"Enter"a basıp içeriğe geçin

Büyük Taarruz’da neler yaşandı, zafer nasıl kazanıldı? | Teke Tek Bilim

Büyük Taarruz’da neler yaşandı, zafer nasıl kazanıldı? | Teke Tek Bilim

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=csGAXEdcrnY.

Tekbir Tek Tekbir Tek Tekbir Tek Tekbir Tek Tekbir Tek Tekbir Tek Tekbir Tek Tekbir Tek 5, 4, 3, 2, 1 Tekbir Tek Tekbir Tek Bir akşamlar Ejder. Bu akşam çok önemli bir yerdeyiz.
Çok önemli bir günde karşınızdayız. Şu anda Dumlu Pınar’dayız. Arkamızda Dumlu Pınar şehitliği. Ve Büyük Taarruz’un sonunun 100. yılında burada size Büyük Taarruz’u anlatmak için geldik. Bu bana göre hakikaten neredeyse kutsal sayılabilecek bir yer burası. Arkamızda şehitler yatıyor.
Ve ondan huzurunda, bu cumhuriyeti borçlu olduğumuz o insandan huzurunda size Büyük Taarruz’dan ve bunun Türkiye Cumhuriyeti için ne anlam ifade ettiğinden bahsedeceğiz. Ve biraz değişik biçimde konuyu ele alacağız bu akşam. Niye değişik biçimde? Çünkü biz hep savaşları kağıt üstünden da atık ama bu sefer ilk defa farklı biçimde konuşacağız. Harp coğrafyası uzmanı, hiç böyle bir şey dediniz mi bilmiyorum ama hiçbir olayı coğrafyadan bağımsız düşünmü mümkün değil. Özellikle böyle büyük önemli savaşları. Harp coğrafyası uzmanı Dr. Selim Erdoğan bu akşam konuğumuz. Galiba Türkiye’de pek benzeri olmayan bir işi yapıyor. Selim Hoca’m hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ederim. Önce ben şunu söyleyeyim. Harp coğrafyası nedir? Şimdi savaş dediğimiz şeyin temeli strateji ise ve strateji de tamamen coğrafya üzerine kurgulanıyorsa, savaş olup bittikten sonra da etkilerini, devamını ve tarihini coğrafyadan bağımsız ele almak mümkün değil. Hep benim tekrar ettiğim aslında slogan haline gelen bir ifade var. Tarihini bilmediğiniz bir muharebenin coğrafyasını anlayamazsınız, çözemezsiniz.
Aynı şekilde coğrafyasına vakıf olmadığınız bir harbinde tarihinden tam anlamıyla haberdar olabilirsiniz. Ahmetli Halime Azıcık da hep aynı şeyi söylerdi. O yüzden sürekli arazideydi. Bir tarihi yola yazacaksa onu arazide görmeden yazmazdı. Peki şu anda Dumlupınar’dayız. Dumlupılar büyük zaferin önemli noktarından bir tanesi. Dumlupınar’ı konuşacağız, büyük zaferi konuşacağız ama öncesinde ben çok merak ettiğim bir şey sormak istiyorum size. Bunu defalarca çeşitli vesileye sordum ama her seferinde çok tatmin olmadığım cevaplar aldım. İnşallah bu sefer olurum. Sakarya Meydan Muharebesi. 1920. Üzerinden hemen hemen bir yıl geçiyor.
Bir yıl sonra bu büyük taarruz başlıyor 26 Ağustos’ta ve 30 Ağustos’ta bulunduğumuz yerde büyük bir zaferlere oktalanıyormuş. Buradaki bir meydan muharebesiyle. O bir yıl niye? Yani niçin o bir yıl boyunca kimse bir hareket yapmıyor? Evet Türkler, Yunanlıların ilerleyişini durduruyor. Ankara’ya çok yakın bir yer durduruyor. Sakarya’ya çok yakın bir yerde durduruyor. Ama sonrasında bir bir yıllık ara var.
O bir yıl niçin? Şimdi iki tarafında bu bir yıla ihtiyacı var. Aslında Mustafa Kemal Paşa da, İsmet Paşa da yani Türk kurma heyeti de tamamı bir an evvel aslında o son nihai darbeyi vurmak istiyorlar. Ama bu mümkün değil. Çünkü Sakarya Meydan Muharebesi’nden evet zaferle ayrıldık ama aynı zamanda çok yıpranarak da çıktık. Fakat Yunanların hasarı bizden çok çok daha fazla.
Çünkü zaten Ankara önüne gelirken Sakarya boyuna zaten varlarını yoklarını ortaya koyarak geldiler ve çok büyük bir risk aldılar. Gelirken bu bir siyasi karardı. Bakın askeri kanat ve siyasi kanat Kütahya’daki savaş konseyinde aslında topu birbirine sorumluluğu birbirine atmak isterler. Kaçınılmazdı gelmeleri çünkü Kütahya Eskişehir Muharebelerinde bir ay önce hedefleri neydi? Türk ordusunu tamamen ortadan kaldırmak, siyasi dayanağını yok etmek. Yani meclisi. E başarabildiler mi?
Hayır, yarısı kurtuldu. Ve yarısı Sakarya’nın doğusuna geçip tekrar savunma pozisyonu aldı. Şimdi yarım kalan bir iş var. Ve bu ordunun eğer peşine düşmezlerse er ya da geç. Yine mesela o bir yıl içerisinde palazlanıp tekrar karşılığına dikileceğini ve hatta İzmir’i zorlayacağını biliyorlar. Mecburen geldiler ama o sorumluluğu birbirine atlar siyasilerde kaldı. Şimdi bu cepte bir. Bunun devamında Sakarya’nın sonunda Yunan ordusu Hayman’a Bozkırı’nda neredeyse ordusunun üçte birini bırakarak çekildi. Evet çekilirken çok büyük bir bozgunla çekilmediler. Ağır silahlarını kurtarabildiler. Ama en deneyimli Birinci Dünya Savaşı’nı görmüş değerli askerlerini kaybettiler. Onların yerine gelecek olan Yunanistan’dan yedekler hiç savaş görmemiş, tecrübesiz ve daha ilk silah patlamasında. Tabirci Ağa ise kilişi kırmak isteyen hemen dönüp İzmir’e doğru çekilmek isteyen bir genç kadro geldi onların yerine. Şimdi onların o yüzden ciddi bu travmayı atlatmak için bir rehabilitasyon sürecine ihtiyaçları verdi ve taarruz güçleri de ortadan kalkmıştı. Tek dertleri artık İznik Gölü’nden neredeyse Kuşadası’na kadar bir yay şeklinde uzanan o 700 kilometreyi bulan cephe hattını korumak ve ellerindeki güç buna yetmiyordu.
Şimdi Türk tarafına bakalım dediğim gibi biz de yıpranarak çıktık ama zaten en baştan beri Mustafa Kemal Paşa’nın defalarca tekrarladığı şey şuydu. Arazi verilir alınır bu önemli değil. Haklı bir davayı yoktur sahte bir davayı vardır dedi. Tabi o noktaya geliyor zaten Kütahya verildi alacağız, Eskişehir verildi alınacağız, Bursa verildi alacağız. Ama önemli olan bunların hepsini yapabilecek olan orduyu elde tutmak. Orduyu hırpala tutmak. Yani bir yere kurtaracağım diye orduyu heba etmemek. Yani hep aklında bu büyük taarruz var ama bu büyük taarruz için uygun an zaman ve ordunun potansiyeli bir araya gelmeden bunu yapmak gibi bir düşüncesi yok. Hırpala atmayacak. Şimdi Sakarya’dan sonra süratle, bilimsel yöntemlerle sırtını bilime dayayarak bu orduyu geliştirmeye koyulmuştur. Şimdi Sakarya’da zaten ordunun zaafları da ortaya çıktı, ordunun üstünlükleri de ortaya çıktı. Üstünlüklerin daha da gelişmesi… Neydi o zaaflar vesile? Zaafların başında şu geliyordu, mesela topçular. Yapılan analizlerin sonunda, değerlendirmelerin sonunda topçuların yaklaşık 80 bin mermi harcamışlardı Sakarya’da. Gereğinden fazla, neredeyse iki kat mermi harcadı ortaya çıktı. Bunu tabii kendisi de topçu subayı olan İsmet Paşa, Sarı Emin Bey, bunlar hepsi masaya yatırdılar. Ve ortaya çıkan tablo şu. Balkan Savaşı’ndan, sırf Birinci Dünya Savaşı değil, Balkan Savaşı’ndan beri kullanılagelen toplar.
Çünkü ne bulduysak onları topçuların eline vermişiz. Bizim arkamızda fabrikalar yok ki sıfır krup topları falan verebilelim. Artık Yivset’leri aşınmış, yani o merminin normal menziline ulaşması… 10 km gidecekse 5 km gidiyor. Tabii, normalde fabrika çıkışında 6,5 km görünen menziller 4.600. O yüzden topçular deneme yanılma atışı dediğimiz bizim aslında tanzim atışlarını gereğinden fazla uzun tutmaları gerekiyor. Şimdi sıfır top bulma şansımız yok. Ne yapıyorlar? Tamamen fizik.
Sille’ye, Konya’da Sille Ovası’na çekiyorlar. Bütün ordudaki topları tek tek atışlarını deniyorlar. Ve her birinin üstüne yazıyorlar şu herhalde. Normalde atış cetvelleri var fabrikadan çıkarken. O cetvelleri bir kenara koyup sıfırdan yeni cetveller. Ve topçu subaylarını çağırıp yeni cetvelleri göre eğitim veriliyor. Aylarca. İşte o yüzden büyük taarruz başladığında 26 Ağustos sabahı tanzim atışları 5 dakika bile sürmüyor. Bazıları ilk atışta mevzileri, Yunan mevzilerini buluyorlar.
Ve yettiği kadar, olması gerektiği kadar mermi harcanıyor. Aynı şey süvariler. Şimdi bu zaafı kapatmak için. Süvarileri o dönem artık tankın harp meydanına indiği zaman. Süvarileri artık herkes tören kıtalarına çekiyor bütün ülkeler. Bizim öyle bir lüksüz. Biz bu durumda süvari kullanmak zorundayız. Ama Sakarya’ya kadar süvari biraz tabiri caizse Acemice kullandık. Nasıl kullanacağımızı bilemedik biz. Bir de o zamana kadar süvari, şimdi biraz ezberler bozulacak belki ama bizim anladığımız manada at üstünde savaşan geleneksel Türk süvarisi değil. Bunlar 1919’un sonlarında, 1920’nin başlarında daha çok isyanlara müdahale amacıyla oluşturan kuvayı seyyare gibi yapılara tüfeğini atına alıp gelen milisler. At üstünde muharebe yeteneği yok. En kabadayısı hızlı intikal ediyor. Atı jip yerine kullanıyor. Gidiyor ama silahı kullanamıyor.
Şimdi bunlar hafif süvari, atlı piyade yani. Yine de Sakarya’da Mustafa Kemal Paşa bunu kullanması gerekiyor. Nasıl yapıyor? En azından hızlı intikal ediyorlar. Yunanlılarında yaptığı gibi kanatlara birer ikişer süvari tümenini koyuyor ama bir buçuk süvari tümenini Fahrettin Altay komutasında süvari grubu olarak ayırıyor ve onu gizliyor. Yunanlar bizim süvari varlığımızı sadece o kanatlardaki üç süvari tümeninden ibaret sayıyorlar. Mustafa Kemal Paşa diyor ki sen Kütahya Eskişehir’de yaptığın gibi ya da İnönü’de yaptığın gibi cepheden piyadeye taarruz etmeyeceksin. Çünkü makinalı tüfek var artık seri atışlı süvariyi bitiriyor. Onları cephe gerisine eski Osmanlı akıncıları gibi ikmal ve lojistik noktalarına ya da konvoylarına taarruz ederek gerille harbi yaparak cephanesiz aç susuz bırakmak üzerine kullanıyor ve başarılı da oluyor. Sonra diyor ki madem süvari hala benim işime yarıyor ben bunları gerçek süvari yapacağım.
Ilgın’da kurduğu talimgahta aylarca o normalde en fazla dört nal kullanabilen ve çoğu aslında piyade subayı olan subaylardan başlayarak gerçek süvariler yaratıyor. Şimdi süvarinin tüfeği mesela farklıdır. Normal piyadenin tüfenin namlusu uzundur. Karabiner tüfekler kullanırlar ki şu şekilde ateş edebilsinler. Bunu yapabilen süvariler yaratıyorlar. Üç süvari tümeni bu şekilde oluşuyor ve büyük taarruzda zaferi getiren unsurların başında da artık süvari gibi dövüşebilen süvariler var. İşte bu 11 ay bakın yine çok ilginç son uzatmadan şeyi söyleyeyim ben size. İkmal lojistik kollarımız, mekkari kolları yani kanı kollarımız. Bu kanı kollarının çavuşlarına kadar aylarca eğitimden geçiniyor. Ne eğitimi? En kestirme yol, yön bulma, navigasyon şimdiki adıyla. En önemli şey bu çünkü Sakarya’da biz bunun çok ağır bir sınavından geçtik. Çoğu alaylar… Kayboldular. Kendi bünyesinde kullandıkları tüfekler birbirinden farklı. Kimisi Mosin Nagant kullanıyor, kimi Mazer kullanıyor, kimisi Nebel var. Şimdi arkadan gelen… Yanlış yere yanlış lojistik. Aynen bir de Sakarya yumurta kolisi gibidir. Yani o kadar böyle karmaşık bir coğrafyası vardır ki Hayman Ağabası’nın.
Şimdi arkadaki lojistikçinin işi savaşandan daha zor. Doğru alaya doğru mermiyi götürmesi lazım. Yoksa o mermi cephane siz, yani o asker cephane siz. 150 fişek veriyorsunuz başta. Bir günde bitiyor. Arkadan gelecek ve Sakarya meydan muharebesi boyunca en ufak aksaklık olmadan gidiyor. Şimdi onu da geliştirmek lazım. O yüzden bütün bu kollara özellikle yön bulma konusunda, hızlı intikal konusunda ciddi eğitimler veriliyor. Yani o bir yıl bu kadar önemli bir eğitim süreci olarak kullanılıyor. Taruzdan bir ay önce levis makinalı tüfekler geliyor yeni. Nereden geliyor bunlar? Satın alınıyor. Artık o imkanlar var İngilizler’den. Satın alınıyor. İngilizler bir yandan dükkanları destekleyip bir yandan… Dolaylı yoldan. Savaş ekonomidir. Bakmayın hani dostluk, düşmanlık. İngilizlerin de içinde farklı İngilizler var. Hepsi Lord Curzon değil ya da hepsi Lord George değil. Bu 11 ay çok kritik bir 11 ay. Bir de şöyle bir yanlış algı var.
Sakarya’ya kadar hiç beş paramız yoktu. Silahımız yoktu. Bir anda 11 ay da yağdı. Şimdi ikmal çok büyük bir sıkıntıydı. Aslında bizim Sakarya Meydan Muharebesi sırasında bile İnebolu’da, Samsun’da değişik depolarda bekletilen… Ama bir türlü muharebe sahasına getiremediğimiz tren yolları o yetersiz olduğu için çok fazla sayıda silah ve mühimmatımız vardı. Toplar vardı. Zaman içerisinde, 11 ay içerisinde yavaş yavaş onlar da getirildi.
Yenileri de satın alındı tabi. İmkanlar daim. Peki büyük tavrı zoncesi, güçler dengesi nasıl? Çünkü son zamanlarda siz de muhakkak duyuyorsunuz. Ya Kurtuluş Savaşı dediğinde ki 4-5 bin tane adam, 3-5 bin tane Yunanlı ile savaştı. Öyle büyük bir şey değildi. Hatta son olarak meclis başkanı bile yani ne kurtuluşu adamlar kendi kendine çekip gittiler noktasında bir abesle iştigal cümle kullandı. Hakikaten bu kadar zayıf mıydı güçler yoksa ciddi… mesela Türk kuvvetleri, Sakarya Meydanbahar’ı, büyük tavrı zoncesi ne kadardı? Yunan kuvvetleri ne derdi? Karşılığı güçler dengesi nasıldı? Şimdi eğer bu olaylara bir sebep eşittir bir sonuç gözüyle bakarsanız çok büyük yanılgılara düşersiniz. Birden fazla o kadar karmaşık ilişkiler yumağı var ki burada. Mesela Fransızların güneyi tahliye ederek Antep’i, Urfa’yı, Maraş’ı çekip gitmesi. Yani sadece Antep savunmasıyla açıklanamaz. Bunun içerisinde mesela en önemli faktörlerden biri Alman tehdidi. Almanlar Versaiden sonra tekrar palazlanıp Fransızların ruhuda kapısına dikiliyorlar. Ve Fransız parlamentosunda inanılmaz tartışmalar dönüyor. Sonunda ulaşılan sonuç çok fazla uzatmadan ben özet geçmeye çalışayım.
Şu, özellikle ilk o dönemde seçimde gelen Milrand daha sonra Cumhurbaşkanı oluyor iç seçimine onun yerine Briant, Aristide Briant o dönemde sol aşırı sol. Muhalifler ve iktidarlar bu şekilde. Gereğinden fazla asker yurtdışında 35 bin, işte Anadolu topraklarında 30 bin Kral Faysal ile mücadelede şeyde Faysal ile daha doğrusu Suriye’de 65 bin asker.
Yılda 1 milyar 800 milyon Frank para harcıyoruz. Ne için? Hiçbir şey kazanmıyoruz. İngilizlerden ağır bir kazık yedik. Ve artık kendi politikamıza dönmemiz lazım. Çünkü kapımıza Almanlar bir kez daha dayandı. Üçüncü kez işgal edileceğiz korkusuyla. Kademeli olarak yavaş yavaş tahliye etmeye başlıyorlar.
Bu Fransızların ciddi anlamda siyasetinin değiştiğini ve bunda tabi Franklin Bouillon’un ya da gelen diğer Fransız yazarların, gazetecilerin etkisinin de çok olduğunu görüyoruz. Onların etkisiyle Fransız kamuoyu öyle bir dönüyor ki İngilizlere karşı öyle bir cephe alıyor ki bir çıkan Fransız gazetesinde mesela Bursa üzerinde, Bursa yakınlarında bir Türk uçağının savaş uçağının Yunan yine hangarlarını bombaladığına dair bir haber var.
Orada uçağımız diye bahsediyor ve Yunanlardan düşman diye bahsediyor. Bu noktaya gelmiş durumda. Zaten o en son yine konuşuruz Çanakkirizi döneminde Zafer’den sonra. Çanakkirizi döneminde Puan Kare’nin Türk Dışişleri Bakanı’ndan daha etkili davrandığını İngilizlere görüyoruz. Resmen karşı kutuplara geliyorlar artık.
Adı üstünde olan bir müttefiklik var orada. Ama İngilizler en ufak bir şekilde Lord George’un tavrında şey yok ve asıl düşmanın Lord George olduğu belli. Yunanların gücüne gelince. Şimdi birincisi Yunan ordusunu küçümsemek kadar ben çok büyük bir hata görmüyorum. 200 bini aşkın asker var. Anadolu’da.
Anadolu’da ve biz buna Trakya’daki 4. Kolordularını katmıyoruz bile. Şimdi Yunan ordusunun gücünü kıran şey yine kendi iç dinamikleri. Bir orduya siyaset bulaşırsa nasıl rezil kepazı olurun en güzel örneğidir Yunan ordusu. İçine düştüğü durum. Yoksa savaş donanımı açısından asker varlığı açısından en ufak bir eksikliği yok kesinlikle. Peki bu Yunanistan’ın kendi gücü mü yoksa İngiliz desteği mi? Başta İngilizlerin hatta Fransızların desteği çok yoğun. Ama geçen zaman içerisinde Lord George artık zaten Yunanlıları 3. Koz olarak sahneye sürmüş. İlk başta ilk işgale başladıklarında Türk kamuoyunun cılız bir takım hani tepkiler olsa da çok fazla ileri gitmez. O yüzden o dönemde ilk sarıldığı şey Damat Ferit. Damat Ferit ve İstanbul hükümeti. Bunu kullanmaya çalışıyor fakat Damat Ferit’in İstanbul hükümetinin Halife’nin çok da fazla Anadolu üzerinde artık hükmünün kalmadığını, Türk milletinin artık bir milli bilinçle karşı koyan bir refleks ortaya koyduğunu gördüğü andan itibaren hemen bir oyuncu değişikliğine gidiyor. Ara geçişte B planı kendisi. Mesela Haziran 1920’de Adapazarı Geyve yöresinde bizim birebir İngilizlerle muharebelerimiz var.
Haydarpaşa’daki İngiliz mezarlığında orada o muharebeler dönen İngiliz askerlerinin mezar taşlarını görebilirsiniz. Hani İngiliz ile savaşmadık falan var ya bal gibi savaştık. İngilizler çok ağır kayıplar verdi özellikle Hint alaylarıyla. 242. Tugaylar çok ağır kayıplar verdi. Nerede bu? Hangi bölgede? Adapazarı, İzmit bölgesi. Ali Fuat Cebesoy birlikleriyle 24. Tümem birlikleriyle İngilizlerin çok ciddi muharebeleriler.
28. Tümem ve 242. Tugayları İngilizlerin. Fakat kendi varlıkları artık sıkıntı. Çünkü o dönemde yıllardır savaşmakta olan, çünkü 1. Dünya Savaşı’ndan bakıyor asker bunlar, isyanları başlıyor. Bizi terhis edin, bizi terhis edin. Kamuoyu baskısı. Henry Wilson Genelkurmay Başkanı inisiyatı feyale alıyor ve baskı yapmaya başlıyor hükümet üzerine. Çok büyük baskı var o zaman. Cemaatik ve denebilen büyük baskı var zaten.
Tabii. Şimdi bu baskınla atan Lloyd George bir taşeron aramaya başlıyor. Kendisi de savaştıkça kaybettiğini de görüyor. İşte bu dakikada Venizelos’un da burada ben varım, beni alın hevesini görünce Yunanları sahneye sürüyor. Bu dakikalarda Yunanlara desteği var. Fakat çok kritik bir hata yapılıyor.
Aslında bu en son da belki konuşuruz. Çanakkirizi ile de bağlantılı. İngilizler artık Yunanların arkasından çekilmeleri gerektiğini fark ediyorlar. Niye fark ediyorlar? Şimdi Yunanlar aslında Mondros’tan sonraki bütün işgaller geçici işgal. Çünkü ortada daha bir barış anlaşması yok. Savaş hukuku bitmemiş. Sadece bir ateşkes imzalanmış. Yunanlara verilen İzmir bölgesi de bu şekilde. Fakat Yunanlar o bölgede kalıcı bir işgal ortamı yaratmaya çalışıyorlar.
Bu Fransa’nın da İtalyanların özellikle çok büyük tepkisini çekiyor. Şimdi bu şartlar altında Yunanlarla karşı karşıya gidiyorlar ve bütün müttefikler ortak olarak teklif ediyorlar. Özellikle Londra konferansı çıkmazla girince, biz sevri kesin bir diller et dedince. Ve bir ara buluculuk teklifleri var. Diyorlar ki biz bir ara buluculuk yapalım, aranızı bulalım. Artık bir barış anlaşması imzalansın da yani işgal olacaksa da olmayacaksa da bu resmiyete dökülsün. Burada Lloyd George’un bir ikil oyunu var. İngiliz hükümetini temsil eden Dışişleri Bakanı resmen bu ara buluculuğu teklif ederken Lloyd George kapalı kapılar arkasına Rizogram Bey’e, Yunan büyükelçisine ve Kalege Rapulosa, Yunan temsilcisine ara buluculuğu kabul etmeyin. Uzatabildiğiniz kadar uzatın.
Sevre benzer sizin lehinize bir anlaşma imzalanacak merak etmeyin. Yunanlarda bu ara buluculuğu reddediyorlar. Şimdi olayın resmi boyutunda yani paralel yapıyı bir kenara bırakırsak resmi boyutunda İngiliz hükümetinin teklifi reddediliyor, refüze oluyor. Fransızlarınki refüze oluyor. İşte o dakikadan sonra İngilizler diyorlar ki hükümet açıklamasıyla artık biz tarafsızız, herhangi bir şekilde yani Yunanistan ya da Türkiye ikisinden birini tutmuyoruz, desteklemiyoruz. Tarafsızız diyor. Bu aslında bizim de işimize gelen bir şey. Çünkü Mustafa Kemal Paşa’nın da beyanatı var. Bu ifade de hükümetin başındaki Lloyd George şunu söylüyor, Türkler sevri kabul etmediğine göre artık geçersiz. Bu durumda biz de tarafsızız. Yani sevri kabul etmediğimizi İngilizlerin de kabul etmesi, içselleştirmesi siyasi olarak aslında bir kazanım. Ama sevri kabul etmeyen aslında Ankara hükümeti. Elbette. Çünkü sevri her ne kadar, Vahdettin hani deniyor ya Vahdettin kabul edilmişti. Vahdettin Saltanat Şurasının başındaki adam. Saltanat Şurası onaylıyor sevri. İstanbul bal gibi kabul ediyor bunu. Ama Ankara bir paçavradır diyerek reddediyor. Peki Türk ordusuna kadar o sırada? 200 bin Yunan askeri var burada. Türk ordusunun kuvay milliyenin toplamı ne kadar?
Şimdi Sakarya Meydan Muharebesinden çıktığımızda dediğim gibi biz de çok hırpalanmıştık ama yaklaşık 60 bin tüfek. Şimdi ordu mevcudu farklı şeydir. Muharebeye giren biz onu tüfekle anarız. Mesela süvariden de aynı şekilde kılıç diye bahsederiz. 60 bin tüfek ama geri planına baktığınızda destek hizmetleri bağlılar dediğimiz istihkamcılar, şunlar, bunlar, aşçı kıtaları bunların hepsini kattığınız zaman 120 bin civarında bir mevcut. Ama savaşabilecek kapasitonu 60 bin. Bu büyük taruza kadar peyder pey artık tüfekler de standartize ediliyor o sırada. 100 bin tüfeğe çıkıyor büyük taruz arifesinde ama ordunun toplam mevcudu 200 bin civarında. Yani güçler sayısal olarak eşit, silah olarak Yunanlar biraz daha iyi durumda. Silah olarak da aslında tartışılır Fatih Bey. Şöyle Yunanlar’ın kağıdı üstünde baktığınızda top sayısı bizden fazladır ama
1. Dünya Savaşı’na verdikleri katkı nedeniyle teşekkür mahiyetinde ya da başlangıcında teşvik mahiyetinde İngilizlerin, Fransızların bunlara verdikleri toplar var. Mesela 120 mm debangeler var. Sentiyet yan yapımı ya da İngilizlerin Armstrong obüsleri var. Bunlar hep ağır toplar. Baktığınız zaman insanın belki gözünü korktur ama Armstrong dakikada bir atış yapabiliyor. Debange eğer şişmezse, bir sıkıntı çıkartmazsa iki dakikada bir atış yapabiliyor.
Bizde daha küçük kapasiteli toplar var. 75 mm Schneiderler, 105 mm Skoda’lar hep seri atışlı. Dakikada 6 atış yapıyor. Şimdi o 40 kiloluk bir mermiyi iki dakikada bir atabilirken ben 7-8 kiloluk bir mermiden 6 tanesini atabiliyorum. Böyle baktığınız zaman etki açısından aslında o açıdan da denk. Yani bizim orduda daha rahat hareket edebilen bir ordu. Onlar ikine oranla anlık edemiyor.
Ama büyük taruh stratejisinde şöyle bir nüans var. Genelde taarruz eden kuvvet 1’e 2 ya da en ideali 1’e 3 oranın da fazla olması istenir. Yani kafa kafaya kuvvetlerin birinin öbürüne taarruz etmesi aslında biraz intihardır.
Böyle olunca zaten büyük taruh stratejisi de buna dayalı. Belli etmeden düşmana belli bir noktaya kuvvetinizi yıversanız eğer belli bir kesimde cepheyi yarmak istediğiniz noktada 2-3 katına getirebilirseniz işte o zaman o kesim vurucu darbeyi üstünlüğü sağlayarak vurabilirsiniz. Bizde büyük taarruza zaten yapmaya çalıştığımız ve gayet de güzel yaptığımız budur. Peki orada mesela Mustafa Kemal Paşa’nın şeyi konuşulur hep. Gizleme operasyonu, perdileme operasyondan bahsediyor. Yani taarruz olmayacağına, taarruzun en azından o günlerde olacağına dair işte futbol maçları, eğlenceler falan telif. Bunlar doğru mudur? Hakikaten yapılmış mı bunlar? Doğru. Hatta daha ötesi var. Yani şimdi bu Ankara’da çay partisi vereceğini açıklayarak Ankara’dan ayrılır.
Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliğindeki bir davete katılacağı söylenir. Bunlar bilindik şeyler ama bilinmeyen şeyler de var bunların dışında. Futbol müsabakası bir kamuflajdır. Bu da yine bilinen 27-28 Temmuz tarihindeki komutanlar toplantısının kamuflajıdır. Yunanlar bir hareketlik olduğunu anlamasın diye. Ama mesela bir Deli Halit Bey üzerinden yapılan bir operasyon vardır. Bence zeka budur dedirten bir operasyondur. Şimdi 11 aylık bir süreden bahsediyoruz Sakarya’dan sonra büyük taarruzu ama aslında Sakarya bittikten hemen sonra taarruz hazırlıkları başlar. Ve şu tartışılır acaba sonbaharda hemen Sakarya’dan bir ay sonra hatta Güzelim Dağı muharebesi dediğimiz bizim bir muharebe var orada bir ufak deneme de yapılır. Yapsak mı diye ama ordunun hazır olmadığı ortaya çıkar ve sürekli önce Nisan ayına sonra Haziran ayına ötelenir bu. Kasım ayı elverişsiz bir dönem taarruz için ve Kasım ayının başında bir başkomutanlıkla Batı cephesi arasında yazışmalar silsilesi var. Orada artık sonbahar bitiyor, kış geliyor artık taarruz söz konusu değil deniyor. Ama buna rağmen Kasım ayının sonunda bir anda Batı cephesinden ordu komutanlıklarına şifreli bir telgraf gidiyor.
Diyor ki Kasım ayının sonunda eski şehir ve kuzeyinden Yunanlara genel taarruz yapılmasına karar verilmiştir. Bu amaçla doğuda hazırlanan iki tümen 19. ve 20. tümenler yola çıkarılacaktır parça parça. Bu tümenler Halit Bey komutasındaki kocaeli grubu emrine verilecektir.
Şimdi burada buraya kadar anormal bir şey yok. Anormallik aslında şurada yani 20 gün önce taarruz artık söz konusu değil derken başkomutanlıkla. Bu sefer başkomutanla herhangi bir mütalaa olmadan doğrudan ordu komutanlıklarına böyle bir şifreli telgraf gidiyor. Gerçekten de Halit Bey’in komutasına 19. ve 20. hücum taburları veriliyor. Buradaki anormallik de şu bizim ordumuzda o sırada her tümende 3 alay piyade alayı ve bir de hücum taburu olur. Hücum taburu bir tane olduğu için de o tümenin adı ile anılır. 19. hücum taburu 19. tümene ait. Ve bunu sadece biz değil Yunanlar da İngilizler de biliyor. Bu biraz İngilizlerin, Yunanların gözüne soka soka yapılan bir intikal.
O dakikadan sonra Yunanların ve İngilizlerin İstanbul’dan Londra’ya, İstanbul’dan Atina’ya, İzmir’den Atina’ya giden raporlar çok ilginç. Diyorlar ki Halit Bey komutasında, Deli Halit komutasında çünkü Deli Halit’in şanı şöhreti İngilizler de Yunanlar da da malum. 3 piyade bir süvari tümeni var. 18. 19. 20. tümenlerle bir müretteb süvari tümeni.
