"Enter"a basıp içeriğe geçin

Bartın (Amasra) – Bir Kasaba Hikayesi 3.Bölüm

Bartın (Amasra) – Bir Kasaba Hikayesi 3.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=gI-nS6sI0z4.

hardly speaks
Yolun bir duruşa şahit olduğunu görüyoruz, Anadolu’yu adımlarken.
Ninelerin, dedelerin, anaların ve babaların, Keza çocukların baktığı gibi görmek istiyoruz, zuhur edeni. Tarihe, taşa, toprağa, insanlık nazarından bakıyoruz. İnsanlık bir selamla büyüyor topraklarımızda.
Ellerinde bahar kokusu, göğsünde peygamber çiçekleri büyüten insanımızı seyretmek için çıkıyoruz yola. Çağ kapatıp çağ açan biziz, toprağa emek veren biziz.
Bir baştan bir başa rüzgara kapılıp dağlardan, ovalardan, denizlerden ve gökteki kuştan, yerdeki karıncadan sorumlu tutulan biziz. Duymak için vicdanla, şerefle, akılla dinlemek gerekir. Ne güzel dolaşır dilden dile dilimizden dökülen ilk kelam.
Selamün aleyküm ve her daim verilen hediye aleyküm selam. Amasra 3000 yıllık tarihi olan antik bir kenttir.
Ve tarihte bilinen en eski dönemini Fenikaliler döneminde 12. yüzyılda yaşamış bir kent Amasra. Daha sonrasında Fenike dönemi, Bitinya dönemi, Makedonya dönemi, Pers dönemi, Roma, İzans, Osmanlı, Ceneviz dönemlerine yaşamış bir antik kenttir. Ve Amasra’da gördüğümüz aslında bu antik silüeti oluşturan ana hadsi, ana kanıtları Roma döneminden kalmadır. Amasra kalesi, sonrasında kalenin içerisinde inşa edilmiş olan eski kilise, iki adet kilise, bunlar şu an birisi cami, birisi sanat evi olarak kullanılan yapılar. Genellikle Roma dönemi kalıntılarını ve izlerini barındırmaktadır. Şimdi Amasra tarihinde farklı isimlerle de tanınmış. Bilinen en eski isim Sesamos. Bu isim Pers kraliçesi Amasris’in buraya egemen olması sonrasında değiştirilmiş. Amasris 3. yüzyılda millet öncesinde kendi ismiyle bu bölgeyi almaya başlamış. Amasris’in ve ailesinin burada egemen olduğu yaklaşık 70 yıllık bir dönem var.
Ve sonrasında burası Roma hakimiyeti altına girmiş. Ve Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında, millattan sonra 395 yılında parçalanmasıyla beraber Amasra aslında Doğu Roma İmparatorluğu içerisinde, topraklar içerisinde kalmış. Ve sonrasında Doğu Roma İmparatorluğu tarafından yönetilen bir bölge haline gelmiş.
Ve çoğunlukla bütün kalıntıları da aslında bu dönem kalıntıları. Kalenin büyük bir kısmı bu dönemde inşa edilmiş. Yine kalenin içerisinde yer aldığını ifade ettiğimiz kilise 9. yüzyıla. Millattan sonra 9. yüzyıla ait iki tane kilise. Sonrasında Roma dönemi sonrasında Amasra Cenevizliler tarafından kontrol altına alınmış.
Cenevizliler döneminde Roma döneminde olduğu gibi uzunca bir süre önemli bir ticaret merkezi olarak kullanılmış. Önemli bir liman kenti olarak kullanılmış. Cenevizliler 1270 yılından sonra buraya yaklaşık bir buçuk asır boyunca hakim olmuşlar. Roma döneminde kalıntılar neyik olarak Amasra kalesinin zindan kalesi olarak bilinen bölümünde bir Ceneviz çatosu inşa etmiş Cenevizliler.
Bu çato Ceneviz ailesinin iç kale içerisinde bir saray olarak kendileri kullanmak için inşa ettikleri bir çato. Sonrasında Ceneviz hakimiyetine son veren ve aslında yaklaşık bin asırlık Hristiyanlık hakimiyetine son veren gelişme 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Amasra’yı Fethi girişimi oluyor.
Fatih aslında Trabzon’un Fethi ve Karadeniz’in bütünüyle bir Türk hakimiyeti altında alınması projesinin bir öne yağ olarak Amasra’nın Fethi’ni tasarladı. Ve bu 1460 yılında hem kara can hem de deniz yoluyla, deniz boyutuyla Amasra kuşatmasını gerçekleştirmişti Osmanlı ordusu.
