvancılık işlerinden sorumludur ve dokunma sanatı, o küçük halıları, çadırları, çorap hepsini kendilerine dokuyorlar.
Doğum sanatları var. Ey sanatları diye geçer Keza zaten. Dokunma sanatı çok önemlidir. Tabii dediğim gibi kullandıkları materyaller, ürünler coğrafyaya göre değişiklik gösteriyor. Başak Hanım, bir Türk atasözünden söz ediliyor. Ey Türk oğlu, suyu çaydan kızı soydan al. Yani ey Türk oğlu, suyu çaydan kızı soydan al diyor. Evliliklerde nelere dikkat ediyorlar? Aslında spesifik olarak… Bu söz doğru mu? Bu sözle ben de çok denk geldim. Spesifik olarak dikkat ettikleri bir şey, şöyle bir kere öncelikle zaten cenaze törenlerinde, yaz törenlerinde çok fazla tanışıyorlar. Daha sonrasında o düğün törenlerinde hatırlarsınız siz de şimdi. Hatırlarsınız şimdi başka bir konuyu siz gündeme getirdiniz. İyi de oldu aslında. Yani nasıl görüşüp, tanışıp evleniyorlar sorusuna cevap veriyorsunuz herhalde bu arada. Biz düğünler biliriz değil mi cenazede tanıştık? Aslında ilk İslamiyet öncesi dönemde cenazelerde tanışırlar. Gençlerin her biri güzel kıyafetlerini giyer ve orada tanışırlar. Eğer birbirlerini beğendilerse bu sefer kız tarafının ailesine hediyeler gönderilir. Daha sonrasında o izin alındıktan sonra… Yani cenaze aslında gençlerin tanışıp evlenme, yıkadıkları yer olarak. Evet, evet öyle. Bunu biraz zihin dünyası düşünmek lazım. Ölüme giderken düğüne gitmek. Daha sonrasında aileye hediyeler gönderilir. Eğer ailenin kabulü varsa… Ne tür hediyeler gönderiliyor? Küçükbaş hayvanlar gönderiliyor. Yine örnek veriyorum kapkacaklarda değerli bir şeyler olursa onlar gönderiliyor. Ben kendi sitemin eşitliğim için kendi evliliğimden de biliyorum. Nişanda koçun başına bir altın bağlayıp bayramlarda göndermek de o zamandan mı geliyor? Tabii tabii yine aynı şekilde kültürel olarak aslında bize devam eden çok fazla şey var. Bu süreç içerisinde zaten kızın bir çeyizle hazırlanıyor ve bir isteme merasimi gerçekleşiyor. Aslında bu da çok önemli. Bir anda evlilik gerçekleşmiyor, bir isteme merasimi var. Ailenin reisi olan babadan diğer ailenin büyükleri gelip kızı istiyorlar. Ve hatta yanılmıyorsam onunla ilgili bir demeç vardı Altay Türklerine. İzniniz olursa okumak isterim. Tabii buyurun.
Hızlıca bir açmış olayım. Benim çok hoşuma gitmiştim onunla karşılaştığımda. Evet Altay Türklerinde kız istemek için gittikleri zaman evin reisinin önünde diz çökerek şu sözler söyleniyor. Evinin eşi önünde şimdi diz çöküyorum. Senin evine geldim. Baylığına sevindim. Evinin başını istemek için çözülmez bağlarla sadıçlık bizi bağlasın.
Yanaklar nasıl ayrılmazsa, zırhın yakası nasıl kopmazsa bizimle akrabalık bağları kayınkabuğunun katları gibi olsun. Niyetin bıçağın sapını istemektir, kazanın kulbunu istemektir. Şeklinde kızı istiyor. Kızı istedikten sonrasında bir söz merasimi gerçekleştiriliyor. Bu söz merasiminde özellikle Göktürkler’de iki atın üstüne biniyorlar. İki atın üstünde tüm aile akrabalarıyla beraber bir söz kesilmiş oluyor. Daha sonrasında düğün geleneği geliyor. At üstünde. Genelde Göktürkler’de aslında elçi kabirlerinin çoğu da at üstünde olur. Türkmenler kısmına gelecek olursak orada Türkmenler bu konuya biraz daha eğlenceli yaklaşıyorlar. Evlenecek olan hanımefendi atın üstündeyken kucağına küçük bir koyun alır. Küçük bir küçük baş hayvan. Onunla son sürat sürmeye başlar. Damat adayı. Koyunla at sürüyor. At sürüyor evet. Damat ve damadın arkadaşları, damat adayı ve damadın arkadaşları onu takip ederler.
Ve koyunu almaya çalışırlar. Buna da Mavi Kurt Gökbörü oyunu derler. Başak Hanım benim çok ilgi duyduğum, çok ilgilendiğim ve özel ilgi üzerinde çalıştığım konulardan birine girdiniz. Düğün merasimleri. Anlaşıldı biz bu konuda ayrı bir tarih söyleişleri programı yapacağız. Düğün tarihi üzerine. Hakikaten sevgili seyirciler aslında bunları iyice ele almak gerekiyor. O kadar tek düzeye döndü ki düğünlerimiz vesaire. Belki tarihten ilham alarak renkli düğünler, renkli kapılar aralarız. Evet düğünler böyle, evlenme böyle. Boşanma nasıl? Boşanma aslında Türk evneklerine çok fazla boşanmayı biz görmüyoruz. Genelde dulluk kavramını eşi vefat eden kadın için daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü boşanmak için çok ciddi sebepler gerekiyor. Zina bu sebeplerden bir tanesi örnek veriyorum. Boşanma oranını dediğim gibi çok görmediğimiz için genelde dul kavramını biz eşi vefat eden kadınlar için görüyoruz. Bazı topluluklarda da bu noktada levirat örneği görüyoruz. Aslında levirat ne demek? TDK karşılığı bunun kayınla evlenme. Özellikle Oğuz boyununda şöyle bir şeyle karşılaşıyoruz. Öz annesi olmamak kaydıyla kadının hukuki konumunun aile içerisindeki maddi ve manevi konumunun korunması için
arkadan gelen erkekle beraber evlendiğini, o aile içerisinde bulunan erkekle beraber evlendiğini görüyoruz. Eşinin akrabası erkekler. Tabii eşinin akrabası olan erkeklerle. Fakat burada yine altını çizmemiz gereken bir nokta var. Hiçbir şekilde cinsellik düşünülmüyor. Sadece o kadının manevi maddi konumunun aile içerisinde korunması esas alınıyor. Diğer tarafta Karluklara geldiğimizde ise başka bir boyumuz orada eşi vefat etse bile bir daha kadının evlenmediğini görüyoruz.
Kesin bir töreyle yasaklandığını görüyoruz. Topluluklara göre değişiyor. Topluluklara göre değişiyor. Evet. Tabii bu mal miras demek ki her toplumda farklı bir şekilde yorumlanıyor. Yorumlanabiliyor. Miras gitmesin diye bununla evlendiğini söyleyince siz aklıma geldi. İslam’dan biraz Müslüman olan topluluklar döneme geçelim ki Selçuklar bunun başını çekiyor Arzu Hanım. Bu geleneklerin Başak Hanım’ın anlattığı bu konuları, siz zaten bu konuyu çalışan birisi olarak da biliyorsunuz. Selçuklu toplumuna yani Müslüman Selçuklu toplumuna nasıl yansımış, nasıl aktarmış, benzer örnekler, eylemler, davranışlar? Yani lider pozisyonunda tabii Selçuklu Sultanlarının eşleri var. Biraz önce bahsettiğimiz Altuncan Hatun olduğu gibi ya da Melikşah’ın eşi Terken ya da Türkan Hatun olduğu gibi.
Siz daha çok Türkan demeyi tercih ediyorsunuz. Ben Türkan demeyi, Türk kan demeyi tercih ediyorum ama dediğimiz gibi Nizam-ül Mülk ile arası hiç iyi değildir. Hatta o kadar iyi değildir ki Melikşah’ın siyasetine karışmasından dolayı rahatsızdır Nizam-ül Mülk. Siyaset namesinde de kadınların siyasete girmemesi gerektiğine dair aldığı madde benim düşüncem biraz da bu Türkan Hatun’dan kaynaklanıyor olabilir.
Tabii o mücadelilere eminim ki Selçuklu tarihçileri çok daha iyi bilir ama biz Selçuklu tarihinde de, Anadolu Selçuklularında da önemli mevkelere gelmiş kadınları görüyoruz. Keza Osmanlı tabii. Benim ihtisasım Osmanlı. Tabii sosyal hayatında da aynı şey var Selçuklu toplumunda. Bir miras olarak devrediliyor Selçuklu’dan Osmanlı’ya. Asıl Osmanlı alanına da gelirim. Ben Osmanlı tarihçisiyim. Mesela tarih boyunca Türk Kadını diye bir kitap var arkadaşlar biraz da yakın gösterirlerse. Burada Başak Hanım’ın da yaklaşık 100 sayfalık bir makalesi var. Bozkır kültüründe ve topluluklarında Türk Kadını diye meraklarını ve ilgilerini hatırlatmak istiyoruz. Ama Arzu Hanım kitapları farklı alanlarda çalışmakla beraber Bezmalem Valide Sultan.
Gündelik hayatımızda da çok iç içe olan bir hanım. Özellikle sağlık konusu da çok hatırladığımız bir hanım. Yine böyle iki tane kitabı var bu konuda. Başka çalışmalar da var. Park Veysi de yakında çıkacak. Osmanlı hanımları üzerine çalışıyor. Evet Osmanlı’nın da manzara nedir Arzu Hanım? Osmanlı Devleti’nde ilk döneme baktığımızda aslında Fatih’e kadar gelen süreçte Padişahların eşleri için hatun kelimesi kullanılıyor. O biraz da bizim orta asya Selçuklu kültüründen gelen bir uzantı olarak görüyoruz. İlk dönemlere baktığımızda hatun ya da sultan ifadeleri kullanılıyor Padişah eşleri için. Ama hükümdarlıkta bir mi? Onun çok da bir olduğunu görmüyoruz.
Bizim Bab-ı Hümayun’un kapısındaki es-Sultanı zillullahi fil arz yevilehi küllim azmümin. Dolayısıyla sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir ve bütün zulüm görmüşlerin koruyucusudur derken. Orada bir kadın şeyi tabii ki söz konusu değil. Belki bir şey olması açısından değil mi? Bir karşılaştırma olması açısından öyle bir şey tabii ki söz konusu değil.
Tabii kurumsal bir yapıya dönüyor. Bir yeryaşı ki hayata dönüyor. Bir beylikten bir devlete bir imparatorluğa giden bir yol var burada. Dolayısıyla da baktığımızda ilk dönemde beyliklerin kızlarıyla ya da efendim o dönemde Sırp krallarının veya Bizanslıların kızları ya da kız kardeşleriyle evlilikler söz konusu ama özellikle Fatih’ten itibaren bunun değiştiğini görüyoruz takdir edersiniz.
Genel itibarıyla. Osmanlı toplumunda kadının sosyal ve ekonomik yapısı. Vallahi ona baktığımızda daha zaten biz hep derslerimizde de anlatırız. Osmanlıyı Selçuklu’dan Osmanlı’ya geçişte bu geçişi sağlayan dört farklı zümre var biliyoruz biz. İşte ahiler işin sanat tarafını, gaziler savaş tarafını, abdallar ozaviyelerle işin ilim tarafını aynı zamanda da ziraat tarafını getiriyor.
Ama bizim bildiğimiz bir grup daha var. Bacihan Rum dediğimiz kadın grup yani ahiliyin bir Fatma Maci ile birlikte ahiliyin bir kolu olan kadın grubu. Bunlar hem birincisi biraz önce sorduğum belki soruyla orantılı, dokumacılık sektöründe önde olan bir grup. Dolayısıyla bu Osmanlının iktisadi yapısına baktığımızda dokumacılık 19. yüzyılın sonuna kadar ön planda gidiyor ve kadınların önemli rolü var burada.
Ama kuruluşta bu Bacihanlı Rumlarla birlikte geliyor. Diğer taraftan baktığımızda bunlar daha bu beylikler döneminde bunlar eli silahlı Moğollarla savaşan kadınlar. Ve Osmanlıyı oluşturan zümrelerin de bir kolu olarak karşımıza çıkıyor.
Diğer yandan kurucu rolü olan işte Osmanlı’ya bu ahi devletleri vardır o dönemde Konya başında olmak üzere. Osmanlı’ya katıl beylikli olarak durumunda olan Osmanlı’ya katılmalarıyla birlikte bunların aslında sosyal zümreyi oluşturan kadın grupları olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında belki İbn-i Batuta’ya baktığımızda diyor ki Orhan Bey’in eşi Nilüfer Hatun ben diyor ziyaret ettim İznik’te diyor sarayında oturuyordu. Onun sarayı vardı ve beni sarayında kabul etti diyor. Yani anlatılanların bir uzantısını burada görebiliyoruz netice itibariyle. Yani kuruluş döneminin tablosuna baktığımızda. Kadınların sosyal hayata katkıları dediğimizde bununla ilgili çok açık kaynaklarda maalesef bilgiler yok. Mesela 19. yüzyılın temetduat defterleri vardır. Onları incelediğimizde mal sahibi olan kadınları, hane sahibi olan malı mülki olan kadınların istatistiklerini çıkartabiliyoruz. Keza şerihe sigillerinde önünüzde gördüm evet. Yine mülk sahibi olan üretime katkıda bulunan şerihe sigillerinden bu tür örnekleri bulmamız mümkün. Herhalde bu da onlardan bir tanesi. Siz tabii çok iyi bildiğiniz bir konu ben bunların yüzyılını yayınladık biz. Evet. Evet. Etkörlüğünü yaptım. Şimdi bunları incelerken o sözünü ettiğiniz anlamda yoğun şekilde kadınların algımızın tersine geniş bir hareket alan olduğunu gördüm. Tabii ki.
Ticaret yapma hakları var. Var. Miras hakları var. Miraslarını istediği gibi kullanma hakları var. Ve mahkeme, hukuki olarak boşanma dahil olmak üzere yani kocasını şikayet etme, mirasını takip etme, bir anlaşmazı takip etme.
Ya da nafaka ödemeyen kocasını aynı şekilde o davalarda nafaka ödemeye mecbur etme gibi bir takım davaların hani günümüzde yaşanan problemlidir bunlar. Bunları görüyoruz. Sadece mahkemelerde değil burada çözülemiyorsa davaları bizim padişahlara sunulan arzu haller var kadınların. Maruzat-i Rikabiye dediğimiz siz de bilirsiniz. Şu cuma namazı esnasında sunulan dilekçelerde vardı. Cuma selamlığı esnasında. Dolayısıyla onlara da baktığımızda kadınlar problemlerini halletmek için efendim padişah bu tür şeyler dilekçeler sunuyor. Ya kadınlar evden çıkamazdı tezini bu bile çürütüyor. Hayır, hayır. Yani ama diğer yandan da her zaman padişahı mı? Hayır. Valide sultanlara da sunuyorlar. Mesela Küsem Sultan’ın sunulduğunu biliyoruz. Ama özellikle Bezmalem Valide Sultan’a bakıyoruz. Bir padişah gibi pek çok konuda kadınlar sadece Müslüman değil gayrimüslim kadınlarında dilekçeler, şikayetlerini, isteklerini, kimisi işini iş istiyor, iş talebinde bulunuyor. Bu tür şikayetlerini sunduklarını görüyoruz. Dolayısıyla aslında haklarını arıyorlar. Bu tür 18. yüzyılın gravürleri vardır.
Mesela arzuhalcilerin yanında kadınlar arzuhalya okuma yazma bilmeselerdi. Her caminin biliyorsunuz ki avlusunda arzuhalciler var. Bunlara efendim dilekçelerini yazdırarak devrete dilekçelerini sunuyorlar. Şimdi kadı sicilleri üzerinden bu siciller üzerine yaptığımız incelemede ben şaşırtıcı bir oranla karşılaştım. Yüzde 40 civarında kadınların mahkemeye müracaat oranı yüzde 40 civarında. Mesela Trabzon’da bile yüzde 39 kadınlar yani şikayet sahiplerinin yüzde 39’u kadın mahkemeye gidiyorlar ve haklarını arıyorlar. Bu çok büyük bir gelişmişliğin ifadesi olmak lazım. Tabii bu mahkeme sicilleri çok eşlilikle alakalı da bir şey var. Mesela Osmanlı’da o da bilinen bir şeydir.
Yapılan istatistiklere baktığımızda burada bu çalışmalar da muhakkak onu çıkartacaktır. Evet Osmanlı’da çok eşlilik vardır. Ama yüzdeye borulduğunda yapılan istatistiklerde bunun yüzde 12’lerin üstüne çıkmadığını görüyoruz. Burada oranlar daha düşük. Sebebi de bölge bölge bu değişiyor Coşkun Bey. Bunun sebebi nedir diye baktığımızda daha çok eşliliğin erkek çocuk sahibi olmak. Veyahut da zenginlikle orantılı olarak değiştiğine dair istatistikler var. Ama çok da yaygın mı yani toplum için bakacak olursak hanedan ayrı bir şey. Hanedanda zürriyetin devamı meselesi var. Hanedana bunun dışında tutuyoruz her zaman. Ama toplumda çok eşlilik en fazla dönem dönem 16-17. yüzyılda istatistiklerinde yüzde 12’nin üstüne geçmiyor ki muhakkak bunlarda kaç çıkıyor sizde? Oran düşük ve hani nikahda şart var ya ben senin üzerine gül koklamayacağım tabiri caizse kadının bunu şart koşma hakkı var. Buraya intikal eden davalardan bir kısmı bana böyle söz verdi ve bu hukuk hakkı ihlal etti gibi var. Yani oran yüzde daha düşük çıkıyor benim. Evet çünkü burada talep dediğimiz hani boşanma davalarına ait de pek çok hüküm var şerihe sicillerinde. Orada da mesela boşanma ya da özellikle biz nereden buluyoruz Osmanlı kaynaklarında? Tereke defterleri. Ölen bir erkeğin geride bıraktığı mallarının dağ alımında işte o zaman biz kaç tane eşi var kaç çocuğu var üvey çocuğu var mı ona ne kadar miras düşüyor bütün bu paylarını Osmanlı tarihçisi olarak görmekteyiz neticede. Ben 100 tereke incelediysem ki terekenin önemli bir kısa devlet adamlar.
Evet devlet adamlar. Yani 90-95 civarında tek eşi rastladığımız oluyor yani evlenmiş boşanmış veya evlenmiş vefat etmiş ayrı ama mirastan pay alan kadın sayısını tek olarak görüyoruz. Yani iyi bir noktaya temas ettiğiniz Osmanlı toplumun sanıldığının aksine belki Başak Hanım’ın o sözünü ettiği Türkler’deki tek eşlilik aslında günümüze kadar devam ediyor.
Yani o bir yerde dediğim gibi %10’lar, %12’ler o seviyede giden. Bugünkü toplumda bir istatistik yapısı acaba nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Geniş bir açıdan baktığımızda onunla kıyaslamak belki daha sağlıklı bir sonuç verir. Bir şey daha sormak istiyorum sizin asıl büyük kililer üzerine değerlendimimize geçeceğiz ama bakviyeler baktığımızda kadınların diyelim ki 100 bakviyeler varsa 35-40 civarına kadınlara ait olduğunu görüyorlar.
Şimdi bir kişinin vakıf kurma vakıf nedir? Allah rızası için kişinin kendine ait mülkünü umumun hayrına sunmasıdır. Hayır eseri kurması ama bir de sadece hayır eseri kurmuyor. O hayır eserinin de halka hizmet verebilmesi için gelir getiren mallarını da vakf ediyor ki bu hayır eseri dünyada durduk sıra halkına hizmet etsin.
Şimdi kadınların oranının dediğiniz gibi yüksek olması kadınların belirli bir seviyede gelir kaynağı olduğunu gösteriyor bize. İşte bu bakımdan da hani zenginlik oranları bir de vakıf kurmada yarışmak dediğimiz vakıf ruhu Osmanlı kadının da bu var.
Hatta ben çoğu zaman örnek veririm sadece bir güğümü bile vakf eden bilmem şu kadının güğümüdür vakfıdır işte sarayda bir oca Topkapı Sarayı’nda çok vardır bunun örnekleri. Dolayısıyla o kadar çok örnekler var. Yani ufacık bir şey bile vakıf olur mesela mum vakıfları vardır mum yapmak üzere böyle ille de çok zengin olmaya gerek yok. Yani halkın yararına bir şey yapmak için kendi mallarını kolaylıkla vakf edebildiklerini görüyoruz kadınların. Ama bu vakıtlaşmadaki oran aslında Osmanlı kadının iktisadi gücünü. Tabii tabii zenginliğini gösteriyor yani özellikle büyük vakfiyelere baktığımızda onu çok açık bir şekilde görüyoruz. Sıbyan mekteplerinde de ciddi bir kadın etkisi olduğunu görüyoruz vakıf kurulduğunu.
Vakıflarda sıbyan mekteplerinde var. Mesela eğitim hayatına baktığımızda mesela Bezmalem Valide Sultan ilk memur yetiştiren rüştüye seviyesindeki okulu açan, yapan vakıf onu vakıf olarak kuran Darülmarif dediğimiz okulu. Cagaloğlu’nda şimdi Cagaloğlu Anadolu Sesi’nin bulunduğu yerdir orası. Kuram hanımefendi olarak karşımıza çıkıyor. Ve yine o okulun açılış töreninde Sultan Abdülmecid’e bakıyoruz. Oğlu 5. Murat, velahtadır kendisi. Daha sonra 5. Murat olacak olan Murat oğlu diyelim. Kızı Fatma Sultan ikisine bir yazdırıyor okula. Niye? Şehzadelere ve sultanlara eşdeğerde bir okul. Ama kızını da yazdırıyor. Yani artık kızların da okuması bir öncü olarak.
Mesela 19. yüzyılda da böyle bir matif görüyoruz eğitim alanında. Ama diğer yandan dediğiniz gibi sıvı yan mektepleri ve en çok da galiba kadınlar vakıf olarak çeşme yaptırıyorlar. Su. İstanbul’da bugün ayakta duran çeşmelerin zannediyorum 200’e yakını kadın çeşmeleri. Kadın şeyler öyle değil mi? Nakşidil Valide Sultan başta olmak üzere. Onun çeşmeleri çoktur mesela. Hep kadınlar çeşme yaptırıyorlar. Çok güzel çeşmeler var. Küçük su da var. Nişantaşı da var yanlış hatırlamıyorsam bir tane. 3-4 tanesini görme imkanı oldu. Çok mimari olabilir. Maçka’da Valide Çeşme diyebiliriz. Bezmalem’in yaptığı ilk vakıftır. Maçka’daki o meşhur durak da Valide Çeşme Durağı olarak hala bilinir. Bezmalem Valide Sultan’ın yaptırdığı. Niye çeşmeyi tercih ediyorlar? Şimdi hepimizin evinde musluğu açınca çeşmeden su alabiliyoruz. Ama çeşme hayat demek, yaşam kaynağı demek. Bunda da kadınlar önce olmuş. Bu noktadan baktığımızda yani iktisadi olarak ciddi bir varlık sahibi olarak görüyoruz. Efendim ticari hayatta… Dokumacılıkta, ticari hayatta görüyoruz. Mesela Bursa tezgahlarının %50’in üzerinde kadın diyorlar. Evet. Araştırmalar. Bu aynı zamanda imparatorluk coğrafısından yayılan bir durum var. Peki büyük külliyeler üzerinden ve sultanlar üzerinden Osman Tanrı kadının etkisini konuşalım biraz. Yani vakıflar üzerinden gidecek olursak, belki yine Fatih Öncesine bakacak olursak… İlk vakıf yapan bir valide sultan, Nilüfer Hatun. Hatun diyorum çünkü o zaman onlar hatun deniyor kendisine. Nilüfer Hatun’a baktığımızda şimdi de Nilüfer Çayı diye anılır şeyde Bursa’da.
Dolayısıyla Nilüfer Çayı’nın kenarına bir mescit yaptırmıştır, köprü yaptırmıştır. Aynı şekilde de bir teke yaptırmıştır. Daha sonra oğlu ile birlikte İznik’te bir imaret yaptırdığını görüyoruz ki… Bu hakikaten ilk vakıflar olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı dönemi vakıf anlayışı bir yerde ben bunu şöyle yorumluyorum. Hatta onu hep bezmalemde de kullanırım. Haktan alınan malın halk için paylaşımı vakıf kurmada önce olan bu görüş Osmanlı’da da, kadınlarda da hakim. Mesela Gülbahar Hatun’un tokatta yaptırdığı 2. Beyazıt’ın annesidir. Tokatta yaptırdığı bir külliye mevcut. Ya da Kanun’un annesi Hafsa Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı.
Darüş Şifası ile, medresesi ile, hamamıyla, sıbyan mektebi ile hali hazırda ayakta olan restorasyondan da geçti. Güzel bir külliyenin var olduğunu biliyoruz. İstanbul’a gelecek olursak şunu gördüm ben hep çalışmalarımda. Bu tür valide sultanların ya da padişahların kızları kız kardeşlerinin yaptırdığı vakıflarda. İstanbul’da yaptırıyorlar ama Mekke ve Medine gibi kutsal yerlerde de çok sayıda vakıf kurduklarını. Söyleyebiliriz. Bunlar içerisinde İstanbul’da belki de görünen, Bezmalem Valide Sultan’ın çeşmesi gibi görüyorum ben. Görünen bir yandan. Şimdi Bezmalem Üniversitesi’nin hem o yerleşkesinde, merkez yerleşkesinde suyu akan İstanbul’daki suyu akan çeşmelerden bir tanesi. Ben öyle adlandırıyorum. Çünkü çok mühimdir çeşmenin suyunun akması o amaçla inşa edilmiştir. Ama bundan öncesine gittiğimizde de mesela Atik Valide Sultan denir değil mi? Nurbanu Valide Sultan’ın şimdi Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’ne, vakıf üniversitesine yerleşkesi. Bir kısmında en azından daha. O muhteşem bir küllü ya. Nefis bir külliye, külliye planı olarak da nefis bir külliye olarak karşımıza çıkıyor. Ya da Gülnüş Valide Sultan’ın iki kez Valide Sultan olma şansını yakalayan değil mi? 2. Mustafa ve 3. Ahmet’in anneleri yeni Valide Sultan. O da Üsküdar’da olan güzel bir külliye. Beni en çok etkileyen Turhan Valide Sultan. Bir şey söyleyeceğim. Gülnüş Emetullah Sultan külliyesinin hemen yolda kenarında bir türbe var. Üste açık. Kendi türbesinin üstünü açık yapmış. Kupbe yok. Çok beni etkileyen bir şeydir o. Su direkt Nadir Türbelerden birisi veya başka örneği var mı bilmiyorum da Valide Sultan üzerine yağmur, mezarın üzerine yağıyor. Hemen bitişinde sandım. Hatice Turhan Sultan beni en çok etkileyen. Hatice Turhan Sultan etkiliyor çünkü kendisi tamam.
Daha önceki Safiye Sultan’ın başlattığı yeni cami hepimizin bir kere en çok bildiği yerlerden biridir. Evin önündeki yeni camiyi yaptıran Valide Sultan ama diğer taraftan da bakıyoruz Çanakkale’de. Settülbahir ve Kum Kale’yi yaptıran Valide Sultan. Yani Çanakkale muhafazasında daha Venediklilere karşı bu iki yeri yaptıran bir Valide Sultan. Çanakkale’leri yaptırır ama içerisinde de kendisi vakıf eserleri yani çarşısı ile camisi ile çeşmesi ile de vakıf eserleri yaptıran stratejik bir Valide Sultan olması belki de etkiliyor beni. Neticede itibariyle mesela Turhan Valide Sultan’ı da söyleyebiliriz. Katabiliriz bu Valide Sultanlar zincirine. Haseki var. Haseki Hürrem. O Valide Sultan olmasa da Padişah eşi olarak o.
Çünkü olamadığa vefat ediyor. Padişah eşi olarak şimdi Haseki. Anne Sultan olarak. Valide Sultan olabiliyor sadece. Hanım Sultan olabiliyor da Anne Sultan olabiliyor. Evet evet Padişah’ın eşi olarak Hasekisi olarak. İsterseniz teknik bir kavram olarak seyircilerimize şey açıklar mısınız Valide Sultan ne demek, Hanım Sultan ne demek? Şöyle söyleyebilirim. Padişahların eşlerine başlangıçta hatun deniyor. Fatih’ten sonra bakıyoruz. Hem sultan kelimesi hem de Haseki kelimesi kullanılıyor.
Üçüncü Ahmet’den sonra ise Padişah eşlerine resmi eşlerine bu beratlı atananlara kadın efendi tabiri kullanılıyor. Valide Sultan ise Mehdi Ulyai Saltanat. Yani dolayısıyla da hanedan da gelinebilecek en yüksek nokta Valide Sultanlık. Yani erkeğin. Mehdi Ulyai Saltanat.
Dolayısıyla Valide Sultan ise tahta çıkmış Padişah’ın annesine verilen at. Maalesef 23 Valide Sultan var. Oğlunun tahta çıktığını görebilen yaşayabilen o şansa vasıl olabilen. Dolayısıyla ayrım bu. Hanım Sultan dediğiniz tabir ise o da Sultan hanımların kızlarına Hanım Sultan kelimesi. Padişah kızlarına. Hayır Padişah kızlarının kızlarına Hanım Sultan.
Padişah kızlarına ne diyoruz? Sultan deniliyor. Onlara Sultan deniliyor. Sultan öyledir ben derslerde de söylerim hep. Sultan başa gelirse Padişah’a karşılar. Sona gelirse de hanedan mensubunu karşılar. Hanım Sultan da kız sorunları. Hanım Sultan da kız sorunları için kullanılan bir tabir olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi o zaman Valide Sultan olmak her halükarda zirve demek ve gelinlerin gelin gelin yani
Padişah hanımı da olsa Valide Sultan varsa biraz geride duyuyor. Bir kere haremin idarecisi en yetkili kişisi zaten Topkapı Sarayı’na dolaşın ya da Dolmabahçe Sarayı’na 19. Yüzyılda mimaresine dolaşın bir kere Padişah’a ait mekanlarla kadın efendilere ait mekanların tam ortasında Valide Sultan dairesi vardır. Neden? Çünkü Halim’den Valide Sultan sorumludur. Onun izni olmadan öyle geçişler çok da kolay kolay sağlanamaz. Gelin kaynana savaşına haramda da şahit oluyor mu? Bilemiyorum ama mekansal olarak gayet açık bu gösteriyor. Kösem Sultan’la Hatice Turhan Sultan’ın mı savaşı var gelin? Gelin evet yani orada biraz da saltanat savaşı gelin kaynana mahallelikten ziyade saltanatın hakimiyeti nüfus mücadelesi belki diyebiliriz. Onu görüyoruz.
İkinize de şu soruyu sormak istiyorum bir cinsiyet ayrımı diye yani incelediğimiz dönemlerde erkek üstün kadın geri diye tabi ki toplumun farklı kesimlerinde bugün de bu tür tanımlamalar var ama tarihin genel akımına yani bir devlet ve merkezi bir akıma baktığımızda bir erkek ve kadına bir üstünlük söylemi veya çatışması olduğunu görüyor muyuz yoksa her kez hukukunu benimseyen bir ana akım çizgimi var.
Hocam önce siz devam edin isterseniz. Yani estağfurullah ben öyle bir şey görmedim. Fonksiyon üzerine falan mı var? Yani böyle bir şey de yok yani hiçbir belgede bugüne kadar ne okudum siz de benim kadar görmüşsünüzdür belki. Ne de rastladım yani böyle bir ayrım o biraz da transimatdan sonra ya da fabrikalaşmaya dönüşmesiyle birlikte Avrupa toplumlarının yarattığı bir problem olarak görüyorum bunu ön plana çıkardı neden bu fabrikalarda kadın işçi ve çocuk çalıştırıyorlar ve çalıştırdıklarında maaşlarını biraz inceleyin erkeğe 1 lira verirse kadına 50 kuruş veriyor. Ucuz işçi çalıştırmak bir yerde o feniz kızmasınlar bana ama yani bu bir yerde istatistiklerde vardır
bir yerde biraz da o kavramla geliştirilen mücadeleler Osmanlı’da da var ama ikinci meşrutiyetten sonra görüyoruz bu tür dergiler çıkıyor. Arzu hanım şunu anlayamıyorum ayrımcılığı yapan batılılar ayrımcı olarak suçlanan ise diyelim ki Müslüman, Türkler veya toplumlar topustan toprağı bu tür bir ücret halinde çatışması yok mu? Daha önce böyle bir şey yok hayır hayır yok.
Zaten kadının iş hayatında görmüyoruz dediğimiz hep özel şeyler iş hayatına çıkması muallim mesela ilk nedir Ebe okulu kurulur 1843 mi 46 yanılmıyorsam şu an tam hatırlayamadım Ebe mektebi kurulur. O da ufak bir mekteb diyemeyeceğimiz bir şeydir ama ondan sonra bakıyoruz kadın öğretmen okulları açılır yavaş yavaş kadın öğretmen olarak toplum hayatına girer
ama ilk devlet memuru olurdu ne zaman diye bana soracak olursanız 1914’te telefon şirketinde Bedra hanım isimli bir hanım var o ilk devlet memuru olarak çalışır. O da bir yerde ihtiyaçtan erkek nüfus savaşa gidiyor çünkü artık bir anda ihtiyacı binaya bu tür bir girişim mi olduğunu görüyoruz.
İslamiyet öncesinde bakacak olursak İslamiyet öncesinde böyle bir durum söz konusu değil çünkü hala hazırda göçebe toplumlarda her bireyin bir görevi var. Bu nedenle az eşya taşıyarak tasarruf ederek hareketli bir kavim oldukları için zaten cinsiyet ayrımı söz konusu değil. Kadının bir görevi var erkeğin bir görevi var bir bir paylaşımcılık var bir bire eşitliği söz konusu. Hocam az önce 19. yüzyılda eğitimden bahsetti. Biz bu eğitimin ana temellerini yine İslamiyet öncesinde de görüyoruz. Kız çocukları ve erkek çocukları aynı anda eğitime başlıyor okulanmaya at bilme eğitimlerine başlıyorlar. Keza orta çağdan sonrasında biraz orta çağ doğru biraz yanaştığımızda bakıyoruz ki Timur devletinde de bunun örnekleri var. Hanedan da doğan kız çocukları atekelere erkek çocukları atabeklere gönderilip aynı eğitimi alıyorlar.
Yani göçebe toplulukları içerisinde zaten hala yasada yerleşik bir toplum olmadığı için bireyleri arasında bir cinsiyet ayrımı yapılması pek söz konusu değil. Herkesin bir görevi var herkes ona hizmet ediyor. Şimdi Avruz hanım tabi bu çok bezmalemden bahsettik çok hayırsever bir hanımsın özel çalışmalarınız var. Ömrünü tamamen vakıf kurmaya adayan bir vakıf insanı bezmalem.
Olamanlı kadını veya hanım olarak değerlendirilir mi? Değerlendirilir çünkü hem yönetim alanında bakıyoruz oğlunun destekçisi etkilemiyor. Kararlarının destekçisi İstanbul dışında olduğunda oğlu yurt gezileri var Abdülmecid’in.
Efendim devletin yöneticisi gibi bir yerde ama yazdığı her mektubunda da oğluna ne olduğunu devletle ilgili nasıl bir yönetim yapıldığını o yaparken birebir aktaran bir valide sultan. Nasıl hitap ediyor oğluna? Oğluna kitabımın arkasında da şu bu kitabın küçük kitabın arkasında da görebileceksiniz.
Nuru aynım diyor gözümün nuru diyor canımdan ciğerimden kıymetlim diyor. Sen varsan varım sen yoksan yokum diyor. O kadar böyle şefkatli bir anne ki mesela şey vardır devlet idaresi hakkında paşalar hakkında bilgi verir mektuplara ama harem hakkında da çocukları nasıl eşlerin ödülümünde bilgiler verir. Ama bir yerde de bir anne bana mektubunu eksik etmiyesin ister.
Hep anneler ister ya aranmak mektuplarından kendi el yazısı ait mektupları ya da oğlum işte yurt gezilerine çıkar. Burasaya gider adalara gider mesela orada daha gider ertesi gün mektubunda görüyoruz ki çok sevdiğiniz şekerli poğaçadan yaptım ulaştı mı diye sorar. Tipik bir anne yani hepinizin. Poğaça mı gönderiyor oğluna?
Evet şekerli poğaça gönderiyor. Yalava kaplıcalarından işte değişik şeyler gönderiyor. Ama aralarındaki hukuk o kadar önemli ki yani o kadar sıcak ki tipik bir anne ama dirayetli bir.
Mesela bütün paşaları çok iyi devlet idaresinde önde olan paşaları da oğlunun politikasına yaklaştıran onlara hediyeler sunan mesela meternikin eşiyle şey yapar mektuplaşır. Onunla hediyeleşir hani hem iç dış politikada hem dış politikada bir yerde oğlunu destekleyici bir anne bir valide sultanı olarak o kimlikte görüyoruz valide sultanı.
Şurada siz kitabınızı da almışsınız bir mektubu yalavaya gönderdi. Yalavadan yalava kaplıcalara gidiyor valide sultan 25 gün kaplıcada tedavi görüyor. Oğlan da aynı şekilde yani padişah oğlu da annesine bir o kadar düşkün 25 kere de 25 günde 3 kez gidiyor annesini ziyarete yalavaya. İyi bir evlatmış. Her gün bir vapur kalkıyor İstanbul’dan yalavaya gidiyor annesinin durumu hakkında kendisine bir mektup geliyor annesinin mektupları da geliyor ve bu 25 gün boyunca devam ediyor. Burada annesinin oğluna iltifatı dikkatimi çekti sayende el üzerinde götürdüler diyor. Öyle diyor. Oğluna teşekkürler.
Diyor ya sen varsan varım diyor sen yoksan yokum diyor buralarda çok rüzgar oldu ama diyor Allah seni gam rüzgarlarından korusun diyor. Yani tam o kadar hoş dualar var ki içerisinde hakikaten onların ilişkisinden etkilenmemek mümkün değil. Belki bunda kaybettiği 3 erkek evladı var bezme alemin tek ciğerparem diyor canımdan ciğerimden kıymetlim diyor oğlum efendim diyor arslanım diyor.
Yani bu şeyler hakikaten kendi tamamı kitabınızda var sonra birkaç mektubu daha elime geçti. Hepsi birbirinden hitap şekilleri hep nur aynım diyor. Hatta yeni vakfiyesini çevirdim.
Gözümün nuru demek efendim. Nuri aynı mesleki tabirler tabii bunlar ama ya da Osmanlı dönemi tabirleri kaybettiğimiz belki tabirler gözümün nuru diyor ama vakfiyesinde dahi mesela çok fazla Kur’an vakfiye yapıyor. Ya Kur’an okunması bu benim ben çok önemsiyorum. Dünya durduk sıra pek çok kutsal yerde Kur’an-ı Kerim’in okunması için vakıflar kuruluyor.
Ama burada koyduğu dualar kısmı da önemli vakfiye şartlamasında bakıyoruz. Bu vakfiyesi değil mi? Evet. Arkadaşlar gösterebilir miyiz? Mesela nur aynımın diyor ömrünün ve devletinin devamı için dua koyuyor. Özellikle eşi için 5. Kadın Efendisi Sultan Mahmut’un ama eşi için muhakkak her vakfiyesinde dua vakfiyesinde dua ettirttiriyor.
Mesela eşinin kabrinde her hafta bir hatin bitirilmesi ve onun ruhuna gönderilmesi. Şeyde Türbeler Müzesi İstanbul Türbeler Müzesi’nin deposunda muhteşem bir rahle ve Kur’an-ı Kerim var yine. Bezmalem mi? Görmek isterim efendim. Eğer yanlış bilmiyorsan buyurun gösterelim. Görmek isterim. İnşallah. Harika. Mesela bir eş 5. Kadın Efendisi Sultan Mahmut’un ama benim vakfiyelerde de hep dikkatimi çeken şu. Dua vakıfları yaptığında ahli Osman için de koyuyor duayı. Yani imparatorlukta padişahlık yapmış bütün padişahların ruhları için o hatim duasına ekletiyor. Bu da kendini tam bir Osmanlı olarak gördüğünü bir kanıta olarak karşımıza çıkıyor. Ama başka bir şeyin de ifadesi vefakar bir insan.
Vefakar. Eşi için İstanbul’da iki çeşme Kerbelada da bir sebil yaptırıyor sadece eşi için. Kerbelada yaptırması enteresan. Hazreti Hüseyin’e ehli beyti olan hürmeti vefası. İstanbul’daki eserler ne? İstanbul’daki eserlerinden en önemlisinden bir tanesi Gureba Vakıf Hastanesi. Vatan Caddesi’nde. Vatan Caddesi’nde şimdi Bezmalem Üniversitesi vakıf üniversitesi olan hastanenin yapılma.
Ancak onda da oğlunun destekçisi demenin sebebi şu. Biz biliriz ki 19. yüzyılın başından beri modern manada askeri hastaneler açılıyor. Ama halk için, ihtiyaç sahipler için artık darşı şifalar yeterli çalışmıyor. Tabii. Dolayısıyla kimsesiz yoksunlar için Sultan Abdülmecid bir hastane yapılmasını istiyor ama elde hazine de onu yapacak şey yok. Devlet adamlarına yapılması için gerekli imkanları arayın dediğinde Bezmalem hemen devreye giriyor ve kendi gelirlerinden bu hastaneyi inşa ettiriyor. 1845’te tamamlanıyor. 202 yataklı, efendim kimsesiz, ihtiyaç sahibi, fakir insanları bu hastanede tedavisi yapılıyor. Çok da güzel şartları var.
Tedavi olup da iyileştikten sonra kıyafeti yoksa kendisine kıyafet veriliyor ve dua ile gönderiliyor. Bir de camisi var hemen yanında. Gurbayı Müslüman Camisi. O da çok ilginçtir. Hastanenin içinden camiye geçiş vardır.
Dolayısıyla deniliyor ki hastaların başında duran doktorlar, onları tedavi eden doktorlar ve diğer hizmetkarların dini vecibelerine eda etmek için uzak mekana gitmeden hemen hastanenin içinden buraya, bu camiye geçişleri var. Caminin bir özelliği Cuma namazı da kılınmasını vakf ediyor. Arkadaşlar, siz camiyi tekrar taşıyorlar. Evet, Cuma namazı da kılınıyor bu camide ve hastaların hiç kimseye gözükmeden rahatlıkla isteyen hastanın gidip bu camiye, yani içeriden geçiş olduğu için kolaylıkla gidip namazlarını eda etmesi. Caminin içerisinde bir kütüphane vardır ayrıca kurmuş olduğu. Dolayısıyla bir diğer ibadethanesi Dolmabahçe Camiidir. Gerçi o tamamlamadan vefat eder sonra oğlu tamamlatır. Ama başlatan o. Başlatan o çünkü o sarayın camisidir. Dolmabahçe’de birlikte oturacaklardır. Biliyorsunuz Dolmabahçe’de 4 tonluk bir avize satın alır İngiltere’den. 4 gemiyle gelir. Metaldeki o büyük devasa güzel avize ve Dolmabahçe sarayının da ibadethanesini vezmalem yaptırır.
Başka gelir şeyleri içerisinde Darülmarif dediğimiz okul yanında Yeşil Mektebi var bir sıvıyan mektebi. Oradan okuyup ondan sonra rüştüyeye geçecek çocuklar böyle de bir yol takip edilecek. Ama ben bu çalışmayı yaparken bulmuş olduğum 424 ciltlik bir vakıf kütüphanesi kuruyor.
Darülmarif’in içerisinde ve bu kütüphaneye baktığımızda birbirinden kıymetli yazma eserler var. Mesnevi’nin o minyatürlü yazma nüstasından Yakut-i Mustasim’in Kur’an-ı Kerim Hazreti Ali’ye ait olduğu üzerinde yazan kıtasına kadar çok değerli eserler var. Ve her alanda var. Yani 77 tane tarih kitabı var içerisinde.
Tıp kitapları var o koleksiyonun içerisinde ve çok kıymetli yazmalar var her alanında. Ahlak aynı zamanda tefsir başta olmak üzere kıymetli eserler var. Dolayısıyla bir kadının kütüphane kurabilmesi onun entelektüel hayatını gösteriyor. Kitap okuma ve biriktirme hayatını gösteriyor. Biraz önce siz bana dediniz ki örnek mi?
Örnek. Hem vakıf kurma da örnek hem de ilim de çünkü ilme önem veriyor. Özellikle her yıl zekatını İstanbul’daki 155 medresedeki öğrenciye dağıttırıyor burs olarak. Yani verdiği zekatı da üzerindeki kıyafetten zekat defterleri var bulduğumuz.
Kullandığı her şey kaşığındaki gümüşün miktarına kadar hesaplatıyor ve onu medrese talebelerine burs olarak gönderiyor ki bu da hakikaten ilme de verdiği önemli bir örnek olarak gösteriyor. Ben vakıf kurma alanındaki bir örneği de vermek istiyorum. Dilgüşak Asrı. Duymuşsunuzdur Yıldız Sarayı’ndaki Dilgüşak Asrı. Onun kullandığı bir saray. Yani oğlu zevkine göre döşettiriyor.
Bakıyoruz vakıf namesinde var vakfiyelerinden 14 tane vakfiyesi var. Neşe hazırladığımız bir tanesinde diyor ki Dilgüşak Kasrı’nı vakf ediyor. Vakf edince de kendisi kira vermek zorunda. Dolayısıyla oturduğu sarayın kirasını veriyor ve o kirada Mekke ve Medine’deki ihtiyaç sahiplerine dağılıyor.
Rahmet olsun onlara. Ama her ikinizin de değerli misafirlerimiz Arzu Hanım ve Başak Hanım anlattıklarınızdan şu ortaya çıkıyor ki bizde Türk tarihinde, Türk toplumunda kadının tarihini okurken batı merkezli bir tarih anlayışının ve kalıbının oturmadığı ve kendi mecrasında ve özellikli bir alan olarak değerlendirmesi gerektiği ortaya çıkıyor diye anladım ben anlattıklarınızdan.
Ne dersiniz? Öyle değil mi? Kesinlikle katılıyoruz. Yani kesinlikle zaten önemli olan bizim kendi tarihimiz üzerine araştırmalar yapabilmek. Üçüncüsü, pardon ikincisi bu kavramların batıdaki kavramların neden ortaya çıktığını da araştırmak lazım. Evet biraz önce söyledim ya yani o kalıplara zorla girmemize gerek yok. Bizim kalıbımız var. Ortak bir kültürümüz ve ortak bir kalıbımız var. Biz kendi kalıplarımızı bilip ona göre devam etmeliyiz.
Peki, editörümüzün bir sorusu var. Sizden iki kelimeyi geçmem bir cevap istiyor. Diyor ki Başak Hanım ve Arzu Hanım, her iki hocamız da tarihe dönüp baktıklarında en güçlü kadın figürü olarak kimi görüyorlar? Evet Başak Hanım. Hocam çok kadın var ama…
Yok size göre en güçlü kadın figürü kim en azından incelediğiniz alanda? Ben İl Bilge Hatun’dan yana tercihimi kullanmak istiyorum. Kültügin ve Bilge Kağan’ın annesi İl Bilge Hatun. Evet Arzu Hanım size göre? Vallahi hepsi Osmanlı tarihinde birbirinden güçlü ama ille de seç derseniz benim için çok özel bir kadın. Mezmalem Valide Sultan. Bana göre çok özel bir kadın. Çok teşekkür ederim. Çünkü kolay değil. Her şeyini halka sunmak. Fedakarlı ve bağışlama duyusu. İkram duyusu diyelim. Evet, aynen öyle. Evet Arzu Terzi ve Başak Kazakçı çok teşekkür ediyoruz. Geldiniz ve hakikaten çok istifade ettiğimiz ilginç bilgileri bizlerle paylaştınız sanıyorum. En azından toplumda bundan sonra sevgili seyirciler kadın tarihini değerlendirirken konuşurken bu programa ve burada misafirlerimizin anlattıklarına ayrı bir önem verecek, ayrı bir sayfa açacaksınız diye düşünüyorum.
Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla, anasıyla, babasıyla, çocuğuyla, birbiriyle barışık, huzurlu, birbiriyle kenetlenmiş güçlü bir toplum temennisiyle hepinize hayırlı günler diliyoruz efendim.
Hoşça kalın.
İlk Yorumu Siz Yapın