Oysa Türk Ordu Teşkilatı’nda hiçbir zaman ne 19. ne 20. tümenler oldu ne de olacak. Olmayan bir ordudan bahsederek kandırıyorlar. Orda aslında toplam 7.000 askeri olan, 25-26 tane topu olan cılız bir koca el grubunu koskoca bir kol ordu gibi gösteriyorlar onlara. Hatta ilk yazışmalarda 3. ordu diye geçiyor bu. Ve neredeyse temmuz ayına kadar bu yazışmalarda sürekli bunu görüyorsunuz. Ve bu nedenle orada 2 tane şişkin tümenini bağlamak zorunda kalıyor Yunanlar. Mustafa Kemal’in de tam olarak istediği bu. Yani ben Afyon güneyinden vururken oradan benim hazırlığımı sessi bile korkusundan güneye getiremezsin. Aslında Normandiya’ya çıkartmasını müttifiklerin yaptığını Atatürk o zaman onlara yaptı. Kaleye gösterip Normandiya’ya çıkartma yapmak aslında tam olarak. Peki şimdi hep şey zannedilir. Pardon özür dilerim burada bir şey söylemeyi unuttum. Tam Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra bir de İngilizlerin şey hep tartışılır bu o da polemik konusudur. Karargâhta casus vardı karargâhta. Karargâhta casus olmadığını İngilizlerin bizim şifreli telgraflarımızı okuyan bir elektronik sistem geliştirdiğini fark ediyorlar. İşte o yüzden ordu komutanlıklarına İsmet Paşa şifreli telgrafla gönderiyor bunu. Nasıl öğrenecekler diye.
Direkt söylese inanmayacaklar ama böyle oluyor inanacaklar diye. İlginçmiş. Peki 26 Ağustos tam başlamadan evvel kim nerede? Mesela hep şöyle düşündük. Türk ordusu kuzeyden geldi bunlar güney taraftaydı bunları güneye doğru itti oradan. Aslında tam o değil. Türk ordusu aşağıdan da geliyor.
Tam kuvvetler nerelerde duruyor o sırada kim nerede sıkışmış vaziyette. Şimdi aslında bunu harita eşliğinde anlatmak belki daha güzel olacak. Harita 1 mi? Şimdi burada harita 2’yi açabilir miyiz? Evet.
Şimdi harita 2’ye baktığımızda burada intikalleri görüyoruz. Bu 26 Ağustos’tan önce o gizli son intikaller yapılmadan yani hani meşhur Mustafa Kemal Paşa’nın komutanlar toplantısında şu dakikadan sonra artık batının bizimle bütün bağlantısı kesilsin. Bizi ölü sansınlar dediği toplantı.
O toplantıdan önce aslında bizim kuvvetlerimizin ağırlıklı olarak bulunduğu bölge Afyon’un doğusundaki bölge. İkinci ordu bölgesi. Yakup Şevki Paşa’nın bölgesi. Orada toplam 3 kolordumuz var bizim. Afyon güneyindeyse daha sonra taarruz edeceğimiz bölgede düşmanın karşısında onlara gösterdiğimiz yaklaşık 5 tümenlik bir tanesi doğrudan cephe komutanlığına bağlı biri de 4 tümenlik. 4 tümenlik, 5 tümenlik bir yapımız var. Bir kolordu var. Fakat biz 14 Ağustos’tan başlayarak 10 gün içerisinde gizli gizli gece yürüyüşleriyle ve daha önceden belirlenen mola noktalarında konaklatarak, ağaçların altında gündüzleri istirahat ettirerek o iki kolorduyu gizlice Afyon güneyine kaydırıyoruz. Hatta gündüzleri bazen bu birliklerden birer tabur kuzeye doğru yalancı yürüyüşler yaptırılıyor.
İşte olayın aslında stratejinin temelinde bu var. Baskın taarruz. Olayın mevzi muharebesine dönmemesi için bu gizli intikalleri Yunanlar fark edemiyorlar. Ne keşif uçuşlarına? Çünkü bakın bir tümeni hareket ettiriyorsunuz daha önceden belirlenen yere gidiyor daha önceden hazırlanan gerideki tümen gelip onun yerini dolduruyor. Dolayısıyla keşif uçağa geldiğinde tümenin numarasını bilmiyor ki herkes yerinde duruyor onun için bir şey değişmiyor. Bunu fark edemiyorlar ve 26 Ağustos sabahı önde cephede iki kolordu arkada da bir ihtiyat kolordusu yani toplam 12 kolordu. Yani Yunanları da aslında güneyden bir taarruz beklemiyorlar. Aslında orada şöyle bir yanlış algı var. Afyon güneyinden Trikopis bir taarruz bekliyor. Fakat beklediği taarruz işte bu karşısındaki beş tümenin yapacağı ona da böyle bir gösteriş, oyalama taarruzu bekliyor. O yüzden hatta taarruz beklediği için ne olur ne olmaz diyerek kuzeyde Döğer bölgesindeki ihtiyat kolordu sundan ikinci kolordudan bir tümen daha getirtiyor. Toplam üç tümen yani yaklaşık 30 bin kişi biriktiriyor Afyon güneyinde. Ve diyor ki benim karşımda beş tümen var yaklaşık 35-40 bin kişi. Ben de elimdeki zaten güçlü bir tahkimat. Afyon’un güneyi de sarp kayalık dağlar. Yani ben burada bu taarruzu kırarım bu yeterli. Yani Trikopis dalga bekliyor 26 Ağustos sabahı Tusunami geliyor.
Bizim aslında 26 Ağustos sabahı o mevzileri ezip geçebilmemizin altında bu iki kolorduyu ve onların top bataryalarını 25. Ağır Topçu alayını mesela hiç sezdirmeden Afyon güneyine getirmemiz var. Şimdi ben bu arazileri daha önce de gezdim. Bugün de gelirken epey bir dolaştım ve şunu gördüm. Çok büyük bir alan. Doğru.
Yani hani kağıdın üstünde kolay görünüyor ama çok büyük bir alan ve farklı coğrafyalar. Yani bir kısmı ova, bir kısmı sen dediğiniz gibi dağlık, tepelik, nehirler var. Gerçi onlar çok önemli nehirler değil ama göller var. Yani çok karışık bir coğrafya. Burada 4 günde nasıl yapılır bu işi? 4 gün kısa süre değil mi bütün burayı temizlemek için? Çok kısa bir süre. Fakat bizim şöyle bir avantajımız var. Yunanlar burada ne kadar kaldı, biz burada ne kadar kaldık, araziyi biz ne kadar tanıyoruz. Mesela Afyon güneyinin seçilmesindeki espride biraz budur. Yunanların çok ciddi bir stratejik hatası var Fatih Bey. Kuzeyden, eski şehirden gelen cephe hattını tam böyle Afyon’un doğusunda doğrudan batıya dinar istikametine doğru kırıyorlar. Yani yukarıdan aşağıya doğru, sandıklığa doğru indirmek dururken batıya kırıyorlar. Böyle bir ters L harfi şeklinde zaten buradan onu net bir şekilde görüyorsunuz. Şimdi bu şöyle bir dezavantaj getiriyor ve bize de bir avantaj sağlıyor. Bu cephe hattının hemen 15-20 km gerisinde Yunanların temel arteri var. İzmir, Uşak, Afyon, Demiryolu hattı. Yani bu adamların bütün Erzat, İAŞ her şeyi buna bağlı.
Bunu cephe hattının içine alıyorlar. İşte bizim kurtlar bunu affetmiyor. Eğer tam tersini yapsalar Yunan askeri belki sadece cephesini savunmak derdini çekecek. Ama burada arkadaki ikmal hattını mı koruyacak, cephesini mi koruyacak? Ve bütün çekilme boyunca oluşturacağı alternatif savunu mesela 27 Ağustos’ta cepheyi yarıyoruz. Ondan sonra çekilirken bunlar arkalarına bakmadan kaçmıyor. Tekrar bir savunma hattı kurmaya çalışıyorlar. Ama nerede kuracaklarına bir türlü karar veremiyorlar çünkü ikmal hattını da korumak istiyor. O ikmal hattı şu arkadaki, Demiryolu’nun şu anki… Tabii bu. Yani Afyon’dan Dumlupınar’a geliyor. Buradan Uşak istikametine gidiyor. Zaten 27 Ağustos’ta cephe yarıldıktan sonra 30 Ağustos’ta Dumlupınar’a kadar adım adım yapılan bütün muharebelerde adamların iki derdi var. Hem bir an evvel bir yerde bir savunma hattı oluşturmak ama bir yandan da ikmal hattını korumak. Bu çok büyük problem onlar için.
Şimdi bu nedenle seri sert çekilmeler yapıyorlar. Biz de onları bu şekilde kovalıyor durumuna düşüyoruz. Ama burada yaptıkları şey arkalarına bakmadan, dövüşmeden kaçmak değil. Sürekli artış alayları bırakıyorlar. Asla değil. Bakın buraya yaklaşık 10 kilometre mesafede Çatkuyu yakınlarında mesela olan mezarı mevkii dediğimiz bir yer var. Dün oradaydık. Orada küçücük bir tepede 63 tane 5. Kafkas tümeninden şehit var. Demir yolu 15-20 metre mesafede. O demir yolu parçasını korumak için ve orada çekilen aynı zamanda tümenlere zaman kazandırmak için yunan alaylarıyla öyle şiddetli bir muharebe var ki. Şimdi biz mesela 30 Ağustos’ta oradaki şehidin yarısını vermedik Dumlupınar’da. Çünkü artık Dumlupınar’da o son muharebede hakim durumdayız. Kuşatmışız, imha hareketi yapıyoruz. Orada bol bol ölüverenler Yunanlar. Ama oraya gelene kadar 27 Ağustos’tan sonra o işte sizin bahsettiğiniz o ovalar, tepeler, yer gök oralar şehit dolu. Büyük taarruzda verdiğimiz kadar en az şehit bu Dumlupınar, Afyon arasındaki kesimde veriyoruz. Dediğiniz gibi Dumlupınar’a gerçekten şehit sayısı daha az. Toplam şehidimiz ne kadar bizim büyük taarruz boyunca?
Şimdi 26 Ağustos’tan 18 Eylül’e kadar çünkü İstiklal Savaşı ya da bu harekat 9 Eylül’de, İzmir’de değil 18 Eylül’de Bandırma’da bitti. 3200 civarında şehidimiz var. Bunun 1000 kadarı 27 Ağustos’tan sonra hatta belki daha da fazlası. Mesela 17-18 Eylül’e bağlayan gece son muharebe Bandırma’da Delikli Bayır muharebesidir.
Son muharebede 73 şehit var küçücük bir tepede yine hatta şehitlerden biri de alay komutanı 61. alay komutanı Hüseyin Vecib’i. O da ilginç bir anektoptur onu da söyleyeyim. Sakarya zaferinden sonra bu sefer çekilen Yunanlıları takip ederken 61. alay komutanı Hasan Rıza Bey şehit olur. Zaferden sonra takip harekatında. Aynı alayın komutanı yine zaferden sonra çekilen Yunanlarla son muharebede şehit oluyor Hüseyin Vecib’i ve ikisi devre arkadaşı, sınıf arkadaşı harbiyede. Bu da acı bir tesadüf. Bir şehitliği gezerken gördüm. Her yerden şehit var çok enteresan. İstanbul, Diyarbakır… Bir ezber bozalım mı yine? Bozalım. Şimdi Dumlupınar’daki şehitlik gerçek bir şehitlikti işte. Bu temsili bir şehitlik. O da hani biraz böyle her memleketten biz burada savaştık mesajı… Bir üç tane de kadın şehit var 19-20 yaşında. Onlar da nasıl? Hepsi temsili şehitlik. Ama büyük Aslanlar’da mesela bir Aslanlar şehitliği var. Hoş o 1921’deki ikinciyin önü muharebesinden sonraki Aslanlar taarruzundaki şehitler. Orası mesela gerçek bir şehitlik. Orada bir tane bayan mesela hemşiremiz yatıyor. O askerlere o bakmış. Kendi de vasiyetiymiş. Daha sonra 65’te vefatince gömülmüş.
Gerçek şehitlikler var. Harp meydanında ama onlar. Burada değil. Şimdi Dumlupınar’ın şöyle bir… Yani oradaki temsili bir şehitlik aslında. Tabii. Şimdi Koca Tepe şehitliydi öyle. İlk gerçek şehitlik iki sene önce Gepli, Tınas Tepe taarruzunda şehit olan 56. Alay askerleri, 11 askerin şehitliğiydi. Ama yani şu son iki sene içerisinde 6-7 gerçek şehitlik daha ziyarete açıldı. Çiğiltepe’de mesela çok büyük bir gerçek şehitlik. Yani şimdi onlara boşuna mı dubayet et?
Boşa gitmez. Yani burada değil orada. Biraz yedirecek. Peki. Burada böyle çeşitli hikayeler var çok enteresan. Çiğiltepe. Burayı belli bir süre içerisinde alacağını söyleyen… 15 dakika. Yarım saatte alacağım. Ben buraya alacağım diyen… Neydi? Nezat Çiğiltepe miydi? Reşat Çiğiltepe. Reşat Çiğiltepe alamayınca intihar eder. Doğru mudur bu hikaye? Doğru. Şimdi… Bununla ilgili Cihangir Akşit Paşa çok güzel bir aslında kitap yazdı. Sadece bu konuyu ele alan. Ama bunu yaparken tabii Reşat Bey’in, Miralay Reşat Bey’in……background’ını da çok güzel analiz etti. Reşat Bey, Ziya Paşa’nın oğlu. Abi asker, kendisi asker. Ve görünen o ki babasının gölgesinden çıkmak için……harp meydanlarında hep kendini feda edercesine……delicesine dövüşen bir asker. Çok fedakar. Çanakkale’de ağır yer alan bir tabur komutanı. Her girdiği muharebede önde. Bir şekilde yani……ben babamın oğlu olabilirim ama… Onun sayesinde buraya gelmedim şeklinde. Şimdi Çiğiltepe’de de……aslında başlangıçta ona verilen görev……doğrudan cepheyi yarmak değil. Kesin sonuçlu taarruz alanının kanadında……Yunanlara oyalama taarruzu yapmak. Fakat muharebenin ikinci gününde, öğle saatlerinde……artık savaşın gidişatı belli olunca……Trikopis çekilme emrini verince……öyle hadi çekilin şeklinde değil bu. Çiğiltepe’deki Yunan alayına, V. alaya diyor ki……sen burada kalacaksın. Bütün birlikler çekilene kadar burayı savunacaksın.
Bir anda Çiğiltepe temel direnek noktası haline geliyor. E tabii bizim birliklerin de……Yunanların peşine düşebilmesi için……artık orayı alması lazım. O dakikada Reşat Bey’e baskı başlıyor. Fakat Reşat Bey’in dezavantajı şu. Diğer cepheyi yaran asıl birlikleri……23. tümeni, 5. Kafkas tümenini, 15. tümeni……arkada ihtiyat tümenleri destekliyor. İşte 15. tümeni, 3. Kafkas tümeni destek veriyor. Normal kendi 12 topluk bataryalarının dışında……ekstra 25. ağır topçu alayının……ciddi anlamda ateş desteği var. Ve mesela 26. Ağustos sabahı……öyle ağır bir bombardıman yapıyor ki bizim topçum. Hatta 27. Ağustos sabahı da. Hatıratta şöyle geçer. Ön hat mevzilerine girdiğimizde canlı sinek bile kalmamıştı. Ciddi anlamda bizim piyade ilk iki hattı……zayiatsız geçer. Çünkü artık orada ona zayiat verdirecek bir Yunan unsuru kalmamıştır. Çiğiltepe’nin… Ölmüşler mi kaçmışlar mı? Ölmüşler. Ağırlık ölmüş. Bir de şöyle bir şey var. Yunanların yine bir taktik acemiliği bu.
Örtü temizliği yapmadıkları için ciddi. Orada da böyle hakikaten terebentinli……defne yaprak, diladen gibi bitkiler çok yoğun. Onlar alev alıyor. Yani sadece basınçtan, şarap mevzisinden yanarak ölen de çok fazla. Kaç kaybı var Yunanların? Bütün büyük taarruz süre sonrasında mı? Evet. 35.000 en az ölüleri var. En az. Sadece bunun 15.000’i yaklaşık Dumlupınar’da o son muharebede. Şimdi Çiğiltepe bu destekten mahrum.
Çünkü başlangıçta ona oyalama tarzı görevi verildiği için arkasında ihtiyat yok. Ağır topçu desteği yok. Kendi yağıyla kavrulacak ve bir anda öbürlerinden istenen bir şey bekleniyor. Ve beş direnek noktası olan büyük bir bloktur Çiğiltepe. Belli bir kesiminden zaten tırmanmanız mümkün değil. Sarp bir kale gibi ve o kadar güzel bir hareketinmiş. Şimdi Fatih Bey insanlar sanıyorlar ki sadece sarp duvarlar engel yaratır. Bazen dümdüz bir ovalda da etken. Çünkü iki makinalı tüfek koyarsınız. Bir buçuk kilometreyi asker koşacak ama o mermiye karşı koşacak. İşte Çiğiltepe’de o Kızıltaş yaylası böyle bir ortamdır. Görmeyen bunu tahmin edemez, anlayamaz. Çiğiltepe yine de Reşat Bey dört direneyi düşürmeyi başarır. En son Çiğiltepe direneyi kalır. Zorlar alamaz, zorlar alamaz. O sürede telefon üzerine telefon ve Mustafa Kemal Paşa’ya da ağzından çıkar. Yarım saat içinde alacağıma söz veriyorum diye. Alamayınca o son noktada gördüğü manzara şu. Cephe yarılmış, diğer birlikler artık Sincamlı Ovası’na inecek, Yunanlar çekiliyor. Kendisine destek vereceği vaat edilen süvari tümeni bir türlü Kırka’daki Yunan alayını geçerek ona desteğe gelemiyor. O anda kendisini Zafer’in önündeki engel olarak görüyor ve o engeli kendince o şekilde ortadan kaldırıyor. Kendini öldürmesinin bir faydası olmayacağını bilmiyor musun? Yani o işte o anki psikoloji.
Bir şey derler 15 dakika sonra alındı. Yok o bir hamaset tamamen. Şimdi dediğim gibi Çiğiltepe Süngü Zoruyla ve ağır topçu desteği olmadan alınabilecek, alınması imkansız bir yer. Görmeden anlaşılmaz bu. Netekim alınamıyor. Saat 11 sularında Reşat Bey canına kıyar. Akşam saat 6 gibi yani bakın yaklaşık 6-7 saat sonra artık Yunan 5. alayına tamam çekilme tamamlandı, inin derler.
İler iner ve biz o şekilde alırız Çiğiltepe Süngü ile değil. Boşuna internet mi çalınacağız? Maalesef. Peki büyük zaferin kesin zafer olduğunu ortaya koyan veri nedir yani? Tamam Zafer. Nedir bu? Şimdi öncelikli hedefimiz bizim Yunan ordusunu savunamaz hale getirmek.
Bizim öngörümüz de mevcut ordu yapısının en az üçte birini ortadan kaldırır isek bu savunma dengesi tamamen sarsılır. Hele ki kuzeydeki kolordu, üçüncü kolordu tamamen kopacağı için İzmir yönü açılır ve İzmir’e kadar gidilir. Ama tehlikeli olan bir tek durum şu. Şimdi biz 27 Ağustos’ta cepheyi yardığımız zaman ikiye ayrılan grup, Trikopis grubu yaklaşık 35 bin kişiyle Dumlupınar’ın kuzeyinden Aslanlar Ovası’na geliyor. Diğer grup iki tümenle General Frankel’in emrindeki grup doğrudan Banaz-Uşak istikametine gidiyor. Uşak civarında bir Yunan ikinci tümeni var, 5 alaylık şişkin bir tümen. Yaklaşık iki tümen mevcut aslında. Onu da bünyesine aldıktan sonra baya baya ciddi bir kolordu mevcudu. Eğer Trikopis’ten ya da kuzeyden bir tümen daha takviye gelir ise Miln hattı dediğimiz bizim 1919’da İngiliz General Miln’in çizdiği ve aslında Yunanlarla, Yunan işgal alanıyla Türklerin sahasını birbirinden kesin ayırdığı söylenen, rivayet edilen Akisar-Salihli-Alaşehir hattına yerleşirse bu yapı, işte İzmir’i savunmaya devam edebilir.
Bir endişe bu. O yüzden iş oraya varmadan bir şekilde tamamen artık savunma gücünü kırmak lazım. O yüzden 30 Ağustos çok büyük bir zafer. Gerçekten büyük bir zafer. Çünkü ilk hedefe ulaşıyoruz. Ama ikinci hedef o dakikadan sonra ki Mustafa Kemal Paşa’nın ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri demesinin, yani durmadan yürümemiz lazım denmesinin nedeni, Yunanların… İkinci biat oluşturamazsınız. Aynen öyle.
Ve 30 Ağustos’tan sonra asıl ciddi bir zamana karşı yarış başlar. Ve Yunanlarla, özellikle mil hattına doğru çekilmeye çalışan Frango kuvvetleriyle daha Kaplangı Dağı’nda 31 Ağustos. Hemen 1 Eylül’de arkada Kapaklar’da. Onun ardından 3 Eylül’de Takmak’ta. Bunlar hep adıyla anılan muharebeler. Kula’da, Salihli’de 5 büyük muharebe yapılır. Bu muharebelerin hepsinde ağır ağır onlara zayiat verdilir ve en önemli etkisi de şu olur. Normalde General Frango’nun uşak tarafına çekmeye çalıştığı tümenler, Trikopis kuvvetlerinden biraz daha az hırpalanmış durumda başlangıçta. Ama mil hattına gelene kadar bu yolda her darbe de psikolojik olarak daha fazla yıkranıyorlar.
Ve mil hattına geldiğinde onlar Trikopis kuvvetlerinden, yani Dumlu Pınar’da o imha edilen kuvvetlerden daha kötü durumdalar. Söz geçirilemiyor. Emir komuta tamamen çökmüş. Aslında moral olarak bitmiş onlar. Moral olarak bitmiş. Ama dediğim gibi o Salihli-Akisar hattına gelene kadar çok ciddi muharebelerle geliyorlar. Atatürk’ün o devam eden askeri kararı olmasa aslında iş öyle kolay değil. Değil. Yani tamam burada zaferi elde edip bir nefesleyelim dese Atatürk, Mustafa Kemal… Mesela Trakya’daki 4. Kolordudan Tekirdağ’dan bir tümen yola çıkarılıyor. Ve bu tümen 4 Eylül’de İzmir’e ulaşıyor. Fakat… Yunanlılar tarafından çıkartıyor. 4 Eylül’den biraz daha sonra tabii Yunanlıların. Bu A tümeni denen tümen, İzmir’e geldiğinde İzmir’e ilk ulaşan askerlerin perişan halini ve… Görünce? Tümenleri orada görünce artık bir an evvel binip uzaklaşmak isteyen Anadolu Rumları’nı inmek istemiyorlar. Reddediyorlar ve inmedikleri için gemi İzmir Limanından demir alıp Çeşme’ye geliyor. Bu sefer Çeşme’de hadi inin askerler buradan tahliye olacak en azından emniyet alın bari dediklerinde. Onu da reddedince bir Yunan savaş gemisi toplarını taretlerini bunlara çevirip sizi batırırız diye mecburen iniyorlar.
Onun dışında mesela yine aynı şekilde Tekirdağ’dan gemiye gönderilen bir 55. alay var. Yunanlılar takviye alıyor ve o takviyelerle Mustafa Kemal Paşa’nın o emrin sonrasındaki hızlı takip olmasa… Salih’le Akisar hakkında mil hattına yerleşirlerse savunmaları gereken cephe daha dar. Başlangıçtaki gibi 700 kilometre değil 200 kilometre ve o mevcut orayı savunur.
Belki de o dönemde artık İngilizler devreye girecek çünkü biz başlangıçta İngilizlerden de taarruzu saklıyoruz. Ta kaçıncı gününde öğreniyorlar, taarruzdan haberdar oluyorlar. Ama mil hattına yerleşirlerse işte o dakikadan sonra hem diplomatik bir sıkıntı başlayacak ve her şeyden önce askeriye açıdan şu göz ardı edilmemeli. Büyük taarruzdan bir ay önce yanılmıyorsam Genelkurmay Başkanı ile Batı cephesi komutanı arasında, Mili Savunma Bakanı arasında Kazım Özalp arasında bir yazışma var. Kazım Özalp diyor ki bir an evvel artık taarruzu gerçekleştirin çünkü orduyu kasımdan sonra besleyecek elimde artık herhangi bir şey kalmadı. Çünkü ordu dediğiniz, savaş dediğiniz şey bir ekonomi ve 220 bin kişilik bir orduyu besliyorsunuz.
Nitekim zaten mudanya mütariyesinden sonra zaten süratle olabildiğince çok askeri tahris edip o ekonomik yükü azaltmaya çalıştığımızı göreceksiniz. Bir reklam arası vermem gerekiyor.
Bir kısımdan sonra da büyük taarruzun arkasındaki gelişmeleri bir konuşmak istiyoruz. Yukarı çıkmaları, sonra İngilizlerin kendi işlerinde bir takım sıkıntılar olduğu bahsettiğiniz Çanakkabuk akasından bir anlatın izleyin.
Bir kısa aradan sonra.
Peki hocam şimdi yine merak ettiğim için diyebiliriz ki Fatih bu ne zaman sor ama biz aşağıdan ve doğudan bastırıyoruz. Niçin kuzeye doğru çıkmıyor Yunan güçleri de denize doğru çekiliyorlar?
Çok güzel bir soru bu. Nedeni şu neden çok güzel bir soru bu aslında askeri tarihçilerin de özellikle milli mücadele dönemini çalışan Yunanların yaptığı çok büyük bir stratejik hata olduğunu hatta kendi aslında bir takım özeleştirilerde de vardır bu Yunan komutanların. Şimdi diyorlar ki ya Bursa ya İzmir ikisi birden olmazdı. Biz ikisini birden elimizle tutarak çok büyük bir hata yaptık. Eğer sadece İzmir’i tutup mil hattıyla yetinmeyi başarsaydık başımıza bu gelmezdi Anadolu faciası olmazdı. Ya da sadece Bursa hani İstanbul’a daha yakın ama İzmir biraz daha romantik geliyordu bize İzmir. Sonra Bursa’yı da silah gücüyle almış olmanın verdiği bir rehavete kapıldık o zafer sarhoşluğuyla. İkisini birden koruma telaşına düşünce ikisinden birden olduk diyorlar.
Aslında Trikopis belki hiçbir engelle karşılaşmadan kuzeye çıkabilseydi cephe yarıldıktan sonra yol üzerinde Döer İhsaniye bölgesinde ikinci kolorduyu da bünyesini alarak üçüncü kolordu ile birleşseydi Bursa önünü savunabilirdi. Çünkü biz bütün stratejimizi onları batıya sürüp İzmir’e doğru gidecek şekilde yapmıştık.
İşte burada trenin yorundan rayından çıkmasını engellemek için hareket başladıktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın süvari etkisi çok ağır bir bedel ödüyor süvari aslında bunu bu görevi başarmak için. Fakat kuzeye doğru gitme eğilimi gösteren Trikopis digenis kuvvetlerini buraya çok yakın Anıtkaya şimdiki adı o zamanki adı Eğret o bölgede kılıç zoruyla durdurmayı başarıyor.
Ama tabii olacak da çok ağır bedel ödüyorlar 250’ye yakın şehit veriyorlar hatta böyle kapana kısılıyor bir tuzağa düşüyor orada süvari tümelimiz bizim iki alay çok ciddi kayıp veriyorlar ama sebepsiz değil ya da boşak getiriyorlar. Ama kesiyorlar kuzeye çekilmeyi kesiyorlar. Aynen batıya doğru çevirmeyi başarıyorlar onları. Peki merak eden şeyden bir tanesi şudur hava kuvvetleri şimdi o sırada hava kuvvetleri konstruydu bütün dünyada da yeni ama bugün anladığımız zamanda kullanılmıyor.
Bir keşif iki hafif bombardıma şeyine uçaktan el bombası atmak şeklinde işe yaradığını biliyoruz ve önemli bir kuvvet. Hava kuvvetleri dengesi nasıl? Yunanlarında bir hava kuvveti olduğunu diyoruz 50 uçak civarında. Türklere kaç uçağı var havada bir çatışma oluyor mu ya da karadaki piyadeye havadan bir destek geliyor mu veya suvariye?
Şimdi Sakarya Meydan Muharebesi sırasında çok ciddi bir dengesizlik var yani iki tane böyle dönüşümlü uçurabildiğimiz bazen ikisinin de uçamadığı birinin motorundan parçalıp öbürüne taktığımız iki tane uçağımız var. Hatta başlangıçta Kütahya Eskişehir’de dört fakat çekilirken Sakarya doğusuna bu uçaklardan bir tanesi inişte kırılıyor. Diğer üçüncü uçakta Muharebelerden Sakarya’dan beş gün önce havada alev alarak düşünce iki uçağa kalıyoruz. Yunanların o dönemde 18 uçağı var sonra bunun sayısını onlar da artırıyorlar iki filoları var yanılmıyorsam. Fakat büyük taarruzdan önce hazırlıklar kapsamında özellikle hava filomuzu güçlendirmeye çok büyük önem veriyoruz.
İşte İtalyanlardan Spat avcı uçakları alınıyor Breguet uçakları alınıyor Fransızlardan. Fakat bu uçakları hepsini aynı anda harp meydanına getiremiyoruz çünkü bunlar demonte bir şekilde aynen gemilerle geliyor Almanya’dan alınanlar ve bunlar Samsun’da kalıyor. Yeteri kadar makinist ve pilot olmadığı için mesela Muharebeleri yetiştiremiyoruz.
Sonuçta bizim yaklaşık 10 uçaklık bir hava gücümüz var bunu etkin şekilde kullanıyoruz. Hava Muharebesi oluyor mu? Hava Muharebesi büyük taarruz sırasında değil ama mesela ondan bir ay önce bir keşif uçuşu sırasında gerçekleşiyor.
Bir rahatsızla beraber pilotumuz havada keşif uçuşu sırasındayken bir Yunan alayının intikalini görüyorlar. E boş dönmeyelim. Gazi göl civarında pike yapıyorlar. Tabii durumu haber verince Yunan piyadesi anında iki uçak kaldırıyor Yunanlar. O dönemde tabi radar olmadığı için yukarıdaki uçağı göremiyor Cemalettin Bey. Öbürünü tam sıkıştırdığı anda yukarıdakinin hedefi oluyor ve bu uçak Gazi gölü yakınlarında düşüyor. Düştükten sonraki gelişmeler ilginç. O dönemde bölgedeki yetkili komutan Trikopis kolordu komutanı Mevlevi Cami’sinde Afyon’da onlara askeriyi tören yaptırıyor.
Dini tören yaptırıyor. Bütün Afyon eşrafı da katılıyor buna ve onları şimdiki mezarlığın olduğu yerde hava şehitliğine defnettiriyor. Hava şehitliği zaten ondan sonra oldu. Bunu Yunan komutan yapıyor.
Aradan bir zaman geçtikten sonra fotoğrafları falan vardır. Yani düşen uçağın yanında şehit olan pilotlarımızın fotoğrafları Yunan arşivlerinde mevcut. Aradan bir zaman geçtikten sonra çaydaki bizim hava meydanımıza bir Yunan uçağı alçaktan geliyor ve belli bir yükseklikten tabi bizimkiler hemen teyakuza geçiyorlar. Hava savunma sistemi falan yani ne oluyor baskın mı diye. Bir çuval bir çanta atarak uzaklaşıyor.
Çantayı açtıklarında içinden pilotların kurtarılabilen kişisel eşyaları ve bir de not bulunuyor. Diyor ki pilotlarınız kahramanlarınız işte Cemalettin, Celalettin ve Ahmet Kemal diye yanılmıyorsam adları Bahattin ve Ahmet Cemal artık cennettedirler.
Onlar hak ettikleri gibi hem dinlerinin gereğince hem de askeri törelere uygun şekilde defnedilmişlerdir. Ailelerine söyleyin müsterih olsunlar. Ben bunu ilk Yunan kaynağında okuduğumda yani bu bir propaganda fakat değerli Doktor Emin Kurt hocamız var hava tarihi çalışan aslında o da buralarda bir yerde şu anda.
O teyit etti o kaynaklardan bunun gerçek bir olay olduğunu teyit etti söyledi. Ben de içim rahatladı çünkü kitabımda da yazmıştım ben bunu. Yani Şöyle bir şey var şimdi Yunan komutanlar da hepsi birbirinden farklı. Kurmaylık eğitimi almış bir insan Trikopis. Yunan komutanların hepsinde o şeyi yok o centilmenlik yok. Mesela Fransa dayanılmıyorsam Trikopis’in eğitimi.
Fransa subayları gibi yetişmiş. Buna benzer centilmence tabırları var ama tam tersine mesela Kalinskis gibi süvari tümen komutanı tam kasap olanlar da var. Turgutlu’yu baştan sona yakan o kadar insanı öldüren de General Kalinskis’tir yani.
Şey doğru mudur ne kadar doğru diye de doğru mudur lafı pek doğru değil ama büyük taarruzun sonunda Yunan komutanların büyük bir panik içerisinde cepheyi terk ederek kaçtıkları. Şimdi cepheyi terk ederek kaçma değil. Dediğim gibi ilk başta hepsinin derdi savunma. Bazıları inisiyatif alıyor bazıları da açıkçası yumurtası gelmiş tavuk gibi ne yapacağını bilmeden sağa sola koşuşturuyor. Mesela bir General Digenis var aslında hiçbir şekilde benim yetkim olsa kolordu komutanı yapmayı bırakın tümen bile emanet etmeyeceğim bir adam. Hakikaten vasıfsız çapsız bir adam. Bu adama ikinci ihtiyat kolordusunu veriyorlar.
En kritik görev ihtiyat birlikleri çok önemlidir. Trikopis defalarca yalvarmasına emretmesine her şeyi denemesine rağmen mesela ihtiyaç duyduğu anda ihtiyaç duyduğu birlikleri ona göndermeyerek belki de bizim adımıza sonucu hızlandıran faktörlerden biridir. Ama Trikopis gibi, Frango gibi son ana kadar direnmeye savaşmaya çalışan komutanları da var Sumilas gibi. Bunlar önemli.
Fakat Yunan komutanların içine düştükleri çaresizliği aslında en güzel anlatan şey 100 sene sonra yarın 30 Ağustos. 30 Ağustos’tan sonra 1-2 gün içinde yaşadıkları. Şimdi Fatih Bey Kızıltaş Vadisi’nden kurtulabilen yaklaşık 15 bin kişi. Bunlar toplamda kaç kişi var onlar o sırada? 35 bine yakın giriyorlar. 20 bini gidiyor. 20 bini bir şekilde orada. Gelgi de orada. En büyük kayıbı orada.
İşte zaten devre dışı kalması savaş gücünü kaybetme sebebi ve bizim zafer olarak kutlamamızın sebebi o. Hedefimize ulaştığımız yer orası. Şimdi Kızıltaş Vadisi’ne giren grup aslında tek bir grup. Trikopis önde işte bayrakla gidiyor arkadan hepsi geliyor öyle değil. Dört farklı parça halinde giriyorlar. Hatta 30 Ağustos sabahı o son muharebeye girmeden sıvışan bir rokas komutasında 5. tümen var.
Büyük kuvvetleriyle adam hiçbir şekilde muharebeye girmeden mesela sizin söylediğiniz kaçan o. Onun arkasından 9. tümen komutanı Gardikas gidiyor. Onun arkasından Trikopis ve Digenis 2 kol ordu komutanı ve en kalabalık grup 6000 kişi gidiyor. En arkadan da Dimaras ve Kalidopulos 4. ve 12. tümenler gidiyor. Şimdi burada dikkat edin deyin çok aslında bizim açımızdan ilginç komik ama yunanlar açısından trajik bir olaydır bu.
Tuhaf şeyler geliyor başlarına. 4. ve 12. tümenin komutanları giderken General Dimaras bir anda ortadan kayboluyor. Ya bakıyorlar atı geliyor adam yok ortada. Oraya bak yok buraya bak yok. En sonunda karargahtan bir kurmay sabahı geliyor diyor ki binbaşı. Ben gördüm düşmüş ölmüştü o. Attan düşmüş ölmüştü. Allah Allah. E bırakalım gidelim. Adamı bırakıyorlar kalan sağlar bizimdir diyerek yola düşüyorlar. Biraz ileride artık 4. tümenin komutasını kurmay başkanı Çolakoğlu adında bir kurmay subayı alıyor. 12. tümen komutanıyla birbirlerine giriyorlar. 12. tümen komutanı diyor ki ya biz aylarca bu bölgede kaldık bölgeyi biliyoruz. Benim kurmay subaylarım diyor ki buradan Banaz’a bir kestirme yol var. Oradan direkt Fırangun’un yanına inebiliriz. Çolakoğlu hayır diyor önden Rokas gitti o yolu biliyor ben onu takip edeceğim. Anlaşamıyorlar grup ikiye ayrılıyor.
Çolakoğlu gidiyor. Yaklaşık 1500 kişiyle Kalidopulos yolu da çok iyi bildiğini iddia ederek patikaya giriyor. Dönüyor dolaşıyor yarım gün sonra o öldü sandıkları Dimaras karşılığına çıkıyor. Sen ölmemiş miydin? Adam düşmüş şeyden orada bayılmış yüksek otların arasında. Şimdi burada bu düşme bayılma olayın bir altın çizelim buraya geri döneceğiz. Burada ilginç bir nüans olabilir.
Sonra bu ekip birleşiyor tekrar Dimaras’ta geliyor. Çok iyi bildikleri yoldan gidip nereye geliyorlar? Yola çıktıkları Oysu köyüne geri geliyorlar. Ve orada 16. Tümen’in istikam bölüyor o sırada orada. Yunanların bıraktığı bir 105’lik Skoda’yı almak için gelmişler. Bir anda karşılarında bunları görünce paketleyip esir alıyorlar. Çünkü Yunan askerleri silahlarını atıyor ya artık öldük biz. Tamam diyor. Açlıktan da tükendik falan.
Şimdi bu cepte bir. Daha önden biliyorsunuz Digenis ve Trikopis’in gittiğini söylemiştim. Digenis 31 Ağustos sabahından itibaren adam sürekli bir malik yani bir villa gördüğünü atın üstünde gidiyorlar yine bunlar. Havuzu olduğunu falan söyleyip ona ulaşmaya çalışıyorlar. Halüsinasyon görüyor. Halüsinasyon görüyor ve onu ikna etmeye çalışıyorlar. Ya yok öyle bir şey. Sen hayal görüyorsun. Bir süre sonra bir uçurumun kenarından geçerken General Digenis de düşüyor attı.
Uçurumdan aşağı yuvarlanıyor. Bir gidiyorlar adam kas katı kesilmiş bembeyaz. A bu öldü diyorlar. Kişisel eşyalarını alıyorlar eşine falan vermek için. Yola çıkıyorlar. 10 dakika sonra arkadan bu elini kolunu sallayarak geliyor. Şimdi burada o bölgede Kızıltaş Vadisi’nde çok yaygın. Bu bizim kişisel aslında benim ve arkadaşlarımın tahminimiz. Özellikle bu doğayı çok iyi bilen benim son ezici dediğim bir arkadaşım vardı. Hep araz çalışmaların onunla yaparım Erkan Özçelik. Bir mantar türü var. Yediğimiz normal kültür mantarına çok benziyor. Magic mushroom. Çünkü daha önce de Trikopis’in şöyle bir ifadesi var. İşgal döneminde ıspanak sandık yedik diyor. Bildiğiniz haşhaş. Ya ıspanakla haşhaş nasıl karıştırılabilir? Böyle bir şey var mı? Bal gibi magic mushroom denemişsin. Sen burada ama biraz dozu yüksek alınca kendine gelememişsin.
Burada da aç kalınca yiyecek bir şey bulamayınca bu mantar diyerek büyük ihtimalle, orada hani kafa yapmak gibi bir niyetler olduğunu sanmıyorum. Ama bu zehirsiz mantar diyerek büyük ihtimalle yediler ve yiyen de halüsinasyon diyordu. Şimdi koskoca Yunan ordusunun iki generali bunu yaşadıktan sonra elim durumunu ben düşünemiyorum. Er ne haldeydi acaba? Şimdi aklıma geldi. Bu bölgede Yunan ordusu 35 bin kayıp verdi. Bu da hiç Yunan şehitliği var mı?
Şimdi Yunanların mezarları var. Bunları da buluyoruz. Hatta bugün bir tanesinin üzerinde dolaştım. Çekim de yaptım. Ama Lozan Antlaşması madde 124. Tıpkı İngilizlerin Çanakkale’deki mezarlıkları gibi karşılıklı olarak iki tarafında bulunan mezarlıklarını anıtsal düzenleme yapma hakkı tanıyor.
Şimdi Yunanların gelip burada herhangi bir anıtsal düzenleme yapmasına karar verecek merciyi ben değilim. Ve bence devlet de tek başına olmamalı. Nedeni şu. Bu adamlar bu ülkedeki işgalere sürenince 150 bin sistematik olarak etnik temizlikle insanı öldürdü. 60 bin Türk kadını da sistematik tecavüz etti. Ve bu ölümler hani sıradan böyle kurşuna dizme, idam asma değil yani yakarak öldürdüler.
Şimdi bunların kurbanları olan insanların yakınları, aileleri bu tıpkı af gibi hani devlet kendine yapılan suçu affetsin. Kişiye yapılan suçu devlet affetmemeli bence. Aynı şekilde yani buna karar vermesi gerekenler bunların kurbanları. Dolayısıyla evet ben bu mezarları buluyorum. Çok büyük toplu mezarlar var. Ama bir aksi gelişme olmadı sürece. Bu da bir devlet politikasıdır. Buna ben elbette müdahale edemem. Bunlar benimle beraber mezara gidecek. Ama var, biliniyor, bulunuyor ama böyle bir şey yapılmadı. Şimdi şöyle bir şey de var. Bunların bir kısmı hatta şehirlerin içinde. Mesela Afyon’da, şehrin içinde. Afyon’da büyük bir Yunan mezarı var ama üzerinde devasa konutlar var artık. Çünkü o kadar acı şeyler yaşanmış ki insanlar ilk önce onları hatırlatan şeyleri kaldırmışlar ortadan.
Anıtlar dikmişler. Bakın mesela Akpınar köyünde adamlar büyük bir mezarlık düzenlemesi ve bir anıt dikmişler. Tabii ilk yapılan şey bunları. Tıpkı Rusların İstanbul kapılarına dayanmasından sonra yaptıkları Ayasdefanos’taki o anıtı Enver Paşa’nın direkt ilk yaptığı şeyi uçurmak ise yani sivil halk da ilk önce onlardan başlamış yok etmeye. Peki 30 Ağustos buradaki zafer sonuçlandı. Buradaki konu bitti ve Yunanlılar sizler gibi çekiliyorlar yeni bir hat kurma amacındalar. Ama Mustafa Kemal bu hatın oluşmasını engellemenin çok önemli olduğunu biliyor ve nefes bile almadan ilkede Faklidiz’dir diyor.
Ve peşlerine düşüyorlar. İlk defa Faklidiz’i yer de şurada değil mi? Şu taraftakılıyor galiba. Şu taraftakılıyor. Sonraki ilerleyiş nasıl? Sonraki kayıplar nasıl? Sonraki mücadele nasıl? Sonraki ilerleyiş… Çünkü o da az değil. 9 günde İzmir’e kadar gidiyorlar yani aslında neredeyse Ürüyüş süresi gibi. Doğru. Aslında süvari daha da hızlı gidebilir. Fakat süvari ne? Süvariye şöyle bir görev biçiliyor.
Yunanlar çekilirken bir yandan da ne kadar direnerek çekilirse çekilsin ağırlıklarını atarak. Tıpkı uzaya fırlatılan işte bir uygunun roketlerini atarak gitmesi gibi ağırlıklarını bırakarak gidiyor. Ama bizim öyle bir lüksümüz yok. Bütün ağırlıklarımızı, sahra hastanelerimizi taşıyarak gitmek zorundayız. Dolayısıyla arayı giderek açıyorlar. Yani biz bunlara Kaplangı’da önce sonra Yapalarda 31 Ağustos’ta 1 Eylül’de darbe vurdukça tıpkı Bilardo topu gibi vurdukça onlarca ızlanıyor. Özellikle o yolu kapamamışız ki oraya gidebilirsinler diye.
Kapayamıyoruz zaten. İstersek de yani önlerine çıkabilecek bir kuvvetimiz yok. Ama şöyle bir şey yapıyoruz. Süvari daha kuzey doğudan önlerine çıkacak şekilde hızlı hareket ettiriyoruz. Gediz, Selendi üzerinden. Hızlarını kesmek için. Çünkü neden hızlarını kesmemiz önemli. Çekilirken bütün köyleri yakarak gidiyorlar. Ve ne dedik? Savaş ekonomi ve zaferden sonrası da önemli.
9 Eylül’de biz İzmir’e girdiğimizde artık Afyon’dan İzmir’e kadar kullanılamaz halde bir ülkenin yarısı var. En verimli tarım arazilerinin üçte birini adamlar yakmış. Bütün besi hayvanlarını öldürmüş. Ve 1,5 milyon insan evsiz kalmış. Yani ben 10 Eylül’de İzmir’de Mustafa Kemal Paşa girdiğiyle hükümet konağında büyük ihtimalle ellerin arasına başını alıp bundan sonrasını düşündüğünü tahmin ediyorum. Çünkü zafer kazanıyorsunuz ama sevinmeniz için ölünüz kış. 1,5 milyon insan evsiz ben bunları nasıl barındıracağım? Neyle besleyeceğim? Orduyu süratle terhis etmeye başlamak lazım. Çünkü orduyu artık beslemenin çok fazla bir imkanı yok. Dolayısıyla süvari ne kadar hızlı önlerine çıkıp Yunanların hızını keserse Batı Anadolu’da o kadar çok köyü kurtarırım. Nitekim bu sayede kurtarılan köyler var. Özellikle Salihli yakınlarında mesela Durasili diye bir köy var.
Son anda kurtarılıyor. Yani adamlar ellerinde ateşle gaz yağını dökmüş yakmak üzereyken süvari girip kurtarıyor. Yani Adala aynı şekilde bu şekilde son anda kurtarılıyor ama her yer bu kadar şanslı değil. Alaşehir baştan sona yani sağlam bina kalmıyor. Turgutlu’da geldiği zaman Sakala Nurettin Paşa karargah kuracak. Geceyi geçirecek üstünde dam olan bir tane yer bulamıyor. Bu şartlar altında piyade arkadan yetişmeye çalışıyor. İki kolu iki ayrı yerden Gediz Vadisi boyunca takip ediyorlar. Süvari de önlerini kesmeye çalışıyor. Bir yere kadar başarılı olabiliyorlar ama bir yerden sonra işte o mil hattından sonra yani 6 Eylül’den sonra artık diyoruz ki tamam bitti bu iş. O dakikadan sonra bir an evvel adamları göndermek telaşındayız. Peki İzmir’i kim yokuyor? Yunanlar mı yokuyor? Şimdi şöyle, Yunanlar der ki biz 13 Eylül’de oradan gitmiştik. Bir tane Yunan askeri kalmamıştı biz yakmadık. Burada özellikle Ermeni diasporası çok ön plana çıkar ve Türkleri suçlar. Yunanlardan daha çok Yunanlı gibi davranırlar. Şimdi göz ardı edilen burada Mikraziatik Ammina diye bir örgüt var. Bizim Kuva-i Milliye gibi onların da aynı zamanda sivil Rumlar arasında bir paramilitre yapı oluşturuyor. Bunlarda kim biliyor musunuz? Bir tür Rum asalası belki.
Körlere kadar teşkilatlanıyorlar, silahlanıyorlar. Bunu da teşkilatlandıran yapan Konstantin göreve geldikten sonra Venizelos ülkeyi terk eder. Ama Venizelist kesim hızla tasfiye edilir siyasi bir tercihi olarak. Ordudaki Venizelos’u subaylar da tasfiye edilir. Ordudan atılan işte General Condilis gibi, Ioannou gibi bir takım subaylar da İstanbul’a giderek yer altına çekilirler ve bu paramiliter yapıyı örgütlerler.
Venizelos’a bağlı aşırı milliyetçi, fanatik bir grup. Tabii farklı söylemlerle taşrayı teşkilatlandırırlar. İşte bir sizin özgürlüğünüz, bağımsızlığınız, bakın Yunan ordusu eğer giderse siz kendinizi savunmak zorundasınız gibi gibi. İşte bu Mikraziatik Ammina özellikle o 9 Eylül ve sonrasındaki her şeyden sorumludur.
Ama burada özellikle bir isim veriyorum, Hartun. Bu adam Kilikya bölgesinde Adana bölgesindeki Fransızlarla beraber faaliyet gösteren Ermeni çetelerden bir tanesinin lideri. Fransızlar Kilikya bölgesini yani Çukurova, Antep, Maraş o bölgeyi terk ederken ve tamamen artık Türk denetimine geçince orada barınma olanağı kalmayınca nereye gidecek? Bu adam İzmir’e gidiyor.
İzmir bölgesinde de Yunanlılar lehine baya faaliyetli bulunuyor, tetiş hareketlerinde bulunuyor. Fakat dikkat çeken… Ama Aslı’nın Ermeni? Ermeni. Mikraziatik Ammina ile beraber faaliyet gösteriyorlar. Muhtemeldir ki Yunanlılar giderken birkaç subayı da bunları örgütlemesi adına bırakmış olabilirler. Ama bunlar daha 9 Eylül’den çok önce çok ciddi cephanelik yığınakları yapıyorlar. Tepecik, Basmane, o yanan bölgelere özellikle şimdiki fuar alanındaki mahalleleri. Yunan ordusu çekilirken bu Hartun’un bir miktar çetesini de beraberinde Sakızadası’na götürüyor. Ama giden dikkat edin çete 150 kişi, giden 75 kişi.
75 kişi İzmir’de kalıyor. Aynı şekilde dediğim gibi o Mikraziatik Ammina yani Küçük Asya’nın Anadolu’nun savunması adındaki örgütte bununla beraber İzmir’i yakanlar bunlardır. Greskoviç var İtfaiye Müdürü İzmir’in. Bu adam Slav asıldı. Adamın yazdığı peş peşe iki rapor var. Rapor da açık gösteriyor zaten.
Yani yangının olacağı belliydi diyor. Ermeniler diyor ama özellikle Ermenilerim kurguluyor. Fakat ben hiçbir şekilde bunu Ermenilerin tek başına yapmadığını, Mikraziatik Ammina’nın da bu işin bir parçası olduğunu biliyorum. Fransız işgal komiserinin pek çok yabancının, Amerikan mesela temsilcisinin raporlarında açık ve net bir şekilde söylüyorlar. Neden Yunanlarında bu işin içinde olduğunu söylüyorum biliyor musunuz? Mesela Bursa’da Bursa’yı mecburen yakamadan tahliye etmek zorunda kalıyorlar. Çünkü Bursa İstanbul’un karşısı olunca İstanbul’dan hemen bir işgal komiserliği heyet gönderiyor İngiliz, Fransız, İtalyanlardan oluşan. Onlar geliverince General Sumilas Bursa’da kısıtlı sayıda katliam yaparak kaçmak zorunda kalıyor. Tamamını yakamıyor.
Ama adam sabah bangır bangır anons yapmış. Yunan Rumlara yönelik. Evlerinizi terk edin şehri yakacağız diye. Eski şehirde aynı şekilde. General Pelle’nin raporu var Fransa’ya gönderdiği. Eski şehri bal gibi Yunanlar yakmış. O sırada Anadolu’da yerleşik kaç Rum var? Şimdi bu sayı değişir. Yani çok farklı sayılar veriliyor. Ama 1,5 milyon kadar olduğu söyleniyor.
Peki bunların tamamı Yunanlar lehinim hareket ediyor. Hayır. Arada kalıp da gerçekten hani Kurun’un yanında yanan yaş da çok. Yani anlatılan çok fazla hikayeler var. Mesela Didos Sotirion’un Benden Selam Söyle Anadolu’ya. Orada çok güzel anlatır o talihsizliklerini. Yani önce bunları Osmanlı bünyesinde orduya alıyorlar. İşte orada kabul görmüyor. Oradan bir şekilde firar edip kaçıyor. Bu sefer zorla Yunanlar silah altına alıyorlar. Orada da aynı şekilde. Düşünsenize Sakarya Meydan Muharebesi’ne büyük taarruzda bu Anadolu Rum’u kökenlisiniz. Yunanların kazanmasından başka bir şansınız yok. Yunan eğer kazanamazsa, eğer bir şekilde Kemalist güçler kaybederse, Yunan kazanırsa daha doğrusu kurtuldunuz. Ama Yunan kaybettiği takdirde ya öleceksiniz cephede ya Türklerin eline geçeceksiniz vatan haini olarak idam edileceksiniz.
Hiç başka bir çaresi yok. Çok ciddi arada kalmış bir grup. Tarafsız olanlar da var. Hiçbir şeye karışmayan eskisi gibi her şeyin devam etmesi taraftarı olan. Özellikle 9 Eylül sürecinde yani Türk ordusu gümbür gümbür İzmir ve batıya doğru ilerlerken bir kasırga gibi.
Bu kasırganın yaklaştığını görüp ciddi tedirgin oluyorlar. Bir grup da diyor ki ya bize bir şey yapmazlar çünkü biz onlara bir şey yapmadık. Yani onlar da mübadeleyle gidiyor zaten. Şimdi hep iki tane yanılgı vardır. Bir tanesi Kurtuluş Savaşı askeri olarak burada noktalandı.
Dönüp’ün arda büyük zaferle iki Anadolu’nun işgali Yunanların İzmir’e 9 Eylül denize dökülmesiyle sona erdi. Aslında bu yanılgı. Ne zaman bitti bu işgal tam olarak yani bu tamamen büyük zafer ama büyük zaferin sonrasında da çok önemli bir aslında dönem var. Türk ordusunun savaştığı bir dönem var. Bu ne kadar sürdü nereye kadar sürdü? İzmir’den sonra 9 gün daha devam eder çünkü şu ana kadar dikkat ettiyseniz hep batıya doğru çekilen iki Yunan kolordusundan bahsettik. Ama kuzey var. Kuzeyde 3. kolordu var. Onun da çekilişi çok önemli ve kuzeyde daha az kuvvetimiz var. Aslında kuzeydeki muharebeler daha az önemli değil. Çünkü daha az güçle daha büyük işler yaptığımız bir yer ve düşünün yani bir koskoca Yunan 11. tümenini yarısını tamamen imha ediyor.
Deli Alit Bey yarısını da esir ediyor. Bu çok büyük bir iş. Aynı şekilde Yunan 3. tümeni 3500 mevcutla ayrılabiliyor bandırmadan. Ne zaman bitti? 18 Eylül sabahı bitti. 17’yi 18 Eylül’e bağlayan gece Delikli Bayır Muharebesi vardır. Delikli Bayır Muharebesi’nde sadece küçücük bir tepede 73 şehidimiz var. Bunların bir tanesi de 61. alay komutanı Hüseyin Vecihi Bey.
18 Eylül sabahı son Yunan gemisi Erdek tarafındaki Ocaklı limanından yola çıkar ve sadece düşmanlarımızdan birinin işgali sona erer. Hani bu İngilizlerin yaklaşık 2 yıllık rehavetidir. Ne olsa Taşeron olarak artık Yunanları kullanıyorum. Hani nasıl daha önce Anzakları Çanakkale’de kullanmışsa ya da Hintleri kullanmışsa bu sefer de Yunanları kullanmıştır. Ve Yunan kartı da artık işlevsiz kalınca mecburen artık yeni baştan 2-2.5 yıllık bir aradan sonra İngilizler yeniden harp meydanına karşımıza inmek zorunda kalırlar. İnerler mi? İnerler. İnerler. Şimdi daha 9 Eylül’den başlayarak zaten Londra’da bir panik başlar. Yani Yunanların devre dışı kalmasıyla bundan bunun kendilerine döneceğinin farkındalar ve nota üstüne nota vermeye başlarlar.
Biz o süreçten sonra önce 2. süvari tümenimizi yumuşak yumuşak kuzeye doğru Edremit Çanakkale’ye doğru yürütmeye başlarız. Onun arkasından piyade kol ordusu ilerlemeye başlar. Ama bu sert, tehdit edici bir yürüyüş değildir. Gaadet böyle mute dil, ılımlı ve hiçbir şekilde diplomatik tepki yaratmamaya çalışan temkinli bir harekettir. Ama burada atlanan bir şey var, o da şu. 10 Eylül günü aslında gergin başlar her şey. Bir savaş ilanıyla başlar. İzmir’de ilk önce İngiliz işgal komiserliğinin İzmir’deki temsilcisi Sakalı Nurettin Paşa’yı ziyaret eder. Ve ona İngiliz azınlığın ne olacağını yani oradaki İngiliz tebaasının ne olacağını sorar. O da siz bir adım atın bakalım ona göre karar vereceğiz gibi böyle yuvarlak bir cümle kurunca İngiliz temsilci çok rahatsız olur. Durumu Londra’ya bildirir. Bunun üzerine Amiral Brock, İngiliz Akdeniz Donanma Komutanı, başkomutanı bir şekilde Sakalı Nurettin Paşa’yla o da görüşür. Ama 11 Eylül günü tuhaf bir şey olur. İngiliz temsilci şans eseri vilayet konağına geldiğinde tekrar…
V.A. Vilayet Konağı o sırada Türk askerini kontrol etti. Tabii tabii hatta Mustafa Kemal Paşa orada. Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmeye geldiğinde Mustafa Kemal Paşa’ya aynı şeyi sordu. Mustafa Kemal Paşa hiddetten deliye döner ve sen kimsin diye sorar. O da der ki ben İngiliz işgal komiserliğinin İzmir temsilcisiyim. O da der ki ben ve hükümetim İngilizlerin ne işgal komiserliğinin ne de sizi tanımıyoruz. Çünkü biz hükümet olarak sizinle savaş durumundayız.
Bu çok tedirgin edici bir yaklaşımdır. Çarşı karışır açıkçası. İstanbul’dan Londra’ya baktığınız zaman arşiv belgelerine hakikaten günler süren. Tabii panikliyorlar. Yani en son istedikleri şey yeniden bir sıcak savaş. Çünkü bakın o tarihte toplasanız bir tümen etmiyor İstanbul ve Çanakkale’deki toplam güçleri. Donanmalarına güveniyorlar. Her zamanki gibi önde diplomat arkasında savaş gemileri geleneksel İngiliz yaklaşımı o gemilerin namlularının eşliğinde istediklerini dayatabileceklerini düşünüyorlar. Amiral Brock geliyor. Amiral Brock bunu sorduğunda ona şu söyleniyor Londra’dan. Bunu Mustafa Kemal Paşa’dan yazılı talep et.
Eğer bu şekilde gelirse biz de ona göre bir tavır. Yani vakit kazanmaya çalışıyorlar. Fakat o akşam tabii Mustafa Kemal Paşa büyük ihtimalle düşündü taşındı. Yani yol boyu gördüğü şeylerin öfkesiyle ve bunun asıl müsebbibinin İngilizler olduğunu bilerek öfkesine yenilerek sonuçta o da bir insan. Duyguları var. Bir patlama anında böyle bir savaş ilanında bulundu. Ama ondan sonra tekrar yazılı istendiğinde verdiği yazılı cevap da çok yuvarlak. Ne savaştayız ne değilize gelen bir cevap verir. Der ki biz de bir an evvel barış imzalayarak İngilizlerle medeni iki devlet olarak ilişkilerimizi kurmak istiyoruz der. Yani evet savaştayız da demez, hayır savaşta değiliz de demez. İsteyen istediği şekilde anlasın. Ondan sonra gerginlik başlar zaten. Ordu yavaş yavaş Çanakkale’ye İstanbul’a doğru yürüyor. Fakat tuhaftır burada İngilizlerin arasında şöyle bir kavga var, tartışma var daha doğrusu. Bizim için Çanakkale mi önemli, İstanbul mu? Ve İstanbul’u çok kolay feda ettiklerini görüyoruz. En başta Gebze taraflarında olan cephe hattını kolaylıkla Çamlıca’ya doğru çekeceklerini Üsküdar’ı o zaman köy olarak görüyorlar. İstanbul’un Avrupa yakasını savunup Üsküdar’da da bir karakol bıraksak mı bırakmasak mı gibi bir düşünce var. Daha önemli olan onlar için Çanakkale. Bir barış imzalanması gerekiyor. Onlar da bu barışı imzalamak istiyorlar ama takıldıkları şey şu. Biz dört yıl savaştık, bunun sonunda bir tıkım kazanımlarımız oldu. E biz şimdi bizden istenen şeylerin hepsini verirsek, buradan böyle kendiliğinden gidersek biz bu savaşı niye yaptık?
Şimdi burada Poyncare çok aktif bir rol oynuyor Fransız başbakanı. Söylediği şey şu. Bu barış bir an evvel imzalanmalı ama Mustafa Kemal barış imzalanmadan önce Trakya’nın Yunanlarca boşaltılmasını istiyor. Meriş Nehri’ne kadar. Buna siz de olur deyin bir an evvel bu olsun ve bu iş bitsin. İşte İngilizler buna yanaşmıyor.
Diyorlar ki mütarekeden önce biz burayı boşaltırsak herhangi bir pazarlık kozumuz kalmıyor ki zaten istediği her şeyi elde etmiş oluyor. Geriye bir tek musul kerkük kalıyor. Adamların zaten bütün korkusu daha çok musul ve kerkük. Çünkü Misa Hak’ın Milli’nin içinde olduğunun farkındalar. Aslına bakarsanız biz İngilizlerle daha önceden beri adı konmamış da olsa net bir savaş ilanında bulunduk. Bu da neydi Misa Hak’ın Milli?
Çünkü Misa Hak’ın Milli’de biz şunu söyledik onlara. Sizin işgal ettiğiniz sahaları bir şekilde silah gücünü de olsa alacağız sizden. Bu bir savaş ilanıdır zaten manifesto. Çanakkrizi dediğimiz olay sırasında artık bu doğru. Nedir Çanakkrizi? Onu anlatır mısın bize?
Çanakkrizi işte söylediğim gibi daha çok olay Çanakkale’ye düğümleniyor. Yani bizim Çanakkale önüne Erenköy tarafına gelip yığılmamız İngilizlerin özellikle ısrarla grupladır tarafsız bölge tarafsız bölge tarafsız bölge. Yani onlar tarafsız bölge diyerek biraz daha sempatikleştiriyorlar olayı ama bal gibi işgal bölgesi. Ama o tarafsız bölgeyi daha çok bir tampon bölge gibi kullanıp arkasına da mevzilerini yapıyorlar.
Biz yavaş yavaş yavaş tarafsız bölgeye girmeye başlıyoruz. Ama o kadar ilginç ki mesela köprünün ayağını makinal tüfekleriyle tutuyor bu adamlar. Yaklaşırsanız vururuz diye bizim asker süvari, ikinci süvari tümeni Ahmet Zeki Bey’in süvarileri köprüden geçmeye iki tarafı açılıp dere içinden geçip tarafsız bölgede ilerlemeye devam ediyor. Ateş edelim mi diye soruyorlar. İstanbul’dan General Harrington diyor ki ya şimdilik benden yazılı emir almadan ateş etmeyin. Böyle böyle Çanakkale’de daracık bir yere adamları sıkıştırıyoruz. İstanbul’da da aynı şekilde. İstanbul’da peki bu İngilizlerin birtakım mevziler kazdığı falan söylenir. Doğru. İstanbul’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Çamlıca’da bir sosyal tesisi var. Bu sosyal tesisi giderseniz hala o şehirleşmeye rağmen, o vahşi şehirleşmeye rağmen bozulmamış iki sıra ve aradaki irtibat hendeyle beraber İngilizlerin İstanbul’u savunmak için kazdıkları mevziler.
Duruyor hala. Duruyor. Geçen sene bulmuştum ben onu. Açıkçası umutsuzca aradım. Çünkü yazılı belgeler de var. Ama bakıyorum şehre hani uydu analizine ya imkansız diyorum buradan çıkmaz kesinlikle. Artık tam umudumu kestiğim sırada tesadüfen. Bir bölüme yada kalmış. Bir bölümü yani 150-200 metrelik bir kısmı hala ayakta. Yani şu anda gidenler rahatlıkla görebilir.
Ve keşke hani belediye orayı koruma altına alsa. İstanbul işgali hiç edilmemiş gibi dağranmayı tercih ettiğimiz için mesela onu da koruma altına almaz. İstanbul işgali tabii bir hoş bir anı değil ama mesela Fransa Paris’in, Fransa’nın işgalinin ikinci dünya savaşında detay detay biliyoruz. Bizde yeni yeni birkaç kitap yazılmaya başladı. Yazıldı.
İşte biraz incelemeler başladı. Biz İstanbul işgal edilmemiş gibi dağranmayı tercih ediyoruz. O yüzden 4 seneye yakın işgal altında kalmış bir payitahttan söz ediyoruz. Herhalde o belki kimilerinin işine de gelmiyor. Belki ulusal aramızda da kalıyor. Peki bu savaşın sonunda Türklerin başarısının İngiltere’de bir iç hesaplaşmaya sebep olduğu, İngiltere’de hükümeti düşürdüğü, İngiltere’de başbakanı demirdiği falan gibi böyle.
Yani burada başlayan zaferin, burada elde eden ilk zaferin ve son zeki gelişmelerin 3000 kilometre ötedeki İngiltere’yi salladığı süredir. Sallamış mıdır, ne kadar sallamıştır, ne olmuştur bunun sonuçları? Şimdi elbette sallıyor ama başka faktörler de var.
Yani onları göz ardı ederek salt bizim yüzümüzden hükümet düştü, Loh George’un siyasi kariyeri bitti demek aslında biraz kendimize biçtiğimiz rolü abartmak olur bence. Sebebi şu, bu bahsettiğimiz Çanakkirizi artık ileri bir evreye vardığında yani ciddi sıcak bir çatışmaya dönmek üzere. İngiltere’de tuhaf şeyler olur. Yani bizim Anadolu’da yaşadığımız bir olaylar silsilesi var ama İngiltere’de de farklı olaylar var. Loh George zaten en baştan beri eleştirilen bir isim kamuoyunda. Ya kendi Genelkurmay Başkanı Wilson adama güvenmiyor. Hatta bazı beyanatlarında adamı ihanetle, hainlikle itham ediyor. Özellikle Ira’ya karşı olan çünkü Gladstone’dan devraldığı siyasi miras, liberal mirasın içerisinde o Irlanda’ya yönelik bir takım çözüm arayışları da var. Bundan yola çıkarak bir takım şüpheler geliştirmiş.
Asıl iması biliyorsunuz Bolşevik, Sovyet Rusya’yla İngiltere’nin ilişkileri son derece kötü. Hatta Beyaz orduyu desteklediği için Çarlık güçlerini Sovyet Rusya’nın resmi bir temsilciliği yok Londra’da o sırada. Fakat Karsin ve Kmev adında iki tane tuhaf adam gönderiyor Moskova. Bunların ne olduğu bile belli değil.
Doğru dürüst aslında çok kale almıyor devlet organları bu insanları. Fakat Lloyd George’un ofisinden çıkmıyor bu iki adam. Wilson diyor ki odaya girdiğimde aralarında o kadar samimi bir sohbet vardı ki 40 yıllık arkadaşlar intiba edindim ve bu düşmanla olan samimiyeti beni tedirgin etti. Yani adamı açıkça ihanetle itham ediyor. Şimdi bunu bir kenara koyalım.
Lord Curzon’un çok ciddi şüpheleri var Lloyd George’dan. Önce tabi hükümetin yapısından bahsetmek lazım tuhaf bir durum var. 300’den fazla milletvekili çıkarmış Muhafazakar Parti. 130 civarında milletvekili çıkarmış Yeni Liberal Parti. Yeni Liberal Parti’nin başına Lloyd George, Bonner Love’da Muhafazakarların başına. Fakat Bonner Love tuhaf bir adam, soğuk karakterli bir adam. Çoğunluk onda olmasına rağmen koalisyonu korarken başbakan olmak istemiyor. Lord George başbakan oluyor. Azınlık Partisi olmasına rağmen. Ve koalisyon ne olursa olsun bozulmasın yaklaşımıyla Bonner Love olabildiğince göz yummaya çalışıyor. Aşırılıklarına Lord George’un. Ama Lord George’un bu aşırılıkları Muhafazakarların hükümetdeki temsilcisi olan Lord Curzon’un Dışişleri Bakanı’nın hep sürekli dikkatinde ve rahatsız. Ama o da naif yapısı, çekingen, korkak yapısı nedenle bunu gündeme getirmiyor. İlginç bir şey oluyor. Farklı istihbarat yapılarını 1921 yılında Londra’da bir araya getiriyorlar. Bunların içerisinde The Signal dinleme birimi de var. Az önce bahsettiğimiz bu şifreli telgrafları dinleyen birim farklı dinlemeler de yapıyor. Ve ilk yaptıkları şeylerden biri Londra’daki yabancı misyon şefliklerini dinlemeye başlamak. Ta o zamandan var burada yani. Bunu yaparken tabii Yunanistan Büyükelçiliği de bunların içerisinde. Rizogram Bey, Yunan Büyükelçisi onu da takip alıyorlar ve bir süre sonra Rizogram Bey’in sürekli Lloyd George’la iletişimi olduğunu fark ediyorlar. Ve yaptıkları dinlemenin sonucu daha çok Türkiye ile ve bu küçük asya hareketi ile ilgili. Ama ulaştıkları sonuçlar Lloyd George’un ifadeleri kanlarını donduruyor.
Onu düzenli olarak Lloyd George’ına veriyorlar bu raporları. Yani İngiliz İstihbarat Servisi kendi başbakanını dinleyip iktidar ortağı diğer partinin liderine başbakanın konuşmaya ilgili bilgi veriyor. Servis ediyor. Vay ana vay. Felaket bir dinleme skandalı. Şimdi burada şöyle bir olay var.
Mesela az önce konuştuğumuz ikinci inönü muharebe sırasında Londra Konferansı, işte orada Londra Konferansı belki de savaşı iki taraf açısından, Yunanistan ve Türkiye açısından bitirecek. Öyle bir ortam söz konusu. Orada Lloyd George kendi ofisinde yaptığı görüşmede Yunan temsilcilere dinlemenin sonuçları bunlar raporda yazıyor. Yazılı mıdır hepsi? Yazılı yazılı. Daha sonra açılan İngiliz İstihbarat şeyleri açıldığı için büyük oranda bununla ilgili yapılan yurtdışında çalışmalar da var. Orada özellikle savaşı uzatabildikleri kadar uzatma. Ve şunu söylüyor hatta ifade size oturmda bizim hükümet temsilcileri savaşı bitirmek adına ara buluculuk falan teklif edecekler. Bunu kesinlikle kabul etmeyin. Yani hükümetinden bağımsız başbakanın ofisinde paralel bir dış işleri yapısı oluşturmuş.
Ve hükümeti ne derse tam zıttığı tuhaf şey. Adam kendi kafasını göre savaşı uzatıyor bitme ihtimali olan savaşın bitmesini engelliyor. İngiliz hükümetinin devletinin çıkarları alene ve bundan ne kralın haberi var ne hükümet ortağı başbakan yardımcısının haberi var ne dış işleri bakanının haberi var. Curzon bir tek bunu biliyor, biriktiriyor, biriktiriyor, biriktiriyor.
Ne zamana kadar? 5 Ekim’e kadar 5 Ekim’de yani Mudanya imzalanmadan 6 gün önce artık gidip önüne tak diye bütün dosyaları koyuyor. Önüne koyduğu dosyalarda daha çok Türkiye ile ilgili. Çünkü Çanakkirizi öyle bir noktaya gelmiş ve Lloyd George aslında öyle büyük bir skandalı imza atmış ki bu da çok önemli. Şimdi Fransa’yı deniyor müttefikini. Fransa diyor ki Puan Kara hayır hayatta ben gelmem. Yani artık Fransa tek bir evladını dahi senin çıkarların için feda etmeyecek diyor ve çok ciddi Lord Curzon’u azarlıyor ağlatıyor. Adam yarım saat bildiğiniz koskoca İngiliz işleri bakanı hüngür hüngür ağlıyor. İtalyan Conte Forza onu ikna edip tekrar Puan Kara’nın karşısına oturtmayı başarıyor. Şimdi Fransızların tavrı net, İtalyanların net. Bunun üzerine Romanların, Bulgarların, Yugoslavların kapısını çalıyor asker istemek için. Onlarda diyorlar ki Fransa yoksa biz de yokuz. Her şey deniyor yani. En son artık çare olarak kolonilerini. Yani milletler topluluğuna dahil olan Kanada, Avustralya, Güney Afrika ve Avustralya. Hindistan bunların kapısını çalıyor bunları deniyor. Çok komik bir şey oluyor. Kabineyi güya bilgilendiriyor durum böyle böyle ve artık Türkiye ile Türkler ile tekrar savaş noktasındayız.
Fakat ordumuz şu anda 8 taburumuz var Çanakkale’de 4 taburumuz var. İstanbul’da kesinlikle bu adamların ordularının karşısında yetmez. Donanma da tek başına yeterli değil. Asker takviyesine ihtiyacımız var. Kolonilerden yardım isteyeceğiz. Tamam o zaman durumu bilgilendiren bir yazı gönderelim de ondan sonra duruma göre savaş ilanını yaparız gibi bir karar çıkıyor. Ve kolonilere sadece durumun geldiği noktayı bilgilendirmek için bir yazı yazmak üzere Lord George ve Churchill en yakın adamı savaş bakanı, koloniler bakanı toplantı salonundan, kabine toplantısından çıkıyorlar. Yan tarafa geçiyorlar. Sekreter Francis’e böyle bir yazı yazdırıyorlar. Fakat yazı biz Türklere savaş ilan ettik. O yüzden desteğinizi bekliyoruz. En az birer Tugay göndermenizi istiyoruz şeklinde. Yani bilgi vermiyor. Bu Churchill’e de bilgisayar da böyle oluyor. Churchill zaten dikte ettiriyor yazıyı. Churchill’in marifeti orada da bitmiyor.
Bu yazıyı yazıp gönderdikten hemen sonra hızını alamayıp yazıyı basına da servis ediyor. Şimdi komedi şurada toplantı Cumartesi günü. Pazar günü kabinelerin hiçbirisi hükümet çalışmıyor. Ne Kanada’da ne Avustralya’da ne hatta Avustralya, Yeni Zelanda ile İngiltere arasında gün farkı da var. Adamlara gönderdiği bu yazıdan önce tabloid gazetelerde manşet manşet bu haber çıkıyor.
Türklere savaş açtık diye. Tariht tam kaç oldu? Bu olay olduğunda Eylül 28. 1922. Düşünün Kanada Başbakanı Mackenzie King pazar sabahı kapısını açıyor. Üzerine Rob de Chambres kahvaltı yapacak ağız tadıyla gazeteyi alıyor. Bir açıyor ki bizim imparatorluk Türklere savaş açmış.
Ve kolonilerden asker desteği istiyor. Şimdi genel teamlül şu kolonilere önce bilgi veriliyor. Tıpkı kabinede alınan karar gibi. Ondan sonra oylama sonucunda ya da bir karar sonucunda bu harekata karar verilirse kabine hükümet avam kamerası bilgilendiriliyor. Kralın da onayıyla bu savaş ilanı yapılıyor. Bunun hiçbiri yapılmadan George George kendi konusuna göre bir şey yapmış. Çarşı karışıyor Mackenzie King çok ağır bir cevap veriyor. Avustralya’dan çok ağır bir cevap geliyor.
Bir tek Yeni Zelanda ben 5000 asker şerefimle gayet onurumla göndermeye hazırım falan gibi hamaset dolu bir cevap gönderiyor. Geri kalanların hepsinden çok sert tepkiler geliyor Güney Afrika’dan. Tabii bu George George’un ve Churchill’in kendine has tutumu kabineyi de karıştırıyor.
Ortaya bir de bu dinleme skandalı çıkınca Bonnerlow diyor ki yeter artık acil koalisyonun bütün milletvekilleri bir toplantı yapıyoruz. Toplantının sonucunda sıkıştırıyorlar sıkıştırıyorlar ve o toplantının çıkışında da Lord George istifa ediyor. Ve 22 grubu diye anılır bu grup ve o toplantı o günden sonra da geleneksel hale gelir. 19 Ekim günü yani Mudanya imzalandıktan 8 gün sonra da Lord George istifa eder koalisyon bozulur. Liberal parti de o tarihten sonra bir daha koalisyonla bile iktidara gelemez. Lord George’un siyasi kariyeri de biter. Ve aynı gün 19 Ekim günü Refet Belediye’de 100 kişilik bir jandarma birliğiyle İstanbul’a girer.
Bir kişiyi merak ediyorum. Ben şeye inanmam tabi tarihte şöyle olsaydı böyle olsaydı biraz hikaye gelir bana yani anlamı yoktur da. İhtimalle tarih yazılmaz. Evet ihtimalle tarih yazılmaz ama bazı şeyler enteresan dengelerdir onlara ben geliyorum ama önce şunu sorayım. Siz Fransızların ve İtalyanların bu Anadolu işgahlerinden çekilmesine onların kendi işteremeklerine bağınız mı? Peki Mustafa Kemal’in burada bir diplomatik yaklaşımıyla hiç olmadı mı? İfna konusunda onları. Şimdi aslında asıl deha burada. Mustafa Kemal Paşa bütün bu olan biteni yani Fransa’da, parlamentoda olan biteni, İtalyanları çok dikkatli izleyen bir adam. İnanılmaz bir satranç oyuncusu. Yani asıl Mustafa Kemal Paşa’yı Mustafa Kemal Paşa yapan şey Muharebe Meydanı’ndaki dehasından ziyade Muharebe Meydanı’nı da savaşı da bir parça olarak gören
ama topyekun harp dediğimiz bizim genel yapıya kusursuz komuta etmesi. Şimdi en baştan itibaren ilmik ilmik örüyor. Yani bir cerrahın bir enfeksiyondan başlayarak bir doktorun daha doğrusu sistemik yaklaşımla tedavi etmesi gibi. Doğrudan tek bir noktaya girip de geri kalanı ihmal ediyor değil. Bakıyor en zayıf halka kim? İngilizlerden kazık yemiş bir Fransa gerçeği var. Bu Fransızların da Almanya ile ilgili ciddi problemleri var. Almanya dediğiniz şey 1. Dünya Savaşı’ndan sonra hırpalandı ordusu tasfiye edildi. Ama derhal kendi kuvayı, milya yapısını kurdu. Polonya ile yukarı Silesya Muharebelerine başladı. Daha sonra hızını alamadı. 30 bin kişilik bir kuvveti ruh ravzasına indirdi. Orada Fransa’yı tehdit etti. Bunların hepsini görüyor. Ve Fransa’nın bu açığını çok güzel değerlendiriyor. Mesela Faysal. İngilizlerden yediği en büyük kazıktır Fransızların. İngilizler oradan kendilerini tereyağından kıl çeker gibi sıyırıp, asıl Musul ve Kerkük’teki bereketli toprakların üzerine oturup, Faysal gibi bir belayla Fransızları baş başa bırakıyor. Faysal ve Suriye’deki ayaklanma o kadar güzel kullanıyoruz ki, güneydeki Antep bölgesinde, Kilis bölgesindeki direnişçilerin, Faysal’ın isyancılarıyla da ciddi ilişkileri olduğunu biliyoruz. Mustafa Kemal bunların hepsini koordine ediyor. Ve ilmik ilmik örüyor. Ve mesela Fransızlarla, Franklin Bouillon aracılığıyla ilk önce gayri resmi. Ama daha sonra resmi. Çünkü Fransa’daki hükümet değişikliğinin, yeni gelen sosyalist hükümetin ciddi anlamda kamuoyunun baskısı altında olduğunun, ya sürekli Kilikya’dan, güney bölgesinden, Anadolu’dan, tabutlar içerisinde bizim çocuklarımız geliyor, yeter artık isyanında olan insanları görüyor. Fransızlarla, Ankara anlaşmasına giden süreç. İngilizlerle, Ravlins’in Malta sürgünleri takası, yani o burnundan kıl aldırmayıp, Kemalist güçleri eşkıya olarak tanınan İngilizler, Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonunda yelkenleri suya indirip, paşa paşa Ankara hükümetiyle masaya oturup, Mustafa Kemal Paşa’nın hepe karşı hep stratejisine boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Ve İngilizler en baştan beri o pazarlıkta, 32 tane sizin elinizde İngiliz esir var, biz de 32 tane Türk esiri bırakalım, mantığındalar. Mustafa Kemal Paşa diyor ki, sayıların önemi yok, elinizdeki 159 Türk tutusu vericeksiniz, 32 tutusu ve dediğini de yapıyor, getiriyor. O sırada İtalya’da ilginç gelişme var. Evet, çok. Onun bir etkisi var mı peki bütün bu gelişmelerde? İtalya’da da çünkü o sırada faşizm yavaş yavaş kendini göstermeye başlamış, Mussolini ayak sesleri duyuluyor, Mussolini kendi ülkesine yavaş yavaş el koymak üzere yürüyüşe başlıyor. Bu etkiliyor bir savaşı, Türkiye’deki savaşı yoksa bambaşka bir hikaye mi? Şimdi Mustafa Kemal Paşa’nın bir an evvel barış olmasını, mütarekenin imzalanmasını istemesinin temel sebeplerinden biri bu. Bunu yaparken taviz vermeden, neden? Misak-ı Milli’den taviz vermeden ve İstanbul’u, Trakya’yı alarak herhangi bir şekilde söz verdiği milletin karşısında boyun eğmeden, boynunu bükmeden dediğini, sözünü yerine getirerek çıkmak istiyor bu süreçten. Ama bunu yaparken dikkatle izlediği bir yer İtalya. Komsforza’yla olan diyalogları açısından özellikle o İstanbul’un ilk işgal döneminde,
6 ay süresince, İtalyanlarla ilişkileri belli bir seviyede tutmayı başarmış ve en azından silahlı bir mücadeleye girmemeyi başarmış. Ama nereye kadar? Dediğiniz gibi Mussolini faktörüne kadar. Ekim 1922 çok kritik bir dönem. Özellikle Mussolini’nin Roma, meşhur Roma yürüyüşü, Kara Gömlekli’lerin tam olduğu dönem. Tabii bunları Mustafa Kemal Paşa dikkatle izliyor
ve artık pasif durumdaki İtalya’nın bir anda o iktidar değişikliğiyle, güç değişikliğiyle beraber o faşist yapının karşısına, İngiltere’nin yanında yeni bir kuvvet olarak gelme ihtimali çok yüksek ki, zaten 1924’ten itibaren bunu görüyoruz, bir anda Türkiye’nin karşısındaki en büyük tehdit. Bu ağızdan bir gerilim var. Tabii ki Rodos’ta askeri vüs yapması, Mustafa Kemal Paşa’ya yekten yönelttiği tehditler ve Mustafa Kemal Paşa’nın ona verdiği ağır çok güzel cevaplar.
Yani Mussolini tehdidini daha ciddi potansiyel iken fark edip ona göre adımlarını kararlı şekilde atıyor. Ama bunu yaparken de acele edip İngilizlerle olan yürüttüğü o soğuk savaşı, ki bakın soğuk savaş diyoruz ama Mudanya mütarekesi, General Harrington’ın Çanakkale’yi savunmakta olan General Mardin’a Ateş Aç emrini yerine getirmesinden 1 saat 15 dakika önce imzalanmıştır. 11 Ekim 1922 tarihinde son oturuma girerken sabah 6’da Çanakkale’deki General Mardin’a 8 buçuğa kadar sonu çıkmamışsa Ateş Eç emrini vermiştir. Ve 7’i çeyrek geçe mütareke artık son anda imzalanır, 1 saat 15 dakika kalır.
Ve ondan sonra çıkınca toplansıdan… Yani imzalanmasaydı… Savaşacaktık. Savaşacaktık. Sıfırdan başladık gerçekten. Sıfırdan her şey başlayacaktı. Ama General Harrington son anda yine bir geri adım atıp durur muydu? Yoksa o 8.30’da Ateş Aç emrinin arkasında durur muydu? Onu yani hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Peki hocam şimdi şunu da düşünüyor insan. Bugün Anadolu’nun bir Türk yurdu olmasında, 780 bin kilometre kareyle bir Türk yurdu olmasında… Bu zaferin fonksiyonu nedir? Bu zafer olmasaydı Anadolu bugün bildiğimiz bizim Anadolu haline öyle veya böyle gelir miydi? Çünkü bir de böyle bir tez var. Kardeşim zaten o İngilizlerin, o Yunanların burada sonsuza kadar kalacak halleri yoktu. Zaten gideceklerdi. Bu savaş öyle o kadar önemli bir savaş değil. Bu savaş aslında Kemalist güçleri Türkiye’de başarılı göstermek için yapılmış dandik bir savaştı. Tabir caizse diyenler var. Bu zafer olmasaydı hakikaten yine bunlar gider miydi? Şimdi bunu söyleyenler kusura bakmayın ama ya hiç sayı saymayı bilmiyorlar ya da hiç dayak yememişler.
İkisi birden belki de. Belki de ikisi birden. Şimdi savaş olmadığı bu savaş küçüktü zaten gideceklerdi diyen insanları bir kez olsun benimle gelip Hayman’a, Bozkırı’nda Sakarya Meydan Muharebesi sahasını gezmeye davet ediyorum. Ya da büyük taarruz sahasını Afyon’un tepelerini, Velen Tepeyi, Tınas Tepeyi.
Eğer günün sonunda hala ağlamadan kendi söylediklerini yutmuş olmazlarsa ya robotturlar, androidtirlar ya da insanlıktan ziyade belli bir güdümde belli bir amaçla hizmet eden, farklı odaklara hizmet eden insanlardır. Bu kadar da açık beyni söyleyeyim. Ne görecekler genel yolda gözlerinin dolduğu?
Her yer şehit. Bakın eğer Sakarya Meydan Muharebesi sahasında ben, Hayman’a da, Polat’la da her şehidin başına bir bayrak dikseydim, Mangaldan’ından ya da Güzelcekal’de, Uludağ’dan çıkıp da baktığınızda gelincik tarlası görürdünüz. Aynı şey Afyon tepeleri, Kalecik tepeleri için de geçendidir. Bulunduğumuz coğrafya bakın Dumlu Pınar sadece 30 Ağustos’tan ibaret değil Fatih Bey.
Burası Bozüyük’le beraber bütün bir milli mücadelenin en ağır yükünü çeken iki şehirden bir tanesidir. Çünkü bu iki şehirde birinci inönü burada olmadı ama Bozüyük’te olmuştu. Birinci inönü, ikinci inönü, Kütahyeskişehir muharebeleri, arada Aslıhanlar Taruzu ve sonra Büyük Taruzu. Sakarya Meydan Muharebesi dışındaki artık yüzlerle, binlerle anılan şehitleri vatana eklediğimiz topraklardır bu topraklar.
Kusura bakmasın kimse. Herkes kanının hakkını verir. Bu savaş olmadı diyen insanlar önce şehit sayılarını istatistik olarak görmeyi bırakıp sorgulamaya sayılardan değil kendi kanından başlaması lazım. Bu konuda biraz doluyum, öfkeliyim kimse kusuruma bakmasın. Şimdi, biz milli mücadelede 7 düvelle savaştık derken yalan söylemiyoruz.
Çünkü İngiliz’de savaştık şehit verdik. Fransız’da savaştık. Sadece Antep’te sivil şehitler de dahil olmak üzere. Çünkü Antep’te bir meskun mahal muharebesi ve siviller de savaştı. 6 binden fazla şehit verdik. Yunanlarla verdiğimiz şehidin zaten hatta hesabı yok. Sadece 150 bin sistematik öldürülen sivil var. Bunların hepsini bir kenara bırakın. Yaklaşık 30 bin toplam milli mücadelede batı cephesine Yunanlara karşı verdiğimiz şehit.
Hastalıklara karşı verdiğimiz asker şehit sayısını biliyor musunuz? Milli mücadele boyunca bakın 220 bin ordu mevcudu diyoruz. 30 bin cephede verdiğimiz şehit, 23 bin hastalıktan kaybettiğimiz asker var bizim. O 7 düvele bunları da katsınlar. Çünkü biz aynı zamanda yoksullukla da mücadele ettik orada. Sıfırdan neredeyse bir ordu kuruldu. Arkamızda fabrikalar yoktu ya da bize kimse fabrikadan asker çıkartıp vermedi. Yani burada şehit yok, şu yok, bu yok, savaş yok diyen insanlar çıksınlar gelsinler Haymanada, Polatda da, Bozüyük’te, Kütahya’da, Yumruçal’da benimle bir gün geçirsinler. Bakalım gün sonunda ne düşünecekler. Peki şeyi ne dersiniz? Mesela son zamanlarda yine bir moda hâline geldi. Bunun içerisinde bazı ünlü tarihçiler de bu modaya uydular.
Kurtuluş Savaşı aslında İstanbul Hükümeti’nin bir organizasyonudur. İstanbul Hükümeti olmasaydı Kurtuluş Savaşı olmazdı. İstanbul Hükümeti bir yandan İngilizler oyalarken bir yandan da Kurtuluş Savaşı’nı aslında İstanbul Hükümeti başlattı. Ankara değil. Buna ne dersiniz? Şimdi İstanbul Hükümeti var, İstanbul Hükümeti var.
Milli Mücadelenin başı olarak kabul ettiğimiz 19 Mayıs tarihindeki İstanbul Hükümeti’ne baktığınız takdirde bir vatan haini başbakan var, sadrazam var işin başında. Tescilli zaten Damat Ferit. O tarihte henüz hâlâ Milli Mücadeli’yi başlatan kadroların başta Mustafa Kemal olmak üzere. Hoş Mustafa Kemal’in çok yok çünkü 5 defa görüşüyor Vahdeddin’le.
Vahdeddin’in tepkisini aşağı yukarı bildiği ve umudunu tamamen kestiği için ondan Milli Mücadeleyi başlatmak için Anadolu’ya geçme kararı alıyor. Çünkü o zamana kadar bu adam deli mi? Zaten meşru bir yönetim var. Onun zaten meşru emrinde orduları var Devlet-i Aliye’nin. Onlardan yararlanarak işgali sonlandırmak, Mondros’un şartlarını hafifletmek. Onun da istediği şey bu ama bakıyor ki istediği sonucu ondan. Vahdeddin’de böyle bir hava yok mu? Yok öyle bir elektrik almayınca Anadolu’ya geçiyor ve Anadolu’da kendi bildiği yoldan gidiyor. Ama ilk başlarda net bir şekilde Damat Feride cephe alıyor, onu ihanetle suçluyor. Daha çok Vahdeddin’e karşı çok net bir tepkisi yok. Bunun iki amacı var. İngilizlerin General Elin Bin’in bir raporu var. Diyor ki özellikle Doğu bölgesinde Kemalistler sinsice bir siyaset gidiyorlar.
Mustafa Kemal’i kastediyor. Diyor ki Kemalistler… Kemalistler zaten İngilizlerin bir yakıştırmaları. Kemalistler buradaki insanlar 600 yıldır Padişah’a biat ettikleri için kendilerinin safına katılmayacaklarını bildiklerinden Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdeddin’in gönderdiğini söylüyorlar diyor. Yani bunu orada yayan tamamen bir propaganda aracı olarak aslında milli mücadeleyi veren kadrolar. Yani Padişah adına.
Şimdi bu neye benziyor biliyor musunuz? Padişah’ın yayınladığı fetva ile gönderdiği fetva ile Yunanlar Padişah’ımız efendimiz adına burada bulunuyorlar. İslam’ın dostlarıdırlar şeklinde. Burada bir propaganda savaşı var ve bu kaçınılmaz. Çünkü hakikaten ortada 600 yıldır Padişah’ın fermanlarına boyun eğmiş bir insan var. Bir tebaa var. Biat etmiş bir tebaa var. Sonra birisi çıkıyor diyor ki o Padişah’ı dinleme o bir hain sen benim yanıma gel. Kolay mı o kadar gelmez? Şimdi Vahdeddin’in bir kere bu Kurtuluş Savaşı’na bırakın destek olmayı, başlatmayı, hiçbir şekilde sempati duymadığının yüzlerce, binlerce emaresi var. Hani bunun tartışılması bile bu gün habesi. Niye duymuyor sempati peki? Sempati duymuyor çünkü adamın tek derdi kendi koltuğunu korumak. İngilizlerle yaptığı bütün pazarlık bunun üzerine.
Yani özetle şunu söylüyor. Ne yaparsanız yapın benim koltuğum bende kalsın. Yani eğer bunu yapmamış olsa Mustafa Kemal hakkında idam fetvası çıkartır mı ya? Sadece Mustafa Kemal ile ilgili fetva değil. Bakın Mustafa Kemal’e selamını alan veren herkese idam fermanı imzalıyor. Ve onunla Mustafa Kemal ile hareket eden insanların hepsi Mustafa Kemal’in cebindeki idam fermanına gönüllü ortak oluyorlar. Bu adamların büyüklüğü burada.
Senden başka sevgili bilmeyen insanlar diyoruz. Düşünün heyeti nasiheler gönderiyor. Bunu gönderen kim? Damat Ferit mi? Hayır, padişah gönderiyor. Ne diyor bu nasihat heyetleri? İşgallere direnmeyin diyor. Yunan ordusu burada İslam’ın temsilcisi bizi korumak için geldi diyor. Bu mudur milli mücadeleyi başlatmak? Yok neymiş işte sandık sandık altın vermiş de onları göndermiş de. O yüzden mi bu adam emanet ceketli Erzurum kongresine gidiyor?
O zaman onun aldığı emanet ceketle gidiyor ya. Annesi kız kardeşi zorda kaldığı için halılarınızı satın diyor onlara. Bakın Mustafa Kemal Paşa dediğimiz adam, altını çiziyorum adam. Çankaya köşkü olarak bildiğimiz konağa bağ evini Ankara’nın ileri gelen bir zengini kendisine hediye ettiğinde kalsın diye. Üstünde mal tutmama geleneğinden ötürü bunu orduya bırakır. Ve ölene kadar ordunun misafiri olarak o köşkle kalır. Onun malı değildir. Bunu söyleyen de ben değilim bakın Fransız gazetecisi Berdek Aulis. Bu insandan bahsediyoruz. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim. Büyük bir zaferin 100. yıldönümünde o zaferin en önemli duraklarından birinde bizle beraber olduğunuz için.
İnşallah bir daha böyle bir şey yaşamayız. Evet son Kurtuluş Savaşımız olsun. Ve de güzel mutlulukla sonsuza dek kutlamak müsaade olsun. Herkese iyi geceler diliyoruz. Yarın 30 Ağustos. Bu büyük zaferi küçültmek isteyenlere asla inanmayın, asla prim vermeyin. Bu Kurtuluş Savaşı’nı ufaltmak isteyenlere asla inanmayın ve prim vermeyin. Hakikaten büyük zorluklarla kuruldu bu ülke.
Meclis Başkanlığı makamında bir süre maalesef diyeceğim oturmuş bir kişinin şehrlerin kurtuluşu falan yoktur şeklindeki heze yanlarına asla prim vermeyin. İnanmayın. Bu ülkeyi sizin dedeleriniz babalarınız kanla kurdu. Kanla koruyacaklar. Kansızların laflarıyla bu ülkenin öley sovakta bulunduğunu da zannetmeyin. Hepinize iyi geceler.
Hoşçakalın.
Tekrardan, tekrardan, tekrardan.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir