Celal Şengör, Mehmet Önal ve Ahmet Arslan Teke Tek Bilim’de son kazılar ışığında Harran’ı anlattı
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=7un7sxfEX1k.
Çıkmıyor. Evet efendim reklamlar bitti. Bu akşam Harran’dayız. Gördüğünüz gibi zaten son derece tipik. Bu mimari bir Harran’da var. Bir de itaade bir kasaba da var. Pulia da var. Biz Harran’dayız. Ne yazık ki Pulia’da değiliz. Buranın sahibi Reşat Bey de karşında duruyor. Sağ olsun. Merhaba Reşat Bey nasılsınız? Çok şükür. Reşat Bey’in sayesinde ben… Harran zaten dünyada donmuş bir yer böyle. İnsanlarıyla falan geldiğin zaman film setine gelmiş gibi olur. Çok acayip. Ben 20-25 sene önce geldiğimde Kutsal Okunu Avcıları’nın setine geldim galiba. Öyle bir acayip bir yerdi. Bu akşam burada ne vesile olduğumuza da söyleyelim. Ahmet Hoca’nın davetlisiyiz. Bu akşam Urfalı olarak Ahmet Hoca bizi misafir ediyor. Ama asıl ev sayemiz Harran Kaymakamı. Son derece başarılı, genç ve Harran’da inanılmaz işler yapan bir kaymakamımız var. Cahit Bey ona çok teşekkür ediyoruz çağırdığı için, davet ettiği için. İsterseniz bir Harran’da başlayalım mı? Evet. Bizim konular zaten sabit. İyi olur. Ama bir Harran nedir, ne değildir herkes bir öğrensin. Evet hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, hoş bulduk efendim. Harran’da bir kazı yürütüyorsunuz. Evet. Nedir bu kazı? Harran nedir? Biz biliyoruz ki Medine’nin doğduğu yerden bir tanesi. Mezopotamya’nın önemli kültür noktalarından bir tanesi.
İddia o ki en eski üniversitelerden biri bu. En eski üniversite burada. Tırnak içinde soru işareti. Ama burada bir kültür var, burada bir kütüphane var, burada bir eğitim var, burada bir şeyler var. 2500 sene bir geçmişten başlıyoruz. Bize kısaca bir Harran’ı anlatır mısınız? Nasıl bir yermiş? O zaman gelsin ikinci resim ve biz Harran’ı daha yakından tanıyalım.
Urfalı ressam Abdurrahman 1’den 3 metre batında Harran’ın 12. yüzyıla canlandırdı. Onu bir görelim. Orada görüyoruz 4 kilometre uzunluğunda bir şehir suru altı kapısı var. Şehir surunun etrafında Cullabdaesan çaylarından suyunu alan hem dek mevcut.
Ve Harran’ın merkezinde Türkiye’mizin en büyük anıtsal cami, Süleymaniye’den Sultanahmet’den daha büyük bir camisi var. Bu cami niye büyük dediğimizde… Bu fotoğraf hangi yüzyılı? Bu 12. yüzyıl. Kaç? 12. yüzyılda böyle. Evet 11-12. yüzyıl Harran’ın orta çağını görüyoruz. Yine 3 katlı yüzlerce odası salonu olan iç kalesi mevcut ve sur içinde inle atsanız yere düşmez. O derece yoğun bir yapılaşma var Harran’da. Nüfus kaçasını da Harran’da. Nüfus yaklaşık 50 bin. Yani bugünün 5 katı. Evet 1272’de Moğollar yakıp yıkıyor ve 2-3 katlı binalar kendi üzerini örtüyor. Şu an nereyi katsak 4-5 metre yüksekliğinde duvarlar kubbeleriyle meydana çıkıyor. Ve ben 3. resimde gelirse… Hocam oraya gelmeden Moğol komutanı kim? Baycu Generali mi? Yok. Moğol önce bir Hülagu kuşatıyor 1260’da. Bizzat kendisi mi? Alamıyor. Hülagu’nun bizzat kendisi kenti. 2 ay kuşatıyor alamıyor. Daha sonra şehir aman diliyor. Ve Hülagu niye beni bu kadar meşgul ettiniz diye size ceza olarak surların bir kısmını hatta iç kaleyi şehire bağlayan köprüyü de o zaman yıktığını düşünüyoruz. Çünkü orada da biz kazı yaptık ve 2. köprüyü bulduk. 1. köprünün sadece yazıtını bulduk ve o duvara bağlı kemer izlerini bulduk. Dolayısıyla Hülagu daha sonra Antakya’ya doğru gidiyor. 1272’de Angelut yine aynı yıllarda Memlüklülere karşı Moğollar savaşı kaybedince bölgeyi ellerinde tutamayacağını anlıyorlar. Ve daha sonra 10 yıl sonra 1272’de Aba Kahan ilhal olarak. Aba Kahan geliyor buraya yakıp yıkıyor. Ve yakaladığı Harralıları da esir edip Mardin ve Musul’a gönderildiği ifade ediliyor. O şeyde. Hocam şimdi siz başladınız ama siz ortaç adamı. Bunun daha eski sorumlu Harran bildiğimiz benim bildiğim 2500 3000 senek yani milattan önce 3000 lira kadar giden bir medeniyet. Daha da önce kazılarda kazılarda Samarra ve Halap.
Halaf çömlekleri bulunmuş milattan önce 6000 liraya tarihleniyor. Yani kalkolitik dönemden bile 500 daha 500 yıl daha önce. Dolayısıyla o o zamandan beri yerleşim var Harram’da. Ama asıl önemi Tunçyağında. Çünkü Hocam Tunçyağına gelmeden şunu bir şeye oturtalım.
Çerçeveye oturtalım. Bereketli hilal hikayesini ben sizden rica etsem onu sevgili seyircilerimize şu bereketli hilali bir takdim edelim. Çünkü Harran onun bir parçası o zamanlarda değil mi ister misiniz? Tabii tabii ne demek efendim zaten mezopotamya iki nehir arası anlamına geliyor.
Yine bu mezopotamya Harran uvasının bu göbekli tepenin de olduğu adı Yaman bölgesi tam bereketli yılanın merkezi ve edenin bahçesi cennetin bahçesi olarak adlandırılan bir bölge ki yine kutsal kitaplarda cennetin dört iki nehrinden ikisi de bölgemizde var. Bir de Fikris Dicle ve Fırat Fırat Fırat nehirleri ki bu bereketli hilal olarak adlandırılan bu bölgenin de göbekli tepeyle birlikte iki kuş ucunu 50 kilometre ve Harran tam merkezde aynı zamanda. Göbekli tepe Harran’dan epey daha eski. Hilalin ki biraz daha eskiye gidersek ki zaten göbekli tepe kültürünün o taş tepeler
kültürünün çanak çöneksiz nevlotikça kültürünün bu bölgede görülmesinin de nedeni iklimsel değişiklik sonrası buzulların erimesiyle birlikte bölgede iklimsel bir dakika seyircilerimize buzulların erimesi dediniz o zaman siz şey ola yani diyelim ki bu 11 bin dediğiniz gibi 11 bin 10 bin sene öncesinde son buzul çağı bitiyor
ve buzullar erimeye başlıyor dolayısıyla bunun çevresinde yağış artıyor ama buzul yok ama Avrupa’da buzullar çekilince önemli iklim değişiklikleri oluyor. Şimdi hocamız söylediği o seyircilerimize buzullar gittikten sonra insanlar falan daha bir şeyler anlatacak o bundan ilgili avın hayvanların gelişi ama seyircilerimize
biz bir buz çağı vardı Pleistosen dediğimiz dönemde bundan 10 bin 11 bin sene önce Pleistosen bitiyor Holosen başlıyor yani son intraglasial denen yani buzullar arası buzullar arası dönem başlıyor bu tabii şunu getiriyor biz yeni bir buzul çağı bekliyoruz bekliyoruz gelecek o dönemi anlatıyor hocam şimdi onun girişini anlatıyor
11 bin 11 sene evvel ev güncesi kusura bakmayın ne demek çok şey açıklayıcı oldu hocam sevindim ve o iklimsel değişiklikle birlikte av hayvanları da azalınca insanlar önce üzülüyor ve açlık çekiyor ama o üzüntü yerini sevince bırakıyor bir müddet sonra çünkü bu güneydoğu torosların uzantısı harran oğası kadar
aradaki 70 kilometrelik mesafede tepelikler var yani harran oğası 400 metre ise rakım 700 metreye çıkıyor hatta 2500 metreye çıkıyor bu nemrut dağında 2150 metre Dolayısıyla bu biricikten ta batmana kadar uzanan bir bölge ve burada yabani tağıl yoğun bitki örtüsü sebebiyle yabani tağıllar oluşuyor bu siyes emer
bakla bakla giller ve arpa Dolayısıyla insanlar aynı cennette yaşar gibi ekmeden sadece biçerek toplayarak besin üretiyor ve arkeoloji de orayı da değiştirdi bölge daha önce biliniyordu ki insanlar toprağa işlemeye başladı toprağa sürdü işte buğdayı
artı ürün olarak depoladı hayvanları evcilleştirdi ondan sonra sanatı mimariyi diğer eserlerini inancı yapmaya başladı diye ama bu bölgemizde ki bu iklimsel değişiklik
sonraki sunulan insanlığa durum 2000 yıl önce bunun başladığını ortaya koydu artı ürün bu yoğun tahıl sebebiyle 9600 lerden itibaren başladı hatta kortik tepe ben 10400 diyor işte boncuklu tepe ben 12000 diyor daha kazılar taş tepeleri de devam
ediyor yani henüz daha soru çözülmemiş kazılar yapıldıkça bu sorun soru daha da netleşecek ama şeyin somut olan şu ki insanlar bilinenler 2000 2500 yıl önce artı ürünü hiç ekmeden bölgede toplamış ve sanatı mimariyi ruhbağ sınıfını heykeltıraşlı
terezo tabalları her şeyi inancı yani ölümü anlamlandırma için ritüellerin yapıldı o tapınak denilen yapılar aslında hocam o tapınağı bugün hatırlıyorsunuz li ile tartıştık o tapınak konusuna ben değinmek istiyorum şimdi göbekli tepeye tapınak tapınak diyorlar bunların hocam da vardı li yani şu anda orayı kazan li claire diye
bir çocukcağız ingiliz ondan almanlar ingilizce mi devrettiler bir evet krav smitten ama bu çocuk 20 senedir alman ya da ben konuşurken alman zannettim almanca konuşuyoruz sonra hürriya galiba dedi ki ya dedi ingilizce de konuşsun dedi biz de anlayalım dedi çocukta orada ben zaten ingilizcüm dedi evladım senin aksanın bile alman ya dedim ben dedi
20 senedir alman ya dayım dedi onu sen ingilizceye döndü işte o sohbet esnasında ben dedim ki ya li burada bir tapınak havası yok dedim şimdi göbekli tepede dört öbek halinde o yuvarlak taşlar var dedim ki bu bir de çok hakim bir yerde ya oradan göbekli tepeden bakıyorsun bütün o ayakların altında yazmıyorsun tek değil o göbekli tepenin etrafında onu Mehmet Hoca söyledi onu Mehmet Hoca dedi ki bakın dedi bu tek değil buna benzer başka yerler var fakat sadece göbekli tepede dört tane böyle toplantı yeri var adeta ben dedim ki ya şu akla daha yakın geliyor dedim bu çok ovaya hakim bir yer buradan baktın mı biraz önce Mehmet Hoca’mın dediği hayvanlar azalmış hayvanları takip etmek
zorundasın sonra besinli topladığın yer orada ayağının altında burası belli ki dedim bir toplantı yeri bunlar bir araya geliyorlar ya ne yapacağız ne edeceğiz senin uydurduğun bir şey tamamen benim uydurduğum ama sonra bir şey yapmıyoruz ama li li ya olsa olsa budur demesini attırıyor fakat li de aynı fikirde ilginç olan li de aynı fikirde
iyi etki altalamışsınız yok hayır o çocukcağız zaten ben dedi böyle bir şey yayınladım dedi orada şunu da düşündük dedi ki ya burada ilk defa böyle hani akşamları toplanıp menkıbe anlatmak avcı atalarının bilmem ne avcı pavlalar oradan başlıyor yani aynı avcı aynen öyle bunların anlatıldığı bir yer ve burada ilk defa ki daha sonra yunan toplumunda orada burada gördüğümüz ee homeros gibi şeyler türemeye başlıyor belki menkıbe anlatanlar o zaman ünist tarzı ozanlar türemeye başlıyor işte o zaman Mehmet Hoca dedi ki bu dedi bir proto din yani din öncesi bir din yani bu bizim tarım topluluklarından bildiğimiz din değil o o sümerilerle başlıyor tabii yani yani belki daha eski ama elimizde belge sümerlerle yazılı belge başlıyor burada belli ki bir toplum pardon bir şey söyleyeceğim Fatih’in espriyosunu deyivme ettirmek istiyorum çünkü çok hoşuma gitti bütün bunları yaparken bu arada bunlar biraz da heykel yapalım demişler evet hatta bunun için epey de zahmete katlanmışlar bildiğin gibi arkadaki taş ocağından o işte muslih primitlerini yapmaya çalışırsa ocağ kusura bakma bu espriyi devam ettirmek zorundayım hocam istirham ederim ondan sonra da tutmuşlar bir heykeci ekolü üret yapma yaratmışlar giderek daha sofistik heykeller yapmışlar kabartmalar yapmışlar efendime söyleyelim bu biraz erich von derikene benzerdi evet biraz benzerdi tabii tabii yani bakın bu çok güzel bir laf erich von derikene be çünkü oradaki
sembole bugün onu da kartarttık hatırlıyor musunuz hocam oradaki sembolelere bakıyorsun Fatih diyorsun ki bu adamlar belirli mesajları belki burada ders veriliyordu ya hani gençlere derken bak oğlum işte şu aslan yer bu yılan ısırı hakikaten öyle yani çeşitli insan hafızasına kazınacak yazıdan önce bir şey lazım pre hieroglif hakikaten öyle onları bugün onu tartıştık dedik ya burada bir anlatı kültürü gelişmiş ama hocam gördüğünüz gibi beş dakikadan koca göbek gidelim rica ederim ama ahmet hocanın dediği işin içine girdiği zaman çok enteresan bir hal alıyor hocam ben espri yaptım ya hayır hocam oradaki oradaki o taşlar var ya dediğiniz gibi kabartma yapmış adam boşuna yapmadı onu ya bunun bunun bir sebebi var dolayısıyla benim gözümde göbekli tepe sen oraya bir ibadethane değil bir toplanma yeri olarak görüyor daha ilginç bir hal alıyor ilk defa şimdi avcı toplumlarında büyük nüfuslar olamaz yoktur neden yok çünkü bunlar avın peşinde koşan peşinde koşuyor mecburen
tabi sahip edemiyor ve avcı toplumlarda erkek egemenidir neden çünkü kadın sonunda hamile kalır çocuğuna bakar ama bu arada erkek gidip avlanmak zorundadır gider avlanır gelir ve karısına yemeği getiren düdüğü çalar diyorsun getiren düdüğü çalar haline gelir falan filan ama yemeği getiren bir kişidir iki kişidir çok büyük bir kalabalık
olamaz ve avcı toplumlarda kıtlık sıkıntısı yok av her zaman var şimdi göbekli tepede Mehmet hocamın işaret ettiği hayvanlarda azalma var çünkü iklim değişiyor ve göbekli tepe kuzuya mı geçiyorlar evet buzunların peşinden gidiyorlar soğuğun peşinden
gidiyor ve ilginç olan göbekli tepe kide ilk defa normal avcı nüfuslarının üzerinde bir nüfus birikmeye başlıyor sanki benim orada gördüğüm dediğim gibi Fatih ama işte onu söylüyor zaten orada yer doğal olarak yerden biten bir gıda şey olduğu için hukubat olduğu için evet ve baktiyet olduğu için mecburen orada yerleşim başlıyor çünkü hazır yemek yapıştı koşmaya gerek yok heriflerde oturuyorlar hanımlar herifler lak lak ediyorlar o yani sen bir kahve ne yaptın ki göbekli tepe kıra hatanesi oldu Fatih ben sana bir şey söyleyeyim mi bu benzetmen espri yaptın ama kötü bir benzetme değil hakikaten akşamlar bir araya belki geliniyordu işte önce av tartışılıyor
işte ya yarın nereden toplayacağız geri kalan zamanda ne yapacaksın işte atalarımız nasıl avlanırdı menkıbe eskiden hayvanlar neredeydi belki bunları tartışıyorlardı belki o resimler eskiden alan hayvanların da resimleri bakın çocuklar böyle şeyler vardı deniyordu belki bu çok ilginç bir alak göbekli tepe zannedildiğinden daha
ilginç bir yer ve Mehmet hocam işte biz bunu söyleyince arkadaşlar dedi bu bir tane değil dedi bundan kaç tane var aynı böyle bir sürü var 50’nin üzerinde güneydoğu’da evet ve ya işte bu havadan yapılan tespitlerde 13 tanesinin yeri belli zaten yeri belli ve taş tepeler olarak Kültür ve Turizm Bakanlığımızın şu an kazılar yapılan alanı
var şu neye benziyor biliyor musunuz hocam neye benziyor biliyor musunuz bir tuza doymuş bir eriyik içerisine enteresan bir şey lafı dur bir hayır bunun içerisine bir kristal at bütün şey kristalleri bu nar kristallenme noktaları ilk defa buralarda bir araya gelmeye
başlıyor toplum işte ondan sonra orada enteresan şey şu yalnız bundan hiçbir tanesi kendi kendine toprağın altına gömülmemiş bunları terk ederken üstlerini toprakla oranın ahalisi doldurmuş doğru mu hocam o da tartışmalı tartışılıyor şu an ilk kazı hafirleri öyle dedi sonra onun öğrencileri lafı kiminle anlatmıştır işte öyle dedi doktora yapan herkese onun tam tersini söyledi erezyonla dolmuş dedi yalnız ben öğrencisine hak veriyorum yani orada öyle bir morfoloji yok yani klaus schmidt’in dediği morfoloji yok orada bugün beraber baktık yani orada orada o zaten başka bir yer karahalla saygıçla diğerleriyle
bir şey yok yani bu üniversite işi nereden çıkıyor hakikaten burada üniversite yoktu herhalde bildiğimiz ilk üniversite bolonya burada bir eğitim kurumu olması her eğitim kurumlu üniversite diyemeyiz herhalde değil mi şimdi o zaman bu o zaman da şu an niye gülsün yedinci yedinci mesimde gelirse ilk reklamda anlatır niye gülsün çok fesatsız
yedinci yedinci bu kadar güzel program olur mu evet yedi nolu resimde de gördüğümüz gibi şu an genel olarak üniversite sıralaması gördüğümüz gibi ilk bolona deniyor bolonya
bolona ilk üniversitede neyi kasıt ediyorsunuz evet bu mühim bir dakika konuşmak zorundayım evet yahu eğer bir dünyada ilk üniversite varsa platonun akademisi ben bugün söyledim hocam ilk buraya ilk üniversite derseniz herif dedim kalkar mezarından bu akademi kafanıza geçilir hocam bunu ben demiyorum şu anki vücutlarına yansıyan ve kabul gören
bir kutu ilk üçe bolona o bolonya oksor ve salavanka alınmış ama bu ara el el asar mısır el eser üniversitesi de yok benim diyor ben daha eski hocam Hasan Ali yücelin bir makalesi vardır evet gidip görüp de el eser üniversite demek mümkün değil
bir dakika o ayrı mesela bir de fas fas da diyor karabiyen üniversitesi diyor bende Fatma el fiili burayı yaptırmış o da diyor benim diyor ee dolayısıyla bu benim diyenlerin arasında harlanın yeri nedir e bunu biraz bir baktım baktı yok mu Tim baktı yok mu lisede işte şu anki benim incelediğim şeyde baktı da var Tim baktı
da Tim baktı da mağazam kütüphaneler var Sayın Başkan söz alabilir miyim? Söz alabilir miyim? Şimdi bir defa üniversite kavramı üzerde önce biraz anlaşalım yani üniversite nedir? Üniversite organize yüksek öğretimdir bir üniversiteyi üniversite yapan temel şeyler nelerdir? Özellikle nelerdir? Bir ders programı nasıl gerekir? Müfredat programı, hocalar olması gerekir. O hocalar belli dersleri belli alanlarda vermesi gerekir. En azından en azından hani bir kütüphane gerekir vesaire kısımla daha sonra gideceğim. Şimdi bütün bu özellikle Platon Akademisi’nde var var. Ders programlarını biliyoruz. Derslerini ne zaman nerede nasıl belirildiğini biliyoruz.
Ders veren hocaların adlarını biliyoruz. Mesela Aristoteles Retörik hocası 20 sene. Ödoxos şey hocası, astronomi hocası Platon’un kendisi felsefe hocası biliyoruz. Platon’un akademisi. Akademiyye. Daha önce yeri de belli. Yani şimdi gittiğiniz zaman Yunanistan’a
bak burası akademi arkasından Aristotelesi söyleyelim mi? Atina’ya gittiğiniz zaman burası lise derslerin programı belli. Ders veren hocalar belli artık orada şeyde belli kitaplar belli, harita odası belli. Bilmem ne belli üniversite bu. Bir dakika çok önemli bir şey söyledi. Harita odası var bu biliyor. Hakikaten kayıtlı. Var var anlatabildim mi? Üniversite bu.
Üniversite bu. O zaman hocam sözünüzü kestim. Sekiz gelsin sekiz de o dediğiniz hep sıralanmış. Bir de oradan bir bakalım. Sekize bakıyoruz. Evet. Onlara Ekoly demişler. Çünkü o da millet okulu denmiş. O başka. O başka. O başka. O başka. Şimdi bak Ahmet hocanın saydıkları çok önemli. Bir üniversite nedir? Hocası, müfredatı, teşkilatı belli olacak. Bu çok önemli. Millette böyle bir şey yok. Şimdi gelelim okula da gelelim. Onu da halledelim de. Kavramda bir şey dolduralım da bir kere. Şimdi okul derken Fransa’dan ekol alanında kullanılır. Basit olarak söyleyeyim gene. Ne diyen?
Mutazile okulu. Ha. Yani şeyden bahsederim. Kelamdan. Bir okul belli bir konuda benzeri görüşleri savunan insanların bir araya getirdiği yapıya okul denir. Yani okul binayı kastetmiyoruz biz. Başka bir öğren. Vienna okulu. Evet. Vienna okulu vardır. Veya Vienna çevresi. Felsefe okulu.
Wiener Kreis vardır. Niye okul denir bunu? Çünkü Vienna okulunda bir araya gelen insanlar bilim hakkında, önerme hakkında, felsefe hakkında, felsefenin işlevi hakkında belli görüşlere sahiptirler. Ortak görüşlere sahiptirler. Aynı şey muhteziri okul içinde görüntü bellidir. Çünkü kelamın bir takım tersi tutma konuları vardır.
İşte Tanrı’nın adaleti, Efendim Tanrı’nın sıfatları, gelecek hayatta vaat edilen ceza ve mükafatın niteli. Bunlarda özel görüşler sayılır. Bu da bir okuldur. Yani burada bir binayı göstermezsiniz. Ama muhteziri okuludur. Hatta iki ayrılık. Basra ve şey muhtezirleri, Bağdat muhtezirleri. Güzel. Okul da bu.
Şimdi o zaman eğer Harlan’ı veya Nusaybin’i veya bilmem kitas sifonu veya Cundi Şapur’u veya Antakya’yı, yani sözünü ettiğimiz dönemdeki buradaki insanları veya buradaki eğitimleri tartışacaksak, hatta Urfa’yı, Urfa’nın güzelliği kendisinde. O zaman işte burada, bu anlamda, bu konularda, belli konularda,
ister bu teoloji konusu olur, ister felsefet konusu, hatta iktisat konusu olur. Avusturya iktisat okulu var, şüpheter. Onun açmış olduğu okul var. Hocam, şey okulu var, jeoloji ekolü var. Hacavlu hacı okulu da var. Üst üste jeoloji ekolü ki o dağılmış. Jeoloji serbisinde var, üniversitede var. Şimdi buradan varacağımız sonuç bellidir. Bu sözlerden dünyanın ilk üniversitesi cümlesi, bir de bu anlamı yok.
Bolonya söz konusu olduğu zaman bu tür şeyler, bunlar Avrupa’da, Orta Çağ’dan sonra açılan ilk üniversitelerdir. Bolonya Üniversitesi, Padova Üniversitesi, Paris Üniversitesi, Londra Üniversitesi. Burada da bir tartışma yok zaten. Yalnız orada tam sizin verdiğiniz tanıma uyan bunlar. E şimdi onu söylüyorum ben de. Program belli, hoca belli. Herifin kütüphanesi var ve binası var.
Evet. Yani daha da istersen daha da biraz rahat konuşalım. Yani niye burada bir üniversite olmasını istiyorsunuz? Veya niye bütün dikkatinizi illa Nusaybin’de, illa Urfa’da, illa Resul-i Ay’ında bir üniversite olması üzere teksif ediyorsunuz? Yani burada da ki yapılan çalışmaların değerli olması için, buradan yetişen adamların kıymetli olması için, illa bir üniversite mensubu olması mı gerekir?
Yahu basit bunlar. Yani bir üniversite olmaksızında bu adamların yaptıkları işler önemli olabilir. Şimdi hemen konuya atlıyorum. Değerlidir. Yani ben Harran’da, Harran Okulu değil, Harran Üniversitesi’de hiçbir şey deme. Harran’da yapılan, Harran’da yapılan çalışmaların ve Harran menşeili kişilerin yapmış oldukları çalışmaların veya Harran’ın aktarılmasını aracılık ettiği kültürel bir mesele. O ayrı, o ayrı.
Fakat hocanın dediği çok önemli. Harran’daki bir adamı Kopernikus alıyor, 23 defa siti ediyor yani. Yani vatdaniyi kast ediyor. Haranlı mı? Evet haranlı. Güzel. Vatdani, değerli bir adammış. Çok değerli bir adam. Veya işte öbürü, Sabit İbn-i Kur’a değerli mi? Fekala da önemli bir adam. Niye size bu yetmiyor da illa burada bir üniversite olmasını istiyorsunuz? Bu saçma sapan bir şey bu. Hocam bunun cevabını verebilir miyim? Bu kolaycılık. Görgüsüzlük bu.
Eee, bu ne yazık ki? Çocuksuluk bu, çocuksuluk. Bu biraz çocuksuluk. Kolay, kolay şey yapılacak. Bak bizde ilk üniversite vardı. Öbürü biraz daha zahmetli bir şey. Bak öbürü en azından benim yaptığım bu tahlilleri, benim yaptığım bu değerlendirmeleri, bilmek, üzerinde düşünmek. İçini doldurmak.
İçini doldurmak gerekiyor. Ya üniversite nedir, ekon nedir, benzer midir, değil midir, müfredat nedir anlatabildim mi? Ama öbür tarafta bizim ilk üniversiteniz vardı. Eee yoktu sizin üniversiteniz. Hadi şimdi ben konuşuyorum. Yoktu sizin üniversiteniz. Hocam çok övüyorsun. Sinirlendim. Ama haklısınız. Ama beni de siz sinirlendirdiniz. Onu da size söyleyeyim. Ben yaptım ben. Bütün kabahat ben de. Ama sen fesatsın. Derken de onu kasıtın zaten. Yani sen bunu buraya getireceğini bence biliyordun. Ben şu adamı kışkırtayım. Şu adam nasılsa… Fiştekliyim hocam. Fiştekliyim diye. Yahu bunlar hakikaten önemli adamlar. Bunlar değerli adamlar. Ama şunu açıkça söyleyebilirim. 9. yüzyıl ve 9. yüzyılda yaşamış olan birtakım adamlar İslam dünyasında, ki bu dünyayı pek sevmediğimde bilirsin yani. O birtakım adamlar. Matematikteki adamlar, kimyadaki adamlar, bilmem işte şeydeki adamlar, astronomi’deki adamlar ve bunlar içerisinde bu sözünü ettiğimiz adamlar son derece değerli ve önemli adamlar. Yani bunların o sırada dünyada bir karşılıklar yok. Öyle diyelim. Aynen öyle. Ne Çin’de var, ne Hint’te var, ne Avrupa’da var. Bir battaniye’nin yaşadığı 9. yüzyılda dünyada hiçbir yerde bir karşılığı yok. Rakipleri Bağdat’ta. Rakipleri Bağdat’ta. Aynen öyle.
Çok güzel çeledi. Bak şimdi rayına girdi iş. Rakipleri Bağdat’ta. Onlar da kendileri. Kendilerini rakipliyor. Çünkü Bağdat’ta… Fakat bakın daha ilginç bir şey var. Hocam bir laf etti. Bu dediği İslam coğrafyasında ilginç olan mesela bir İbn-i Kurra diyoruz, bir…
…battaniye diyoruz. Bunların bu adamlar Müslüman da değiller. Ama bu… Battaniye babası Müslüman değil ama Müslüman olduğu anlaşılıyor. Çünkü Künyesi Ebu Muhammed falan filan diye. Evet var ama… Ama Savaite Kul’uma bir de İbn-i Kurra Müslüman değil. Evet yani bu adam ama bu adamlar o Müslüman dünyanın yarattığı ortamın adamları. Evet çok güzel.
O ortamda çalışmışlar. Yani bir Beytül Hikmah aynı zamanın ürünü. Şimdi Beytül Hikmah Üniversite mi değil mi? Değil be kardeşim. Beytül Hikmah bir akademik. Yani orada yapılan coğrafyaya bakıyorsun. Yani Batı, daha Renesans’ta Alı Yoptulemanesi aynen tercüme ediyor. Aynı güzel bunu bulduk diyor.
Bundan 400-500 sene önce Müslümanlar alıyorlar Halife Mehmun’a diyor ki bu önemli bir kitap. Diyorlar ki Haşmet Mahmud evet önemli belki ama yanlış mı diyorlar. Niye yanlış diyorlar? Şimdi bak burada tenkit var, bilim var, medeniyet var. Nereden biliyor herif onun yanlış olduğunu? Çünkü Arap tacirler var.
Adam diyor ki ben Afrika’nın güneyinden gittim mi diyor Atlas Okyanusu’na çıkıyorum. Ptolemaev’si yanlış diyor. Öteki taraftan gittiğim zaman diyor ben diyor bugünkü Endonezya’dan çıkıyorum. Bahrel Müzlüm’e çıkıyorum diyor. O zaman Amerika bilinmiyor tabii. İşte dünyanın çevresinde bir büyük deniz Bahrel Müzlüm. Oraya varıyorum diyor. Büyük Okyanusu kastı diyor.
Aaa büyük Okyanusu kastı diyor. Onun üzerine Mahmud’un sorduğu peki ne yapalım diyor. Diyorlar efendim bir kere Ptolemaev’sin diyorlar dünyanın çevresini için kabul ettiği sayının yanlış olduğunu düşünüyoruz. Dünya bu kadar küçük değil diyorlar. Onun üzerine İbn-i… daha doğrusu Halife Mehmun diyor ki pekala ölçün bakalım diyor. Ya kardeşim bir kere Şam’da bir kere Musul’da bir Meridiyan yayının uzunluğu ölçülüyor. O da yetmiyor. Bizim Cebel-i Akra’da şeyde Hatay’da. Orada da ölçülüyor. Geliyorlar diyorlar efendim. Dünya büyük. Bu Ptolemaev’sin dediği doğru değil. O zaman diyor yeni bir Atlas yapın.
Yeni bir harita yapılıyor. Fuat Sezginin büyük katkısı bu haritayı ortaya çıkarmış olmasın. Nerede buldu bunu diyeceksin? Topkapı Sarayı’nda be. O da mı? Evet. El-Umariyy’nin kitabında orada bir harita var. Gayet güzel Afrika Hançer şekilli.
Hint okyanusu Atlas okyanusuyla kavuşmuş vaziyette falan bir… Talbot diye bir herif vardı hocam İngiliz. Bu bir makale yayınladı. Efendim onun üzerinde gördüğünüz enlen boylam çizgileri sonradan çizilmiştir. Müslümanlar bunu bilmezdi. Nur içinde yatsın Filiz Çağman Fatih biraz önce bahsettik ya. Nasıl bir şey dedi?
Filiz Hanım’a ben dedim ki ya Filiz Hanım dedim şu dedim Umari’nin kitabını çıkartabilir misiniz? Tabii dedi. Şu haritaya beraber bakalım. Çünkü Filiz Hanım biliyorsun sanat tarihçisi. Hangi çizgi önce çizilmiş, hangi çizgi sonra çizilmiş. Hemen gördüğümü anlıyordu. Biz El-Umariyy’nin haritasını açtık. Gayet açık. Önce gratikül çizilmiş. Yani enlen boylamlar çizilmiş. Ondan sonra onun üzerine harita çizilmiş. Neyse biz tekrar harına dönelim biraz. Harına dönelim. Dönmeden evvel evvel. Ben de aynı şeyi söyleyecektim. Şu bunlar Müslümandır, Müslüman değildir, Sabiidir, Hristiyandır konusunu Orta Çağ’la ilgili olarak sağlıklı bir şekilde gene bir konuşalım. Orta Çağ’da bunların Müslüman olup olmamasının Müslümanlar için hiçbir önemi yok. Aynen. Bak aynı şekilde söylüyorum. Bak Müslümanlar için.
Çünkü bunlar zaten ehli kitap. İslamiyet zaten ehli kitabı. Ya Yahudi Hristiyanlar, hatta bunların içerisine haramları da katıyor. Çünkü Sabiiler olduğu için. Bunların İslân dünyası içerisinde hukuken yaşama hakkı ve şansı var.
Bunlarla karşılaştığı zaman bu adamlar kendilerinden bir de aynı zamanda eski geleneksel klasik mirası öğrenme imkanı sağlaması hakkında da yararlama şansı var. Yani şeyin sarayında, şamda, emevi imparatorlarının sarayında, emevi hükümdarlarının sarayında, şamlı Yuhanna, Hristiyan ünlü bir adamdır. Adı üzerine. Yuhanna zaten. Şamlı Yuhanna. Şeyle tartışıyorlar. Müslümanlarla tartışıyorlar. Konuşuyorlar yani. Neyi tartışıyorlar? Fesve meselelerini, teoloji meselesini tartışıyorlar. Aynı şekilde Farabi’nin hocası Yuhanna İbn Haylan Hristiyan. Farabi’nin öğrencisi bilmem kim. O da Hristiyan. Yani Hristiyanlık veya Müslümanlık bugün bizim için olduğu kadar ölümcül, öldüresiye, Doğu-Batı düşmanlığı gibi. Yok böyle kalp. Bir medyayaktan çatışması değil. Hayır, hayır. Maimonides’in işini Yahudi adam. Maimonides Yahudi, Maimonides Arapça yazıyor. Evet. Anlatabildim mi? Böyle bir dünya yok. Ne Yahudi’si, ne Hristiyan’ı, ne Müslüman’ı tamam dinlerini koruyorlar. Ama kiliselerini de koruyorlar.
İbadetten de koruyorlar. Ama o imparatorluğun içerisinde, İslam dünyasının içerisinde, İslam cahurifatı içerisinde birbiriyle teşvik-i meşayı içinde çalışıyorlar. Yani bu dinlerin ideolojik ve siyasal şeyleri, birbirlerinden nefretleri şu anda ne eder? Tamamen modernim bir olay. Onu söylemeye çalışıyorum. Acaba anlatabildim mi ne demek istediğini? Hocam biraz haçlılarla başlıyor. Bilimsel işbirliği bakımından, bilimsel iş… Peki hocam bu şeyler ne o zaman? Haxlı seferleri şunlar, bu daha sonra… Ama o aynı şey değil ki. Bak ben nereden bahsettim sana? Hükümdalarlar, halifeler, bilim adamları, bilim adamları dedim. Ben şeyden bahsetmedim ki. Cahil cühele’den bahsetmedim ki. Ben papazlardan, Pierre Lermitte’den mi bahsettim? Bugün de sen mesela İlahi Açırı’yla birbirine gidip konuşuyorsun. Konuşuyorum tabii. Orada bir şey yok ki.
Çok güzel veya Celal gidip bir Hristiyan’la jeoloji yapmıyor mu? Veya Mehmet gidip de bir Mehmet, bir İngiliz’de Liy’le arkeoloji yapmıyor mu? Ben fesöcü yapmıyor muyum? Ben aynı şeyi söylemeye çalışıyorum. Yani o zaman da bunun kadar Rabb’ından daha fazla bilim adamları, kültür adamları arasında bir işbirliği var.
Ve bu toplumun yine aklı başında insanları tarafından, hükümdallar tarafından, Mansur tarafından, Mehdi tarafından, Harun Reşit tarafından şey olarak göre bir şey değil ki. Biraz önce hoca dedi ya. Ya parmak basısı ya saplama yapıyorsun. Hayır abi ama bu çok önemli çünkü şimdi hoca çok güzel izah etti. Bu insanlar birbirlerine tartışıyorlar. Sen de dedin ki bugün de tartışıyorsunuz. Fakat bugün o zamanın siyasileri yok. Yani düşün ki halife önüne getiriyorlar bir Putperest’in halitasını. Adam bakıyor ya ne enteresan şunu tercüme edin diyor. Müslüman diyor ki Yasmet Mahap edelim de bu yanlış diyor. O zaman tenkit ediyor. Yani bir Putperest’in eserine bakıyor adam. Yararlanalım diyor. Hristiyanın belsesini biliyorlar canım orada bir sorun yok. Ama o bilinçsiz. El-Mahmun bilinçsiz. Veya bir Hristiyan’ı Mercedes’ine bilmesini de başka bir Müslüman eleştiri konusu yapmalı. Madem ki biliyorsun niye diyor şey bilmem ne yapıyorsun. Bugün biz çocuğuz biz çocuğuz. Yani orta çağdaki bu adamlar bizden daha olgunlardı. Daha medenilerdi. Bilimsel bakımdan söylüyorum. Haydutlardan bahsetmiyorum. Haçlılardan bahsetmiyorum. Anlatabildim mi? Ya çevre hareketi. Oooo. Çevre hareketini kendisine al. Yani neden? Yunancadan bilim ve fesel eserlerinin İslam dünyasına. Abi ona gelmeden önce şu harrem meselesi bir… Ha bitireceğim bitireceğim bitireceğim. Çünkü çevirme meselesi baştırma meselesi bir şey değil buraya çok özgün bir şey. Bir dakika bir cümle söyleyi bitireceğim. Çevirmenler kimler? İş yerinde Müslüman bir çevirmen ben bilmiyorum. Açıkça söyleyin. Bu Huneyn İbn-i Saqlar İsa Kibri Huneyniler Hubeyşler bilmem kimler.
Bütün bunların hepsi Hristiyan değil mi yahu? Eee yani… Yahudi. Ha Yahudi. Huneyn İbn-i Saq. Ve Yahudi. Ve Yahudi. Ve Harani. Ve Harani. Yani kimse diyor mu bu Hristiyan bilmem arşit arşit eserlerini çeviriyor bu zındıktır ha bunu bilmem ne. Kimsenin aklına bile gelmiyor. Aklına bile gelmiyor. Kimsenin aklına bile gelmiyor. Doğru diyor. Yani bu meselede birazcık sağlı değil o birazcık medeni bir şekilde konuşalım dedim. Ve sözümü kestim.
Bence de Harani biraz devam edelim. Şu Harani’nin arkeolojisine diyelim birazcık gelelim. Hocam oraya gelmeden bir şey söylemek istiyorum. Biz hocayla konuştuk Fatih. Tercüme çok önemli. Dedik ki tercüme konusunda apayrı bir program yapalım. Ama bu günde konuşan tercüme yapmayalım. Hayır konuşuruz ama bu tercüme çok dallı budaklı. Çok ilginç bir konu. Çünkü üç tercüme var peşpeşe. Efendim? Üç tercüme var peşpeşe ve medeniyeti dolaştırıp getiriyor. Çok önemli mesela hocanın yakından bildiği benim o kadar yakından bilmediğim ama kitabını okuduğum. Hilmi Ziya ülkenin bir kitabı vardır. Uyanış dönemlerinde tercümenin önemi diye. Ben hocaya onu söyledim. Hoca onu söyledi ki bak dedi bu çok önemli bir şey bu tercüme. Ve uyanış. Yani aydınlanma. Aydınlanmayı konuştuk ya. Onun üzerine ayrı bir program yapalım dedik. Bence değer gibi geliyor. Geçen sene yaptığımız program birlikte yaptığımız şeyde. Gene biz aydınlanmayı ve aydınlanmanın Türkiye’deki bir tür benzeri olarak kabul ettiğimiz dünya klasiklerinden çevriler dizisini biz bir çevre hareketini bir aydınlanmanın bir Türkiye’deki karşılığı olarak görmedik mi? Gördük. Bu hep öyle olmuş. Mezopotamya’dan Yunan dünyasına çevriler yapılmış. Çok iyi bilinmiyor. O süreç çok iyi biliniyor. Çok iyi bilinmiyor. Çünkü çok eski. Ama Yunan dünyasından İslam dünyasına yapılan çevre süreci o kadar aşikar ve nokta nokta hangi kitap ne zaman kim tarafından hangi tarihte kaç defa nasıl çevrildi biliniyor. Daha sonra İslam dünyasından işte İspanya, İspanya, Yahudiler yadılıyla yapılan çevreler de hepsi biliniyor. Adamlar biliniyor. Yani bunlar zaten başka türlü olabilir mi?
Bir kültürdeki bir kültürdeki o bilgi o birikim çevri yoluyla ondan henüz haberdar olmayan bir kültüre aktarılmadığı takdirde diğer kültür nasıl haberdar olacak? Yani diğer kültür İslam kültürü orta çağda başlayan İslam kültürü 89. yüzyılda başlayan kültür nereden bilecek hipokratisin nereden bilecek arisotelesi nereden bilecek şeyi arşimedi.
Yani bu o kadar doğal bir şey ki zaten. Bitti. Hocam gözlerinden okudun. Memel hocam bu harraniler burada burada yaşayanlar necidir nedir? Bildiğimiz kadarıyla özür dilerim. Benim bildiğim dersen ki Fatih bir halt bilmiyorsun onu da kabul ederim. Benim bildiğim kadarıyla buranın asıl halkı yani burayı kuranlar ilk yok olmuş gitmişler.
Gayet silinmiş bitmiş bir halk var daha doğrusu. Niye yok olmuşlar kim yok etmiş niye yeniden başlamış sizin bu kazdığınız hangi dönem ve bunu nasıl kazıyorsunuz?
Efendim bu bakır taş çağında ve tunç çağında bu harran ovası ve çevresinde 700 den fazla höyük ve yerleşim var. En büyüğü de harran.
Çünkü yaklaşık bir buçuk kilometre çapında bir devasa bir yerleşim yeri. Höyük aynı zamanda 35 metre yüksekliğinde şehir surlarına kadar uzanıyor.
Güneyi Mezopotamya ile de sürekli zaten Tunç çağıyla birlikte geç kalkolitik ile sümer kurulduğunda Ur kentindeki sin tapınağının ikinci bir sin tapınağı harrana kuruluyor.
İşte bölgenin ve harranın kaderini de o sin tapınağı değiştiriyor. Ay Tanrısı sin tapınağının harranda inşa edilmesi değiştiriyor. Çünkü sin tapınağı demek Mezopotamya Panteonunun burada yaşadığına inanılıyor. O dönemlerde tapınaklar tanrıların tanrıçaların yaşadığı yer. Panteon. Evet. Dolayısıyla Ay Tanrısı sin ki kızı Iştar ki sümerde inanla deniyor. Yine oğlu Şamaş Utu deniyor sümerde akatlarla değişiyor. Dolayısıyla baba kız oğul burada yaşıyor. Onun için.
Başka bir şey hatırlattı bana sanki. Evet doğru üçlü. Başka bir testis ama oğul kız karışmış. Evet aslında Ay Tanrısı tanrı olarak öne çıkıyor ama eşi Ninkal da çok önemli. Çünkü biz bir sitel bulduk. Hem Dolunay var hem de Hilal var. Yani sanki erkek Ay Tanrısı ile eşi o sitelde ikisi bir orada sembolize edilmiş gibi ki zaten bu tapınağı tapınıma gelen Roma İmparatoru Karakalla harran yakınında öldürülüyor ve antik kaynaklar Luna tapınağına gittiğini söylüyor.
Ay tapınağına Luna ay tapınağına ki biz bir de şehir surunda bir heykel bulduk. Pem Pem Ermer’den kadın heykeli parçası orada Suriyani c yazıyla nin kal benim tanrıçam nin kala adanmıştır diye Suriyani c yazı Suriyani c üç dört tane yazı bulduk ki harramda pek Suriyani suriyani izi yok deniyordu.
O bizim bulduğumuz gerçi segal iki tane parça bulmuştu ama bizimkiyle çoğaldı daha da fazlalaştı. Peki bugünkü yani sizin bahsettiğiniz orta çağ sonrası harranılar nereden gelmişler kim onlar?
Orta çağ harralılar o üç binlerde bu bölgede o Sümerler var yani imparatorluk olarak Akatlar var Sümerler Mezopotamya deniyor ama bir de Sami daha sonra Elamlar yine Akatlar ve Asurlar İran Merkezli.
Asur Babil yine bölgeye hakim Babililer var ki son yeni Babil döneminde aynı zamanda Nabonit Ay Tanrısı Sin Tapınağını da onartıyor ki annesi Atta Kupbi de rahibesi yani imparatorların anneleri aynı zamanda kardeşleri ve hem erkek hem de kız kardeşlerinin rahibe olduğu bir önemli bir tanrı.
Arami yine öne çıkıyor on birinci yüzyılda bölgeye Arami ile geliyor Haram bölgesinde Arami nüfus da var ve tabi Suriyanler de zaten bizim şeyimiz kökenimiz Arami diyor biz hatta Aramiçe konuşuruz. Evet yazarız diye tabi Suriyanler daha çok Hristiyan olduktan sonra Suriyani diye adlandırılıyor ki Suriyanlerin ilk ve tek krallıkları da Balıklıgöl Merkezli Osron Krallığı.
Osron Kralı 132 yılında geçerlensizlik dönemde kuruluyor etnik yapısatta ilk nüfus sayımı Ninive’de bir tablet bulunuyor ve 7. yüzyılda Haram’da yapıldığı ve nüfusunun çoğunun Arami olduğu o nüfus sayımında da görülüyor. Peki hocam buradaki kasaları kim yürütüyor kaynak nereden geliyor?
Burada bizden önce ellerde Raiz kazı yapmıştı daha sonra devraldığımız Doktor Nurettin Yardımcı 83-2011 yılları arasında yaptı. İşte 2014 yılından itibaren Bakanlığa Kurulu kararı ile biz Harlan Üniversitesi Feledeviyet Fakültesi Arkeoloji Bölümü olarak kazı çalışmalarını sürdürüyoruz.
Kazılarımızda ne bulundu? Kısaca Şeddad’ın bahsettiği 14 tamamından ikisini meydana çıkardık. Yine 2 tane çarşı meydana çıktı ve yine köprü kalıntıları ortaya çıktı. Şu an İçkale’de sarayı odalarını meydana çıkarıyoruz ve geçen yıl 4-5 metresinden bahsediliyordu ki okulun da bir parçası aslında Harlan Okul’un 5 metre Şeddad 4 diyor. Ama bir de Cübeyr de bahsediyor 1 metre den de 5 metre var. Onun birini geçen yıl Hemen Ulu Caminin yanında bulduk meydana çıkardık. Hatta şu numara meydana gelirse resim 23 orada 4’te birlik kısmını görebiliriz. Bu yıl henüz daha orada kazıya devam edemedik ki o kazısını bitirdiğimizde 80 metre var.
Ulu Cami 100 metre. Peki o bir minare, kare kesitli minare benzeri Diyarbakır Ulu Cami, Silvan Ulu Cami, Şam Emel’i Cami’de.
Ve Endülüs’te şu an özetle saydığımızda. Bazı uzmanlar Emel’i diyor bazı uzmanlar Abbasiler diyor.
Çünkü Ulu Cami başkent olduğu zaman 2. Mervan tarafından Şam Emel’i Caminin benzerinin yapıldığı ama 12. Yüzyılda 3 tane deprem var ve Zengiler dönemine denk geliyor depremde. Caminin yıkıldığı ve 3. sahanın zengiler 4. sahanında Eyübiler tarafından yaptırıldığı ki onların yazısı da var. Hemen 3. sahanda 1174 Nurettin Mahmut Zengi yazısı. Hocam çok detaya girmeyin oraları çözemeyiz çıkamayız o içinden çünkü çok ahfaki konuşuyoruz. Mesela bu Harren mimarisliği bir şey var. Evet efendim bu Konik Kupbeli evlerin Harran’ın bu 1272’den önceki tarihiyle kadim Harren kentiyle bir bağlantısı yok. Ne zaman çıkmış bu mimari? Ama dairevi planlı mimari bölgede göbekli tepeyle. Dairevi planı zaten köşeli plan bulunmazdır belki imkel mimari. Evet Çanak çömleksiz, Neolotik çağda bile var ve Arpaçia’yla filan bayağı şeyli Konik Kupbeli yapılarda. Konik Kupbeli o zamandan beri var çok eski var. Var ama Harran için belki Höyük’ün Kazıldığında daha altlardan, bakırtaşlardan çıkabilir mimari ama gördüğümüz bu şu an 127 tane tescilli Konik Kupbeli Harran evi var. Ne zaman dayanıyor bunlar? Bunlar Irak, Ferluca zaten sorduğumuzda da söylüyor şu an yerel halkın bilincinde var. Burası buraya gelenler Iraklar zaten. Irak Ferluca’dan diyor Osmanlı bizi zorunlu İskana tabi tuttu. Biz geldik buraya yerleşmişler dedeleri. Bakmışlar ki kalıntı çok, tuğla çok ki kendileri zaten göçebe dolayısıyla çadır mimarisini burada uygulamaya başlamışlar. Ve bunu yaptıklarında bir şeyi de fark etmişler çünkü Harran 45-50 derece yazın. Dolayısıyla ısınan hava yükselir anlamında. Dolayısıyla bunu yaptıklarında serin olduğunu fark ettiklerinden bu mimariyi önemsizler. Yani aslında 152 yüzyıllık bir şey bu. Evet 200-250 yıllık ve Osmanlı’nın zorunlu göçe tabi tuttuğu Arap kabilesi tarafından mimari oluşturulmuş.
O turunu Alberebello, İtalya’da da var benzerine. Hatta Kardeş Kent oldu 2014’te. Kardeş Kent olduğu ikisi onlar Tunçağ mezarlarından orada görülüyor. Tunçağ mezarlarından geliştirilmiş aynı o yerde. Ama bunlar göçebe gelen Arap mimarisi. Arap halkının Osman tarafından zorunlu iskana getirilen halkın yaptığı mimari 200’e geçmişi var. Hemen bölgede Suruç’ta da var. Yaklaşık 20 taneyi de orada tescilli.
Mazeme farkı var orada da. Halep’te de var, Rakka’da da var, Irak’ta da var. Mazeme farkı da şu burada hazır ortaçağ tuğlasını bulup yapılmış. Çünkü her konik kubbe 1000-1200 tane tuğla yapılıyor. Ama Suruç ve diğerleri tuğla bulamadıkları için kerpiç toprağı şekillendiriyor.
Her yerlerden var. Kerpiç yağmurlarla her yıl da sıvansa 5-10 yılda veya 50 yıl da dayanıyor. Ama bunlar 100-200 yıl dayanıyor.
Peki hocam Harlan’ı noktalayalım isterseniz. Parasal sorunuz var mı kazanırsa? Harlan inanılmaz. Ben biraz daha Harlan’ın önemine değinirsek sponsorluk açısından da hep Pompeii’ye benzetirim.
Nasıl o vezyü yanarda kaldıysa Pompeii’ye kazıldığında olduğu gibi şehir çıkıyor. Harlan da Moğollar tarafından yakılıp yıkılmış ve üzerinde Osmanlı ve Cumhuriyet yerleşimi olmadığı için saf kalmış. Abi Moğollar vezyuyla kazıldığında. Ama şahane burası. Bu hiç bozamamış kimse buraya. Kazıldığında 3-4 metre çıkıyor. Dolayısıyla kazılsa işte metreseleri, villaları, sarayları, caddeleri, yolları, okulları her şey altında duruyor. Ve işte şu an 5 ay oldu hala geçen yılki bıraktığımız metreseye işçimiz olmadığı için başlayamadık. Ki onun 200 metre ilersinde bölgenin en büyük kilisesi var. 75 metre uzunluğunda mozaik de tespit ettik orada. Yani kazılsa bu Roma’nın o mitolojik konulu mozaikleri Hristiyanlık’la birlikte evriliyor. Artık cennetten sahnelere dönüşüyor veya simgesel, sembolik o hayvanların falan olduğu sahnelere dönüşüyor.
Eğer orayı biz kazarsak orada da bölgenin çok güzel mozaikleri de çıkacaktır ki bize projelerimizi… Hocam kediye ölüme bağlısı gibi konuyu alamıyorum elinizden. O projelerimizi gerçekleştirdiğimiz an… Kedi muazzam bir bağlıç olduğunuz sayenizde öğrendim. Projelerimizi gerçekleştirdiğimiz an Harlan bütün bu sakladığı güzellikleri ortaya çıkaracak. Ve arkeoloji ile birlikte daha çok turizmin ve insanlığın hizmetine sunacağız. Onun için sponsora ihtiyacımız var. Peki hocam sağ olun. Ama hocam ihtiyacın bir şey var mı bu konuya? Senin biraz evvel Mehmet Bey’e sorduğun soruya ben bir iki cümleyle temas edeyim. Dedin ki Haramlar nereye gitti? Nereye gitti ne oldu? Buradalar. Hitittiler nereye gittiler? Buradalar. Acaba ne diyeyim anlatabildim mi? Yani o insanlar adları hititli olmaktan çıkıyor. Hitit kelimesi aynı zamanda bir siyasi devlete gönderme. Hititler diyelim ki yenildiler. Kime yenildiler? Yenildikten sonra adamlar ortadan kalkmadı. Şeylerini kaybettiler. Ama buradaki adam kalkmış galiba mı? Hayır hayır.
Yani ben bilmiyorum açıkçası o kadar bilmiyorum ama yani insanlar bir yere gitmiyorlar. Onu söylemeye çalışıyorum. Efendim. Şimdi burada önemli olan bir şey. Eğer şey yoksa. Eğer işte bir jenosit olayı gibi veya katliam yoksa. Katliam falan yoksa onlar bir şey bir hükümdar bir yönetim gidiyor. O yönetimi kabul ediyorlar. Osmanlı Cumhuriyeti’ne. Buradaki bir katliam var. Onu bilmiyorum. O da Moğolların yaptığıdır.
Yani Moğollar kendi başına teslim olmayan şehirlerin nüfuslarını dümdüz etmişler. Yani hiç adam bırakmamışlardı. Ki hocam ona değindi biraz önce. Yani Harun’un üzerinden silindir gibi geçmiş herifler. Hocam geçmişler ve Mardin ve Musul’a tarihçiler esir edilip götürüldüğünü söylüyorlar halkın. Tabii dediğiniz gibi bu dağlara falan da saklanmışlardı. Onu biliyorum da. Kaçmışlardı. Şimdi ben başka bir şeyi kastediyorum.
Şimdi Harun’lar çok uzun bir süre. Ta dokuzunca, onuncu yüzyıla kadar İslam dünyası içerisinde özel, özel, farklı kimliklerini, varlıklarını korumuşlar. Bunu biliyoruz. Bunu biliyoruz. O kadar biliniyor.
Ama sonra, daha on üçüncü yüzyıldan gelmeden önce de yavaş yavaş, on birinci yıldan itibaren özel, farklı bir etnik grup, bir dini grup, bir dini grup, bir kültür grubu olarak varlıkların yavaş yavaş ortadan kalktığını biliyoruz. Bilmem anlatabildim mi? Onu kastediyorum ben. İkinci soru. Nereden geldiler bunlar? Şimdi bunu nereden geldiklerini bilmiyoruz tabii. Harun’ların etnik grup olarak mı farklı? Dil grubu olarak mı farklı? Arap değiller. Dinî grubu olarak mı farklı? Bak şimdi, buradaki bütün gruplar birbirleriyle son derece karmaşık ilişki içersin derler. Şu biliniyor, bunların bilinen adları. Sabiiler. Harun’la ilgili konuşurken. Çünkü hep şöyle gidiyor. Emül Hasan bilmem kim, bilmem kim. El Haraniyü ve El Tabiî. Anlatıldı.
Demek Sabiî diye bir grup var. Ayrıntılara girmeyeceğim. Ama şu kadarını söyleyeyim sana. Çok genel bir karşılaştırma yapayım. Bunlar onunca, on bin yüzyıla kadar bu özel, farklı Sabiî denen kimliklerini devam ettiriyorlar. Soru yok oluyor. Soru yok oluyor bildim. İşte söylüyorum ben. Bu şu demek. Demek ki kim ismi? Müslüman oluyorlar yahu. Ve ötesi var mı? Müslüman oluyorlar. Asıl enteresan olan bunların Sabiî kimliklerini o kadar çok uzun süre koruyabilmeleri ve onları diğer gruplardan ayıran farklılıkların ne olduğu. Ki işte bizim de esas ilgimizi çeken o. Yani İslam dünyasında bu tercüme faaliyetlerinde, bilim faaliyetlerinde oynadıkları rol. Çok genel olarak söyleyeyim sana. Çok genel söylüyorum. O da şu.
Urva ile Harun arasındaki bir karşılaştırma yaparak, basit bir karşılaştırma yaparak. Şimdi Urva, milattan sonra ikinci yılda Hristiyan oluyor. Hatta Hristiyan olmakla da övünü Urvalılar. Urva’nın Hristiyan, Doğu Hristiyan Kilisesinin, Doğu Hristiyan edebiyatının, Efendim, Süryani edebiyatının, Dünyanın kültürünün tarihinde çok önemli bir yeri var. Hocan da bildiği, Efrem. Efrem’e geleceğim. Yani ikinci yılda Bardaysan var. Bardaysan’ın oğlu, yani bu biraz gnostic. Biraz gnostic. Ki bu demektir ki biraz şey, söyle. İrani. İrani de değil de. Yani gnosit derken biraz sabi bir tarafı var. Yani terimleri doğru kullanalım ama çok da teknik yere girmeyeceğim. Bir taraf var. E peki.
İkinci yılda işte bir Efrem’e de bir adam var ve bu adam Doğu Hristiyan Kilisesinin, Doğu Hristiyan edebiyatının en önemli temsilcisi. Klasik Süryaniyeci’nin, Doğu Süryaniyeci’nin en önemli temsilcisi. Hristiyanlık içinde bunları götürüyorlar. O sırada orası Hristiyan ama burası Pagan. Bak Paganlığını devam ettiriyor bu. Putperestliğini devam ettiriyor.
Putperestliği nasıl, nereden geliyor? İşte biraz söyledi onları. O İstarrılar, o bilmem Jüfitler. Aykarları. Yani onların dilleri falan devam ettiriyor. Hatta Memun söylenen bu. Memun zamanına kadar da varlıktan söylenir. İşte Memun gelip geçerken bunlar kim falan dediği zaman. Memun’a deniyor ki işte bunlar ne Müslüman, ne Hristiyan, ne Yahudi.
Çünkü biliyorsun İslam hukukuna göre şeydir. Ehli Kitab’a şey ödemek şartıyla özel birtakım mükerbet şartıyla İslam dünyasının içerisinde yaşama şansı, mal, mülk, can, emniyeti, dini, ibadetlerini yapma şansı verilmiştir. Ama bunlar ya bir hile yapıyorlar ya kendilerinden yakıştırıyorlar. Bunlar kim denildi? Biz sabiyyiz diyorlar. Sabiyyilik Kuran’da geçiyor mu? Geçiyor.
Üç yerde geçiyor mu geçiyor? Yani ben biliyorum okursan sen de görürsün. Orada şunu görüyor. Yani Yahudiler, Hristiyanlar ve sabiyyilere gelince yani Kitab ehline gelince yani Tanrı’nın varlığını tek Tanrı’nın varlığını kabul edenler, gelecek hayatın varlığını kabul edenler ve de iyi salih amel işleyenler, doğru eylemler yapanların için korku yoktur. Cennete gitmeyecekler şeklinde bir ifade yok da hani gelecek hayatta bir yapmakla karşı karşıya kalmayacaklar. Üç yerde geçiyor. Aynı bu şekilde geçiyor. Bunlar da biz sabiyyiz diyorlar. Şimdi şunu söylemeye çalışacağım şimdi. Son birkaç cümle söyleyeceğim. Bunlar gökyüzünlerine, hareketlerine çok önem veriyorlar. Buna astral teoloji falan diyoruz veya işte yıldızlara tapınma. Yıldızlara ve gezegenlere tapınma. Zaten Sumatrarda burada yakın yerlerde sen biliyorsun. Orada gittiğin zaman bakıyorsun ki işte onların burada iki yapmış oldukları ibadetler veya tapınaklarının, o yıldızların hareketleriyle, konjonksiyonları ile falan bir ilişki var. Çünkü beysimleri onların belirlediğine, verimliliğine, onların hatırlığına, tarımın onlara dayalı olduğu bir şey var. Evet, evet. Bütün bunlara inanıyorlar. Ve bunlar burada ısrar ediyorlar. Şimdi öbür taraf, yani Urfa, Hristiyanlık üzerinden giderken çok genel terimlerle söylüyorum. Hristiyanlığın kraliçesi, Hristiyanlığın güzel şehri ormanlık demediklerinde bunlar paganlık üzerinden gidiyorlar. Ve onu da ısrar ediyorlar. Yani neticede şu, Yunan bilimi söz konusu olduğu zaman, Yunan eserlerini, astronomisini vesairesini çevirmek söz konusu olduğu zaman Urfa ön planda değil. Hayır burası ön planda. Burası ön planda. Bilmem anlatabildim mi? Gayet iyi anladım. Şimdi bir ara vereyim abi. Tamam. Bu çeviri meselesine, çeviri meselesinin uygarlığa, medeniyete sağladığı faydalara, iki yönlü çevirinin önce buradan oraya sonra oraya nasıl gittiğine, buradaki adamlardan, arandaki birtakım adamların öneminden bahsedelim ya. Sonradan bahsedelim. Yüz tane daha fazla filan bu çeviri yaptığı ifade ediliyor Savit Bin Kurup.
Hemen bir ara verelim. Reklamlar da sonra verebiliriz. Geldiler kendi aralarında az önce bir oynamaya yapmışlar ve Sayın Ahmet Arslan’ı harran devlet başkanına seçmişler. Şu anda da inşallah kameramanımız bu dağ taşı göstermeye bırakıp gösterirse, yönetmen,
beni değil beni değil Ahmet Hoca’yı konuştu mu dedi dinleyin. Harran devlet başkanı Sayın Ahmet Arslan. Hocam hayırlı uğurlu olsun. Peki ben de bu esmiye şöyle kalayım. Üşüttük. Üşüttük mi devlet başkanı? Üşüttüğü için. Üşüttün abi. Üşüttüğü için devlet başkanı oldum. Harran’da üşüten iki sen oldun. Evet öyle oldum.
Celal Bey size birkaç sual var benim de sualin var ama suallerden bir tanesi enteresan. Bura vereceğin cevap beni korkutmakla beraber yine de soracağım. Bir izleyimiz diyor ki Sayın Şangör Thomas Kuhn’u mu yoksa Karl Popper’i mi tutar diyor. Tabii Karl Popper yani mukayese bile edilmez. Niye edilmez? Çünkü Thomas Kuhn bilim tarihini yanlış anlamış, fizikte başarısız olduğu için bilim tarihine kaymış bir adamdır. Benim gördüğüm yeteneksiz bir adamdır. Birinci kurvan, birinci kurvan daha sonra ikinci kurvan. Gökler gidemeden sonra orası da gitti. Popper mukayese edilemeyecek kadar büyük bir adam. Zaten herkes de Popper’i 20. yüzyılın en büyük bilim adamları, bilim felsefesinden biri haded ediyor. Thomas Kuhn’un bu bilimsel devrimler fikri tutmadı. Tutmadı mı? Ama hocam sen de aynı fikirde misin? Ben pek bunları bilmem ama Thomas Kuhn’u fazla bilmem öyle diyelim. Ama öbürünü bilirim. Öbürünü bilim felsefesiyeti. Evet neydi sonra adını? Karl Popper. Popper tanırım. Popper tanırım ve yani Popper hakkında aynı şeyi düşünüyorum. Peki bir şey soracağım şimdi. Buralarda taş ocakları falan. Bu kadar taş nereden bulunmuş?
Abicim buranın her tarafı taş fakat bazda mağaraları denen yer altı taş ocakları var Fatih. Bugün Sayın Kaymakam beni oraya götürdü. Orada Kaymakam’ın sıkıntısı bunlar duraysız. Duvarlar duvarlar ve tavanlarda çökmeler falan görüldü dedi. Ben de hemen onun üzerine Sayın Kaymakam’ım dedim. Bu gördüğünüz Maastricht’teki yani Hollanda’nın güneyindeki San Pierre dağındaki taş ocaklarının küçüğü. O meşhur fosilin çıktığı taş ocak. Aynen bravo Mozazor’un bulunduğu taş ocağı. Dedim ki derhal temas edin Maastricht’le. Maastricht’e bir de müze var çok güzel bir araştırma müzesi var.
Dolayısıyla Maastricht’teki de deyin ki bizde bunun küçüğü var. Ne yapalım? Ne yapalım? Belki para verip yaparlar. Yaparlar gelirler abi. Ben de Sayın Kaymakam’dan izin aldım. Nalan’a aradım bizim malumun. Nalan benimle gidip gezdi oraları çünkü. Nalan’a dedim ki sen hemen müzeyle temas et. Sor ve Sayın Kaymakam’ın dedim derhal temasa geçir orayla.
Ve Maastricht’teki o büyük yeraltı taş ocaklarının buradaki küçüğünü biz değerlendirelim. Hem turizme hem dünya bilimine kazandıralım. Sen üşümüyor musun? Hayır. Niye sordun? Ben şişmanım baba. Mahmet hocam benim kadar tombik değil. Ayrıca ben de sana göre yaşlıyım ya. Evet. Ayrıca da. Bende ki yağ miktarı. Peki gelelim biz bu çeviri meselesini.
Peki haranın Yunan felsefesini, Yunan bilimini Orta Doğu’ya ve Arap dünyasını aktarmaktaki rol nedir? Niçin çevirmişler? Dedirmişler mi? Ya biz işimiz yok. Yunanlıları çevirir mi demişler? Ne yapmışlar hocam? Şimdi bir defa insanlar niye çevirirler? Bir şey yani ciddi olarak üzerinde konuşulmaz gereken bir olarak.
İki Müslüman dünyası Yunan cesareleri niye çevirmeye ihtiyacı duydu? O da daha ciddi bir mesele. Yani bu konusunda çok tartışmak lazım. Tabi bir de şey var hocam lafını kestim ama bildiğim kadarıyla Bizans’tan ya da Doğu Roma’dan Roma raporatorluğundan buraya bir göç var. Bilim insanlarının bir göçü var. Yok. Yok mu? O yok. O biraz şey abartma. Neyde… 529’da Yüzyıl time’ında Hristiyanlığın etkisiyle Atina okulunun Atina’daki daha doğrusu dört okulun, Septikler, Stoğacılar, Aristotel ve Platon okulları kapatılıyor. Oradaki hatta sayıları bile belli, adları bile belli. Yedi tane filozof. 1. Kehüsrev veya Şirvan tarafından Cundi Şapur’a getiriliyor. İran’a geliyorlar. Onlar orada uzun süre kalmıyorlar. Bir defa bunu bil. Yani orada bir 6 ay kalıyorlar ama sonra memleketlerini özlüyorlar, geri gidiyorlar. Yani onların İran’da pehlavice,
Efendime söyleyelim Yunanca eserlerin çevrilmesinde önemli oynadıkları sözü hiç bir şey yok. Öyle bir şey yok. Dönüyorlar zaten. 6 ay sonra dönüyorlar. Öbür Kehüsrev’in ama döneminde ve daha da sonra Hintçeden, Hintçeden,
Sanskritçeden pehlaviceye, orta dönem parçasına eserler çevriliyor. Özellikle Hint aritmetiği, Hint matematiği ve Hint astronomisi. O eserler de biliniyor. Hatta başka kitablar da çevriliyor. Mesela Kelle Diğme diye bir eser vardır. Hayvanlar konuşur. Ben çok severdim. Çocukluğumda bayılırdım o kitaba. Şimdi bilmiyorum herhalde çok ilgilenmiyor. Evet, onlar da çevriliyor.
Gelelim bir başka konuya. Yine çok genel temel ile ifade ediyorum. Önceleri bu Yunanca eserlerin Süryaniye’ye çevrildiği, ondan sonra o Süryaniye’den Arapça’ya, zamanı geldiği zaman çevrildiği. Bu da abartma. Öyle bir şey yok. Çünkü Süryaniye’ye çevrilen eserlerin sayısı 1-2 tane belli.
Aynen Boethlis’in Hristiyan Latin orta çağında Aristele’sin ilk kitabını, aynetiye gene girmiyorum. Yani Organo’nun Mantık Eserleri’nin ilk kitabını çevriliyor. Bir projesi var. Projesi var Aristele’sen eserlerini çevirmek ama öldürüyor adam. O da çevirmiyor. Demek ki öyle bir şey de yok. Önce Süryaniye’de, Süryaniye’de de çok yüksek bir fecefi faaliyet var.
Bir faaliyet var. Teolojik faaliyet var. Onu söyledim ben. Ama felsefi bir faaliyet, bilimsel bir faaliyet yok. Zaten onu yapmak için neden de yok. Yani bunların olabilmesi için ona hazır bir toplumun, ona hazır bir şeyin olması gerekir. İnsanların olması gerekir. Aslında enteresan şey.
Abbasilerden itibaren, şeylerin son dönemi Abbasilerden itibaren buna hazır bir toplumun İslam dünyasında Abbasilerle ortaya çıkmış olması. Ebevilerden sonra. Ebevilerden sonra. Burada bir şey söylemek istiyorum. Süryaniye’lerin kendi orijinal bazı bilimsel kitapları var. Sayın Barhebreos’un Okyanus kitabını düşünelim. Olabilir, onu bilmiyoruz. Öyle şeyler var.
Yani Yunanlardan oradan istifade etmişler ama çevirildiği bunlar. Barhebreos bize oturmuş, adam Okyanus hakkında kitap yazmış. Mikrofonuz çıkmış olabilir belki ses iyi gelmez. Bilmiyorum. Oturmuş adam Okyanus hakkında kitap yazmış. Anlatabiliyorum. Fakat hocanın dediği gibi esas tercüme faaliyeti Baytül Hikmah’dır. Ondan da önce başlıyor hocam. Kındide falan var mesela. Kındi dokuzuncuyuz zaten.
Ebevilerde var. Basileş bu şeyi kurarken, Bağdat’ı kurarken arkasından aynı zamanda yavaş yavaş Yunanca iserleri artık çevirmeye başlıyorlar. Hangi ihtiyaçta? Şimdi oraya gelirmiş. Enteresan bir şey. Bu çok tatlısı bir mesele. Yani ben de tabi bu soruya tutup da hemencicik… Net bir cevap verilmez. Garip bir defa önce bütün dünyada bilimsel eserlere veya bilimin kendisine hangi nedenle ihtiyacı var olsa ondan dolayı. Ne demek ki bu? Pratik ihtiyaç. Yani ne demek? İnsanların tıbba ihtiyacı yok mu? Evet. Peki insanların şeye ihtiyacı yok mu? Ölçme… Matematiğe, yelometriğe…
Ticari işlemlere ihtiyacı yok mu? Var. İnsanların mesaha ölçmeye ihtiyacı var. Kadastro. İnsanların ticari işlemlerde hesap kitap yapmaya ihtiyacı yok mu? Var. Muhasebeye ihtiyacı yok mu? Muhasebeye ihtiyacı yok mu? Var. Bir defa önce pratik ihtiyaçlar var. Zaten önce bilim eserleri çeviriyor. Dikkat et. Ters veselerine çevrilmiyor.
Takvime ihtiyacı var adam. Evet. Adamın takvime ihtiyacı var. Adamın takvime ihtiyacı var. Hatta mirasla ilgili şeylere hesaplamaya ihtiyat var. Bayağı bir bilimdir o. Miras konusu bir bilimdir. Yani ne demek miras konusu? Çünkü birine yarısı iste, birine bir iste, birine iki iste verilecek. Tamam. Oğlu var, kızı var, bilmem nesi var. Kolay çözersin. Ama oğlu yok. Oğlunun torunu var.
Toruna da bir iste düşecek. Veya o yok, bilmem şu var. Anlatsabildim mi ne demek istediğimi? Yani o bir ilmi ferayız diye bayağı ciddi bir şeydir. Hesap kitap meselesidir. Şimdi ömede pratik ihtiyaç var. Sadece bu da yok bak. İlmi filaha yani şey, ziraat ilmi. Ziraat ilmi diye bir ilim var. İlmler bu konuda çok ileriler. Atçılık, atçılık. Mesela at yetiştirme. E ona da ihtiyaçlar var. Yani şeyi sadece düşünme. Bugün bilim diyebildiğimiz şeyleri düşünme. Aynı zamanda bilimle sanat arası bir sanatlara da çeviriyorlar. İki, şimdi bunların çevirdikleri gibi astronomi yani astrolojiye ihtiyaçları var. Astroloji zamanımıza kadar biliyorsun. Hükümdarların, efendim işte geleceklerini, savaşlarını.
Gayipten haber alma. Falcılık. 19. yüzyılda saraylar da münecimler kullanılıyor. Yani sadece Osmanlı sarayında değil. Bütün saraylarda. Bütün saraylarda kullanılıyor. Allah bilir. Bilmem Frans Joseph’in saraylar. E şeyde var. Hocam Almanya’da var ya. Almanya’da vardı. Kepler astroloktur. Herif hayatını astrolok olarak kazanmıştır. Yani yaptığı o büyük bilimsel çalışmalarla değil. Şimdi dikkat et.
Şimdi astroloji, astronomi’nin şeyse pseudo bilimi ama astroloji sayesinde astrolomi son derece uygun bir zemin. Aynı şey simya ile kimya arasında da söz konusu. Simya neydi? Değersiz saçları altına getirme. Evet. E bu ne gerektiriyor?
Madenler konusunda, efendim işte şeyler konusunda, ölçme, biçme, takdir, distriyasyon, kimya konusunda buna da ihtiyaçları var. Şimdi yavaş yavaş buna bir tek şey eklenecek. Mantık. Mantık. Mantık harika bir şey. Çünkü mantığın herkesin ona ihtiyacı var. E Aristoteles’in eserleri bak. Ne dedim?
Bu et üst tarafından Batı’da, Süleyman Şah’ın tarafından Urfa’da. Mesela Urfa’da Aristoteles’in mantık eserleri de çevrilmeye başlıyor. Ama bir iksik kategoriyle periherme yaz falan gibi yani şey yok. Analtikler, ikinci analitikler arkasından bir retorik çevriliyor.
Kısacası mantık, aritmetik, geometri, tıp, atçılık, ziraat diye bir eserler çevrilmeye başlanıyor. E şimdi bunlar geldi mi? Bunlar yanlış kendilerine gelmezler. Bunlar arkalarından kendileriyle birlikte şeyi de getirirler. O diğer düşünceyi de getirirler. Bir Dimitri Kudas diye bir adam var.
İstanbul’lu, hocam onu tanır muhakkak. Konuşmuştuk yani İstanbul’lu. Bunun çok güzel bir eseri vardır. Şimdi tam eserini hatırlamıyorum. Özellikle bu çevirir, yeni bir şey. Çeviri hareketlerinin müslümanlar niye? O işin içerisine bir de ideolojik nedenleri katar. Yani çok basit olarak bunu söyleyeceğim. Uzun uzatılmayacağım.
Abbasid imparatorlularının özellikle Harun Reşit Memun’un ideolojik nedenleri bunu çevirdi. Ideolojik nedenleri derken şu. Sassani imparatorlularının birincisi vardı bir tane kurunca. Yani seni din adamlarının sahip oldukları bilgilerle açmalarına izin verme. En az onlar kadar dini bilgilere sahip ol ki.
Devletinin altını oymalarına şey olmasınlar. Bu belki Türkiye’de şu anda bile bak dayı Erdoğan. Onlar kadar dini korunanlar bilgili olduğu için de. Yani bak çok enteresan bir şey söylüyorum sana. Efendimize söyleyelim. Bu ona şey sağlıyor. Bir güç, emniyet sağlıyor. Bu iyiliğimi de unutmasın. Efendim. Eheheheheheh. E şimdi öbürsü, o çok güzeldir. Dini devletle ilgili ardeşirdir sanıyorum. Ardeşirin mektubu vardır. Şimdi unuttum adını. O mektupta çok ünlü Sassani hükümdarı doğu ülkelerindeki dinle devlet ilişkilerine ait inanılmaz şeyler söylüyor. Yani işte din devletin temelidir.
Devlet dinin direğidir. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Simbiyotik bir ilişki var aradan. Direği olmayan bir şey çöker. Dolayısıyla tekrar ediyorum. Yani şey olmayan din adamlarının senden daha bilgi olmaları veya senden daha bilgili görünmeleri. Çünkü halk özellikle o din adamlarının sözlerine irtibat eder. Dolayısıyla anlatabildim mi? Yani din adamların nüfuzunu kırma.
Din adamların nüfuzuna karşı başka bir şekilde söyleyeyim alternatif bir teoloji sahibi ol. İlyakleşemeyen toplumun siyasal olarak ayakta kalmasını sağlayacak bir teoloji. Evet çok güzel. Ben epey akılca. Epey akılca bir şey. Biraz daha aradan zaman geçiyor. Muhtezile mektubumdan bahsettim sana okulundan. 9. yüzyıl bu sefer şeye ihtiyaç verilmeye başlıyorlar.
Yani kelami tartışmalarda felsefenin yardımına ihtiyaç duyuyorlar. Biraz daha zaman geçiyor. Kozmoloji işte evrenin yaratılmışlığı yaratılmamışlığı, Tanrı’nın adaleti, Tanrı’nın sıfatları konusunda ihtiyacıyorlar. Kısacası yavaş yavaş yavaş yavaş yavaş demek ki pratik ihtiyaçlardan ideolojik ihtiyaçlardan teori ihtiyaçlara.
Hatta şu oluyor mesela yapılan bir çok kimler çeviriyor öyle diyelim. Hükümdarlar bir defa o önem veriyorlar. Mesela Memun. Memundan sonraki halifeler de önem veriyorlar. Harun Reşit de önem veriyorlar. Yani çevirileri finansi ediyorlar bunlar. Özel olarak. İşte Beytek Hikmet dediği hocanın yani Hikmet evi. Hikmet evi üniversite falan filan değil. Onu da söyledi o. Hikmet evi bir şey çeviri odası. Yazıhane. Çeviri odası çeviri odası.
Ama ona bağlı mesela bir astronomi gözleme mi? O ayrı mesela. Yani bir akademi gibi çalışıyor. Akademi gibi çalışıyor. Bunları yapıyorlar. Yavaş yavaş artık yapılan çevirler sonucunda bilim adamlarının kendileri başka çevrelere ihtiyaç duymaya başlıyorlar. Mesela dokuncu yılda bir Beni Musa Musa Kadeş’e vardır astronomi konusunda. Bunlar kendileri artık çevirtmeye başlıyorlar. Kendi prens prens de değil aslında zengin ilergenlerine o da eserler çevirtiyor. Ve inanılmaz bir şekilde hemen hemen. Yunancada mevcut olan bütün her alana ait bilim ve felsefe eserlerle hepsi çevriliyor. Peki bir şey soracağım şimdi burada şey olmasa da yer bu çevreler olmasaydı bu Yunan eserleri bugüne gelir miydi?
Pek çok kaybolmuş. Zaten bazıları pek çok demeyelim bazılarının orijinal Yunanc orijinalleri yok. Onların sadece Arapça çevreleri var. O büyük hizmet. Hocam ben burada bir şey söyleyebilir miyim? Evet. Bir paralellik kurmak istiyorum. Acaba siz bunu uygun görür müsünüz?
Lüter reformu başlattığı zaman Melanchthon diyor ki incil ve tevrat yetmiyor diyor. Bizim diyor dönüp Aristo’ya falan bakmamız lazım. Niçin bunları bunu istiyorlar bunlar din adamı. Yani Melanchthon da teolog. Çünkü diyorlar Allah’ın nimetlerini anlamamız lazım.
Müslümanlar acaba benzer bir şey hissettik böyle bir şeyi ihtiyacı duydular mı? Allah’ın nimetini anlamak için bu konuda yazılmış diğer eserleri de bakmamız lazım. Kur’an yetmiyor çünkü. Mesela ben şeyi vurgulayayım. Ben şeyi vurgulayayım. Yusuf el-Hacac Irak genel valisi. Adam gidiyor bakıyor ki işgal edilen bölgelerde vergi konması lazım. Kur’an yetmiyor.
İlk defa Kur’an’ın dışına çıkıp vergi kanunları koyuyor Yusuf el-Hacac. Buna benzer bir şekilde doğa bilimleri için acaba benzer bir ihtiyaç duydu mu bu adamlar? Ne demek istiyorsun şimdi? Yani tabiatı anlayabilmek için Aristo’yu bilmemiz lazım dediler mi? Efendime söyleyeyim coğrafyayı anlayabilmek için Yunan coğrafyası bilmemiz lazım dediler mi?
Bayağı tabii dediler ama sen biraz daha başka bir şey söylemeye çalışıyordun onu da dediler. Onu daha sonra sonra doğru dediler ve işe yaramadı. Şimdi Batı’da Tanrı’nın iki eseri var. Birincisi tabiat, ikincisi de vahiy. İkisi de Tanrı’nın eseri.
Ve o iki kanalın da birlikte yürütülmesi yani bir taraftan incile, bilmem nere inanılırken eski bir ilahi de. Bir taraftan da tabiata bakmak yani tabiatta Tanrı’nın hikmetini görmek anlatabildim mi? Fikri yaygı bir fikirdir Batı’da. Hatta başka bir örnek vereyim sana. Şimdi bu mucizelere çok düşkündür ya Hristiyanlar bizden daha fazla düşkündür. Hatta şu andadır düşkündürler. Çünkü İsa mucizeleriyle ön plana çıkıyor. İşte en büyük mucizesi de işte bilmem ölüyi diriltmesi. Lazarus. Evet Lazarus’u diriltiyor. Ama bundan daha hakikaten büyük bir mucize olamaz. Zaten dinin en önemli cevap verdiği ihtiyaç ölmek. Yani ölmek konusundaki bizim şeyimizi sağlamak. Ölmememizi sağlamak. Ölüm korkusunu bir şekilde yapıştırmak. Ölüm korkusunu bir şekilde yenmek evet. Onun dışında işte biliyorsun kafaları yürütüyor. Ölümlü hayata bir adım katmak. Körleri gösteriyor. Yani mucizelerle Tanrı’yı ispat etme fikri. Tanrı’nın gücünü kudretini ispat etme fikri. Oralarda da çok sık kullanılıyor. Fakat bir süre sonra özellikle bu 17. yıldan sonra hani da evvel de konuşmuştuk.
Bu dünyanın kendi kendine, kendi çalışan, kendi ayaklar üzerinde duran Tanrı’nın içerisine bir makine intizamında hikmetinin ürünlerini ektiği ve bunun sayesinde ontolojik olarak bir şey kazanan, varlık kazanan dünya anlayışı daha ön plana geçiyor. Ne yapmaya başlıyorlar bu sefer?
Yani Tanrı’nın dünyayı yarattığı kesin. Varlığı meydana getir kesin. Ama dünya Tanrı tarafından içine ekilmiş olan yasalarla determine bir şekilde, belirleme bir şekilde. Kul bu saat gibi çalışıyor. Güzel bir saat gibi. Kurulmuş güzel ama başarılı bir saat gibi tıkır tıkır işliyor. Tanrı’nın bu sefer mucizesinden, yani mucize ne demek? Mucize saatin işleyişine engel olmak demek. Anlatabildim mi? Saatin işleyişine engel olmak demek. İşleyişini değiştirmek yani.
Tanrı’nın varlığına, o esere olan makinenin işleyişini değiştirmekle mi varalım? Yoksa Tanrı’nın varlığını bizzat ise saatin güzel tıkır tıkır işlemesinden hareketle mi istihraç edelim, çıkaralım? Mesela işte şeyin Human konuşmuştuk aydınlanma ileride. Human kitaplarından birisinin bir bölümü mucize hakkındadır ve bu fikir sağlıdır. Şimdi İslam dünyasında. Natural religion. Evet evet. Doğal din diyor. Doğada dini görmüyor. Hayır hayır insan müdürkesi üzerine denemedir zannediyorum. Ben emin değilim. Şimdi İslam dünyasında da bu fikrin şeyi var, yok değil. Mesela İbn-i Rüşt bunu çok açık ve seçim bir şekilde söylüyor. Yani aynen aşağı yukarı söylüyorum sana.
Yani bir tarafta Tanrı’nın kutsal kitabı var, Kur’an var, bir tarafta da yaratmış olduğu eser var. Hatta felsefeyi çok güzel bir şey işine tanımlıyor. Yani eserinden hareketle nedenini anlamaya çalışmak. Bir tür tasavvuf aslında. Efendim? Bir tür tasavvuf. Yok tasavvuf değil. Değil değil değil. Hayır. Çok daha ciddi bir iş. Çünkü tasavvufçu eserinden hareketle nedenini anlamaya çalışmıyor. Anladın mı?
Eserinde nedenini görüp, vecde gelmeye çalışıyor. Vecde gelmeye çalışıyor. İkisi birbirinden çok farklı. Eserinden hareketle, yani evrenin kendisine bak, onu bir kitap gibi gör. Onun dili, doğanın diline bak. Doğanın diline bakarak eserini, sahibinin niteliklerini, sıfatlarını çıkar diye. Onun için diyor ya İbn-i Rüşt, eğer dinle felsefe çatışırsa, felsefeyi tercih ettiği. Bak çok güzel söyledi. O da şu, yani kitap çok açık bir şekilde, şey kitap derken evrenin karşısında diyorum, evren çok açık bir şekilde ortada. Akıl da bize Tanrı tarafından niye verildi? Evrenle bakacağım. Bu evreni okuyarak, bunu deşifre ederek Tanrı’nın varlığına geçelim diye verildi. Eğer bir problem varsa problem evrenler değildir. Çok güzel. Bilmem ne dediğini anlatayım, bildin mi? Yani problem öbür taraftadır. Bir ara vereyim, sonra istersen. Ama çok hoş bir konu bu. Hoş bir konu. Şeye geçelim mi buradan istersen reklamdan sonra? Uygun görürsen? Geçeriz. İlahiyat nedir, teoroji nedir, farkları nedir? Var mı diyor? Bilmiyorum. Girmeyelim mi? Girmiyor tamam. Şimdi şunu demeye çalışıyorum. Yani bak o noktaya gelmiş. Felsefet sayesinde o noktaya gelmiş. İslam dünyası da o noktaya gelmiş.
Ama tabii İbnül Rüşt geç gelmiş. Geç geldiği için artık bunun şeyisinin mesajını kimse anlayacak halde değil. Bir de İbnül Rüşt uzaktan hocam. Evet. Uzaktan yani. Fatih Elgin derdi ki Endülüs’ün çöküşü, İslam’a en büyük darbeyi vurmuştur. Bak biraz evvel ben mesela haramın yetiştirilmesi… Hocam bir ara vereyim mi? Peki. Bir ara vereyim, devam edeceğiz.
Sahip patron sensin. Estağfurullah. Patron değil, patron orada dolanıyor. Hayır merak etme. Gerçi siz alışkınsınız bu konuda artık ama… Fatih boğuluyordum bir kere söylemeye. Allah Allah. Abi bir türlü bu harrandaki benim istediğim konulara gelemedik.
Şunu biliyoruz ki burada hem İslam dünyası için hem evrensel medeniyet için, evrensel bilim için yapılmış çok önemli bir şey var. Burası kıymetli bir yer. Burası dört tane konik yapıdan ibaret bir yer değil. Buranın önemi bu konik binalarda değil. İşte onu şey Mehmet gösteriyor. Anlattı zaten. Mehmet gösteriyor. Hayır hayır. Yapıyor, fiilen yapıyor. Çıkarmaya çalışıyor. Yer bende hayrana…
Abi oradan insanlar çıkmayacak. Burada insanlar var. O insanlardan bahsetmedik. Burayı burada bilimi öne çıkaran, felsefeyi öne çıkaran kendi şahabesler önünde gidip belki 500 belki 1000 sene sonraki insanların bilim insanlarına ilham olan birtakım adamlar var. Kimler onlar? İlhamı bırak. Bunların verileri kullanılıyor. İlham dediğim o. Direkt verileri yani bu adamlar kaliteli veri üretmişler.
Yani diyorum mesela bugün battaniyi… Battani kimdir abi? Bir kere bize battaniyi anlat. Abicim bu adamcağız… Bir dakika battaniyle ilgili bir ses söyleyelim. Şimdi bu bir coğrafya profesörü var Harun Üniversitesi’nde. O battaniyle ilgili bir belgesel hazırladı. Çok güzel bir belgesel hazırladı. Sedat Bey. Sedat hocanın yaptığı değil mi hocam? Sedat Bey’in belgeseli.
Belgesel de işte Türkiye’nin önde gelen bilim tarihçileri çeşitli yönleri üzerinde battaniyi, astronomi, yok şey yanlarında matematik, çeşitli ilişkilerinde konuştular. Ve bu belgesel bir belgesel olarak benim görüşüm açıkçası kendi adımasını en sonunda beğendiğim belgeseldi. Bir yerde yayınlandı mı? Çeşitli festivalere katıldı. Festivalleri var. Halkımıza bu sorun da mı? Onu bilmiyorum. Daha sunulmadı. En son mesela ben İstanbul Türkiye Sanat Festivalinde şey ödülünü aldığını biliyorum. Yani belgesel ödülünü. Paris’te aldı, şurada aldı, burada aldı. Ben seyrettim. Çok namuslu, çok dürüst, hamasetten uzak, mümkün olduğu kadar bilimsel. Objektif. Evet objektif bir mesel. Bir daha var. Yani orada eğer bir şekilde bilmiyorum nasıl gösterilecek, kim gösterecek onu bilmiyorum.
Yani o rahat düzgün bir biçimde konuşan insanlar da açıkça söyleyeyim. Bilim tarihinin işte iyi kötü Türkiye’deki en iyi temsilcileri çok başarılı oldu. Bu. Şimdi sen konuş hocam. Ha, Batani 9. Yüzyıl. Bu adamcağız. Temelde matematikçi ve astronom. Bu… Kopernik ondan esinlendi dedin. Hayır esinlendi değil abi.
Ya 23 defa site ediyor adam ya. Site ediyor evet evet. Yani 23 defa atıf yapıyor Batani’nin. Nesine atıf yapıyor? Verilerine. Batani’nin verileri o kadar güzel ki. Dünya güneşten en uzak olduğu zaman bir güneş tutulması olduğunda, ay yeteri kadar büyük gözükmediği için ayın etrafında böyle… Bir hale oluşuyor. Hale değil direkt güneşi görürsün. Sapsarı şahanedir.
Batani bunu hesap etmiş. İlk defa annüler güneş tutulmasının izahını yapan adam. Batani’nin sıkıntısı bu talemayik dünyada yaşıyor. Kopernikan dünyada değil. Mesela bir Aristarkos’u falan ya bilmiyor ya inanmıyor. Ama site etmiyor. Sonra Batani oturuyor.
Bir senede kaç gün vardır, kaç saat vardır, kaç dakika vardır. Bunlara hesap ediyor ve kütle ona hesap ediyor. 365 gün 6 saati buluyor. Evet abicim. Dakikasını bile veriyor. Çok etkisinden yani bildiğin gibi değil yani bunlar da. Sene kaç? Dokuzuncu yüzyılda. Şimdi bu adamların şunu görüyoruz mesela Batani’nin aynı zamanda trigonometre de çok ciddi çalışmaları var. Bunlar benim kendi babam için kullandığım bir terim vardır. Bunlar matematik cambazı. Yani bunların mesela bir Kopernik gibi bir bilimsel şey ne derler devrim falan yapmış oldukları öyle bir şey yok. Batani’nin yok. Ama adam matematiği o kadar güzel kullanıyor. Bir, iki çok iyi gözlem yapıyor. Yani düşünemiyor musun o zaman teleskop yok bir şey yok. Yani adamcağız son derece. Burada yapmıyor yalnız. Hakikaten yapıyor. Mühim değil hocam. Nerede yaparsa yap. Bir şey yapıyorum. Ekleme yapıyorum. Tabii tabii. Öyle el ettiği için söylemiyorum. Nerede yaparsa yapsın. Adam hassas gözlem yapıyor ve bu gözlemleri elindeki matematikle fevkalade güzel izah ediyor.
Batani’nin renemi burada ama bu adamcağızın bunun yanında başka faaliyetli fizikle uğraşıyor. Epey çalışmaları var. Bir de bir hocanın üzerinde durduğu Sabit İbni Kurrağı vardır. O en azından benim gördüğüm bilim adamı olarak Batani’den bir kademe yüklardı. O aynı zamanda çevirme. Evet. Üç dil biliyor adam.
Şimdi ocağı şeylerden bahsediyor. Bunlar neydi? Sabatilerden falan tabi tabi tabi tabi derken bu adam Aramca biliyor. Yunanca fasih konuşuyor ve Arapça biliyor. Tercümeler yapıyor. Fakat bunun bilim adamı olarak üstünlüğü nereden kaynaklanıyor biliyor musun? Bu alıyor Aristo’yu okuyor Aristo’nun fiziği.
İşte Aristo diyor ki her temel elemanın kendine has bir yeri vardır. İşte en merkezde toprak vardır. Onun üstünde su vardır. Onun üstünde hava vardır. Onun üstünde ateş vardır. Bu değişmez bir kuraldır. Eğer buna aykırı bir şey görürsen bir gariplik vardır. Oraya bak diyor Aristo.
İbn-i Kurra diyor ki… Cisimlerin doğal hareketleri ve doğal yerleri. İbn-i Kurra diyor ki kardeşim bu doğru değil diyor. Cisimler diyor yerlerini diyor bir gariplik olduğu için değiştirmiyorlar. Ağırlıklarına göre değiştiriyorlar diyor. Ağır olan diyor merkeze doğru gidiyor diyor. Yani İbn-i Kurra bir adım daha atsa gravitasyonu olurdu. Ben bunu çok önemli haddediyorum.
Yani bu bu coğrafyanın insan bilgisine kattığı çok çok çok önemli bir katkı. Bugün bana soruyorlar öğrencilerim. İşte dünyanın katmanları hangileridir? İşte söylüyor çekirdek, manto, kabuk. Peki niye bu böyledir? Özgür ağırlıklar. En yoğun demir aşımları ortadadır. En hafif de dışarıdadır.
Peki sen bunu deyince şu soru gündeme geliyor. Yüzeydeki demir nereden geliyor? Yüzeydeki demir çok az. Yüzeydeki demir bazaltın çeşitli şekillerde ergiyip tekrar başka bir kaya haline dönmesine diyeyim ben sana. Şimdi bazalt eriyor. Bazalt eridiği zaman meydana gelen magma kristallenirken belli bir sırada kristalleniyor.
O belli bir sırada kristallendiği esnada en son ürün potasyon falan. Fakat ilk baştaki ürünlerde demirce zengin mineraller. Bunlar ne? Olyvin, piroksen ve anfibol. Bir de demir mikalar var. Bunlar kristalleniyor ama çok az bunlar.
Biz eğer mesela altın, demir, bilmem ne bunlar, yeknesak bir şekilde dünya kabuğuna dağılmış olsalar hava alırız. Kullanamayız bunları. Çıkartamayız yani. Ama bunlar bu sürekli magmatik olaylarla konsantre oluyorlar. Belirli yerlerde kesafetleri artıyor. Onun için bunlar. Altını falan onun için kullanabiliyoruz. Yoksa hava alırdık.
Sabit-i ibn Kur’an’ın teorisi, özgül ağırlık kavramı biliniyor. Nereden biliniyor? Arşimet’ten beri biliniyor falan. Ve bu adam bunu kullanarak, Aristo’nun dediği her malzemenin, her elementin kendine göre bir yeri vardır. Sabit-i ibn Kur’an diyor böyle bir şey yok kardeşim.
Her şey kendi özgül ağırlığına göre dağılır. Diyor mu ya? Bir adım daha atsa şeyi bulacak. Peki, bütün bunları buluyorlar, bütün bunları konuşuyorlar. Batı’da bunların gelişmesinden, Avrupa’da, Mülibüzen 300-500… Batı bunları okuyor. Peki, niye burada gelişmiyor, onlar da orada gelişiyor? Niye bunlar o aradaki bir adım altlayamıyorlar? Abiciğim, o çok çok ilginç bir soru çünkü burasının sosyal yapısı, çok sadmelere uğruyor. Hocam, biraz önce anlattım. Moğollar geliyorlar, darmadağın ediyorlar. Burada belli bir bağnazlık yerleşiyor. Çünkü halk kendini korumak istiyor. Kendini nasıl koruyacaksın? Elinde olmayan bir güce güvenmek istiyorsun. Hayali güçlere güvenmeye başlıyor. Ne oluyor? Dinler öne çıkıyor.
Bilimlerine geçiyor. Bilgimizi korumada dine geçirir. Ve o canla okuyor toplumu. Bitiriyor. Batı’da aynı hisler var ama Batı’da çok güçlü bilim adamları var. Bu Ortadoğu’nun sosyal yapısının bu kadar sadmelenmesi, örselenmesi… Peki Batı’da da tam tersi olmuyor mesela baktığın zaman. Özellikle bu veba salgının dinler bizi korumuyor, bilime geçirme noktasını… Evet, evet yani.
Bilime geçenden ziyade bakıyorlar ya diyorlar bu din, palavra. Bu kadar dua ettik, bu kadar bilmem ne yaptık. Papazlar öldü. Papaz da öldü, kral da öldü, dilenci de öldü. Ne biçim iş bu? Sonra mesela coğrafi keşiflere Müslümanlar katılmıyor. Onlar o kadar önemli ki renesansta. Ama zaten Müslümanlar bunu yapmamışlar daha önce. Arap denizciler her yere gitmiyorlar. Hayır, hayır. Arap denizciler Hint okyanusu çevresinde çok marifetliler. Şimdi Amerika’ya… Ya da Norveçliler gitmemiş mi? Norveçliler gitmemiş mi her yere? Hayır. Sadece Ansemedeo’zu düşün, Newfoundland’da, Greenland zaten buz gibi bir yer hiçbir halde demezsin. Kanada’ya gitmişler ama. İşte diyorum Ansemedeo yani Long Range Yaramada’sı vardır Newfoundland. Newfoundland şöyle bir yerdir. Ucuna gitmiş ve kalmış.
Ve Norveçliler oraya gittikleri zaman unutma Orta Çağ’ın sıcak dönemi. Oradan küçük buz çağına geçerken bu kolonilerin hep söylüyor orada. Ve unutuluyor buralar. Yani bunlar bir tek norz sagalarında yaşıyor. Değil mi Snorri Sturluson’un, Himes Kringlas’ın da bilmem nesinde falan filan yaşıyor bunlar.
Veya Edda’da, Edda’da var bunlar. Ondan sonra şeyde keşfedilmeye başlıyor. Amerika keşfedildikten sonra garip bir problem çıkıyor papazların karşısına. La burada insanlar var. Ama Tevrat’ta, bunlar da kutsal kitaplarda yok ya bunlar. Burada koca bir kıta var. O da kutsal kitapta yok. Şimdi Avrupalılar diyorlar ki ya Allah kendi yarattığını unutmuş muydu?
Veya bilmiyor mu buraları? Bu inanç sarsılıyor. Diyorlar ki ya biz biraz galiba kendi kafamızı kullanarak bir şeyler yapmak zorundayız. Sonra muazzam bir zenginlik geliyor. Yani Güney Amerika’dan gelen şey… Altı bir gümüş. Gümüş abi, potosiyi düşün ya. Herifin biri kalkıyor, Baviera’dan yeni bir yöntem buluyor.
Gümüş daha iyi nasıl üretilir diye pat gidiyor potosiye. Şimdi Avrupa’nın içerisinde muazzam bir hareketlilik var. Onun adama oraya gidiyor, onun adama oraya gidiyor, onun adama oraya gidiyor. Sonra Hollandalılar mesela değil mi? Linshoten’i düşün. Linshoten herifin tokyanosuna geliyor bakıyor. Neler var ya burada diyor. Hollanda birden bire Portekizlik kavalıyor. Güneydoğu Asiye’ye yerleşiyor.
Güneydoğu Asiye’ye yerleşen Hollanda’nın karşısına hiç aklına hayaline gelmeyecek bir problem çıkıyor. Yer çok hareketli. Muazzam volkan patlamaları. Korkunç zelzeler. Adam merak ediyor ya ne oluyoruz diyor. İyi mi? Mesela bir Alman vardır. Rum Fius diye bir adamcağız. Bu Alman Hollanda servisine giriyor. Hizmetine giriyor. Şeye gidiyor. İndonezya’ya gidiyor. Oradaki mini mini bir ada var. Amboyn adası. Ömrünü burada geçiriyor Fatih. Bu adam burada ne var ne yok topluyor. Amboyn şerahiteyten kamle diye bir kitap yazıyor. Yani Amboyn’ın Nadir Eserler kitabı.
Burada çalışırken bu adam kör oluyor. Fakat yanında bir yerli çocuğu eğitmiş. O yerli çocuk gidiyor topluyor malzemeyi. Bunu anlatıyor. Bunu anlatıyor adam yazıyor. O Amboyn şerahiteyten kamla. O kadar ilginç bir kitap ki mesela böyle bir kitap. Müslüman dünyasında yok abi. Mesela Koronado’yu düşün. Koronado gidiyor. Mendoza diyor ki. Ya diyor işte yedi şehrin geleneksel bilgi. Yedi altır şehir El Dorado. Aa diyor kuzeydeymiş falan. Bir git bak bakalım diyor. Koronado gidiyor. Şeye geliyor bugünkü yeni Meksika’ya. Kuivira’ya doğru giderken falan. Oraya geliyor. Yerliler var orada. Yerlileri diyor ki burada ne hayvanlar var.
Ne bitkiler var. Yerliler yazmayı bilmiyorlar. Alfabeleri yok. Koronado’yu anlatıyorlar da. Koronado en sonunda diyor ki bu diyor böyle olmayacak. Bir resimlerini çizin diyor. Deri üzerine adamlar resimler çiziyorlar. İşte şu hayvan var. Bu falo böyle. Efendime söyleyeyim. Tuma böyle bilmem ne böyle. Bilmem ne böyle. Bunları çiziyorlar. Koronado kendi giderken harita yapıyor. Ve adam bir.
Fiziki coğrafya kitabı oluşturuyor. Bu rapor Mendoza’ya gönderiyor. Büyük kanyon keşfediliyor. Arizona. Evet Arizona’daki. Neydi o? Lopez de Cardenas. Onunla beraber Sotomayor diye bir adam gidiyor oraya. Şey yazıyor. Ne yazık ki o kitap kaybolmuş. Sotomayor’unki kaybolmuş.
O keşfin tarihini anlatıyor adam. İspanyol oraya gidiyor. Muazzam kanyonu görüyor. Onunla da yetinmiyor. Albay Cardenas diyor ki aşağı inelim. Bunlar aşağı doğru inerken o karbonifer yaşlı bir kum taşı vardır kalın. Tüm düz duvar oluşturur. Teşkilatları olmadığı için onu aşamıyorlar. Dibine kadar inemiyorlar. Fakat bunların hepsi rapor ediliyor. Bunlar toparlanıyor.
Hepsi İspanya’ya. Şimdi düşünebiliyor musun? Bu bilgi yağıyor. Bu arada Katolik papazları inanılmaz kötülükler yapıyorlar. Mesela bir Maya kütüphanesini bunlar şeytan işleridir diye yakıyorlar. Eşek sürüsü bunlar hayvan bu herifler.
Ama son zamanlarda solcu coğrafyacıları Amerika Birleşik Devletleri’nde The Academic Left denen grup. Burdası keşif yapılmadı. Zaten insanlar vardı burada. Saçma sapan laflar söylüyorlar. Ve bu konkrüsta doğruları işte bunlar böyle köle peşinde koşan, altın peşinde koşan vahşi.
Yalan mı? Yalan. Bu adamlar son derece iyi eğitim görmüş adamlar. Oradan buraya gelen altınlar, öldürülen binlerce katledilen insan yok bir kere o palavra. Çünkü o kadar adam yok zaten orada. Ahmet abi ne diyeyim bence? Fatih o kadar adam yok. Ben takip etmekte zorlanıyorum. O kadar adam yok orada. Hastalıktan ölen var epey. Çünkü Avrupa’nın orada bilim minası. Onların tanımadıkları bir sürü şeyler.
O Cortez’in tabloları falan yalan mı? Kılıçtan geçiriyor yerli halkı falan. Cortez ile Montezuma, daha doğrusu aslı ki imparatorluğu savaşıyor. Tabi savaşta erik taraftan da adam ölüyor. Mesela… Pek eşitler arası bir savaş olmadığı kesin. Ama neden? Uzaylıların dünyaya gelmesi gibi bir şey. Evet. Abiciğim Cortez gidiyor. Adamın elinde ateşli silah var. Tamam mı? Öbür elinde ok var. Cortez’in balutu bitiyor hocam. Şimdi balut bitti. Cortez otursun mu? Albay Montaña’ya diyor. Bak diyor. Papakata Petl orada. Yanarda. Gidiyor sülfür topla diyor. Git oradan kükürt topla diyor. Albay Montaña gidiyor. Herifi 300 metre sallandırıyorlar kraterin içine. Bu olmuyor mu? Hayır. İnteresan yani. Kükürtü topluyor, getiriyor.
Kuş pisliklerini de topluyorlar. Adam barut üretiyor. Yani şimdi bak barutu üretmeyi biliyor. İspanya’da volkan mı var? Var. Kanarya adalarında var. Cortez nereden biliyor bunları? Cortez’in adamları nereden biliyor bunları yapmayı? Çünkü ona göre yetişmişler. Yani eğitim eğitim eğitim. Eğitim eğitim. Abiciğim bak bunun bir simetriğini ben hep söylerim. Şimdi Jared Diamond’ın kitabı.
İşte efendim bu hastalıklar bilmem neler olmasaydı. Bu yerliler bu kadar çabuk yenilmezdi falan. Hikaye neden hikaye? Bunun simetriği Asya’da olur. Asya’da bu hastalık problemi yok. Aynı hastalıklar her tarafta var. Fakat Yermak Timofey’eviç. Uralları geçiyor. Kucum Han’ın Sibir Hanlığını çökertiyor. 500 kişiyle aynı aynı Cortez’in elindeki güçle. Niye biliyor musun? Çünkü Yermak Timofey’eviç’in elinde bilim var. Kucum Han’ın elinde. Hatta Kucum’un şikayetini. Bilgi bilgisizliği de sökerdir. Kaçınılmaz olarak. Avrupa’yı Avrupa yapan bu coğrafi keşifler esnasında toplanan muazzam bilgidir.
Ve bir de Philip Melanchthon’un protestant ülkelerde başlattığı hareketler. Katolik ülkeler, Renesans’ın başladığı ülkeler olmasına rağmen, Galile’nin ülkesi olmalarına rağmen geri kalmışlardır. Çünkü Melanchthon’un getirmiş olduğu eğitim sistemiyle, herif Aristo’yu öğreniyor, onu öğreniyor, bunu öğreniyor. Ve bunları tenkit etmeye başlıyor. Galile, Aristo’yu tenkit ediyor.
Ondan sonra şey geliyor, Kepler geliyor. Keplerle beraber… Ahmet Hoca’mın da uyuyacak şimdi yalnız. Yok yok. Uyumayacağım ama biz gene nerelere geldik. Biraz onu düşünmüyor değilim. Abi harana dönelim. Biraz dönelim yani. Al, Cortez, Cortez. Haklısın, haklısın da. Şeyleri aşağıya indik. Şimdi bir iki şey söyleyeyim ben. En azından onunla ilgili görevimizi yerine getirelim.
Bir, şu sen her zaman bana sordun ve benim de her zaman girmediğim konu. Neden, neden İslam dünyası 300-400 sene hem bilimde hem felsefede çok yüksek düzeyde bir intelektüel faaliyet başarıyı gösterdikten sonra neden daha sonra yavaş yavaş geriledi, durakladı? Hatta hızlı hızlı belki. Evet. Yok yavaş yavaş. Çok hızlı olmuyor.
O ayrı bir konu. Yani o çok önemli bir konu. Yani onun tutuk da burada açıkçası hemencicik birkaç bir şeyle var. İkinci bir şey söylemek istiyorum. Gene belki aklıma geldi de onu ben hatırlatmaya çalışıyorum. Şimdi bu adamlar, bizim konuştuğumuz en azından iki tanesini biliyoruz. Başkaları da var ama onlar o kadar kalbül üstü değil. O kadar Avrupa yetkileri.
Bir de şu var. Bunların bazıların eserleri var. Yani şimdi Battani’nin eserleri yayınlanmış zaten. Okunuyor. Bazı eserler var daha alıvar kendisi yok. Ama bu bütün o dünya için söz konusudur. Öbürü de aynı şekilde. Şimdi bunlar bir taraftan çalışıyorlar.
Bir taraftan Batı’nın şeyin o dünyanın gözlemlerini öğreniyorlar. Öbür taraftan o dünyanın gözlemlerini geliştiriyorlar. Mesela bu tam yanın haranda içinde olduğu bölgenin, bu gökyüzünlerinin, gezegenlerin hareketlerinin gözlemler bakımından çok özel bir konumu var. Konumu ne? Bir defa bulutsuz. Kurak. Bir defa bulutsuz. Buralı gökyüzü.
Kurak. Avrupa’ya göre ekvatar’a daha yakın. Hava açık. Yani gökyüzünle diyorsun. Nemsiz. Efendim ha nemsiz. Yani bu çok önemli. Ama tabii bunlar kendileri de icat etmiyorlar bunu. Daha evvel Mesopotamyalıların yapmış oldukları, binler değil yapmış oldukları,
gözenler var. O gözlemleri yunan dünyasına aktarmak suretiyle, onların yaptıkları gözlemler var. Onların tekrar geri dönüp de bu tarafa, bu dünyaya o gözlemlerden hareketle yaptıkları yeni gözlemler var. Yani iki dünya patslaşmış. Evet patslaşıyor. Tam öyle Fatih. Şimdi bu konuya daha sonra gireceğiz. Şu kadarını söyleyeyim. Yani bu orta çağ veya İslam dünyasının biliminin özellikleri var. O biliminin özellikleri onu diyeyim yerinde ise biraz öyle diyeyim. Yani batının daha sonra çeşitli anlamda geçen gün başarıların temeli olan dener metodu,
deney metodunun, onun gerekli olan gözlem aletlerinin veya şey aletlerinin gelişmesinin sahibi olmuyorlar. Yani ilkçağı biliminin diyeyim yerinde ise konu sevmiyor ama paradigmatik birtakım sınırları var. Yani o sınırlarla, o sınırlara gelirsin, inceletmeler yaparsın, inceletmeler yaparsın, yaparsın ama
bir de o paradigmanın tümünü ortadan kaldıracak bir şeye ihtiyacın vardır. Teleskopu bulduğun zaman bu böyledir. Mikroskopu bulduğun zaman bu böyledir. Anlatabildim mi? Teknoloji çok önemli hocam. Yani öyle bir şey vardır. Dövüş varetlerini buldukça. Öyle bir şey vardır. Çok önemli. Bak 20. yüzyılda bile 2. dünya savaşı olmasaydı levah tektoniği çıkmazdı. Çok güzel. Çünkü deniz tabanlarına haritalama yöntemleri orada geliştirildi. Yani işte uzay teknoloji olmasaydı Hubble teleskobu olmazdı. Evet.
Yani böyle şeyler var. İkşam bilimi, artık aynısına girmeyelim. Dediktif. Dediktif bilimi yani matematiğe dayanıyor. Dediktif bilimin sınırları var. Bilmem anlatabildim mi? Matematik biliminin sınırları var. Matematiğin kendisinde bir takım doğa bilimlerin gerektirdiği o bir takım yeni şeyleri bulmazsan,
hani limitleri, travları, fonsu, fonsu bulmazsan, ilerleme imkanın yok. Gelebileceğin yer belli. Aynı şey gözlerinden söz konusu. Kepler geliyor takılıyor. Yani Newton’un büyük marifeti, Matematiği. Differanser ve entegral hesabı bulmaz. Matematiği bir de böyle şeyler var. Biz gene bu adamları… Newton’un kitabı ne? Principia matematica,
Filosofia naturalis, Principia matematica, filosofia naturalis gibi bir şey. Şimdi bu bir şeyi daha söyleyeceğim. Yani haklarını teslim eden, Şimdi bunlar bir taraftan çeviriyorlar, bir taraftan çevirdikleri eserleri üzerine yorumlar yapıyorlar, bir taraftan onları tanıtıyorlar,
bir taraftan da orada görmüş oldukları birtakım eksiklikler, yetersizlikleri de eleştirmeye başlıyorlar. Bir de hocam Kervanyolu burası, İpek yolu. Kervanyolu üzerinde yazı çoğaltılıyor, kitap çoğaltılıyor. Yani şu çevirmenler var ya mesela Sabit Ebu Kuru, hem orijinal hem çevirmek. Bir taraftan çeviriyor, bir taraftan çevirdiği adamları anlatıyor, öğreniyoruz onları, bir taraftan da onları eleştiriyor. Aynı şey Farabi için de söz konusu.
Farabi mesela 9. 10. yüzyıl, bir taraftan o Platon Aristoles’in kitapları üzerine bize bilgi veriyor. Onları şerh ediyor, öyle diyelim anlatıyor. Bir taraftan da orijinal diyebileceğimiz, yani şu kadarını söyleyeceğim hakikaten çok yüksek bir faaliyet. Tekrar ediyorum açık ve seçim bir şekilde söyleyeceğim ve idare söyleyeceğim. Bu dönemde, o yüzyıllar içerisinde, bu yaptıkları, bu dünyanın yaptığı, İslam dünyasının yapmış olduğu, bilim ve felsefalanında yapmış olduğu çalışmaların düzeyinde, dünyanın başka herhangi bir yerinde çalışmalar yok. Ben daha da çarpışmışım için söyleyeyim. Onlar olmasa Avrupa’daki bilim şahlanamazdı. Olamazdı yani. Hocam şimdi bir öğretim üyesi dostum şöyle bir şey sormuş. Yön kavramı ne zaman artıştı? Kuzey, güney?
Çok eski. Bak, Adli diye bir adamcağızın Rus Bilimler Akademisi 1910 yılında bir koca bir makalesi vardır. İlk haritalar. Orada var. Ve bu haritalar neredeydi? Yılkaç mesela. Taş devri. Adamın kağıdı yok, hiçbir şey yok. Boynuz üzerine çiziyor. Kuzey, güney, doğu batı.
Evet yani şuraya git diyor, burada diyor. Fakat öteki türlü kuzey, güney, doğu batı falan Asya’da mesela Türkler arasında renkleri var. Eski Türkler’de yönlerin renkleri var ki Çinliler’de de vardır. Çok ilginç. Ya bu tabii güneşle ilgili bu. Güneş buradan doğar, buradan batar. Bir de onun dik şeyi vardır. Ne derler?
Peki yavaş yavaş kapatalım diyorum. Saati yarıma doğru yaklaşırdık. Ahmet Hoca ben bir şey soracağım son kısa bir cevap alabilirsem sevinirim çok uzatmadan. Ahmet Hoca şimdi bu kazılarda bu bahsettiğimiz konularla ilgili yani bu yazmalar, kitaplar, bilim. Bu kazılarda sadece siz binaları mı bulacaksınız yoksa bu nevi şeyler çıkartma ihtimalimiz de var mı? Var. Şu an biz bulduk da yani bilimin somut belirtileri de kazılarda çıktı.
Örneğin resim 30 gelirse orada yazacağız. 30 arkadaşlar. İlaç ve parfüm şişeleri. O dönemde ilaç demek ki 11. 12. yüzyıla aittir. Kazdığımız analizde yaptırdık. İlaç parfüm demek damıtmayla oluşuyor. Damıtmanın da şeyi burada yapanlar kindi. İbn-i Sina Cabir bin Hayyad kimyada. O Cabir müthiş be.
Cabir müthiş be. Bunun şu an geldi şeyleri orada solda ilaç şişesini görüyoruz ki o sevciklularda da şey kullanılır. Birbirine dolanmış ejder figürleri hep o şeylerde vardır şu an geliyor ekranda da var resmi ilaç şişesi. Bundan 4 tane bulduk. 4 tarafında kabartma var. Bu şifayla ilgili hastalelerde, şifanelerde bu betim var. Ki aynı yerde 400’den fazla da parfüm şişesi hoş koku şişesi olarak. Sağda iki de o. Çeşitli motiflerde 400’den fazla böyle kazıda yoğun bulunan tek kazı bizimki. Buradaki hanımlar iyi kokornaymış yani. Dediğimiz gibi vurguladığımız gibi bunlar sadece eser olarak değil bunların içerisine konulan kozmetik ve sıvıların, hoş sıvıların damı tırmayla yapılması. Yani kinyada tabi. Burada kimyayı görüyoruz 11-12. yüzyılda Harra’nın ve hemen o işte baktığımız hocam hamamın hemen köşesindeydi bu.
Hem imalathanesi hem de satış yeri olarak kullanılmış. Yine bu 29’a da gelirsek bunu daha vurgulamak için resim 29’a. Orada da bulunuş anı ve yüzlerce parfüm şişesini göreceğiz.
29’lara şu an onlar çıkarken görüyoruz. Eskiden burası güzel kokuyormuş anı. Tabi yani Harra’nın temizlikte hocam günde gösterdik.
İnanılmaz yani sabun bile bulduk ki su haznesi var Cullap’tan gelen oradan şehrin her tarafına dağıtılıyor kanallar. Şu an 32 tane bu lavabonun olduğu şadırvanlı bir avlu var ve hepsinde musluk var. Musluk izleri ve özel özel her kişiye duvarları yapılmış.
Yani Yunan Roma’daki gibi Latvianlar yan yana oturmuyor. Hep özelleştirilmiş duvarlarla ve hepsine küçük havuzlar yapılmış. Hocam bilir dedik helaya gittik. Direkt su geliyor ya. Evet direkt su geliyor. Bilir dedik ama helaya gittik. Ama kardeşim. Evet 27. Resim 27’e de gelirsek hassas terazi üretimi.
Şu an yine tabi burada buranın harika haline geliyor. O zaman hassas teraziler ticaret adı da kervan yol anlamında asur ve kalde dilinden geliyor. Adı nereden geliyor? Harran adı asur kade dilinde kervan yol anlamında. Dolayısıyla zaten ticaret yani kalde ve asur deniyor.
Yani şeyden daha önce çünkü o zaman şeyler Aramiler filan çok geç geliyor. Ta adı 2400’lerde bu epla mari arşivlerinde var. Orada geçiyor şeyde Halep’teki filan arşivlerde. Bunlar hep sami dil yani.
Hatta isimlerini de hemen çivi yazılı resim altı gelirse orada Harran’ın atları çivi yazılı olmak üzere göreceğiz. Harran Harran’u Yunan Roma’da Kare diye değişiyor bir ara. Daha sonra Harran tekrar geliyor ve şey Justinia Hellenepolis işte büyük iskenlerle birlikte o batı kültürü. Buraya geliyor doğu batı inancı burada sentezleniyor. Bilim filan harmanlanıyor ve inanç yönüyle de her taraf Hristiyan veya büyük coğrafyalar Müslüman olurken Pagan inancını devam ettiriyor. Harran’i veya Saby olarak. Dolayısıyla buna Hristiyanlar Hellenepolis olarak da adlandırıyor. Dolayısıyla çok atlı bir yer Harran aynı zamanda ki sadece bununla kalmıyor. Sabit bin Kurran’ın kızamık aşısını bulduğu ifade ediliyor. Yok abi. Öyle yazılmış. Ama yazan kim? Yazan yazılmış ve şu an bilim insanları. Bilim insanları başverin. Belge ne?
Yine Yunus El Tabib Harrani Harrani de bir şurup buluyor. Bu şifa ile Endülüs’e kadar. Endülüs’e kadar da gitmiş Harranlı. Endülüs’e kadar da giden yine Ahmet bin Vasıf var. Dolayısıyla Harran’da gelişen bilim Bağdat’a ulaşıyor. Bağdat’ta baş öğretmen oluyor Sabit bin Kurran.
Oradan da zaten el yazmaların Endülüs’e gittiği ve oradan batıyı etkilediği. Harran’da Bağdat’taki el yazmaların ta Endülüs’ü. Tabii tabii. Bilim insanları yaklaşık 400 tane Harranlı bilim insanının olduğunu şu an Harran okulu filan diye yapılan sempozjimlerde kitaplarda yazılıyor. Yani Harran’ın bilime katkısı inanılmaz derecede zaten Harran’ı da anlatırken hep biz ticaret, bilim ve inanç diyoruz. Yani sadece Sin, Pagan, inancı yanında bir de bütün kutsallık kitaplarının işaret ettiği Hz. İbrahim’in yaşadığı yer. 75 yaşına kadar burada yaşıyor Harran’da.
Yok Harran’da. Kutsal kitaplar Harran’ı işaret ediyor. Ama yani ben de Şükrün saplamasını yapayım. O masal. Yani Harran’da yaşadığından bahsediliyor hatta. Hocam masal o. Ondan hepsi masal. Yani İbrahim diye bir adamın yaşadığı malum değil. Ama o zaman da her şey bir şey malum değil de. Tabii. 75 yaşından sonra mı? Sonra ayet geliyor. Tevrat’ta da geçiyor.
İncir’de de, Kur’an-ı Kerim’de de ayetle birlikte Kenan iline kalk git diyor. Ve Kenan iline eşini, çocuğunu alarak gidiyor. Hatta çocukların evleneceği zaman İsa’ka buradan evlenme diyor Kenan ilinden. Benim ata yurdum var Harran diyor. Oradan evlen diyor ve onun hizmetçisini gönderiyor ve Yakup’un kuyusu hemen yakında Harran’ın surları geliyor.
Onun başında Rebeka’yı görüyor ve ona İsa’kı istiyor. Rebeka da kabul ediyor. Dolayısıyla gelin gidiyor Hz. İbrahim’e. Daha sonra Rebeka’nın oğlu Yakup kardeşiyle kavga ediyor. Annesi de diyor git dayın Laban var Harran yakınında. Orada kal diyor. O da yine Yakup’un kuyusu başında. Yakup’un kuyusu kâfında duruyor. Evet. Bütün hayat kuyruğu çelişiyor. Rahel ile karşılaşıyor. Ona aşık oluyor. Daha sonra dayısının kızı olduğunu öğreniyor. Dolayısıyla bu şekilde yani İbrahim’in ata yurdu olarak da görülüyor ki yine araştırmalarda. Urfa’daki mağarada doğmuş sonra buraya mı getirmişler? Yani şimdi. Ya İbrahim Urlu denir. Asıl Urlu deniyor. Mesopotamya. Ben hocamın lafını keseyim. Burada bütün bu söylenen kişiler tarihte yok. Kendini de söyledi. Bunlar hepsi o üç tane kutsal kitap denilen. Aslında. İstersen Celal sen bu konuya içine gel. Hayır hayır baba önemli. Suriye din geleneği Mesopotamya din geleneğinden türemiş bir yan branştır.
Bizim bugün İbrahim’i dinler dediğimiz işte Musevilik, Hristiyanlık arkasından İslam. Yani Museviliğe bakıyorsun. Musa peygamber diyorlar. O da bu da tarih bilmiyor. Yok öyle birisi. Musevilerin kitabında bir Mısır’dan çıkış vardır meşhur. Yok öyle bir olay. Bu incelendi, yayınlandı. Dolayısıyla hocanın söylediği Harra’nın Menkbevi tarihteki önemini anlatıyor.
Şimdi siz şeyi bilirsiniz ilk Mutasavvufları köprülünün orada hem Yunus’un hem Ahmet Yesevi’nin köprüle önce Menkbevi tarihi anlatır. Sonra belgesel tarihi anlatır. Hocanın söyledikleri tamamen Menkbevi. Belge yok. Ama inanç olarak devam ediyor. O önemli. 5. yüzyılda Egeria var kadın rahibe. İspanya’dan kalkıyor haç yolunu ve İbrahim’i olduğu için Harra’da özellikle uğruyor. Buraya geliyor. Psikopos kendini üç kiliseyi gezdiriyor ve Rakka kapısı yanında da kilisenin yakınında ben diyor. Hazreti İbrahim’in evine beni götürdü Psikopos.
Evini gördüm diyor. Demek ki Hazreti İbrahim’in milattan önce 1800’lerde yaşadığı şu an inanılıyor. Yani dediğim gibi. Dolayısıyla demek ki diyoruz. Ta 5. yüzyıla kadar o ev bir şekilde Harra’nda varlığını korunmuş. Harra’nda yaşam sualması necdeliyle korunmuş. Ve İslami dönemde de seyahlar hep Hazreti İbrahim’in mescidinden bahsediyor. Ve Rakka kapısı yanında mescidi de var. Peki orayı araştırıyor musunuz? Kazıyor musunuz? Orayı şu an araştıramıyoruz. Hocam İbrahim’i bulursanız muazzam bir şey olur. Üzeri gece kondu. Yani şu an Harra’nın pek bu şeyde önemini göz önüne getirmiyoruz ama Harra’nda 40 tane beton ev yapıldı kaçak olarak. Mahkeme yıkım kararını verdi ve yıkılan hiçbiri yok. Dolayısıyla Hazreti İbrahim’in evinin üzerine bile gece kondu yapılmış durumda. Türkiye gerçeği budur. Maalesef Harra’nın bir de gerçeği bu. Bunu da söylemek zorundayız çünkü Harra’nı gelecek nesillere bırakmamız için bizim öncelikle burayı bir korumamız gerekiyor. Ve ona da yetkililere buradan da duyuruyoruz. Herkes görevini yapsın diyoruz. Ahmet Hocam son sözü sizden alayım. Evet son söz şu. Bu konuda bir şeyler söylemek zorundayım gene. Buyurun.
Solumda Menkıbe’den ibaret olduğunu söyleyen bir dostum var. Solumda bilim adamı arkeolog Menkıbe midir değil midir şeklinde biraz tereddüt ediyor bir adam var. Şimdi bakın İsa’nın bile tarihi bakımdan yaşanmış olduğu… Tartışmalı.
Tartışmalı falan değil. Herhangi bir kanıt yok. Hiç belgeler yok. Tarihi bakımdan. Şimdi bir şeyin tarihi bakımdan kanıtlanmamış, vesikalandırılmamış, belgelenmemiş, tarihi ifade eden, tarih bilimini şey yapan, tarih bilimin standartları bakımından böyle bir durumda olması başka bir şey.
Bir şeyin tümüyle efsaneden ibaret olması başka bir şey. Arada bir şey bulmaya çalışıyorum. Bak ne diyorum, Hoca haklı. İbrahim tarihi bakımdan elimizde bulunan belgelere göre şu anda mevcut değildir. Ama efsanevi olarak var. İsa da mevcut değildir. Çünkü tarihi bakımdan İsa’nın mevcut olması için ne olması gerekir?
Roma devletinin tarihin kabul ettiği standartlara uygun belgelerinde, mahkeme belgelerinde, numizmatikte paranın üzerinde şurada bile şey olmasınlar. Varlığı yok. Fakat Flavius’ta var. Yosef usta, pardon. Yosef’i bahsediyor. Ha mesela bu. Yosef’i bahsediyor. Ama şimdi yine tarihi bakımdan. Yosef’i bahsetmesi tarih değil. Biraz anlatabildim mi? Kayıt yok.
Kayıt başka bir şey. Ha o başka tabii. Ama ötekilerde… Bir tarihçi olarak bir tarihçi olarak bir tarihçi olarak emniyetli bir adam olduğunu bilmiyoruz kendisi. Ama ötekilerde bir Yosef’i bile yok. Peki tamam itiraz yok. Ama Muhammed’in tarihi olarak… Kesin o. Kesin. Bu netel şey yok. Gayet belgeli. Buradan bir şeye varalım gene. Ben kavramları hep açıklığa kavuşturmaya çalışıyorum. Şimdi bana sorarsan, bana sor.
Evet. Musa bir efsane midir? Bence biraz efsaneden daha fazla bir şeydir. Çünkü eğer Musa denilen bir adam… Ha. Musa ile ilgili söylenen sözlerin içerisinde hikayenin içinde epey efsane vardır. Ama Musa denilen bir adam olmamış olsaydı, Musa’yı bilir diye bir şey olmazdı. Bilmem anlatabilir miyim ne demek istediğini? Sonra da çıkmayacağım ama Musa’yı bilir. Ben, Mehmet Hoca’ma…
Yok şeyde bir başka bürokrat arkadaşımız geldiydi. Ona dedim, ya Tevrat diyorsun. Tevrat için bir sürü kitapın yazılma tarihleri milattan önce 2. 3. yüzyıl. Doğru. Çok geç. Yani dolayısıyla Musevilik diye bir din yok ortalıkta daha. Çok doğru. Ya Ezekiyel kitabına gelene kadar zaten tek tanrılı din kavramı yok Yahudilerde. Dolayısıyla Musa’nın yaşamış olması mümkün değil.
Çünkü Ezekiyel kitabına kadar öyle bir şey yok ortada. Bunların hepsi incelenmiş, detaylı olarak belgelenmiş şeylerdi. Ya hocam şimdi şöyle diyelim, insanların inandığı şeylerle ilgili… Inanç başka bir şey. Belgeye dayalı, bilgiye dayalı, veriye dayalı bir şey değil. Hatta ne kadar belgeye ve veriye dayalı değilse o kadar fazla inanç. O yüzden de bunları tartışmanın bence bir yeri yok yani. Ya sen tertuliye anusunun dediğine geldi. Ama sürü konuşmaların bir yeri var. İnanç nedir bilim nedir? Sen de onu yapıyorsun. Aynen öyle. Yani bir şeyin inanç konusu olmasıyla bilimin konusu olması, inançsal olması ve bilimsel olması… Ayrımı hepimizin yapmak zorundayız. Doğruyuz. Bu inancı küçüpsemek anlamına da gelmiyor. İnançta, bilim aramada alem yok. Yani artık bunları çözerim artık. Nedir bu bitme süs gelmek saçmalıklar?
Bunları çözerim artık. Dünya bunları çoktan geçti. Ben bir Hristiyanla konuşsam şimdi. Desem ki Ya İsa tarihsel bakımdan var olduğu sabit değildir. Evet, haklısın. Veseli bitti. İnanıyor musun İsa’ya? Tabii ki inanıyorum. Tamam ya. Bitti. Boş konuşuyoruz. Çok boş konuşuyoruz. Enerji kaybı hocam. Peki söylemek istediğin buydu. Teşekkür ediyorum.
Değerli izler, Haran’dan yayın yaptık. Şahane bir yer gerçekten. Çok güzel bir yer. 10. 15. kaçıncı olduğunu bilmediğim genişim. Her fırsatımda geliyorum açıkçası. Çünkü bambaşka bir yer burası. Gerçekten insan geldiği zaman farklı bir havaya giriyor. Farklı bir ruh haline giriyor. Binlerce yıllık kültürün getirdiği bir şey vardır burada. O yüzden herkese çok tavsiye ediyoruz buraya gelmeyi. Üstelik de çok gelişen bir yer.
Gelişen yer derken şunu kastediyorum. Asla bozulmuyor. Olduğu gibi büyük oranda korunmuş bir yer. 2500 senedir korunmuş bir yer onu söyleyeyim size. Yıkılmış ama en azından yıkıldıktan sonra üstüne katman katmamış yer olmamış. Hocamın da söylediği gibi kolayca alttan çıkardığı birkaç noktasında ufak bir ekranda. Hocalar yoğun diyorum ben de. O hamamlar harika. Surları kaldırmış. Surlar bayağı çıkmış vaziyette. Her geldiği daha iyi görüyorum. Saray çıkarmış.
Urfa kimliğini giderek kaybediyor. İnşaat yığının altında. Urfa’nın giderek Urfa olmaktan çıktığını. Modern bir kent aynı gibi ama Urfa olmaktan çıkıyor. Fakat harlarken kimliğini çok koruyarak yer üstüne çıkartılıyor. Fatih giderek daha çok buluyor. Urfa’nın tersine. Burası daha çok harlanır. Daha çok kimliğini bulan bir yer. Daha çok gerekirse çok da iyi yatırımlar yapılmış. Çok da çalışkan bir bürokrasi var burada.
Özellikle değerli kaymakamımız çok hoş şeyler yapmış. Gelir sağlayan işler yapılmış. O gelirle buradaki arkeolojik faaliyetler bir anlamda yürütülüyor. Hergün de tanıştığımız çok memnun kaldık buradan. Çeride gidecek çok yer var. Sadece Urfa’da değil. Urfa’da çok iyi bir müze yapıldı. Şahane bir mozaik müzesi var. O da şans eseri bulundu. Bir çocuk bahçesi yapılmak için yer kazılırken. Zaten mozaikler çıkınca bahçe iptal oldu. Üstüne bir müze inşa edildi. Doğru mu hocam? Doğrudur. Amazonlar villasının üstüne. Evet. Hemen yanında şahane bir kent müzesi yapıldı. Göbekitepe ayrı bir şey. Yine buradan otomobile çok kısaca ulaşacağınız Mardin. Mardin’de şahane yerler. Hem Mardin kenti güzel hem Mardin çevresinde çok iyi arkeolojik alanlar var. Özellikle darayı herkese tavsiye ediyorum görmeyi. Herkese iyi geceler. Yarın akşam İstanbul’da olacağız. Ben Samadetken zaten tekrar İstanbul’a döneceğim. Gönül ister ki burada biraz daha vakit geçiremem. Ne yazık ki mümkün değil. Bu hafta Teketek’in son haftası. Sonra bir aylık ara vereceğiz Teketek’e. Tatil yapacağım bir ay süreyle. Yarın akşam İstanbul’da stüdyoda görüşmek üzere.
Hoşçakalın.