Adımlar bereketleniyor, yol bereketleniyor, memleket bereketleniyor selamla. Karadeniz’in İncisi, Fatih’in hayran olduğu belde Amasra’da kavuşuyoruz dost yüreklerle. Eskiden yeniye tarih tarih dolaşıyoruz, Bartı’nın Şirin ilçesi, Amasra’nın tarihi sokaklarında.
Bir zaman Romalıların, Cenevizlilerin, Akatlar üstünde Fethiyle müjdelenmiş orduların ziyaretgahı olmuş topraklarda, Türkiye’mizin yoğurulduğu kültür iklimini görüyoruz. Karadeniz’in batısında 3000 yıllık bir tarihi omuzlarında taşıyan Amasra, iki koy ve etrafındaki adalarla tarihi, ormanı, denizi sunuyor insana. Denize doğru uzanmış bir burun ve burunun iki yanında iki korunaklı limana hayranlık duyuyoruz. Fatih Sultan Mehmed’in baktığı yerden. Lala, Lala, Çeşmici Han bu mu ola? sorusu cevabını saklıyor içinde diye düşünüyoruz. Bakacak denilen tepeden baktığımızda.
Kuşatmaya dair anlatılanlar ve Fatih’in gelip Amasra’yı gözlemlemesi, Amasra’nın belki de silüetinin şekillenmesine ya da daha doğrusu silüetinin korunmasına da önemli anekdotlar aktarıyor. Kaleyi yöneten Ceneviz komutanını haber göndererek teslim olmasını teklif ediyor ve Cenevizliler bütünüyle kuşatma altındayken
bu teslim talebini kabul ediyorlar ve şehrin anahtarları Fatih’e teslim ediliyor. Tabi Osmanlı dönemi sonrasında buraya bir Türk yerleşimi yapılıyor. Özellikle Karabük, Eflani civarındaki Türk ailelerden Amasra iç kalesine yerleştirilen önemli bir nüfus da var.
Ve bu yerleşim planından sonra Amasra’nın ileriki dönemlerde Osmanlı hakimiyeti altındaki dönemine baktığımız zaman küçük bir liman kenti özelliğini devam ettiriyor. Osmanlılar döneminde de Amasra kalesi uzunca bir süre olduğu dokuyu, hakim olduğu dokuyu korumaya devam etmiş.
Özellikle 15. yüzyıl sonlarında ve 16. yüzyıl başlarında Amasra kalesinin birkaç defa tadilata uğradığı Osmanlı döneminde görülüyor. Bütün bir Osmanlı 16-17-18-19. esirler boyunca da Amasra küçük liman kenti özelliğini Osmanlılar döneminde devam ettiriyor. Roma imparatorluğu ve Cenevizli denizcilerin imarından sonra Fatih Sultan Mehmed’in fetih büyütür Amasra’yı.
Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem, der ve şehrin anahtarı sunulur Sultanımıza. Doğal ve tarihi güzellikleriyle Türk yurdu oluverir Amasra. İnsanımızın Fatih’in emanetine bir inciyi korurcasına sahip çıkması hayranlığımızı arttırır hülasa.
Amasra kalesi, Cenova şatosu, fetih semboli Fatih Camii kalbimizden bir şiir döker Karadeniz’in sularına. Denildi mi bir yerin adına Türk beldesi, gözüm albayla karar, kulağım ezan sesi. Amasra ziyaretinde mutlaka görmeniz gereken noktalardan biri de fetih semboli olan Fatih Camii’dir.
Fatih Camii 1460 yılında fethedilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bir cuma namazını eda ettiği bu camide, yine fettin semboli olarak cuma hutbelerine kılıça çıkılmaktadır. 1460 Amasra fettinden sonra Müslüman Türkler tarafından korunarak Hristiyan halkın huzurla ibadetlerini yapması sağlanmıştır. Şapeli gezdiğinizde hoşgöreye dahil olduğunu hisseder insan. Şimdilerde kültür ve sanat evi olarak hizmetini sürdürür bu küçük kilise. Sokağından denize doğru bakarız. İyilikten, sabırdan, cesaretten ve hoşgörüden ibaret bir ruhla, Boztepe adasından muhteşem manzaraya doğru hızlanır adımlarımız. Amasra’nın simge yapılarından biri de tarih kemele köprüsüdür.
Tek gözlü, yuvarlak kemerli bu taş köprü Roma döneminde inşa edilmiştir. Boztepe ile Amasra’yı birbirine bağlayan bu köprü ziyaretçilerin uğrak noktasıdır. İlkokul çağlarında babamın yanında bu sanata gönül verdim. Ortaokuldan sonra bir fiil babamın yanında çalışmaya başladım. Okumayacağım ben bu sanatı sevdim baba ben bu işi yaparım dedim. Çok şükür o gündür bugüne kadar geldim. Yaşım 62. Sanatı çok sevdim. Başaramadım iş olmadı. Babamın yapmadıklarını yapamadıklarını yaptım. Babam da beni takdir ederdi. İşte bu sanatla çocuklarımı okuttum. İşimi gücümü yerine getirdim. Her şeyimi bu sanata baş ettim. Severek yaptığım bir işte insan başarılı oluyor.
Rahmetli babam benim gibi ilkokuldan çıkınca Anne demiş beni demiş bir ustanın yanına versene. Çekeciler o sokakta demiş bir şeyler yapıyorlar. Beni çırak ver demiş. Tutmuş bir tane tanıdık bir komşunun ustanın yanına vermiş. Bir buçuk sene orada çalışmış. Adam hasta olmuş dükkana gelemez olunca. Demiş istersen sen karşıda şu ustanın yanına gir demiş. Oraya giriyor bir buçuk sene de orada çalışıyor.
Usta diyor ki ben askere gideceğim dükkanı kapatacağım. Babam da diyor ki ben diyor bir şeyler yapıyorum diyor usta diyor. Eve ekmek parası da bırakırım diyor. Sen dükkanı kapatma ben idare ettiririm diyor. Yok diyor ben dükkanı kitleyip gideceğim diyor. Sen istersen diyor filancının yanına gir diyor. O halde oraya giriyor bir buçuk sene de orada. Dört buçuk sene bir birader. Üç sene de kalfa çıkıyor ama usta diyor ki
ben diyor senin başkere de çalışsana aklım ermez diyor. Üç sene benim yanımda tamamlayacaksın. Anca seni kalfa çıkarırım diyor. Bu sefer babam da tabii ben ayrılmak zorunda kalıyorum diyor usta diyor. Ey gazilerle beni diyor dükkandan çıkardı diyor. Bir de peşimden dedi ki diyor bilemezsin. Yanılıp da diyor bir şey sormaya gelirsin diyor. Göbeğine diyor depi yirsin diyor. Bak bak o devirdeki katılığa bak. Şimdi biz çırak bulma şansı yok.
Mümkün değil. O zorlu aşamalardan geçtikten sonra evine bir tezgah kuruyor. El tezgahı dediğimiz o zamanlar. Cehren yok. Ben 59 doğumluyum. Bu 59’dan evvel oluyor hadiseler. Bu sefer evde bir tezgah kuruyor. Orada birkaç mamül mallar yapıyor. Tabii bizim burada bir zembil diye bir şeyimiz var. Mısır soymundan yapılır. Hani sepet gibi. İşte üç beş bir şeyler yapıyor.
Limanada İstanbul’dan kalkıp gelen bir yolcu vapurları var. Kadeş, tren, estrus gibi gemiler. Liman giriyorlar. Yolcusunu bırakıyor. Yolcu alıyor gidiyor buradan. Sinabı, Trabzon’a kadar gidiyormuş o gemiler. Bu sefer ilk malı diyor getirdim diyor. Bir ustamın yardımıyla diyor. Gemiye çıktım. Hemen diyor sattım diyor malı diyor. Şöyle bir baktım diyor. Bu para benim mi dedim diyor ya. Hep diyor hadi bozuk paralar diyor. O zaman ne kadar para kıymetli ki diyor. Şöyle avcumu yumdum diyor. Bir bezden diyor donum var ayağımda diyor. Gara bezden diyor. Ama denize menze düşür verin parayı diye diyor. Puntela yapıştım ağır ağır diyor. Motora indim diyor. Usta beni diyor garaya çıkardı diyor. İlk alışverişim budur diyor. Para diyor çok kıymetli diyor. Çekiciler çarşısına türkü yakılmış mıdır sorusu gelir aklımıza. Huzurdan, mücadeleden, gülümsemeden ibaret bir türkü.
İnce sokaktan güneşi arkana alıp yürüdüğünde, el emeği göz nuru hediyeler eşlik eder insana. Ahşa pişçiliğinin ürünlerine hayranlıkla bakarsın. Zanaatın Amasra’da mekanı çekiciler çarşısıdır. Ve emeğin mirası olarak yüzyıllardır ziyaretçilerini ağırlamaktadır. Mihmandar olan Amasra’da misafir olmanın keyfini yaşarız.
Şimdi tornalar var, şeritler var. Şimdi imkanlar biraz daha kolaylaştı. Daha çok otomatik makineler var. Biz onlara yönel vermiyoruz da biz normal tornamızda. Şu benim kullandığım babamdan kalma torna. Amasra’ya ilk gelen torna. O devirlerde V kayışı denen o da yok. Palat kayışından çalışıyor falan. Boyum yetmezdi benim ilkokula giderken bu tornaya.
Ayağımın altına elma sandığı koyardım. İlkokuldayım küçük adam. İşte sigara ağızlığı, o zaman kupik anahtarlık bir şeyler yapıyorum falan. Onları yapmaya çalışıyorum. Bana hiç kızmazdı. Takımı kaçırıyorum, çarptırıyorum falan. Bilemeye çalışıyorum. Sakın bilemesen suyunu kaçırırsın takımın diyordu bana falan. Beni azarlamazdı hani neden geçtin sakatlık yaparsın falan diye böyle de telkin ederdim falan.
İşte o günlerden bu günlere gönül verdim bu işe. Severek yaptım. Muafak oldum. Şimdi efendim bu el tezgahları dediğimiz bir resimimiz var burada tarihi. Bu resim 1959 çekimi. Şimdi el tezgahında bak, burada babam rahmetli oturuyor. Oturarak şu anda zımpara yapıyor. Sol elinde zımpara kağıdı var. Öbür elinde şey var kemane derdik biz buna. Oturarak çalışılıyor. Çok zahmetli bir iştir bu. Bu dönemlerde insanlar bununla çalışıp evlerine ekmek götürmüşler, çoluk çocuğunu beslemişler. Ama bundan sonra ceylan gelince işte tornalar icadı oldu. Tornalar da biraz daha iş kolaylaştı. Yani ilk versiyonu budur. Adını da buradan alır el tezgahlarında. Çekerek yapıldığı için çekiciler sokağı, çekmeciler yani. Ağacı çekerek çalışıp da yapıldığı için bu resim bir hatıra olarak kaldı. Çırağı burada. Yusuf Usta. Rahmetli babam İbrahim Vatandaşlar. Sene 1959 çekimi. Şimdi bu sanatla ben iki tane çocuğumu okuttum. Bu sanat öyle hafife alınacak bir sanat değil.
Birisi Bilişim Sistemleri mühendisini kazandı. Boğazi Üniversitesi suni program. Bir yıl Amerika, bir yıl İstanbul. Rumali Hisarüstü. Beş senede işi bitirdi. Bir tanesi de gene Bilgi Üniversitesi’nde İngilizce öğretmeni oldu. Muvaffak. Yani bu sanat ben kimseden 1 lira para almadım. Hep çalıştım, çalıştım, çalıştım. Hep bu sanatla çalıştım.
Bir bilgiyi bildim, sanatımı yaptım, güneremi kullandım. Başardım. Gençlere tavsiye ediyorum. Bu işi benimsesinler, sevsinler. Öyle aylak aylak gezmenin alemi yok. Güneşin doğuşuyla dükkanlar açılır birer birer.
Besmele ile başlayan günün ilk sesleri duyulur yavaş yavaş. Balıkçı teknelerinin motor sesleri gelir uzaktan. Tavşan Adası’nda martlı sesleri artar. Günaydın kaptan, günaydın Ali Efendi, günaydın Çekiciler Çarşısı, günaydın kale diyerek selamlar insanı doğa. Köylerinden emeklerini sırtlayarak gelir Gallapazarı sakinleri.
Adım adım neşe gelir Amasra’ya. Her gün huzurdan damlalar bahşedilir yüreklere. Güneşin doğuşuna şahit olurken, fenerinden limana, dağlardan denize, hasılı kelam kadından erkeğe bir hoşgörü seromonisi başlamıştır. Ali Reis, bir şair şöyle diyor.
Ne diyor? Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz. Ben de seni tanıdım, senin de için dışın hep deniz. Evet deniz. Mekanlar, yaşadığımız yerler bizden çok şey alıyor. Biz de onlara çok şey veriyoruz. Doğru. Bu alışverişte hikayemiz oluşuyor aslında. Çok.
Bir gözyaşıydı, bir son nefesleyeceğiz, bir hayatı akıp geçireceğiz. Peki senin hayatın neydi? Amasra’da neler yaşadın? Benim hayatım, Amasra’ya ben Gideros’tan geldim. Cide, Gideros diye bir yer vardır. Oradan geldim. Gideros, o da cennet. Yani Gideros dediğin zaman zaten şey karşısına çıkar cennet. O da unutulmuş bir cennet.
Oradan geldim, 12 yaşındayım. Okuldan çıktım, ayrıldım. Babam kumculuk yaptı burada. Öyle geldim buraya. O zamandan beri, 72 senesinde geldim. 72’den beri Amasra’dayım. Amasra bir cennet, burası da bir cennet. Kumculuktan başladık. Balışılığa döndük. Balışılıktan şoförlüğe döndük. Ben şoförlük yapıyordum. Kameraycılık, otobücülük derken en son kendimizi bulduk. Küçük numarada, Suriye’de kooperatif kurduk.
Orada başkanlık yaptı. İkinci başkanlıktı. Şu anda yine ikinci başkanlığı devam ettiriyorum. Tekne bakımlarına ilgileniyorum. Şimdi bizim bu küçük limanda. Hayat bu. 25 senenin denizi dibine geçti. Niye der? Nasıl deniz dibine derseniz. O da dalgıçım ben. Dalgıçlık yaptım. 25 yılım sadece denizi dibine geçti. Bunu şey diyebilirim yani böyle. 60 yaşındayım. 25 yılın denizi dibine geçti.
Yediğimizi yukarıda yediğimizi aşağıda hep çıkardık. Fazlasını çıkardık yani. Çıkardım ceset sayısı 300’ü geçmiştir bu arada. Gitmediğim yer kalmadı. Boludu, Kastamonu, Kınarbaşı’ydı. İnanın Geledesi’ydi. Her tarafa gittik. Ama en sonunda bir arabadan 4 kişi çıkardım. Bir aile çıkardım.
Orada o vatandaşların ağlamasına dayanamayıp dalgıçlığı bıraktım. Ağlamaklıktan şeyin içinden çıkamadım. O kişileri çıkardığım zaman. Hepsini dizdim böyle sırayla. Orada kaldım. Canlımalar aldı beni oradan. Getirdi karakolu. Çok duygulandım.
Ve o zamandan beri dalgıçlığı bıraktım. Ama böyle Ankara’dan gelenler falan oluyor. Burada boğulanlar falan geliyor. Yardımcı oluyorum. Kendim de anlıyorum ama. Ekipleri tamamlıyorum. Anladım. Hayatın işte… Çok kötü ama en kötü günüm dalgıçlığımın şeyinde… En kötü günüm o dalgıçlığı bıraktığım gün oldu. Bir ailenin sönüşü beni de orada harap etti gitti.
Denizin altı yordu seni yani. Gönlünü denizin altı yordu. Dalgıçlığı çok güzel bir şey. Yardımcı olmak çok güzel bir şey. Ama bir ailenin yok olması da… İnsanın şurasını gerçekten götürüveri. Benim dün… Bak ben orada karga yerleştiriyorum bir tane. Karga yavrusu.
Gözümün kaşına oltadan girmiş. Ben onu çıkartınca kadar ağlayayım kendimi bittim. Dün akşam kahırdan öldüm zaten. Onu o şekilde görünce. Karga benden kaçırıyor şimdi yavru. Bu dünya senin gibi insanların yüzü suyurmetine dönüyor belki de Ali Reis. Vicdan, merhamet, iyilik.
Bunlar insanı insanlığa dair bir özne yapıyor. Ne mutlu. Kalbimizde sevgi büyür. Allah’ın sessiz kullarını görme çabamız esnasında.
Tavşan adasında, kayalıkların arasında bir tavşan görsek… Çocuk masumluğuyla heyecanlanacağız. Bunu çok iyi biliriz. Arkadaşa eşe dosta seslenip… İşte orada küçük bir tavşan derken… Ağlayan ağaç duyar bizi. Tepeden en yükseklerden izlemek isteriz Amasrayı. Fener çağırır bizi. Denizcileri 1800 sene sonra… Denizcileri 1863 yılından beri selamlayan… Amasra fenerine bir selamda ziyaretçisinden olur. Denize hayran, tarihe hayran, manzaraya hayran olarak süzülürüz kaleye. 37 yedi seneler bir pazarlık yapıyorum.
Kadınlar çalışıyor, hep kendimiz doğal. Kendimiz yapıyoruz doğal. Reçellerimizi yapıyoruz. Tahrana yapıyoruz, makarna yapıyoruz. Bağ bahçe yapıyoruz. Gül reçeli, dağ çileği, yeşil incir, orta kal, bötler reçeli. Pekmez yapıyoruz, üzüm pekmezi, tut pekmezi. Taze taze yapıyoruz, satıyoruz.
Kışın evdeyiz, oturuyoruz evde. Bu dağ çileği kendim yapıyorum evde mesela. Şekerle bekletiyorum. 3-4 saat sonra kaynatıyorum bunu mesela, şekere bastırıyorum. Az bir su koyuyorum, katıyorum içine. Bazen katıyorum, bazen katmıyorum. Yani herif istediği el emeği, köy ürünü. Çok güzeldi, mis gibi kokusu vardır. Böyle pekmez yapıyorum. Mesela tavuklarımızdan yumurtalarımız var, manda yordumuz var. Bahçe değişikliklerimiz var. Bunları böyle bunları pazara götürüp satıyorum yani. Kışın yine bu işleri yapıyorum. Soğuktan, karda kıştan. Üstümüzü giyiyoruz, çok üşüyoruz ama öyle gelen giden olmuyor yaz gibi. O kadar gelin ekmek paramızı Allah’a çok şükür alıyoruz. Azı az gören çoğu hiç kullanmaz derler ya. Biz de işte bu ekmeğimizi bundan kazanıyoruz.
Amasra Bart’ın karayolu üzerinde yer alan bu alan, Roma İmparatorluğu adına bir tarihi de saklamaktadır. Kuşkayası yol anıtı, kartal figürü ve insan figürü ile Roma tarihine ışık tutmaktadır. Hemen önünden geçen Roma yolu orman içinde tarih ile buluşmamızı sağlamaktadır. Türkiye’de başka bir örneği olmayan kuşkayası yol anıtı, Kemerdere Köprüsü’ne ulaşan Roma yolunun kenarında sizi bekler. Antik bir yerleşim merkezi olan Amasra, tarihi eser bakımından zengin bir ilçedir. Bahriye Mektebi olarak inşasına başlanan bina, daha sonra Amasra Müzesi olarak hizmete açılmıştır.
Helenistik, Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerinin tarihi eserlerinin sergilendiği bina,
denizden esen rüzgarla sizi şehir tarihinde bir yolculuğa çıkarır.
Amasra’nın gözde turistik mekanlarından biri de Gürcü Oluk Mağarasıdır. 169 metre uzunluğundaki mağara tek galeriden oluşmaktadır. Ancak damla taş sütunları birçok odacığın oluşmasında sağlamıştır. Mağara içerisindeki sütun, sarkıt ve dikitleri hayranlıkla izleyeceğinize eminim.
Bu mağarayı görmenizi tavsiye ederim. İnsanın karanlık içinde kendine dair bir duyguyu düşünmesi gerek. Karanlık üstüne geldiğinde aydınlığı araması gerek. Gürcü Oluk Mağarası biraz korkuyu, biraz merakı, lakin çokça doğanın bizlere sunduğu muhteşem resmi anlamımızı sağlıyor. Memleketimizin her köşesinde aynı duyguları yaşamak mümkün. İnsana dair bir anlatının mekanlarına ziyaretimiz sürüyor. Amasra hoşgörünün, iyiliğin, yardımseverliğin iklimini yaşatıyor yüzlerce yıldır.
Ormanların, denizlerin kıymetini bilmesi gereken insanların, görmesi için tarihin huzurunda yerli yerinde duruyor. Bir selamla başlayan yolculuk, hayırlı bir vedaaya kavuşturur gönülden duyanı. Hikayesini paylaştığımız bir lokmanın hatırı ömür boyu sürecek elbette. Kıymeti bilinsin duasıyla, Hicrân vuslata döner yüzünü.
Amasra tarihin ve doğanın bir incisi olarak özlenilir nihayetinde. Ne demiştik, bir selamla başlıyor yolculuk. Bir selamla bitirmenin vaktidir. Gönül temaşa eyledi, güneşin doğuşundan batışına şahit olduk güzelliklere.
Yeniden kavuşma dileğiyle.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir