Ekonomide Çin’in yaptığını biz yapabilir miyiz? | Teke Tek Bilim – 13 Aralık 2021
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=qahb5bx2cgM.
Derecede Tek Etek İyi akşamlar Derecede Tek Etek Bilimi’ne hoş geldiniz bu akşam. Ekonomi bilimi üzerine konuşacağız ve Türkiye nereye gitmeli, nereye gitmemeli meselesi ile alacağız.
ekonomik sadece sayılardan ibarettir. Faiz, dolar, döviz midir? Bir ülkenin en önemli meselesi. Bunu konuşacağız. Onun yanı sırada elbette ki Türkiye İngiltere Modu ekonomik koşullara bağlı olarak Türk halkının ne kadar fakirleştiğini, bu fakirleşme engeleminin yolunun ne olabileceğini ya da bunun nasıl kompansı edilebileceğini ele alacağız. Çok değerli iki konum var. Profesör Doktor Eniş Elden, Kadirasyon Üniversitesi öğretim üyesi ve daha önce de konumumuz olmuş. Hatırlayacaksınız. Profesör Doktor Ufuk Akçayit, Chicago Üniversitesi öğretim üyesi. Dayın Elinç Elden’a ilk sorumuzu yöneltelim. Hocam hoş geldiniz. Çok teşekkür ediyorum. İlk tek tek değil mi? Daha önce hatırlamıyorum. 2009’da yapmıştık. Yapmayın ya. Oh yaşlandım iyice ben. 2009’daki krizi… Ya din gibi 12 sene olmuş. Düzeltici savaş diye bir konjonktür kavramı tartışmıştık. Hatırladım 2008 sonrası. Doğru hatırlıyorum. Evet. Doğru doğru. Çok özür diliyorum. İkinci dek de ama bu kadar ara vermeyeyim bir daha. 12 sene. Sağ olun.
Sonras proportions那我們zna, da daha öavenlerimizinjorянı, Elon ve Literafon askerlerinin pek azception ismi. İş Под Your Fire ad沖 AL Link detector이어i *** pricing your
20 diyelim yuvarlak, vatandaşın hissettiği enflasyon 50’ler civarında, Amerika’dan bir profesörün iddia ettiği enflasyon %85 civarında, ben bunların hepsinin afaki olduğunu düşünüyorum çünkü önemli olan vatandaşın hissediği enflasyon ve onun da %40’ın altında olmadığı çok aşikar görünmekle beraber. Şöyle bir tez doğru mudur ya da sizin ne deriz? Bu enflasyon en çok kime etkiler? Enflasyon yükselmeye başladığı dönemlerde toplumsal katmanlarda
en çok kime yönelik bir etkisi olur? Kim önce darbeyi alır? Sayın Altaylı, kuşkusuz ekmek. Yani enflasyon her şeyden önce emeğiyle geçinen insanların vuruyor ve klasik politik ekonomide ekmeğin fiyatı aslında ücret fiyatıdır. Ekmeğin fiyatı yılbaşından beri tüyük verisi mal bazında fiyatları açıklıyor.
Ortalama ekmek fiyatı %27 artmış durumda. Bu Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dediğimiz Temmuz 2018 ki öyle zannediyor ki bugün sık sık bu Temmuz 2018 dönemine referans vereceğiz. Ben birçok araştırmayı, veriyi Temmuz 2018 bazlı olarak şimdi artık dile getiriyorum. %99.8 artmış durumda ekmeğin fiyatı. İki buçuk senede. İki buçuk senede. Ücretler %99 artmadı. Bunun üzerine bir de bu sadece enflasyon, bir de hayat standardı üzerinden milli gelirin artış hızını koyun. Emekçiler buradan çok uzaktalar. Reher ücretler geriledi. Reher ücretler geriledi ve milli gelirden dolayısıyla ücretin aldığı pay bu dönemde 9 puan düşmüş durumda. Milli gelirin içindeki istatistikler daha geçen hafta yayınlandı malumunuz.
%7 büyüyor Türkiye, mucizeler de yaşanıyor. Fakat bu dönemde 9 puan %35’ten %26’ya ücretli emeğin milli gelir içindeki payı. Bu Bileşim Milletleri’nin UNCTAD, Bileşim Milletler Ticaret ve Kalkıma Konferansı diye kısaltılıyor. Bunların çok güzel bir grafiği var. Timsah kapitalizmi diyor.
Bir tarafta emeğin payı aşağı doğru giderken bir tarafta şirketlerin ve özellikle uluslararası şirketlerin taşeron bölümünün milli gelirlerden aldığı pay bütün dünyada yükseliyor. Sorunlar biraz da bugün belki sık sık vurgulayacağız. Türkiye’ye özgü değil. Küresel kapitalizmin 21. yüzyıldaki tezahürat iş biçimi, emeğin milli gelirden aldığı payı geriletmek. Enflasyon bunun enstrümanlardan bir tanesi. Sadece enflasyon değil. Çarpıp teknolojik ilerleme, bir tarafta dijitalasyon, bir tarafta otomotikasyon, ufuk hoca da bu konuya girecek. Cinsiyet bazıda eşitsizlik. Türkiye bir asgari ücreti ülkesi olarak biliniyor. Ve emeğin milli gelirden aldığı pay düşerken kadın emeğinin özellikle
toplam emekçilerin aldığı pay içindeki oranı daha da geriye düşüyor. Ortalama ücretlere bakımından çok ilginçti ki eğitimli genç kadın özellikle düşüşte. Eğitimli genç kadınlığı işsizliği bugün Türkiye’deki en yüksek işsizlik kadını. Kaç oranı? 40.000 %29.9 Ve disk araştırma dairesi bunu sıralıyor. Ortalama açık işsizlik oranı malumunuz %11.2. Öbür taraftan bir de geniş tanımlı işsizlik tanımlıyor artık TÜİK Avrupa standartlarında. Bu 8.281.000 kişi, %22’si iş gücünün %22’si işsizliği.
Bunun için de zamana bağlı eksik istihdam teknik kavramlaması da potansiyel iş gücü ve açık işsizler. İş arayıp da bulamayanlar. İş aramaktan vazgeçmiş fakat herhangi bir iş teklif edildiği vakit iki hafta içerisinde iş başı yapmaya hazır olan bir altılı kimse. Bunun içindeki toplam %22 bunun. Fakat kadınların oranı dediğim gibi %29’a. Çünkü bu mesela OECD ortalaması ne burada veya az gelişmiş, çok gelişmiş ülke ortalamalar arasındaki farklar ne? OECD ortalaması %15’ler civarında. İşsizlikte? Evet, altın işsizlikte. Altın işsizlik.
Uluslararası Çalışma Örgütü yeni bir kavram ortaya koydu bu Covid Pandemisi nedeniyle. İş gücü kayıplarını saatlik iş gücü kayıpların üzerinden tam zamanlı iş gücü kaybı kavramına getirdi. Bu şu anda OECD %12’ler civarında. Türkiye bu Covid Pandemisi boyunca da ondan önce yaşamakta olduğu çalkantılar boyunca da işsizlikle mücadele etmedi. Kredi genişlemesine parasal genişlemeye dayalı, borçlanmaya dayalı bir strateji izledi.
Öyle zannediyoruz ki buradaki ipuçlarından hareket ediyoruz. Ucuz faiz olsun, insanlar ucuz borçlansınlar, ucuz borçlanmayla tüketsinler, bir taraftan bir refah elde edilebilsin. Fakat öbür taraftan da borçlanmaya dayalı bir tüketim patlaması üzerinde bir büyüme, saman alevi gibi büyüme yaratılsın. Bunun sınırları var. Bunun sınırları önce enflasyon olarak.
Bu şey gibi değil mi? Kütüphane, kitap yaparak ısınmak gibi bir şey değil mi bu aslında? Doğru bir metafor. Elinizdeki vanları geleceğinizi ipotek alarak, ipotek ettirerek bir defa ısınmak, durumu idare etmek. Bütün bunlar arasında tabii reel ücretlerin gerilemesi ve bir taraftan da borçlanmaya dayalı bir ekonomi hamlesiyle vatandaşla da bir rahatlama tüketebiliyorum.
Öyleyse varım duygusu yaratıyor. Fakat bunlar tabii sürdülemez büyüme dalgası. Türkiye’nin istihdam arttırıcı ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün insan onuruna yakışır iş dediği bir tanımlamayla istihdamını arttırıcı,
yüksek teknoloji ürünlerde ve bir de E5’in doğusu diye ifade ettiğimiz Ankara’nın doğusuna milli gelir faaliyetini taşıması lazım. Bu çarpıklık, bu ikili yapı birden fazla Türkiye’nin Türkiye içinde var olması bütün Türkiye’yi aşağıya doğru çeken bir olgu yaratıyor. Bütün bunları biz kısa dönemde döviz krizi olarak görüyoruz, enflasyon olarak görüyoruz.
Bu bir düdüklük tencere gibi yani Türkiye’nin uyguladığı düşük tasarruflu, sanayi sizleşmeye yönelik düşük yatırımlı strateji ve sanayiden dışarıya kayan yatırım performansı,
inşaat, imar rantları ve spekülatif üzerinden, spekülatif çalkanlar üzerinden kurgulanan bu büyüme politikası hem emek istihdamını geriletiyor hem de yurtdışından ithal, ithalata dayalı bir sermaye yoğun teknoloji Türkiye’yi mahkum ediyor. İtal sermaye.
Ve sermaye yoğunluğunu Türkiye’de izlediğimiz vakit bugün sermaye emek oranının sabit fiyatlarla 2020 fiyatlarıyla emek başına 50 milyon Türk lirası giderek yükselen bir çizgiye doğru yükseldiğini görüyoruz. Bu ne demek hocam tam olarak?
Bu şu demek bir işçinin kullandığı sermaye giderek daha fazla artıyor, emek girdisi yerine sermaye girdisi. Ucuz çünkü. İşçi sayısı artmıyor ama sermaye artıyor. Evet veya tersten düşünelim her bir milyon Türk liralık katma değer yaratıldığında, milli gelir yaratıldığında 2010’dan bu yana yaklaşık 50 işçiyle başlayan TÜİK resmi verileri şimdi 30 işçiye kadar gerilemiş durumda. Yani birim milli gelir üretiminde emek girdisinin kullanımı neredeyse yüzde 40 son en sene içinde 10 sene içinde düşünüyor. Peki bu işçinin verimliğinin artmasından dolayı mı niye böyle oluyor? Hayır bu işçinin verimliği olarak düşünemez çünkü işçinin verimliliği olsaydı bu ücretlere yansıması gerekiyordu. İçsat ve toplumsal olarak da. Bu doğrudan doğruya işçi kıyımı dediğimiz yani işçiyi uzaklaştıran tabi bunlar resmi rakamlar işçiyi taşeronlaştıran, informalleştiren ve sosyal dışlanmayla iş gücü arenasından formal ilişkilerden uzaklaştıran bir sürecin doğrudan yansıması. İşte bu süreç milli gelir de son 2.5 sene içinde 9 puan emekçinin payını gerileten olgu.
Peki bugün baktığımız zaman konuşulan konu özellikle asker ücret pazarlığında ama asker ücretten uzaklaştığımız anda, asker ücret dışına çıktığımızda da bütün her türlü emeğe yansıyacak bir artış pazarlığı var. Asker ücret ne kadar artsın diye. Yüzde 30 diyen var, yüzde 28 diyen var, yüzde 20 diyen var, yüzde 40 diyen var.
Bu tabi kaygı yaratıyor. Niye kaygı yaratıyor? Çünkü zaten ucu ucuna idare ettiği söylenen ortamdan ötürü birtakım sektörler diyorlar ki bu işçi ücretle biz batarız ve zaten kayıt dışı olan ekonomi daha fazla kayıt dışına kaymaya başlar. Bu da sosyal güvenksinin daha da büyük açıklar vermesine sebep olur. Bu böyle bir durumda yüksek ücret artışları sıkıntı yaratırlar.
Diğer taraftan insanlar ise bugün baktığımız zaman 2.999’dan bu yana hep kendi benzeri ülkelerdenin en yükseği olan Türkiye’deki asker ücret şimdi benzeri ülkelerin en düşüğü seviyesi gelmiş özellikle asker ücret 350 dolarlardan yanlış hatırlamıyorsam 190-180 dolarla geriledi. Geriledi ki bu bir zamanlar alay ettiğimiz Bengaldes, Hindistan, Pakistan, Vietnam benzeri bir asker ücrete tekabül ediyor. Bunu dengelemek için ne yapmak lazım? Yani emekçinin bu söylediğiniz başkan isimli geçişten bu yana olan 9 puanlık kaybını ortam kaldırmak için ne yapılabilir? Ya da nasıl bir zam nasıl bir şey önerirsiniz? Şimdi her türlü zam eğer sürdürülebilir bir büyüme kalkınma eğitim ve teknoloji destekli bir büyüme modeline dönüştürülmediği sürece bir ancak nefes alma. Nefes alma, geçici bir nefes alma. Son iyi sonu.
Şimdi mevcut 3.577 lira bürüt ücret çok kaba bir hesap yapalım Türkiye %21 bir enflasyon yaşadı o da tüfede. Gıdada %29. Gıdada %29 ve üretici fiyatlarını veya gıda hiç karıştırmayalım tamamen tüfe yüzünden gidelim. %50 de büyüdü. Açıklanan tüfeden bahsediyoruz.
Evet yani %21 bir defa bir hayat standardı korumak için bir zam olacak bir de milli geliden aldığı refah payını %7 büyümeyi de koyalım. 4652 lira yapıyor. Bunu biraz evvel vurguladığınız gibi gıda fiyatları üzerinden emekçinin yani tüketim sepeti içerisinde ağırlıklandırılmış sepet üzerinden parsak 5000 liraya kadar çıkıyor.
Disk araştırma dairesi geçen sene daha yenilemediler ama ortalama olarak aynı kurallar geçerli. Türkiye’de asgari ücret ve daha altında alan insanların oranı %40 olarak veriliyordu. Kadınlarda bu %68.
Yani gene kadın emeğinin alabildiğine sürüldüğü ve ortalama olarak da Türkiye’de ortalama ücretin artık asgari ücretleştirildiği bir dönemdeyse ortalama ücretin asgari ücreti oranı erkeklerde 1.50 kadınlarda 1.24.
2006’da bu 1.68 erkeklerde ise 2 idi. Yani Türkiye giderek ortalama ücret seviyesinin asgari ücretleştirildiği asgari ücret malumunuz geçimli ücrettir. Yani bir emekçinin bekar bir emekçinin tüketim kalıbı üzerinden kurgulanır. Halbuki kendisi ve ailesi ve çoluk çocuğunun insanca yaşamasına yetecek bir ücret olarak biyolojik olarak tanımlanması lazım.
Bu şimdi bizim kabaca yaptığımız resmi verilerden hesapla en az 4652 lira fakat refah payını gerçekten tüketim payı üzerinden hesaplarsak 5.000 lira düzeyinde olması gerekir asgari ücret. Bunun üzerine bir vatandaşlık temel geliri belki programın ileriki saatlerinde buradaki çalışmalarımızdan da bahsederiz.
Sürekli bir vatandaşlık geliri politikasıyla sürdürülmeli bunun finansmanı için sağlanacak stratejiler üzerinden düşünülmeli ve bu bir defalık nefes almayı hiç olmazsa orta döneme yayıp
ondan sonra da Türkiye’de yeni bir teknoloji yeni bir eğitim hamlesi ve reformuyla beraber sürdürülebilir bir kalıba ve coğrafi eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik Ankara’nın doğusuna Türkiye’nin refahını taşımaya yönelik bir yatırım stratejisiyle birleştirilmeli. Peki hocam bunu tekrar döneceğiz. Vatandaşlık temel geliri meselesi kulağa ilginç gelen bir kavram ama başka bir şey sormak istiyorum size.
Bunu ben anlamakta zor düşünüyorum. Birkaç kez de yazdım ama kimseye de pek umursadığı da yok. Şimdi Türkiye düzenli olarak faiz düşürüyor. Daha sonra Türkiye demeyeyim. Merkez Bankası düzenli olarak faiz düşürüyor. Son olarak 15’e düşürdü. Şimdi herkesin korkusu 10’u düşürmesi çünkü bir 200 bas puan düşüşünden daha bahsediliyor. Çünkü Cumhurbaşkanı buna talimat vereceği söyleniyor. Cumhurbaşkanı talimatına Merkez Bankası başkanın uymaması söz konusu olmuyor zaten genel olarak. Ve doların daha da yükselmesinden herkes çekiniyor. Gerçi her ne kadar maaşını dolar olarak almıyorsak da ki bu metaforu anlamak zaten mümkün değildi. Niye mümkün değildi? Çünkü doları maaş olarak alamaz. Dolara yükselmesinden rahatsız olmaz. Tam olarak dolar olarak maaş almayan bunlara rahatsız olur ama böyle bir garip bir şey söylendi Türkiye’de. Muhatabı da böyle kuzu gibi dinledi onu niyeyse. Herhalde o kadar anladı ekonomiden. Faizler düşüyor. 10’u düşecek belki 10’u kez düşecek. Belki diyecekkenki hiç faiz maazinde kalmadı. O bile daha iyi belki. Ayrıca bir şeye ben dikkat ediyorum. Türkiye’nin borçlanma yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti hazinesinin borçlanma faizi düşmüyor. Bu düşen ne? O düşmeyen ne? Yani biz neyi düşürüyoruz? Mesela bizim hani deniyor işte tefeci faizi, devlet tefeciye faiz veriyor. Tefeci faizimiz düşmüyor bizim. Düşen ne, düşmeyen ne?
Sayın Altaylı aslında konunun tam özüne temas ettiğiniz bir soru bu. Kamuoyunda şimdi şöyle bir yanılgı var. Şöyle bir algı ve bu öyle zannediyorum ki resmi olarak da pompalanıyor. Zannediliyor ki Merkez Bankası ülkenin faizlerini belirliyor ve bütün Türkiye bu faizlerden çalışıyor.
Hayır adı üzerinde Merkez Bankası para politikası kurulu toplanıyor. Politika faizi dediğimiz oranı hesap ilan ediyor. Nedir bu politika faizi? Çok teknik. Şimdi dinleyicilerimiz bu saatte yadırgıyacaklar. Bir haftalık repo faizi. Kısa dönemde bir haftalık Merkez Bankası’nın kendi işlemleri için bir faizi ilan ediyor ve biraz da büyük ağabey rolüyle bankalara bunu empoze ediyor.
Fakat bu hani faizler düşecek, yatırımlar artacak dediğimiz faizler yani uzun dönemli faiz oranları bilakis artıyor. Niye artıyor? Çünkü Merkez Bankası fiyat istikrarıyla ben mücadele edeceğim. Sıkı para politikası izliyorum. Dolayısıyla faizleri düşürüyorum diye tamamen bir Alice Harikalar diyarında gibi tersten bir hurafenin peşine sürükleniyor.
Güven ve risk zedeleniyor. Ve ilginçtir ki son 6 ay içerisinde Merkez Bankası’nın faiz indirmeye başlayacağım söylemiyle bile ve ondan sonra gerçekten faiz indirmeye başlaması ile beraber Türkiye’nin 2 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık tahvilerinin ve devlet borçlanma senetlerinin faizleri %17-18’den %22-25’e kadar tırmanmış durumda.
Türkiye iç borç stoku olarak 1.2 trilyon Türk liralık bir iç borçlanmayı çeviriyor. Bunu çevirmek için de %25’e yakın faiz veriyor. Aslında faizler artıyor aslında. Ve dolayısıyla aslında Merkez Bankası’nın verdiği sinyaller o işte şama olarak düşük faiz, yüksek yatırım, yüksek yatırım, yüksek büyüme, yüksek istihdam, ekonomide böyle birebir kurallar yok içinde bulunduğunuz ortam Türkiye’de şu anda risk, güvensizlik ve şeffaf olmayan bir para politikası idare biçiminin ileriki nesillere daha yüksek borç ve daha yüksek borç çevirme oranı olarak bilakis daha yüksek faizler olarak karşımıza çıkıyor.
Bütün bunlar tabi döviz kurundaki tetiklenme ile beraber olduğu zaman da giderek şiddetlenen bir enflasyon ile karşımızda duruyor. Dolayısıyla bu enflasyonu düşürmek için biz faizi düşüreceğiz. Faiz düşünce göreceksiniz enflasyon da düşecek ki bir artık inatlaşma, böyle bir inanç meselesi haline geldi. Bunun iktisat biliminde veya iktisat deneyimlerinde yeri olmadığı gibi sonuçların da böyle ısrarcı olması da demek ki Merkez Bankası bütün para politikası aletlerini terk etmiş bir siyasi yönlendirme ile karar alıp devam ediyor. Bütün para politikası programların kurulu raporlarında, bütün enflasyon raporlarında ve bütün orta vadeli programlarda bir zamanın 5 yıllık kalkma planlarının açış cümlelerinde olduğu gibi Merkez Bankası’nın görevi fiyat istikrarıdır.
Sıkı para duruşuna devam edeceğiz cümlesinden sonra bildiğiniz okuyorsunuz. Bu da tabi bir güvensizlik ve risk anlamında. Bütün bunları da daha yüksek faiz ve daha yüksek enflasyon olarak veriyoruz. Yani aslında düştüğü söylenen faiz tam aksi etki yapıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hazretleri’nin ödediği faiz miktarını artırıyor. Hem devletin hem de şirketler kesiminin hem de hane halklarının ve ileriki nesillerin.
Ama buna mukabil, garipleri faizle geçiren mesela 3-5 kuruş parasını faize koyup alanlar düşük faiz olurlar. E tabi çünkü Merkez Bankası dediğim gibi bir ağabey olarak faizleri düşürün sinyalini empoze ediyor. Mevduat faizleri, tasarrufçuların faizleri bilakis geriletilmiş durumda ve bunun sonucu ne olacak tabi?
İnsanlar Türk lirasının artık bir tasarruf unsurunun yitirildiğini, giderek de bir sevgili Kamil Yılmaz arkadaşının deyimiyle giderek değişim aracı, mallarla satın alma aracı olarak kullanılma niteliğini de kaybediyor. Buna dolarizasyon veya avroz yan diyoruz. Türkiye’de Türk lirasından kaçış, 1990’larda bunun bedelini… Hiç muhtel olmamıştı. Oransı olarak mevduattaki en yüksek dönem dolar. Çok doğru. %61. Çok doğru. Evet, %61. Çok doğru. Bütün bunun arkasındaki borçlanma dinamikleriyle ve ticaret açığı dinamikleriyle birleştiği vakit, bunların sonucu ilk sorunlusu halk burada enflasyon vergisiyle gelirlerin aşınması olarak bu yanlış… Bu faturayı ücretli kesimi diyor. Bunların da Türkiye’nin ufuslarına %40 civar mıdır? Emekçi %40 neyin %40? Yani toplumun %40’ı mı ücretli kesimidir bugün Türkiye’de? Türkiye’de 30 milyon iş gücü, 80 milyonun 30 milyonu çalışıyor ve geri kalan 50 milyona bu 30 milyon bakıyor.
%40’ı hemen hemen baktığınız anlaşılıyor. Ücretli oluyor. Bunlar fakir yaşıyorlar giderek ve bunların elde bakanlar da istesine fakir yaşıyorlar. Pışkı sız tabi bütün bunlar artık yoksullaştıran büyüme. Değil mi yerinde ise? Peki bu Çin’de nasıl oluyor? Çin modeli bu mudur? Onu da konuşuruz birazdan. Onu Ufuk hocama da soracağım.
Ufuk hocam biraz da sizle konuşalım. Biraz da daha bugünü anlıyoruz. Bugün bir falakette karşı karşıyız ama yarını kurtarmak anlamında. Şimdi biliyoruz ki refah toplumları genellikle bilgiye dayalı toplumları. Yani ne kadar bilgi, o bilgiyi dayalı ne kadar fazla patent, o patentlerden ne kadar sanayi üretimi, o kadar zenginleşme ve o kadar bu saçma sapan,
yok faiz indirdim çıkardığım meselelere uğraşmama. Türkiye burada nerede? Baktım ben. Sizin bunlarla ilgili çok derin araştırmanız var. Türkiye nerede? Şöyle bir tablo çizer misiniz? Bir sütagrafiniz var, bir yöngetiniz. Çok teşekkürler Fatih Bey. Sağ olun. Öncelikle Erinç Hocam’a hemen kısaca bir ek yapmak istiyorum. Bu Mart ayında IMF Araştırma Departmanı ile birlikte bir rapor hazırladık. Ve onun lansmanı yapılmıştı Mart’ta.
Ve bu işlere ödenen gelirin azalması ya da büyük piyasa devrilerinin pazar güçlerinin artmasını orada global olarak incelemiştik. Ve mikroveriler ışığında farklı farklı ülkelerde bunu anlamaya çalıştık. Ve gözlemledik ki orada büyük firmaların pazar güçlerinin artması özellikle gelişmiş ülkelerin sorunu. Ve bu problem 1980’lerden başlıyor ve 2000’lerden sonra ivmeleniyor. Ne demek bu?
Yani asıl işte bu uluslararası dev şirketler kontrolden çıkması gelişmiş ülkelerden çıkan firmaların yarattığı bir etki. Evet. Gelişmiş ülkelerin problemi ise çok fazla küçük firmaları var. Aslında uluslararası rekabet edebilecek tarzda dahi güçlü firmaları yok. Örneğin işte ortalama işçi sayısına baktığınız zaman Amerika’da iki, Türkiye’de üç, dört civarında. Yani arada çok büyük farklar var.
Dolayısıyla burada söylemek istediğim şey her ülkenin kendine ait farklı problemleri var. Dolayısıyla biz işte Amerika’ya bakarak, Fransa’ya bakarak ya da Almanya’ya bakarak kendimize ya da Çin’e bakarak kendimize çıkarım yapamayız. Yani işte Erinç Hoca’nın ya da sizin başı ağrıyordur. Doktora gidersiniz, size bir ilaç yazar. Ben de ondan sonra gittikten sonra benim de başım ağrıyor dediğim zaman ben aynı ilacı kullanamam. Yani benim başka problemlerden çok ağrım. Aynen öyle. Dolayısıyla ülkelerin üzerine düşen, asıl yapması gerekenler kendi teşhislerini koymak ve kendi röntgenlerini çekmek ve kendi analizlerini yapmak. Dolayısıyla burada yapılması gereken detaylı bir şekilde mikroverileri sistematik olarak çalışarak acaba bizim sistemimizde nerede bir problem var, niye ileriye gidemiyoruz ve niye uzun vadeli bir gelişme hikayesi yazamıyoruz bunu tartışmamız lazım. Ve gelişmekte olan ülkelerin en büyük sıkıntılarından bir tanesi de uzun vadeli planlar yapamamaları. Aslında tam da böyle işte tavuk yumurta hikayesine dönüyor. Normalde bu ülkelerin bulundukları yerden ileriye gidebilmeleri için gerçekten uzun vadeli sistematik planlar yapmaları ve ona göre bir atılım yapmaları gerekiyor.
Ama yani bunu şöyle düşünebilirsiniz. Bizim bir arabamız var, dört tane tekerleği var, hepsi patlak. Şimdi para politikası bunun bir tekerleğidir ama bunun hukuk, eğitim, işte diğer konular diğer tekerlektir. Şimdi siz bir tanesini tamir etmeye çalışmanız o arabayı hiçbir şey yapmaz. Yani her şeyin ortak olarak eline alınması lazım.
Şimdi birkaç tane grafik hazırladım isterseniz onu göstermek istiyorum. Bir de şöyle bir nokta yapmak istiyorum. 3 sene önce 2018 yılında Nobel ödülü Paul Romer’a verildi. Paul Romer’ın Nobel almasının sebebi uzun vadeli ekonomik büyümenin tek nedeni vardır diyor. O da teknolojik gelişmedir. Ekonomik büyümenin tek nedeni teknolojik gelişme. Dolayısıyla sormamız gereken aslında biz teknolojik olarak nasıl büyüyebiliriz bunu sormamız gerekiyor. Yoksa işte 10 sene sonra 20 sene sonra biz yine hala faizi konuşacağız, biz yine doları konuşacağız. Biz bu konuda eğer yatırım yapmazsak isterseniz grafiklere geçelim. A1 grafiyle başlamak istiyorum. A1. Şimdi burada ilk A1 grafinde göstermek istediğim şey şu.
Şimdi yaptığımız aslında bu grafikte çok standart bir şey. Burada yapmaya çalıştığımız şey bütün ülkeleri kişi başına düşen gayrisafi milli hastaları açısından bir çember halinde gösteriyoruz. Çemberler büyükse ülkeler daha zengin, çemberler küçükse ülkeler daha fakir. Şimdi iki tane inovasyon göstergimiz var. Bir tanesi şirketlerin yaptığı inovasyonlar.
Ama şirketlerin inovasyonu sizin bilimsel ortamızdan, bilimsel çevrenizden farklı bağımsız şeyler değil. Çünkü üniversitelerle firmalar dirsek temasında olması gerekir. Çünkü temel bilim olacak ki daha sonra uygulamalı araştırmalar onu teknolojiye çevirsin. Burada da üniversitelerden çıkan çıktılar var. Şimdi ne görüyoruz burada? Burada üniversitelerden gelen temel bilim göstergisi, makale sayısı. Burada da patent sayısı kişi başına düşen.
Şimdi zengin ülkeler, çemberler büyüdükçe ne oluyor? Hem yatağı eksendi hem dikey eksendi, çemberler eğer büyüdükçe çemberler de büyümeye başlıyor. Dolayısıyla siz eğer bir büyüme yaratmak istiyorsanız, zenginleşmek istiyorsanız inovasyonunuzu arttıracaksınız. Ama sadece şirketler bazında değil. Sizin üniversitesi değil. Temel bilim bazında da. Temel bizim bilim bazında da olması gerekiyor. Şimdi bir sonraki slaydı. Peki bizim durduğumuz yer iyi bir yer mi kötü bir yer mi?
Bu arada bu grafiği şöyle okumak gerekiyor. Bir geri gelebilirsek. Bir gir arkadaşlar. Şimdi her şey grafiğe sığsın diye logaritmik ölçekte çiziyoruz. Yani bu iki ölçek arasındaki bir birimlik fark yüzde yüz fark anlamına geliyor. Yani gerçekten çok ciddi arkadayız. Hatta bir sonraki grafikte de onu göreceğiz. Şimdi kişi başına düşen pardon firmaların yaptığı ya da ülkede yapılan total arge miktarını gayrisafi milli hasılı oranına bakıyorum şimdi. Çünkü teknolojinin girdisi arge harcaması. OECD ülkeleri. Sadece OECD dünyanın hepsi değil OECD ülkeleri. Biz şu anda buradayız. Yani OECD ülkeler arasında çok arkalardayız. Bir sonraki slayda geçelim.
Şimdi bir sonraki A3’e geçelim. Şimdi az önceki total arge harcamasıydı. Şimdi özel firmaların yaptığı bir özel firmaların yaptığı argeye baktığımız zaman özel sektör desteği özel sektör argeye yatırım yapmıyor. Yani bir kere şunu bir ortaya koymamız lazım. Yani Türkiye’de özel sektör argeye harcama yapmıyor. Şimdi bunun temel iki sebebi olabilir.
Bu hakikaten yoksa bunu ürüne mi çeviremiyor? Bir zaten yeterince harcama yapmıyor. Harcama yapmayınca da zaten ürün çıkmıyor. Ama şimdi burada sorulması gereken bir soru var. Bütün koca koca firmaların arge merkezine ben hangi firmayı ziyarete gitsem davet etseler arge partnerımız, arge müdürümüz, arge bilmememiz diyor. Yalan mı bunlar?
İşte zaten yani bu birkaç tane örneğe bakmak hep yanıltıcı. O yüzden sistematik olarak verilere bakmak gerekiyor. Siz ülkenin hepsini resmini çekmeniz gerekiyor. Birkaç tane örnek tabii ki işte herkes işte Ronaldo’yu Messi’yi biliyor ama o arkada bir dolu başarısız futbolcu da var yani. Şimdi herkes başarılı futbolcu olacak anlamına gelmiyor. Şimdi birkaç tane başarı hikayesi bütün ülkenin başarılı olduğu anlamına da gelmiyor.
Yok ben de bir şey biliyorum mesela. Yıllar önce archilik bir motor yapmıştı. Onu hatırladığım o günden beri bir enovasyon pek yoktu. Şimdi sorulması gereken iki soru var. Bir, acaba devlet yeterince destek mi vermiyor? Çünkü belki de diğer bütün bu ülkelerde devlet çok fazla yoğun destek veriyordur. Türkiye’de belki destek verilmiyordur.
Ya da başka problemler mi var? Bir sonraki slayda geçersek bunun cevabını görmeye başlayacağız. Şimdi öncelikle patent miktarı açısından şunu bir ortaya koyalım. Bu Türkiye’nin zaman içerisinde ürettiği patent miktarı işçi başına. Gri olan Amerika, mavi olan OECD. Yani aradaki farkın ne kadar yüksek olduğunu zaten bu grafikten görüyorsunuz. Yani biz teknolojik olarak rekabet etme hikayemiz. Yani biz hamallık yapıyoruz aslında.
Yani ne yazık ki öyle. Dolayısıyla bizim ciddi şekilde bir yatırıma başlamamız gerekiyor ya da teknolojik bazıları eğer büyüme yaratmak istiyorsak. Bir sonraki slayda bakarsak siz eğer zaten yeterince teknoloji yatırımı yapmıyorsanız, ihracatta yüksek teknoloji payı da diğer ülkelerin çok daha altında kalacak.
Yani Amerika’ya OECD’ye baktığımız zaman %20’ler civarında Türkiye’de %3 civarında. Bu arada çok fazla Kore ve Çin tartışılıyor. Bir de onu soracaktım hayatım. Kore’nin ve Çin’in bu oranı %30. Bunun da üstünde. Bunun da üstünde.
Amerika’nın da OECD’nin de üstünde. Çin’in de mi öyle? Çin’in de öyle. Çin’in de öyle. Hatta Çin’in daha yüksek bu aralar. Çünkü yani burada işte… Yani Çin düşündüğü gibi ucuz ve dandik işbücü değil tam aksine yüksek teknoloji ihracatçısı bir ülke. Evet. Yani zamanımız kalırsa o konuda gerçekten çok çarpıcı şeyler göstereceğim size. Yani bizim Çin modeli olmamız imkandaydı değil bugün. Şimdi işte Çin modelinden kastımız ne? Yani biz gerçekten Çin’in uyguladığı adımları uygulamak istiyorsak… Ben anı bu kadar biz Çin değil, Bengali’deş modeli olacağız herhalde. Yani bilemiyorum ama yani Çin modeli dediğimiz şey… Yani bilmiyorum Çin modeli ne demek bilmiyorum. Yani bizim Türkiye modeli olabilir ama Çin’in en azından göstergelerine baktığımız zaman bu hurafeler işte kopyalayarak büyüdüler, ucuz mal üreterek büyüdüler değil.
Orada çok daha geniş kapsamlı büyüme hikayesi var. Ve yani göstergelerine bakarsak bugün dünyada en çok patent üreten ülke Çin. Çin mi? Çin. Akademik yayın açısından Amerika ile kafa kafaya gelmiş durumda. Üniversite mezunu açısından çok yüksek rakamlarda Amerika’ya yakın rakamlar. Dolayısıyla Çin’in yani Çin’i gerçekten iyi anlamak lazım. Çin sadece üretim yapmıyor düşük güçsüz para birimiyle tam aksine insana yatırım yaparak müthiş bir beyin gücü üretiyor. Kesinlikle. Kesinlikle işte zaten anlamamız gereken biz eğer ortaya bir büyüme planı, büyüme hikayesi koyacaksak işte eğer Çin’e mi bakıyoruz, başka ülkeye mi bakıyoruz orayı bir detaylı bir şekilde anlamamız lazım. Yani bir ekonominin bir dolu parçası var. Siz tek politika aracıyla her yeri düzeltemezsiniz. Zaten her yere müdahale edemezsiniz. Dolayısıyla bu dediğim gibi az önce de öyle başlamıştım. Bu işin eğitim ayağı var, hukuk ayağı var, sağlık ayağı var. Bir dolu ayakları var. Ama en uzun vadiri ve en zor ayak bu galiba. Kesinlikle. Çünkü yani siz bugün teknolojiye yatırım yapsanız az sonra göstereceğim bir şekilde meyvelerini büyük ihtimal yani en kısa zamanda yani 10 sene sonra toplamaya başlayacaksınız. Gerçek anlamda, dolgun bir şekilde. Yani bugün gittiler geldiğinde buna yatırım yapmak ise bugün bu noktada olmaz. Bugün çok farklı şeyler konuşuyor olabilir. Şimdi bir sonraki slayda geçelim.
Şimdi bu çok enteresan bir grafik. Burada özel sektör ARG’sine kamu destek oranını gösteriyorum. Yani % kaçını özel sektörün ARG’sinin % kaçını devlet teşvihi yapılıyor. Hiç öne değil. Çok üstteyiz. Yani OECD’nin çok çok üzerindeyiz. İşte zaten ortaya çıkan puzzle burada, karışıklık. Peki niye olmamış? Niye olmuyor? İşte sormamız gereken soru tamamen bu.
Devlet destek vermiş ama özel sektör ARG’de başarılı olamamış. Yoksa tabii ki işte herkes daha fazla teşvik verilsin, daha fazla teşvik verilsin deniyor ama yani teşvik verilmesi konusunda… Burada uçurum var arada çünkü az önce baktığımızda şuradaydık. Buradaydık. Yani özel sektörün ARG katkısında, ilaçatı katkısında buradaydık. Ama devletin özel sektörü ARG desteğini buradayız. Evet, kesinlikle.
İşte tam yani işte verileri tek tek işlerseniz ortaya çıkan bulmacayı çözebiliyoruz. Peki mesela burada neyi görüyoruz? Devlet ARG’yi yanlış yerlere mi vermiş? Verdiği ARG’nin neye dönüştüğünü kontrol mü etmemiş? Yoksa yandaşlara ARG vererek peşkeşmeyecek elimi? Şimdi tek tek ilerleyelim. Bir sonraki slide’de isterseniz şöyle bir şey soralım. Bir ülkede inovasyonu kim yapıyor? Tabii en son bittiklimsel olmadı.
Bir ülkede inovasyonu kim yapıyor? Yani sonuç olarak hep böyle şirket, işte rakamlar, işte TL, ARG harcamalarından konuşuyoruz. Ama sonuç olarak bu ARG harcamalarının arkasında insanlar var. Yani mühendisler, mucitler oturuyorlar, düşünüyorlar, yeni teknolojiler geliştirmeye çalışıyorlar. Bir soralım bakalım diğer ülkelere, başarılı ülkelere bu icatları kimler yapıyor ülkelerde? Danimarka üzerinden bir çalışma yaptık.
Danimarka’da eğitim gruplarına göre mucit olma ihtimaline baktık. Yani patent üretme bir insanın kişi olarak patent üretme ihtimaline baktık. Görüyorsunuz ki ilkokul, ortaokul, lise diye gidiyor. Bu üniversite, bu da doktora. Aradaki kopuşu görüyor musunuz? Yani doktora programları da… Misli misli oluyor. Misli misli kesinlikle yani doktora, sıkı doktora programlarıyla çok daha iyi atılım yapmışlardı. Danimarka bunun farkına vararak 2003 senesinde doktora programlarının kapasitesini iki katına çıkarıyor.
Ve daha sonra ama siz şimdi sadece mezun… Doktora var, doktora var. Sadece mezun vererek de olmaz. Firmalardan da talep yaratmanız gerekiyor. Gidip eğer siz doktoralı işe alırsanız maaşının belli bir miktarını ben ödeyeceğim diyor. Hem arz yaratıyor hem talep yaratıyor ve bu şekilde inovasyonu tetikliyor. Şimdi bir sonraki slide geçelim. Bu sadece Danimarka özelinde bir şey mi yoksa bütün ülkelere genişletebilir miyiz? Şimdi doktora mezun oranına göre OECD ülkeleri üç gruba böldük. Düşük doktoralı oranları, orta doktoralı oranları ve yüksek doktoralı oranı olan ülkeler diye üçe böldük. Ve oradan patent sayılarına baktık o ülkelerde. Yani siz bütün ülkelere baktığınız zaman da aynı hikaye ortaya çıktı. Sadece Danimarka’nın hikayesi değil. Şimdi soru nedir? Türkiye olarak ne durumdayız? Yani kalifiye mühendis ya da kalifiye işte… Doktoralı nerede olduğu önemli bu doktoralı. Tabii ki, tabii ki.
İlahi doktorası yaptıysan, ilahiyat doktorası yaptıysan bunlar size patent olarak dönmüyor. Yani papazeriğini İmameri’ne çevirmekle bir arge sağlamış olmuyorsunuz. Şimdi bir sonraki slide geçelim. O konuda da bir grafim var. Az sonra gelecek oda. Hepsine hazırım. Oda mı var? Hepsine hazırım. Bu arada yani bütün bu grafikleri süper muhteşem bir araştırma grubuyla çalışarak yapıyorum.
Yani 7 tane birbirinden zehir gibi araştırma grubum var. Ve onlar sayesinde zaten altta da şeylerini görüyorsunuz. İsimlerini görüyorsunuz her grafin. Yüksek lisans ve doktora mezunların toplam nüfusu oraya bakıyorum. Yani buradan size bir hikaye çıkıyor aslında. Yani olay böyle düzenli olarak gitmiyor. Burada bir şey yok. Ama şimdi orada Çin’de… Çin çok aşağıda görünüyor ama nüfus çok olduğu için herhalde. Yani o nüfus çok olduğu kesinlikle var ama… El-i Lüksem burada görünüyor.
Şimdi Çin’in nasıl arkadan geldiğini de az sonra başka bir grafikte göstereceğim size. Yani Çin’deki eğitim miktarı… Bu arada Çin’i çok konuşuyoruz ama… Çin’in başlangıç noktası o kadar geriden bir noktadan başlıyor ki 1980’lerde. Ve düzenli olarak büyüme devam ediyor. Ve şu anda Türkiye’nin üzerine çıkmış durumda. Gayrı sahip milli hastalık. Çok çok arka dokunmasına dağılıyor. Gayrı sahip misalde kişi başına gündü gelir de. Evet. Şimdi Türkiye’de burada bir kopuş var. Şimdi buradan yola çıkarsanız ne demek bu? Ben arge yapmak için işte kalifiye insan çalıştırmam gerekiyor. Kalifiye insan yoksa ben ne kadar harcama yaparsam yapayım. Çalıştıracak insan yok. Siz bana istediğiniz kadar teşvik verin. Yani ülkede bu işten anlayan kişiler azsa ne kadar arge yapabilirim ki ben? Dolayısıyla işin bu beşerî sermaye ayağına atlamamız gerekiyor. Yani bizim gerçekten… Peki mesela Rusya’da, yüksek sınıfta doktora mezunu oldukça fazla.
Rusya’nın bu patent üretimi ve şeydeki durumu pek parlak diye bildiğim kadarıyla. Ama şimdi yani Rusya’nın geliş noktası da ayrı. Şimdi pazar ekonomisinden gelen bir yerden bahsetmiyoruz. Yani Rusya’da kaynak aktarımları merkezi bir yerden tartışılmış, belirlenmiş. Ve zaten işte merkezi otoritelerin belirlemesi illaki doğru olacak anlamına gelmiyor. İlki öyle belirlemiyor mu?
Şu anda mesela şimdi orada şimdi merkezi otoritelerin olduğu yerde hata yapma ihtimali daha da artıyor. Yani parayı boşa harcayıp ihtimali artıyor. Yani illaki illa yanlış bir şeyler yapacaklar anlamına gelmiyor. Ama yapma ihtimali… Ama yapma ihtimalleri artıyor. Yani bir sene sonra beni tekrar davet ederseniz şu anda Doğu Almanya ile Batı Almanya birbirine kıyaslıyoruz. Oradan çıkan sonuçları da size anlatabilirim çünkü orada da çok çarpacak. Hocam her hafta sizi davet ederim. Siz gelin bu grafiklere ben bayılıyorum. Tamam peki.
Bunlar şey çünkü şamar gibi yani. Evet, evet. Şimdi bir sonraki slide’e geçebilirsek bu konuda burada da şimdi yani az önce hani acaba yanlış alanlara mı kaynak aktarıyoruz diye baktığımız zaman şimdi ben size şu ana kadar firma ayağını anlattım. Bu işin bir de eğitim ayağına bir bakmamız gerekiyor. Bunu detaylı olarak tartışmıştık. Bu grafin üzerine çok durmak istemiyorum. Biz önceki programda üniversitelerin verimliğini çok detaylı tartışmıştık ve kişi başına… En sonrası Gök davet etmişti. Gök’e bir bilgi vermiştiniz. Aynen. O yok başkan da gitti. Bilimsel yayın açısından kişi başına düşen yine çok arkalardayız. Hatırlarsanız birinci grafikte hem firmaların patenti hem üniversitelerin çıktısı vardı. Şu anda yani Türkiye’nin iki alanda da harcadığımız… En iyi görünen İsviçre mi orada? Nasıl? İsviçre evet. Bir sonraki slide’e geçebilir miyiz buradan? Bir sonraki. Bir sonraki. Şimdi yine çok benzer bir hikaye göstereceğim size. Kamunun yüksek öğretim harcaması gayri safi milli haslaya göre yine çok yüksek. Çok yüksek.
Yani hem özel sektör argesi açısından hem de üniversiteleri yapılan harcamalar açısından yani kamunun harcaması OECD’nin çok üzerindir. Ama boş harcıyoruz ancak. Ama işte yani sorgulamamız gereken tıkanıklık nereden geliyor? Yani öbür türlü zaten biz yani bu işin röntgenini çekmezsek sürekli daha fazla kaynağı aktaralım. Ya bu şeye benziyor. O kadar zevksiz ki Kılıkkaya evde çok para harcıyor ama kötü giyiniyor. O da olabilir evet. Bir sonraki slide’e geçebilir miyiz arkadaşlar?
Şimdi sorulması gereken soru parayı nereye nereye harcanıyor peki? Yani bu yüksek öğretim kurumlarınınca yapılan harcamaların içinde ARGE harcamalarının payı. ARGE çok arkalar. Yani şu anda orandan bahsetmiyoruz değil mi? Harcanan bir pasta var. O pastanın ne kadarı ARGE’ye gidiyor diye sorduğunuz zaman orada da çok arkaydı. Amerika da çok arka demesi. Amerika burada çünkü özel üniversitelerin çok al. Bu devlet harcaması açısından.
Bir sonraki slide’e geçelim. Şimdi yüksek öğretim kurumlarınınca yapılan harcamaların içinde sermaye harcamalarının payı. Yani işte binaların yapılması, ondan sonra temizlik aletlerin alınması vs. Yari harcamalar. Yani orada da çok yüksek durumdayız. Yunanistan bize beter durumda. Dolayısıyla yani sorulmamın yani olay miktardan hariç kompozisyona bakmamız gerekiyor bazı şeylerin. Bir sonraki slide’e geçebilir miyiz? Burada yine enteresan bir şey göstereceğim. Biz yani dünyada şu anda bir devrim oluyor. Dünyada çok ciddi bir devrim oluyor. Nedir bu devrim? Yani şu Amerika’daki yüksek lisans ve doktora tezilerinin alanlarına baktık. Yani şu anda bakarsanız bilgisayar mühendisliğine, 1970’lerde bilgisayar mühendisliği oranı çok çok düşükken ne kadar artmış? Yani şu anda en çok tez yazılan araştırma yapılan bilgisayar mühendisliği.
İşte lider ya da teknoloji alanında lider ülke olmak böyle bir şey. Yani siz önce olmak için oraya insan yetiştiriyorsunuz. Şimdi de bu taba var menzile. Çin’le ilgili birkaç grafim var. Onla da geleceğim. Şimdi isterseniz burada bir Türkiye’ye bakalım isterseniz. Şimdi şu bilgisayar kısmını bir unutmayalım. Yani bilgisayar mühendisliği konusunda. Çünkü bu neden önemli? Şu anda az önce Erin Çoğucam da biraz bahsetti o işten.
Üretimin şekli değişmeye başladı. Eskiden siz işte fiziksel makinalarla işte işçileri birleştiriyordunuz. Artık öyle değil. Artık siz veri işliyorsunuz firmalarda. Zaten ne kadar… En yüksek değerli firmalar veri işleme firmaları. Kesinlikle. Bu arada yani şeye baktığımız zaman eski standart klasik imalat sanayi’ne baktığımız zaman Amerika’da ya da diğer ülkelerde hangi firma daha fazla IT’ye yatırım yapıyorsa çok daha fazla sıçrama yapıyor.
Baktığınız zaman bugün Lagologa işler yapan, ne bileyim işte bu Facebook falan filan bunların değerleri 100 yıllık koca koca üretim yapan Lockheed Martin’lerden, işte Ford’lardan şunlardan daha fazla. Ama siz isterseniz sadece yani Facebook bir sosyal… O zaman Tesla diyelim mesela. Yani bir kıyafet üreticisi de olabilirsiniz. Normal kıyafet satıyorsunuz. Ama siz bir an önce kendinize iyi bir internet web sitesi yaparsanız, müşteri profillerinizi iyi okuyabilirsiniz. Size ziyarete gelenleri ve onu kendinize bir pazarlama stratejisinde çevirebilirsiniz. Diğerlerinin direkt önüne atlıyorsunuz. Tesla’nın Ford’un önüne geçmesi gibi. Aynen öyle. Dolayısıyla yani şu anda biz bu bilgisayar mersi… Türkiye’deki en büyük sıkıntılardan bir tanesi zaten. Yani ben ne zaman firmalarla konuşsam çünkü bu hikaye çok aklıma takılan bir noktaydı. Firmaların özellikle şikayet ettikleri konulardan bir tanesi yazılımcı bulamıyoruz. Elde olan kısıtlı yazılımcıları da zaten Ali Baba ve… Mesela şu anda Türkiye’de üniversitelerin en fazla bu ana eğilmesi lazım. Şimdi evet. Şimdi bir sonraki slayda geçelim. Türkiye’nin tez yazan öğrencilerin hangi alanda olduklarına bakalım.
İşte Türkiye’de yüksek lisans ve doktora tez alanlarına baktığımız zaman işletme, ziraat, ekonomi tarih, psikoloji din, elektrik, elektronik, hukuk ondan sonra bilgisayar geliyor. Yani hocam yıllar önce, bunlar 20-25 sene evvel ya çocukları işletme okutmaktan vazgeçip bunlar sonunda birbirlerini işe çekler demiştim. Ne kadar haklı olduğum ortaya çıkıyor burada.
Yani sonuç olarak, yani bu hani işte bu roket bilimi değil derler ya böyle yani bazı şeyleri diyorum ya yani röntgenimizi çekmemiz gerekiyor. Verilere bakarak röntgeni çekerek ona göre bir strateji geliştirmemiz gerekiyor. Yani burası aslında bize bayağı bir hikayenin detayını anlatıyor. Bir sonraki slayda geçebilir miyiz arkadaşlar?
Çin hikayesinden bahsetmiştik. İsterseniz biraz da Çin’den konuşalım o zaman madem Çin konusu açıldı. Şimdi Amerika, Kore, Türkiye ve Çin çok fazla konuştuğumuz ülkeler. Bu kişi başına düşen gelir miktarı logaritmik düzeyde yani ülkelerin sıralamaları değişmiyor sadece aynı yere sığsın diye logaritmik alıyoruz bu grafikleri.
Şimdi baktığınız zaman 1970’lerde Çin, Türkiye’den daha fakir durumda, Kore ile Türkiye, Kore de Türkiye’den daha fakir durumda Amerika işte gördüğünüz şekilde aramız bu kadar bir açıklık var. Yani aradaki gelir farkını merak ediyorsanız, yüzde olarak gelir farkını merak ediyorsanız şu mesafeyi okuyabilirsiniz. İşte logaritmik bazda çizmenin avantajı bu. Bu fark size yüzde farkı söylüyor, aradaki yüzde farkı söylüyor. Yani hemen üç katı.
Şimdi ne oluyor burada? Kore öncelikle zaten yaptığı atılımı biliyoruz eğer vakit olursa Kore konusunda da detaylı konuşabiliriz. Kore’de çok ciddi bir zaten… Kore 80’lerde Türkiye’yi yakalıyor ve ondan sonra hızla geçiyor. Kesinlikle şimdi Çin’e bakarsanız da Çin’in uzun vadeli bir hikayesi var. Yani böyle birkaç sene içerisinde ortaya çıkmış bir durum değil yani. Düzenli olarak zaten şu grafiklerin eğimleri size büyüme hızını söylüyor o ülkelerin. Logaritmik bazda çizdiğimiz için şu çizgilerin eğrisi size o ülkelerin büyüme hızlarını söylüyor. Çin Türkiye’ye göre Amerika’ya göre de düzenli olarak hızlı büyümüş ve dolayısıyla en sonunda da artık bizi geçmiş. Şimdi bir sonraki slayda bakarsak Çin’in bu yaptıklarının arkasında az önce konuştuğumuz hikayeler nasıl görünüyor? Yani olay sadece tek para politikası ile mi olmuş yoksa başka hikayeler de var mı arkasında? Şimdi kişi başına düşen patent sayısını göstereceğim size burada. Bakar mısınız yani Çin’in yani grafikten konuşuyor. Türkiye ile aynı iken 2000’de birden bire artıyor ve 2015’de Amerika’ya geçiyor. Yani inanılmaz bir patlama yaşanıyor. Diyebilirsiniz ki ya işte patentler işte Çin’deki patentlerin değeri ne olacak ki? O zaman bilimsel yayınlara bakalım makallara bakalım.
Bir sonraki slayda da bilimsel makalleri gösteriyoruz. Şimdi Çin’deki makali sayılarına baktığınız zaman Kore ve Türkiye 1980’de aynı durumdayken biz Kore’de Çin’de yani bu büyüme hikayelerinin arkasında ciddi bir bilim var. Yani bu dön dolaş aynı yere geliyoruz. Diyorum ya yani biz, Fatih Bey bunu artık böyle söylemekten o kadar yoruluyorum ki yani biz bu konuda bir şeyler yapmazsak inanın bana 10 sene sonra beni artık teke tek bilim değil de teke tek ekonomi başlarsınız.
Hocam ben de bu yüzden 10-12 senedir bilim programı yapıyorum ama böyle. Yani bu işin hikayesi belli yani. Çok belli, çok net. Geçen 4 ay önce Paris’de bir konferans düzenledim. Konferansta 110 tane çok birbirinden değerli konuşmacı vardı. 11’inde Nobel’i vardı 11 tanesinin. Kapanışta makron yapmıştır. Yani o kadar gerçekten çok büyük kalitede bir konferans düzenledim.
4 gün sürdü, 4 gün boyunca uzun vadeli büyüme, teknolojik gelişme, yaratıcı yıkım konularını konuştuk. Bir sefer faiz konuşulmadı. 4 gün boyunca sürekli inovasyondan teknolojiden konuştuk. Akla bile gelmemişti faiz aması. Yani hikaye burada belli yani. Bizim, bizim yapmamızı… Ne kadar kaliteli eğitim, ne kadar sağlam eğitim altyapısı o kadar başarı o kadar gelir. Faizi konuşmaya bile gerek yok orada. Evet kesinlikle.
Bir kutu parçası verelim, siz bir nefes alın devam edeceğiz. Evet değerli izleyiciler hemen kaldığımız yerine devam edelim. Hocam iki şey ilginç geldi Söğüt’ün numara. Bunların önemli ise vatandaşlık temel gelir dediğiniz şey.
Şimdi bu vatandaşlık temel gibi dünyada da konuşulmuşlar bir şey aslında baktığımız zaman. İnsanların bir ülkede vatandaşı olarak doğmaktan kaynaklanan hakları ya da dünya vatandaşı olarak doğmaktan kaynaklanan hakları ve ülkelerin servetleri, ülkelerin gelirleri ya da işte dünyanın sunmuş olduğu gelirlerden pay alma hakları. Bunun işte teknolojinin gelişimi, AI bilmende falan filan gelişmelerle beraber giderek daha artan miktarda bir hak olacağı
ve makinelerin yarattığı artı değerinde insan arasında bölüşünce yolundaki tevaremden bahsediyorum. Ama sizin bahsettiğiniz bu kuvvetle muhtemelen bunun dışında başka bir şey. Nedir vatandaşlık gelir dediğiniz, temel gelir dediğiniz mesele? İnsan onuruna yakışır bir yaşamın askeri standardı. Bu askeri ücretten bağımsız bir kavram. Yani sadece ücretle emeğe yönelik bir olgu değil.
Şimdi bu vatandaşlık gelir unsuru, tabii bu Covid pandemisi sırasında birdenbire işini kaybetmiş, evinden çalışamayan, uzaktan çalışamayan, günlük gelirini yitirmiş insanlara bir kamu desteği kavramı olarak acil bir yardım paketi olarak öfena çıktı. Covid krizinin ilk günlerinde biz sevgili çalışma arkadaşım Ebru, Ebru Voivoda profesör, onunla beraber çok çabuk bir çalışma gerçekleştirdik. Ve o zaman Türkiye’nin işte askeri ücretinin üçte ikisine tekabüeden bir bölümü Covid pandemisi sırasında sunsa ne olur ve bu nasıl finanse edilir? Hiç böyle bir şey olmazsa nereye gidiyor Türkiye? Böyle bir şey olsa ne olur diye. Yani çalışamayan ve üretemeyen insanlara kamunun doğrudan destek vermesi. Türkiye’nin yapmadığı şeyi yapması yani. Tam doğru vurguladığınız gibi, biz ise milli gelirimizin 2019 milli gelinin %2.2’si kadar bir fona ihtiyacımız olduğunu hesaplamış idik. Bu gelir tabi… Yaklaşık 8-9 milyar. Kabaca. Dolar. Dolar bazında. O zamanın kuruyla kabaca 100 milyar Türk lirası. Türkiye’nin 3 trilyonluk bir gelirinin içinde. Ve tabi böyle bir gelir aynı zamanda talep anlamına geliyor. Yani insanlar… Bir anlattın mı? Motora benzin dük veriyorsunuz.
Kesinlikle. Tüketiyorlar ve stoklar eriyor, üretim… Ve onun bir bölümü ekonomi geri alıyor. Şimdi ne yazık ki dediğiniz gibi geçmişe dönüp baktığımız vakit Türkiye OIC’li ülkelere arasında milli gelire oran olarak kabaca %11’lik bir Covid pandemisine destek paketi sundu.
Fakat bu %11’in sadece %9’u gelir idi. Gerisi çoğunlukla ucuz kredi. Bir yıllık ucuz kredi. KDV’lerin ötelenmesi, şirket borçların örtelenmesi gibi çoğunlukla parasal, spekülatif, biraz evvel Ufuk Hoca’nın bahsettiği anlamda hala faiz ve günü kurtarmak kredi üzerinden. Rakam olarak var ama gerçek hayatta yok.
Daha sonra buradan hareketle daha uzun dönemli bir gelir stratejisi, yani vatandaşlık temel gelirini daha yoksullukla mücadelenin bir nefes almanın ötesine taşıyacak bir çalışma içine girdik. Kadir Hazır Üniversitesi’ndeki arkadaşlarımla beraber. Bir iki haftaya kadar bunun daha somut olarak bir hem bir basın açıklaması olacak. Hani bir şu anda diyorlar ya gençler spoiler. Evet.
O tarz bir bilgi sunayım size. Yoksulluk kategorilerini, yine TÜİK’in Hani halkı. Yani siz devletin resmi rakamını da gerçek olarak kabul ederek görüyorsunuz. Evet evet yani burada imtihan ediyorum ama başka yok yani güvenmek veya onlar üzerine hareket etmek durumundayız.
Ve hedeflenmiş kitleler veriledi ki. Bunlar arasında gençler, ortalama medyan, ortalama gelirinin yarısından daha az gelir elde eden nüfus. Kabaca 12 milyon kişi yani yoksullar.
Bunlara 2020’de yapmıştık bu çalışmayı. Dolayısıyla 2020 fiyatlarıyla vereceğim. Bunlara net asgari ücretin yarısı kadar bir geliri ayda sürekli olarak verelim. Bu kabaca 1440 lira, 2800 lira net asgari ücret. Dolayısıyla şimdi eğer bu 5000 Türk lirası olması gerektiğini ifade ettiğimiz asgari ücretse dinleyenlere bir fikir vermesi açısından veriyorum. 2500 lira arasında bir rakama oturması lazım. Her vatandaşa. Vatandaşa evet kişi başına. Bunun milli gelir içindeki yükü kabaca %3.2’ye %3.5’a geliyor idi küsuratıyla beraber.
Eğer bunun kaynağı bulunmazsa bir defa ev ahsus veriyorsunuz, veriyorsunuz ve bu bütçe açında birikimli bir meblağa çıkıyor. Kamu bunu karşılaştırmak için borçlanıyor, borçlanma faizleri yükseliyor, kamu yatırımları azalıyor, kamu’nun diğer kaynakları. Belki de izlenen daha büyük zarar oluyor. Ve uzun dönemde böyle bir, hani Andalya insanı diyor ya, vermeden, almadan vermek sadece Cenab-ı Hak’ka mahsustur diye böyle bir strateji kesinlikle tutmuyor. Dolayısıyla bunun kaynakları bulunmaz. Yani bu sosyal yardım stratejisi kaynakları doğru bulunmadığım için tutmuyor. Evet ve hedefiniz kitle dahi daha yoksul. Bir şey olsa daha bak eleşiyor. Şimdi buradan hareketle o zaman bunun kaynaklarını arayalım dedik. Burada ilk akla gelen bugün bir israf, bir verimsiz kaynak kullanımı, bir de rant aktarımı, servetlerini yaratımı olarak kullanan kamu tüketimi payları, yap iş-devlet modeli başta olmak üzere, bunun terk edilmesi ve hatta da buradan… Fakirleşmini, ne demeyiz ya bu yap… Kuşkusuz, kuşkusuz yani. Özel sektör, devlet özel sektör işbirliği projeleri mi? Kulağa çok hoş geliyor fakat bunlar devlet özel sektör işbirliği projeleri değil. Bunlar birer ileriki nesillere borç yükü aktaran kamu rant mekanizmaları. Kamu tüketiminde %1.2’lik milli gelere oran olarak bir tasarruf. İma rantlarının vergilendirilmesi, vergi havuzunun genişletilmesi, kurumlar, şirketler vergi yükününü yükseltirmesi kabaca milli gelere oran olarak bin de beş.
Son derece mütevazı bir rakam. Hani bu kayıt dışında vergilendirilmesi, işte Türkiye’nin vergi oranın ikimizden yükseltirilmesi falan gibi hayali rakamlar değil. Mütevazı ve bence yapılabilir olgu. Üçüncü olarak da çok farkında değiliz. Daha doğrusu farkındayız ama ciddiye almıyoruz. Bu iklim krizi, iklim krizinin getirdiği yıkımlar, karbon emisyonları, fosil yakıtlara dayalı verilen teşvikler, kirletici sektörlere tanınan üretici teşvikleri. Örneğin Türkiye’nin İstanbul Politika Merkezi’ndeki meslektaşlarımızın, Şura’nın bizim yaptığımız çalışmalar, OECD’nin ve Uluslararası Enerji Ajansı’nın harmanladığı veriler.
Türkiye’de fosil yakıtlı sektörlere verilen üretici teşviklerinin milli gelirimizin dinde dördü kadar. Kapıca kurumlar vergisi kadar olduğu. Bu sektör bazında oldukça yüksek. Yüzde kırkını aşan kömür sektörünü. Dünyanın yaptığı tanterseye aslında.
Bunları kessek ve belki de biraz karbon fiyatlaması, kirleten öder prensibiyle bir yeşil vergi, karbon vergisi. Bunu koysak milli gelirimiz oran olarak da kabaca %1.1 de böyle bir kaynak. Bu paranın kaynağı bulunuyor sonrasında.
Dolayısıyla siyasi irade çok önemli. Türkiye’nin bu temel refah göstergilerini bozmadan ve kaynak dağılımında bir bozukluk yaratmadan, kısa dönemde böyle bir kaynağın üretilebileceği kanısındayız.
Bu kaynak doğru adreslere doğru adreslerden temin edilmiş böyle bir kaynakı bir vatandaşlık gelir olarak kullanılabildiğinde Türkiye biraz evvel bahsettiğimiz üzere talebin canlanması, tasarrufların artması, tasarrufların yatırıma dönüşmesi, ulusal tasarruf yatırım eşitliği bu meşhur cari işlemler açığı.
Bunların kalıcı ve yapısal olarak çözümüne de hizmet eden hem doğru bir gelir politikası hem de doğru bir tasarruf ve yatırım politikası olarak Türkiye’nin üretileceği bir potansiyel çıkış yolu çözüm olarak karşımıza duruyor. Peki hocam ben başka bir şey geçmem için.
Sizin bu söylediğiniz en yola çıkarak aklıma takılan gelen bir şey var. Siz dediniz ya Türkiye 12.000 dolarlara çıkmıştı 2013’e doğru. Şimdi oradan itibaren hızla bir girilen var. 2018’den bu yana da yani Cumhurbaşkanı Seniyelisi’ne geliştiren beri de bu düşünç çok hızlandı. Biz biliyoruz ekonomideki düşünç. Peki, Ali Babacan’ın, bugünkü Deva Partisi’ydi Ali Babacan’ın o zaman benim tavirimle gider ayak aklına gelen bir şey vardı. Orta gelir tuzağı. 2012’den itibaren yansıtıramıyorsam birkaç kez buna dikkat çekmeye başladı. Bizim ona 2005-2006’da söylediğimiz, kardeşim bütün parayı yola ve köprüye ve betona yatırıyoruz. Üretici sektörler nerede? İş sitem nerede yaratılacak? Tamam bunu riyatı konumlar bir seferlik harcama. Büyümeye bir seferlik katkısı ver. Büyümeyi genel olarak tam aksine bir süre sonra negatif etkiliğe başlayacak dediğimiz zaman pek kulak vermeyen Sayın Ali Babacan daha sonra evlak sektörünün gelişmesinin gereğinden büyük olduğunu ve diğer sektörünün et pay kalmadığını söyledi ve ardından da hemen orta gelir tuzağı dikkat çekti. Orta gelir tuzağı denilen şey nedir? Bununla baş etmenin yöntemi var mıdır? Yoksa bu 12-13 bin dolarlar seviyesi gelen her ülke bu orta gelir tuzağı ile bir karşılaşıp geri seker mi?
Sayın Altaylı bu orta gelir tuzağı sözcük olarak sanki biz artık orta gelirliyiz. Yani bir aşamaya geldik artık ortaokuldan mezun olduk, liseye gidiyoruz, yüksek öğrenime geçiyoruz. Biraz böyle bir başarı öyküsü gibi yani orta gelirli olmak metaforu artık mezun olmak ve dolayısıyla bundan sonra sorunların farkında olarak ciddi hamleler yapmanın eşiğindeyiz gibi anlaşıldı.
Orta gelir tuzağı ampurik bir gözlem. Sebastian Edwards ve arkadaşları 2011’de bunu geniş bir ampurik çalışma ile kurguladılar. Kabaca ülkeler ekonomiler 15 bin dolar.
Ülkeden ülkeye koşuldan koşu değişiyor. Fert başına gelir ve sanayinin milli gelir içindeki payı %30 ve biraz evvel Ufuk hocanın gösterdiği bu Avrupa Amerika milli gelirinde %58’i düzey. Bu aşamaya gelen ülkelerde kötü bir şeyler oluyor. Patinaj yapmaya başlıyorlar. Bu tamamen ampurik bir gözlem. Bunun arkasında teorik bir çerçeve yoktu.
Şimdi öyle zannediyorum ki Türkiye’de de bu 2010, 2010-2012’de artık sıcak paraya, spekülatif büyümeye, ranta dayalı gelip geçici, hani faiz ve döviz kurundan başka bir şey konuşmayan bu spekülatif yönlü büyüme stratejisinin artık sınırına gelindi ve çakılı kaldı.
Yeni bir şeyler yapmak lazımmın bir söyleme oldu ve aklında hemen herkesin neyse çıkar grupları yapısal reformlar yapmak gerekiyor diye herkes bir orta gelir tuzağından çıkmanın yapısal reformlarını alt altı dizmeye başladı. Aslında en güzel yapısal reformları Ufuk hoca anlatıyor.
Ve bu tabii yapısal reform pahalı bir olgu. Yani sanayiye, teknolojiye, argeye yatırım yapmak bunun yönünü değiştirmek, özel sektörün davranışlarını değiştirmek. Merkez ototelin birtakım haklarından vazgeçmesi. Kuşkusuz. Bunlar sadece maddi anlamda değil, siyasi anlamda ve adalet anlamında da masraflı ve maliyetli bunlar.
Fakat biz o dönemde bu orta gelir tuzağının Türkiye’deki nedenleri dediğim gibi bunun arkasında bir teorik açıklama, iktisatçının çok gelir geçer söylenleri var ve ülkeden ülkede tabii bu neden değişiyor.
Şimdi 12.000 dolar Türkiye’nin bir kalkınmakta olan bölgeler sıralaması da 6. bölge diye bir grubu var. Kişi başına 3.000 dolara geçmeyen ilkokuldan terk, kadın emeğinin ortalarda olmadığı, güvenliğin, hukukun, adaletin olmadığı bir yoksul Türkiye var.
Orada bir yoksulluk tuzağı söz konusu. Öbür tarafta da belki İstanbul, Yalava, Kocaeli, Bursa bölgesi. Orada da orta gelirleri belki de aşmaya, artık yanlışlıklar yapılmazsa aşma yönünde önemli mesafeler kat etmiş bir hinterlandı var. Bunu Türk Konfet için bir çalışma yaptık ve oradan çıkan sonuç Türkiye’de bir ikili, birden fazla Türkiye oldu. Bunlar sadece Türkiye’ye özgü değil, örneğin aynı çalışmalar Meksika içinde.
Biraz evvel Uf’un gösterdiği, yani kamu’nun, arga içindeki payının en yüksek olan ülkeler arasında yani rantlar dağıtmada ve verimli olmayan harcamalar yapmada Türkiye’de bir aynı Filipinler gibi bir Latin Ameriko ülkesi. Meksika, Brezilya, Türkiye, Filipinler… Filipinler, Latin Amerika sayılmaz da… Yani, zoolafi olarak da düşünmüyorum tabii. Dil olarak da… İpçisadi anlamda düşünüyorum. İsmail de konuşuyorlar.
Ve İstanbul’un Urfa’yı yarattığı, yani zengin Türkiye’nin yoksul Türkiye’yi yoksulluğa mahkum ettiği ve bu ikili yapının sürekli olarak İstanbul bölgesine ucuz iş gücü, ucuz ham madde ve tüketim pazarı, bir pazar olarak hizmet sunduğu,
sürekli olarak da ucuz iş gücünü Ankara’nın batısına, işte bu ilgili bölgelere aktarıp enjekte edip, şimdi artık buna kayıt dışı göçmenleri de ilave edip, bu ilk turda konuştuğumuz işte emeğin milli gelirden aldığı payın sürekli geriletilmesi ve Türkiye’nin bir ucuz iş gücü deposu olarak, bir asgari ücretliler toplumu olarak devam etmesindeki en büyük etkenlerden biri olduğunu gördük.
Türkiye’de ortalama eğitim süresi 6.7 yıl olarak düşünüyor. Ortaokuldan terk bir nüfus. İli baktığınız vakit ortaokulu bitiren sadece iki ilimiz var, Ankara ve Eskişehir. 8 yıllık eğitimle. Yani böyle bir söz konusu bölgeye de ilkokuldan terk bir nüfus. 3.5 yıllık bir eğitim süresi.
Şimdi böyle bir eğitim deseni içerisinde eğitim, orta sınıfların kendilerini yenileyebilme. Yani 3-5 lokomotif ille bir ülkeyi toptan yukarı çekmek ve orta sınıfdan kurtulmak pek kolay değil. Mümkün değil ve Türkiye’yi bu orta gelir tuzağa dediğimiz yapısal patinaja mahkum eden olguda, yoksulluk tuzağına sıkışmış Türkiye’nin bütün Türkiye’yi aşağıya doğru çekmesi.
Tabii bunun bir de orta ürün tuzağı kavramı var. Yani neyi üretip neyi ihrac ediyorsunuz? İşte orada da patates çipisi bir… 1.2 dolar’dan 0.80 cent’e düşmüş Türkiye’nin ihracatı. Örneğin, örneğin sürekli ticaret haddenin aleyhimize dönmesi ve hacimde büyük ama paha da daralan bir ihracat desenimizin olması. Tabii bunlar rastgele döviz kurunu ucuzlatalım, ihracatı arttıralım.
Bunun üzerinden yeni istihdam ve büyüme sağlayalım. Neyi ihrac ettiğinize bağlı? Bu çok o ticaret teorisinde… Çin, Çin diyorlar. Çin’in ne kadar yüksek teknolojiyi ihrac ettiğini gördük yani. Dünyada… 2 numara mı? Yüksek teknoloji ihracatında? Yani ilk grupta hacim. En azından Türkiye’nin %3.5 olan payı %2.7’ye kadar gerilemiş. Evet, ileri gideceğine geri gitmiş. Bahsettiği rakamlar. Çin lise %20’lerde değil mi? O civarında galiba. Çin’inki %30’du. Pardon %30, OIC’li 20’lerde. Yani ticaret teorisinde öğrencileri biraz konuyu ısındırmak için neyi ihrac edeceksiniz? Patates çipsi mi, komputer çipi mi? Metaforuyla… Çipsli çipi. Hani ihracat neyin ihracatı üzerinden büyümeyi kurgulayacaksınız? Bu çok önemli. Neyi öğrenmek üzerinden yapmayı kuracaksınız? Üç güzeli.
Tamam uzun var, ileri gideceğiz. Peki ne ihrac ederek büyüyeceğiz? O zaman onunla yapmayı nasıl öğreneceğiz? Gayet yanım. Hocam devam edelim. Grafikler şahani çünkü. Tokat grafikleri onlar. Lafla olmuyor Çin olmak. Devam edelim. Tabii ki. Neredeyiz? Madem Çin’den konuşuyoruz, sadece bir C4 grafini rica edeceğim. C4 arkadaşlar. Yüksek öğretime katılım oranı.
Evet şimdi orada bir grafikle bir de eğitimle tamamlayalım Çin tartışmasını. Şimdi Çin’de bahsettik sonuçta yaptıkları inovasyondan RG’den. C4, A4 değil C4. C4. C-Hand4. 19 numaralı grafik arkadaşlar 19 numaralı grafik. Ah bravo. Şimdi buraya baktığımız zaman, az önce söylediğim gibi,
bu büyüme politikalar silsilesi gerektiren bir şey. Tek araçla olacak bir şey değil. Şimdi buraya baktığımız zaman. Faiz düşerek büyüyemezsiniz veya bilmem niye bilmem ne yaparak büyüyemezsiniz. Şunu şunu şunu şunu yapın. Tek araçla büyümek mümkün değil. Bunun gerçekten dediğim gibi az önce araç araba 4 tekerlikli araba metaforuna geri dönersek, politikaların birbirine bağlantılı şeyler olduğunu unutmamamız gerekiyor.
Çünkü siz eğer şirket bunun bir ayağı ama aslında en önemlisi, şimdi hep bir finansal sermayeleri tartışıyoruz ama beşeri sermaye kadar yerine getirmesi zor bir şey yok. Yani çok basit bir örnek vermek gerekirse. Şimdi grafik… Bunu Ünay Kırdar, 5 ünitler çatısı altında yıllarca vurguladı. UNDP içerisinde yıllarca vurguladı.
Bu endekse çıkarak yenisidir, insan gelişmirlik endeksi diye. Siz bunu çok daha iyi tam bulanmış vaziyete gösteriyorsunuz bize. Az önce bu Danimarka hikayesini konuşurken, Danimarka’da yaptığımız araştırma direkt Danimarka Sanayi Bakanlığı’yla çalıştık. Yani onların araştırmacıları verileriyle çalıştık. Orada işte doktora eğitiminin, işte yüksek eğitiminin ne kadar önemli olduğuna görmüştük. Biz sorduğumuz soru da acaba hangi yetenekteki insanları eğitiyorlar? Çünkü yani sorulması gereken sorulardan bir tanesi de şu. Şimdi biz sermayeler işte güven ortamını yaratarak vesaire, sermaye akımını sağlarsınız. İşte iki sene içerisinde, üç sene içerisinde bir şeyler yoluna girebilir. Finansal sermaye açısından belki. Ama beşerî sermaye açısından siz bir jenerasyonu yanlış eğitirseniz onlar bir daha hayatları boyunca kayıp bir jenerasyon oluyorlar bizim için. Şimdi Danimarka’da sorduğumuz soru oydu. Doğru yetenekleri mi eğitiyorlar acaba diye? Şeyi sorduk acaba kimler doktora, mastıraya yollanıyor diye ve onlardan şey verisini rica ettik. Orduya giden herkesin bir IQ testi alması gerekiyor. Zorunluluk yani. Dolayısıyla biz ordunuzdan acaba bu IQ testini isteyebilir misiniz dedik. İstediler onlar da verdiler. Dolayısıyla yani verilerin ne kadar faydalı olduğunu görüyorsunuz. Geldik, birleştirdik diğer sosyal güvenlik verileriyle ve şunu sorduk. Hangi IQ’daki insanlar acaba gidip eğitim alıyorlar ve işte ne işlerde çalışıyorlar vesaire diye? Oraya baktığımız zaman şeyi görüyoruz. Özellikle yüksek IQ’lu insanların o kadar fazla artıyor ki doktora işte mastır yapma ihtimalleri. Yani sistem öyle bir dizayn edilmiş ki çünkü hepimiz… Doğru insana eğitiyor. Yani hepimiz bir süzgeçten geçiyoruz değil mi? Ben de işte 11 yaşındayken Andalusyaları sınavına girdim ve işte sistem beni bir yere götürdü. İşte siz Galatasaray Lisesi mezunusunuz. Sistem beni bir yere götürmedi. İşte hepimiz bir yere gidiyoruz. Yani şimdi ülkelerin bu içerisinde düzenledikleri eğitim sistemi farklı yetenekteki insanları farklı yerlere getiriyor. Şimdi burada işte sorulması gereken sorulardan bir tanesi. Biz doğru yetenekteki insanları doğru şekilde mi eğitiyoruz? Doğru alanda eğitilen insanlar daha sonra iş piyasasına girdikleri zaman doğru mesleklerde mi çalışıyorlar? Çünkü ben elektronik mezunu olarak gidip işte atıyorum, çimentası atıyorsam vesaire. Bu da bir beşerî sermayenin yanlış kullanılması. Yanlış kullanmaz. Çünkü bir insanı yetiştirmek çok maliyetli bir ülke için. Yani siz halkın verdilerini kullanarak… Yanlış eğitim son derece yanlış bir iş. Beni 17 yaşından 18 yaşına kadar hatta 22 yaşına kadar eğitiyorsunuz bana 15 yıllık bir yatırım var bu ülkeden. Şimdi benim gibi size var başkalarına var. Şimdi o kadar ciddi bir maliyet var ki bizim üzerimizde. Dolayısıyla aslında yeteneklerimizin üzerine titrememiz gerekiyor.
Yani bu kadar bir yatırım yapıyoruz ve arkamızı dönemeyiz bu insanlara. Yani sormamız gereken sorulardan bir tanesi bu yaptığımız analizlerin gibi yapmamız gereken bir analizde… Biz hangi yetenekleri insanları nerelere nerelere getiriyoruz eğitim için? Eğitildikten sonra bu insanlar doğru alanda kullanıyor mu? Bunun hesaplanmaları çok standart literatürde var. Yani yeter ki bunlar çalışılsın. Şimdi eğitime geri dönersek. Şimdi burada dört tane ülke var. Az önce konuştuğumuz gibi ve hep konuştuğumuz hikaye neydi?
İşte Amerika bunun en zenginiydi ama Kore işte hep söylediğimiz Kore modeli başarı hikayesi. Çin ve Türkiye. Şimdi burada yüksek öğretime katılım oranı. Az önce eğitimi sormuştunuz. Çin’de insanlar eğitiliyor mu diye. İşte hikayenin cevabı burada. Hocam Amerika’nın önemli üniversiten bir tanesinin başkanına dedim ki çok Çinli var. Dedi ki eğer bıraksak üniversitenin tamamı Çinli olabilir. O denli yüksek bir kompetansla geliyorlar. Daha doğrusu o denli yüksek bir başı öyle geliyorlar ki biz dedi kabul etsek, kota ayırmasak bütün üniversitelerin Çinli olabilir dedi. Ya bu Çin konusunda full bir program yapabiliriz. Çünkü o konuda araştırmalarımız var. Örneğin yani iki şey daha söyleyeceğim. Laf lafa açıyorum ama bunları vurgulamak zorundayım. Şimdi bir tanesi yani Çin hikayesine bakarsak. Çin hikayesi şu. En başta maaşlar düşük olduğu için firmalar kendi iş üretimlerini oraya götürdüler. Ama RG laboratuvarlarını götürmediler. Çünkü çekindikleri neydi? Bir RG çalışmaları işte iyi eğitilmiş insan gerektirir. Ayrıca da işte bu IP dediğimiz işte intellectual property’lerin korunması. Onların korunması zayıf olduğu için Çin’de RG laboratuvarlarını oraya götürmek istemediler. Ama ne oldu? Zamanla işte Çinli öğrenciler dediğiniz gibi Amerika’da ya da yurt dışında eğitilen Çinliler daha sonra o kadar fazla arttı ki ülkelerine geri dönmeye başladılar. Şimdi ne oldu? İnanan şirketi, Fransız şirketi şimdi oraya gittiği zaman kendi sisteminde eğitilmiş Çinli öğrenciyle karşı karşıya ve de daha ucuz fiyatla şimdi. Ve daha sonra da Çin hükümeti de bu IP protection konusunda, korumaları konusunda, işi sıkı tuttuğu için işte hukuki devrimlerle birlikte şimdi. Fikri bir ülke yani o IP değil ki insan başkası anlıyorlar. Kesinlikle, kesinlikle. Kusura bakmayın bu bazen Türkçe kaçabiliyor. Şimdi ne oldu? Artık verilerde bunu sistematik olarak görüyoruz. Firmalar artık Arge laboratuvarlarını da oraya götürmeye başlıyorlar. Bunun avantajı ne? Bu yayılma etkisiyle orada işte Amerikan şirketi, Fransız şirketi Arge yaparken dolayısıyla oradaki çalışan mühendisler gidiyorlar. Daha sonra işte oradan ayrılara kendi işlerini kurmaya başlıyorlar ve mısır patlağı gibi artmaya başlıyor. Bir tane araştırma yaptık. Harvard Üniversitesi’nden Josh Lerner ve Amerikan Merkez Bankası’ndan Sina Ateş’le birlikte. Üçümüz şimdi şuna baktık. Çin acaba iyi olmadığı alanlarda ne yapıyor? Şimdi tabii ki her alanda iyi değil. Özellikle bazı teknoloji alanlarında Çin çok kuru durumda. Ne yapıyor biliyor musunuz o durumda? Yurtdışı şirketi kuruyor. Paravan şirketlerle Amerika’daki startupları, yeni kurulan firmaları fonunuyorlar. Özellikle zayıf olduğu teknolojilerde. Daha sonra oraya fonlama gittikten sonra 3-4 sene sonra mısır patlağı gibi artık Çin’de de çıkmaya başladığını görüyorsunuz. Yani verilere baktığınız zaman bunları görebiliyorsunuz. Çin hikayesi de bu şekilde. Yani bizim hikayeyle pek alakası yok yani. Çin faizini düşürerek köşeyi dönmedi. Yani şimdi varım yani bir yani Türkiye’nin kendi hikayesini yazması gerekiyor. Yani işin özü bu. Hadi devam edelim.
Şimdi her ülkenin de farklı bir hikayesi var. Yaptığımız bir araştırma vardı yine Amerikan Merkezi Bankası’ndan, Harun Alp ve Yale Üniversitesi’nden Michael Peters ile birlikte. Örneğin az önce Orta Gelir Tuzandan vs. konuştuk ama şimdi Hind şirketlerine baktık. Hind şirketleri de çok konuşulur. Hindistan’da büyük bir ekonomi. Hindistan’daki firmalar niye büyümüyor diye sorduk. Büyümüyor mu? Büyümüyorlar. Ve böyle baktığınız zaman firmaların yani yaşam döngüleri boyunca ortalama firma büyüklüğü tamamen yatay bir seyir. Niye büyümüyorlar diye sorduk. Şimdi normalde bir firmanın büyüklüğünü ne tahmin etmesi gerekir? Ürettiğim ürünün kalitesi ya da kullandığım teknoloji iyi bir teknolojisi üretim için benim firmamı benim büyütmem gerekir değil mi? Yani çok büyük miktarlarda satış yapmam gerekir. Hindistan’da firma büyüklüğünü en iyi tahmin eden değişken ne biliyor musunuz? İş sahibinin ailesinin büyüklüğü hatta erkek çocuk sayısı. Sebep ne? Kurumsallaşma yok. Kurumsallaşma yok çünkü ben şimdi firmamı büyütürsem ne yapacağım? Mecburen dışarıdan birilerini yönetici almam lazım. Yönetici de kasamı boşaltıp, deponu boşaltıp kayıtlara karışırsa hukuk sistemi iyi çalışmıyor, güvenlik sistemi iyi çalışmıyor. O zaman ben niye o zaman risk alayım da dışarıdan birileri? Ben kaç tane çocuğum varsa o oğlum aynen o şekilde o kadar şey açıyorum. Ve şimdi böyle bir ekonomide Hindistan ekonomisinde siz gidip işte Amerikan politikalarına bakıp Fransa politikalarına bakıp o RG sümbasyon verin diyemezsiniz. Yani anlatmaya çalıştığımız. Hindistan büyümez. Kısır. Dünya bankasında ya da işte verdiğimiz diğer konuşmalarda da yani anlatmaya çalıştığımız her ülkenin farklı bir hikayesi var. Ona bir şey diyorum zürriyete bağlı büyüme. Şimdi Denizli 1 D1 grafiğine geçelim. D1 arkadaşlar. D1 şimdi isterseniz Türkiye’de de böyle bir acaba Türkiye’deki firmaların büyümeleri ile ilgili ne gibi bir sıkıntılar olabilir? Tabii çeşitli olabilir ama şimdi ben bir röntgen çekmek istiyorum.
Az önce size söylediğim gibi bir Türkiye’deki firmaların bir röntgenini çekmek istiyorum. Şimdi bu Türkiye’deki firmaların dağılım büyüklüğünü gösteriyor. Yani buradaki 1 işçi çalıştıran işte 2 işçi, 3 işçi, 5 işçi, 7 işçi, 9 işçi. Bu da Türkiye’deki firmaların yüzde kaçı 1 işçi çalıştırıyor, yüzde kaçı 2 işçi çalıştırıyor. Yüzde 35’i işte 1 işçi, yüzde 20’si 2 işçi vesaire yani bizde bol miktar mikro firma var. Şimdi. Mikro bile değil 1 işçi. Yani mikronun mikrosu evet.
Şimdi buraya baktığınız zaman şimdi normalde nasıl doktora gidersiniz işte işte buramda şişlik var dersiniz falan filan böyle bir gariplik görünür ki öyle bir başlarsınız değil mi? Şimdi buraya baktığınız zaman bir gariplik görünmüyor ama ne yapar doktor daha sonra bir büyüterek bakar. Şimdi isterseniz biz de zoomlayarak büyüterek bakalım 25 ile 75 arasına zoomlayalım şu grafiği. Bir yaklaşabilir miyiz arkadaşlar bir sonraki grafikte?
Bir sonraki arkadaşlar D2. Şimdi buraya baktığınız zaman artık bir şeyler görünmeye başlıyor. Şimdi burada bir de işte D3’e gidelim mümkünse. Buraya baktığımız zaman enteresan bir şey var yani şuraya baktığımız zaman ve şuraya baktığımız zaman bir farklılıklı görünmeye başlıyor. Şimdi bir sonraki slide geçelim.
Şimdi normalde firma dağılımı şu şekilde olması gerekirken tam şu kırmızı çizginin önünde bir sonraki grafiğe de bir tıklayalım. Şimdi burada ne oluyor? Şuradaki yılmanın buraya gittiğini gözlemliyoruz. Şimdi bu ne manaya geliyor? Şimdi burada bir regulasyon başlıyor yani 50 den sonra regulasyonlar gelmeye başlıyor. He şirketlere zarariyetler gelmeye başlıyor.
Bir sonraki grafiğe bakarsak örneğin yani bir dolu regulasyon var örneğin işte %3 engelli işçi çalıştırmak, iş sağlığı güvenliği kurulu oluşturmak, iş güvenliği uzmanı, iş yeri mehekimi çalıştırmak ve denetimleri sıkılaşması. Çünkü orta ölçekli olmaya başladığınız için denetimler sıkılaşıyor vesaire. Ve de ayrıca zaten küçük firmalara teşvikler verildiği için, küçük ölçekli firmalara teşvikler verildiği için orta ölçekli olmak istemezsiniz. Büyüme iyi bir şey olmuyor risk unsuru oluyor.
Yani küçük kalmak avantajınız oluyor çünkü büyüdükçe bu sefer ekstra bir şeyler ödemeniz gerekiyor. Şimdi bu durumda ne oluyor tabi ki ciddi bir firmalar oraya gelip arabalarını park etmeye başlıyor. Dünyada da böyle mi durum Amerika da böyle? İşte mesela Hindistan’da bunu gözlemlemiyoruz. Çünkü Hindistan’ın başka problemleri var. Dediğim gibi yani her ülkenin farklı problemleri var. Çin’de böyle mi mesela? Çin verisi o açtan elimizde olmadığı için bakamadık. Şimdi bir sonraki slayda geçebilirsek şimdi birkaç bir şey daha göstermek istiyorum bununla ilgili.
Şimdi ortalama istihdam büyümesine baktığımız zaman şu ellenin altı, ellenin üstü olarak baktığınız zaman kırılmayı görüyorsunuz. Yani sanki bıçakla kesmiş gibi. Orada bir duruyor insanlar. Orada evet. Ama sonra yürüyor gidiyor. Bir daha bir devam edelim. Orayı aşmayı göze alırsa büyüyor. Aynen devam edelim buradan. Şimdi firmaların borçlanmasına baktığımız zaman yatırım yani borçlanmadığı için yatırım yapmadığı için borçlanmıyor. Ve dolayısıyla işte borçlanma oranlarında yani ellenin önü ve arkası. Küçük firmalar borçlanmıyor büyük bunlar borçlanıyor.
Şimdi bir tane daha gidelim D6. Bu da çok önemli bir grafik. Şimdi iş gücü verimliğini ölçerseniz yani işte katma değer işte ne kadar üretim yaptıklarını raporladıkları işçi sayısına bölerseniz ne görüyorsunuz? O oran işçi verimliğine baktığınız zaman sanki 49’daki 48’deki 47’deki firmalar sanki çok verimliymiş gibi görünüyor.
Sebep ne? Çünkü yaptıkları üretimi kayıt dışı işçilerle yaptıkları için o kesiri ölçüyorsunuz ya işte satışlar normal satış. Orada kayıt dışı var. Ama işte bir anda kayıt dışına kaçmaya başlıyorlar. Şimdi görüyorsunuz yani verilere baktığınız zaman aslında çok kıymetli şeyler öğrenmeye başlıyorsunuz. Ve işte burada denetimleriniz sıklaşmasın. Yani o farkı sağlayan işçi verimi değil o farkı sağlayan kayıt dışı işçi çalıştırması. Tabii ki tabii ki yani yoksa normalde verimli olan firmanın daha büyümesi gerekir. Ama burada yani bu ne perces bu ne lanet uçuşu.
Ben şaşırdım orada. Bu kadar verimliysen niye orada şey yaparsın? Çünkü kayıt dışına kaçmaya başladığın için. İşte yani dediğim gibi bizim bu kayıt dışı yıllık zaten çok ciddi bir sıkıntı Türkiye ekonomisi. Yani özellikle mücadele etmemiz gerekenlerden bir tanesi. Ayrıca da yani bu küçük olmanın bu kadar değerli olmaması gerekiyor. Yani küçük ölçek. Biz daha çok orta ölçek… Ama bizim lafımız ne de küçük olsun benim olsun?
Yani işte daha çok yani orta ölçekli ve de ya da işte daha büyük ölçekli firma olmayı özendirmemiz gerekiyor ki. Firmalar hatta yani yaratmamız gereken baktığımız zaman bizim en büyük yüzde birlik firmalarımız. Diğer gelişmiş ülkelerdeki en büyük yüzde birlik firmalarla rekabet edemeyecek kadar çok ciddi bir açık var arada. Yani bizim büyük firmalarımız yeterince büyük değil.
Dolayısıyla bizim aslında işte bu rekabeti tetikleyerek bu firmaların özellikle orta ölçekli firmaların böyle gelip orda frene basan firmaların daha büyümesini özendirmemiz gerekiyor. Ve kaynakların da eldeki limitli kaynakların da daha çok işte oralara doğru harcanması ve rekabeti nasıl tetikleyebiliriz onları biraz daha sorgulamamız gerekiyor. Bu mudur?
Yani normalde bu göstergelerden bir tanesi aslında yani isterseniz buradan şeyde geçebiliriz galiba hatay bir grafi vardı. Az önce erinç hocamın söylediği bir noktaya bir hata yok bir g1’e bakabilir miyiz g1’e? Arkadaşlar g1 grafi dediğimiz eylere bakmıyoruz galiba. G1.
Şimdi g1’e bakarsak bu arada az önce işte Türkiye’deki işçi verimliliği g1 yani 37. Türkiye’deki rekabet ortamından konuşmuştuk. Şimdi hani az önce şeyden bahsettik ya dünyada işte imf ile hazırladığımız raporda 1980’den hatta 2000’lerden sonra imf’lenerek gelişmiş olan ülkelerde bir rekabet kaybı var. Gelişmekte olan ülkelerde bunu gözlemlemiyoruz sistematik olarak. Bu nerede? Her ülkenin farklı bir şekilde.
Şimdi Türkiye’ye baktığımız zaman bu firmaların aslında pazar gücünü gösteriyor bize. Fiyat maliyet oranı yani ben erinç hocamla birlikte eğer kafa kafaya rekabet ediyorsam benim fiyatımı maliyetime indirecek. Dolayısıyla ama ben piyasada yalnız başıma kalıyorsam eğer erinç hocam benimle artık rekabet edemiyorsa ürettiğim ürün konusunda bu sefer ben fiyat marjımı arttırabiliyorum. Bu da aslında piyasa liderlerinin ne kadar güçlendiğini ve rekabetin ne kadar zayıfladığını gösteren bir şey.
Evet ve aslında bayağı bir göstergemiz var ama sadece işte zaman kıstığı açısından sadece bunu gösteriyorum. Şimdi ne görüyoruz biz 2012’den 2013’den itibaren verim piyasa liderlerinin pazar güçlerinin ciddi şekilde artmaya başladığını gözlemliyoruz 2012 senesinden sonra. Şimdi hocam şey enteresan 43 numara grafik enteresan. Şirket büyüme hızları değil mi sizce? Olabilir olabilir. Ona da bakabiliriz.
Yani 2013’ten itibaren ciddi kırılmalar gözlemliyoruz. Evet o yüzden enteresan. Şimdi şirket büyüme hızına baktığımız zaman işte 2011’e kadar böyle işte artan bir şey. 2008’e bir aşağı inmiş sonra tekrar atmaya başlamış. Ve ondan sonra işte şirket büyüme hızı 2013’ten sonra ciddi bir azalma dönemine giriyor. Bir sonrakine gidersek zaten firmalar büyümezse işsizlikten bahsetmeye başlamıştık. İşsizlik oranlarında da bir artış gözlemlemeye başlıyoruz.
Aynı dönemde. Bir sonraki slayda geçelim arkadaşlar. Şimdi piyasa yoğunluğuna bakarsak piyasa yoğunluğu dediğimiz şey de en büyük firmaların yani en büyük işte 4 firmanın ya da en büyük 20 firmanın burada en büyük 4 ya da en büyük 20 firmanın pazar paylarına baktığımız zaman 2012’den sonra en büyük firmaların pazar paylarında bir artış gözlemlemeye başlıyoruz.
Yani farklı farklı göstergelerden gözlemlediğimiz şey bizim rekabetçi ortamın 2013’ten sonra azalmaya başladığını gözlemliyoruz. Bir tane daha gidelim arkadaşlar varsa. Şimdi bu da aslında onu özetliyor. Şimdi normalde biz piyasa liderler arasında eğer çok rekabetçi bir ortam olursa işte bu yıl erinç hocam işte piyasa lideri ben daha sonra daha iyi bir şeyi üreteceğim ve onun önüne geçeceğim. Daha sonra siz benim önüme geçeceksiniz ve bu şekilde devir daim olacak. Şimdi biz piyasa liderlerinin lider olarak kalabilme ihtimaline baktığımız zaman liderler iyice yapışmaya başlıyor. Piyasa lideri. Çünkü devir daim azalmaya başlıyor işte rekabetçi ortamın azalmasının 2013’ten sonra rekabetçi ortamın azalmasının göstergelerini bu şekilde gözlemliyoruz. Dolayısıyla yani burada yapılması gereken şeylerden g3’e gidebilir miyiz arkadaşlar g3 slaydına?
38. Şimdi aslında 2013’ten sonra Türkiye’de verilerde ne gözlemlediğimizi burada sıralıyoruz normalde. Firma büyüme hızı yavaşlıyor işsizlik oranı artıyor piyasa konsantrasyonu artıyor bu ne demek? Yani piyasa konsantrasyonu en büyük hırmaların pazar konuyu. Ortalama fiyat maliyet rahatsızlığı ve karlık oranları artıyor firma verimliliği artmıyor firma büyüme hızı dağınındaki saçılım azalıyor.
Yani bazı firmalar büyükler daha azı, küçükler büyüye mesale geliyor. Firmaların iş yaratma ve bozma oranı azaldı. Anladım kadarıyla yani aslında bugünkü iktidarın kendini dayanmış olduğu kobi sektörü kobiler daha doğrusu güç kaybetmeye başlıyor. İşçi gelir payı büyük firmalarda başta düşüyor. Yeni firma kuruluş oranı azalıyor. Firma kapanma oranı yükseliyor. Genç firmaların ekomundaki payı düşüyor.
Piyasa liderliğinin liderliği devam etme, büyüklerin büyük kalma olasılığı artıyor. Burada şuna bir odaklanmak istiyorum. Şimdi normalde aslında bir piyasa liderliğinin pazar payını arttırması sıkıntılı bir şey olmayabilir. Eğer ben sizden ayrılırken, rekabet ortamında ben sizden ayrılırken, koparken eğer ben inovasyon sayesinde yeni teknolojiler sayesinde bunu yapıyorsam… Ve uluslararası bir şeyli nitelik kazanıyorsam?
Evet, o zaman bu benim başarıma gelen bir ödül. Dolayısıyla sorgulamamız gereken şey aslında bu dönemde. Şu anda ben bu iyi bir şey, kötü bir şey demek istemiyorum. Dolayısıyla verimliliklerini kıyaslamamız gerekiyor. Yani bu kopuş yapan piyasa liderleriyle rakiplere arasındaki verimlik farkına bakmak istiyorum. G2’ye gidebilir miyiz? Bir önceki slida gidebilir miyiz arkadaşlar? Burada da onun cevabını vereceğim size. İşte işçi verimliğine baktığımız zaman, bu frontier dediğimiz piyasa liderleri, lagret dediğimizde piyasa liderlerinin takipçileri, yani onlarla rekabetli olan, piyasa liderleri diğerlerinden pozitif ayrışmıyor o dönemde. Yani verimlik farkı yüzünden olan bir şey değil. Dolayısıyla burada işte unutmamamız gereken şey aslında bizim endüstriyel… Hocam kırmızı alan diye gösteriyor, orada kırmızı ekiyor. Bunu sadece odaklanmanız için buraya 2013 sonrasında yani hangi göstergeye bakarsak, kırılma hep böyle 2012-2013 sonrasında denk geliyor. Dolayısıyla yani bizim bir büyüme hikayesi yazarken bütün bu farklı farklı göstergeler gösteriyorum size burada. Yani bunların hepsini bir arada düşünmemiz gerekiyor ve biz rekabetçi ortamı arttırmadan, işte denetimlerimizi sıkılaştırmadan ya da işte teşvik verirken hangi teşvik programları işe yarıyor, hangileri yaramıyor, onları birbirinden ayırt etmeden, bu etki analizi dediğimiz şeyleri yapmadan, bir elimizdeki kaynakları etkin bir şekilde kullanamayacağız.
Hem finansal sermaye açısından hem de beşeri sermaye açısından bence çok ciddi bir ev ödevi listemiz var. Yani oturup… Hocam sonra şu E’lere bir baksak mı? E3, E4, E5 yani 31, 32, 33, 34, 35? Bir bakalım şimdi. İtalya. Şimdi bunu göstereyim, bir E1’e gelebilir miyiz arkadaşlar? Şunu göstermek istedim. Şimdi bu veriler Türkiye’de işte veri kullanımı, işte araştırmacılar verilere çok ulaşamıyoruz falan gibi şeylerden şikayet ediyorlar.
Diyorum ya biz farklı farklı ülkeleri çok detaylı bir şekilde inceledik. İşte… Bu İtalya. Bu İtalya hikayesi. Bir gün işte şey düşündük yani İtalya’nın verimliliğindeki durgunluk çok büyük bir tartışma konusu. Evet. Şimdi… 2000’e itibaren İtalya negatif olarak Avrupa’da ayrışmaya başlıyor. Şimdi çok enteresan ve böyle çok ciddi bir durağanlık var ve işte bütün literatür tartışıyor. Niye İtalya’da böyle bir durağanlık var diye. Biz de şöyle bir soru sormak istedik.
Acaba İtalya’da yani İtalya’da sistem biliyorsunuz piyasayla işte siyasi ortam çok birbiri içine geçtiği için acaba İtalya’da siyasi bağlantılar bu rekabet ortamını zayıflatıcı bir rol oynuyor. Oyun yok. Ona bakmak istedik ve şöyle bir şey yaptık. Dedik ki İtalya’da otoritelerini yazdık. Dedik biz bu konuyu çalışmak istiyoruz. Yani Berlusconi dönemi aslında baktınız. Yani Berlusconi aslında bütün hepsini kapsıyor ve Berlusconi kesinlikle verimizin tam ortasında yani.
Ve dedik ki acaba politik bağlantıları sıkı olan firmalar rakiplerine göre öne geçiyor mu ya da rekabeti azaltıyorlar mı diye bunu çalışmak istiyoruz dedik. Normalde hassas verileri konusunda hassas olurlar ve biz de kesinlikle saçmalamayın böyle bir şey paylaşamayız siz de derler diye düşünüyorduk. Demediler. Tabii ki dediler çalışabilirsiniz. Sosyal güvenlik verilerini bize açtılar. Yani 50 milyon İtalya’nın verisi elimizde. Ayrıca gittik 500 bin tane yerel politikacının verisiyle bu ikisini birbirine bağladık.
Yani biz verimizde belediye başkanı belediye başkanı encümen üyesi vesaire bunların hepsini görüyoruz. Hangi partiye bağlılar onu görüyoruz ve bu yerel politikacı olmak bir part time bir iş olduğu için aynı zamanda bir firmaya içinde çalışabiliyorlar. Aynı anda ben hem encümen üyesiyim hem de bir firmadan maaş alıyorum. Dolayısıyla hangi firma hangi politikacıya ne maaş veriyor bunu verilerden gözlemle mi gözlemleyebiliyoruz.
İlk direkt sormak istediğimiz soru şu oldu. E2 grafine gelelim arkadaşlar. Şimdi sormak istediğimiz soru şuydu. Piyasanın liderlerine bakalım. Bir demek piyasanın lideri demek. İki en büyük ikinci firma demek. En büyük üçüncü. Yirmi de bir piyasadaki yirminci firma demek. Yani büyüklük sırasına göre şöyle sıralıyoruz. Şöyle bir şey sormak istedik.
Bir firma piyasa lideri oldukça acaba işi aldığı politikacı miktarına ne oluyor? Büyüklüğüne firma ölçeğine göre ne oluyor? Şimdi neden bu enteresan bir soru? Çünkü bize yaratıcı yıkım teorisi diyor ki sen eğer şu anda piyasada üretim yapan bir firmaysan illaki yeni teknoloji geliştirmek değil senin yapmaya çalıştığın işten. Sen rekabeti öldür yeter. Çünkü müşteriler hala senden almaya çalışacak.
Ama sen yeni bir piyasaya gelen bir firmaysan tek yapman gereken şey piyasa liderinden daha iyi bir şey üretebilmek. Dolayısıyla böyle bize teoriye baktığımız zaman derslerde anlatıyoruz her yıl. Bize yaratıcı yıkım teorisi bunu söylüyor. Acaba biz verilerde bunu gözlemliyor muyuz diye bakmak istedik. Şimdi soru şu. Ben eğer piyasa lideri oluyorsam kendime çalıştırmaya başladığım politika sayısına ne oluyor? Eğer ölçeğimden bağımsızsa bu grafin şöyle olması gerekiyor. Bir sonraki slida gidelim arkadaşlar. E3’e gidelim. Görk et ne kadar büyükse politika çalıştığıma göre ödülü yükseliyor. Çalıştırma oranı bu arada. Yani bir mekanik bir şey değil. Ben daha büyüğüm daha fazla çalıştırıyorum değil. Oran olarak. Peki belki de diyebilirsiniz ki bu kötü bir şey demek değil. Çünkü bu firmalar çok inovatif firmalar yeni teknoloji getirmek için işte lobby’ye ihtiyaçları var ya da işte politikacıya o yüzden ihtiyaçları var.
O zaman bir inovasyon miktarına bakalım. Bir sonraki slida bakalım. Acaba kaç tane inovasyon üretiyor büyüklüğüne göre diye sorduğumuz zaman. Politiğe ciddi arttıkça inovasyon azalıyor. İşte buna biz yani bunu baya ekonomist dergisi bundan haber yaptı bizim bu çalışmamızdan hatta işte onlar şey bulmuştu. İsmini onlar bulmuştu liderlik paradoksi diye bu çarpı işaretinin. Şimdi liderlik paradoksi dediğimiz şeyi gözlemliyoruz. Yani piyasa liderleri piyasayı domine etmeye başladıkça inovasyonlarını azaltıp daha korumacı. Stratejiler daha da masum şeyler. Siyasetleri barındırmaya başlıyorlar.
Yani işte burada sorgulanması gereken yani özellikle Amerika için bu çok ciddi bir problem. Yani illaki bu siyasi bağlantılar olmak zorunda değil eldeki kaynaklarını farklı amaçlarla kullanıyor da olabilirler şirketler. Örneğin Amerika’da yaptığımız bir çalışmada şunu gözlemliyoruz. Nathan Goldschlug ile yaptığımız bir araştırmada.
Piyasa liderleri rakiplerinden yıldız mühendislere çok büyük maaşlarla almaya başlıyorlar transfer etmeye başlıyorlar ama o transfer olduktan sonra mühendisin verimi aşağı gitmeye başlıyor. Yani işte stratejik hareketler bunlar dolayısıyla kendini geliştirmek için değil diğerini çökertmek için alıyor. Kesinlikle yani her ülkenin kendine ait bir ilaç reçetesi yazması gerekiyor yani problemine göre ve işte rekabeti böyle didik didik araştırıp ona göre politikalar geliştirmemiz gerekiyor.
Vay vay vay. Hocam rakamlar ne enteresan değil mi? Sayılara baktıkça insan fazla söze gerek kalmıyor. Ne diyorsunuz bunların ilgili? Gerçek hayat her zaman en devrimci nesne. Ah İtalya. Bu İtalya’da bu siyaset ekonomi ilişkisi çok fena çok ah bu İtalyanlar. Evet. İtalya’da millik ilgileniş şu anda ne kadar? 48 bin mi ne kadar?
Yani çalışmadığımız yerden sorduğumuz. Amerika’yı biliyoruz. 50 binler civarında diyebiliriz. Beş yukarı pandemi sonrası artışsız azaldığı için. Vallahi şahane bilgiler verdiniz. Çok teşekkür ediyoruz ama galiba reklama gitmemiz mi gerekiyor?
Reklama gideceğiz sonra konuşacağız tekrar.
Hocam, erinç hocam. Şimdi bugün Maliye Bakanı Nebahat Ebe’nin şeylerini okudum. Sözlerini okudum. Bize güvenin bize güvenin bize güvenin falan demiş. Sıklıkla bizim güvenize gerek yok. Senin sayın Cumhurbaşkanı güvenmiş ki oraya oturmuş zaten. Bize güvensek onu güvenmesek ne olur ardından. Bir program o da hani bu programa güvenin dedi. Öyle bir şey görmedim ben.
O da çok mühim değil. Belki kavasite programı var bize paylaşmak istemeyen. Ancak bir şeye dikkat ettim kendi sözlerinden. Sayın Nebahat Ebe diyor ki, dövizze müdahale sırasında yabancı yoktu diyor. Buna parayla başka bir şey daha gözetmedim yine bugün. UBS Türk lirasını raporlamaktan vazgeçmiş.
Şu anlama geliyor yabancılar Türkiye’de bir yatırım yapmayı düşünmüyorlar ki pek çok yabancı portreve üyesinde barandıran UBS gibi uluslararası bir büyük banka Türkiye ile ilgili bir rapora yazmıyor. Nasıl da Türkiye’ye gelen giden yok. Niye boşu boşuna vaktimi kaybedeyim diyor. Fakat buna rağmen Türkiye’de hala bir yabancı güçler dış güçler söylem var. Bu söylem nedir? Büyük resim bakıldığında ne görürüz bu söylemin içerisinde?
Sayın Altaylı, şimdi ekonomik ilişkiler bir askeri savaş stratejisi değil. Silahlı kuvvetler, jeopolitik pantıyla ekonomik ilişkileri açıklayamazsınız. Kuşkusuz ekonomide bir toplumsal bir bilim. Elbette ülkenin güvenlik sorunu sosyal, antropolojik ve tarihi yapısından etkileniyor. Ama kapitalist bir piyasa ekonomisinin, iktisadi ilişkilerinin belli bir düzeni, belli bir mantığı var. Ve ekonomi bilimi alternatifler sanatı. Dolayısıyla kısa dönemde aldığınız tercihlerin yansımaları ve bunun uzun döneme ilişkin çıkarsamaları var. Şimdi AKP’nin de bu büyük resme bakalım söylemi. Bakalım büyük resmi. AKP’nin ilk kurulduğu, 2002 Kasım’ından sonra iktidara geldi dört dönem 2003-2009 arası bir olumlu mutlu bir tesadüf belki. Dünya ekonomisinin bir genişleme konjonktürü içinde olduğu bir döneme denk geldi.
Bugün de öyle. Bugün tam öyle değil. O zamanın yapısı yükselen piyasa ekonomileri, emerging markets diye telaffuz edilen bazı piyasaların yükseltildiği bir dönemde Türkiye’de vagona atladı.
Nasıl oldu? Çok kabaca karakterize etme pahasına belki. Amerika Birleşik Devletleri muazzam bir dış açık veriyordu. Özellikle Çin ile ticaretinde. Yaklaşık 450 milyar dolar yıllık cari işlemler açıyor. Açıyor. Bu ne demek? Günde neredeyse iş günü bakımında neredeyse 2 milyar dolar. 2 milyar. Günde. E bunu Amerika nasıl finanse ediyordu? Para basarak. Para basarak. Dolara bolloşuyordu. Ve bu ticaret açığı Çin açısından baktığınız zaman bu mal fazlası bütün dünyada bir yandan mal fazlalığına bir yandan da dolar bolluğuna düşmüştü. Türkiye’de 2001 krizinin yarattığı atıl kapasiteleri devreye sokarak ve Merkez Bankası’nın bu küresel sermayeyi Türkiye’ye çekebilme becerisindeki adımları atarak Türkiye’de bir sıcak para cenneti yarattı. Türkiye’nin dış borcu 2003 başında 128 milyar dolar idi. 2009’a gelindiği vakit 280 milyar dolara çıktı. Dış borç. Dış borç. Yani neredeyse 6 sene içinde bütün cumhuriyet tarihi boyunca yaratılan dış borcun 1,5 misliği Türkiye’ye yarattı.
Şimdi bu dış borç 450 milyar dolara çıktı. Yani AKP’nin iktidarı döneminde 310 milyar dolar dış borcumuzu artmış durumda.
Şimdi 2003-2009 arasındaki döviz bolluğu Türkiye’nin yüksek faiz vererek dışarıdan sıcak para çekerek ithalatının finanse etmesi, döviz ucuzlamasına dayalı bir maliyet kazancıyla beraber enflasyonda gerileme olduğu bir refah.
Fakat biz de ne yaptık? Sanayimizi tahrip ettik. Aramalı ve yatırımmalı sanayileri giderek ithalat karşısında eridiler. Sonra işin çivisi çıktı.
2009’da biz bir araya geldiğimiz vakit bu büyük küresel krizin sadece bir finansal kriz olmadığını, bunun bir düzeltici savaş ile dünyada çok ciddi bir sıkıntılara, toplumsal olaylara dönüştüğünü açıklamıştık. Ve körfez krizini bu şekilde değerlendirmiştik. Sonra 2010-2016 döneminde artık 1 dolar bolluğu başladı. Fakat sermaye artık tedirgindi.
Yani Türkiye gibi yükselen piyasa ekonomilerine böyle bir… Daha hukuki zemin aramaya başladı, daha güvenli ortam aramaya başladı. Şimdi AKP hep bir tek iktidar, tek parti iktidar olarak kendisini pazarlıyor ama AKP aslında bir koalisyon. Cemaatlerin ve kendisine bağlı şirketlerin bir koalisyon. Bir koalisyon hükümeti. Dolayısıyla rant yaratıp rant dağıtmak ve oradaki dengeleri sıcak tutmak durumunda.
Ve 2012-2014 sonrasında Ufuk hocanın gösterdiği bütün yeni şirket inovasyonları, iş gücü verimliliği ve yeni şirketlerin açılması,
liderlik vasfiye yapan şirketlerin inovasyonundaki gerilemeler aslında stratejik olarak Türkiye’nin artık konuta, inşaata, imar rantlarına, yap iş devlet modellerinden kurgulanan borçlanma yönlü tüketin patlamalarına.
Bir takım işlerin uzman şirketleri değil, uzman olmayan şirketleri verilerek maliyetlerin artırılmasına ya da iş çıkmamasına ne bileyim işte BMC’nin bu konuda hiçbir tecrübesi olmayan bir şirkete verilerek üretiminin en azından bir süre bile olsa belki uzun vadeli aksamasına, ne bileyim hala bir tank üretilememesine falan gibi diyebilir miyiz?
Evet yani işte adı orta gelir tuzağı oldu, verimsizlik oldu, kleptokrasi oldu ama ne oldu Türkiye artık yurtdışından çekemediği dövizi kendi içisinden yarattığı rantlarla büyütmeye geldi.
Kamu yatırımlarının milli gelir içindeki payına bakıyorsunuz, daha doğrusu bütün yatırımların sabit sermaye yatırımlarının milli gelir içindeki payına bakıyorsunuz. %2,5-3 düzeyinde eğitim yatırımları, %15 düzeyinde inşaat konut yatırımları.
Türkiye 2013’ten günümüze neredeyse 500 milyar dolarlık bir sabit sermaye yatırımını deyim yerinde ise betona gömdü. İşte İstanbul bir korku tüneline dönüştü bu deyyüsü, Atatürk’e geçemez orası. Kartal’a kadar gidiyor. Ankara keza öyle. Beylikdüz’e başıp Kartal’da gidiyor.
Şimdi bu olgun tabi tüketim sürekli kamçalanıyor kredi hacmi sürekli artırılıyor. Türkiye 2019-2020’de para arzını 600 milyar Türk lirasından 1.2 milyon Türk lirasına çıkardı. Para arzını bir sene içinde 2 misine yükseltti Merkez Bankası verileri.
Bütün bunlar tabi enflasyona, güvensizliğe, gelir dağılımında eşitsizliğe yol atacaktı. Şimdi burada beni bir iktisatçı ve sosyal bilimci olarak çok ilgimi çeken söz.
Bu öykünün sadece Türkiye’ye özgü olmaması, Macaristan’da, Urban’ı ile, Hindistan’da, Mondi ile, Amerika’da Trump ile, Brezilya’da Bolsonaro ile artık ortak yurttaşlık bilincinden uzaklaştırılan bir halk,
ötekileştirilen, sosyal dışlanmaya uğratılan, biz ve onlar üzerinden sürekli bölünen bir nüfus ve bunun yarattığı verimlilik kayıpları, iç gücü kayıpları ve zaman ufkunun giderek kaybolması. Şimdi bütün bunlardan sonra tabi bir klıf bulmak gerekiyor. Kılıf da dış güçler ve yerli işbirlikçileri olageldi.
Ve Türkiye’nin şu anda öyle zannediyorum ki… Trump bile kullandı bu dış güçler lafını bile söyledi. Trump’u kullandı. Yani bu aslında bir yerde küresel kapitalizmin tıkandığı bir noktada sürekli bir hayali düşman yaratıp ötekileştirme üzerinden sorumluluğu reddetme, sorumluluğu atma ve bir yerde de yanlış politikalardan.
Daha doğrusu yanlış derken bazıları için doğru politikalar ama halkın büyük çoğunluğu için yanlış politikalar. Bu politika deseninden vazgeçememe… Peki hocam, şimdi Türkiye’nin bir enflasyon sarmalığına girdiği ve yeni görevden alınan, yani birkaç hafta önce görevden alınan bir Merkez Bankası başkan yeryemcisi bugün açıklama yaptı. Dedi ki Türkiye üç adet enflasyona doğru gidebilir dedi. Siz böyle bir risk görüyor musunuz bütün verilere baktığınız zaman? Bir yüksek enflasyon sarmalığına girebilir mi Türkiye? Girebilir fakat bundan daha tehlikelisi Türkiye’nin çok oynak enflasyon, faiz, dolayısıyla real ücretler ve kârlar. Yani belirsizliğin arttığı bir döneme girmesi. Aynı 1990’lardaki Türkiye gibi bunun yaratacağı, güvensizliğin yaratacağı risk primi işte bugün Türkiye’nin CDS’leri üzerinde olduğu gibi. Ama daha yüksek olmuş galiba değil mi? Daha da yüksek oldu fakat yükselebilir.
Yine de Türkiye’nin ilk 10 ülke içerisinde o ligde de Venezuela, Arjantin, Güney Sudan gibi ülkeler var.
Dolayısıyla bu belirsizlik zaman ufkunun giderek daralması ve bugün konut probleminde gördüğümüz gibi spekülatif olarak fiyatların bu belirsizlik üzerinden konan insanlar kendilerini korumak için yarattıkları risk primiyle hareket ediyor olması Türkiye’de sabit sermaye yatırımlarının önündeki en büyük engel. Tasarrufların yatırımlara dönüşüp belirli alanlara dönüşmesinde en büyük engel.
Ve bu spekülatif rant üzerinden ekonomiyi idare etme çabası tıkanıklığı Türkiye’yi gerçekten çok yüksek enflasyon ve gelir dağılımında eşitsiz sadece ücret ve emek ve çar anlamında değil. Ücretlin içinde kadın erkek, doğulu, batılı… Farklı farklı farklı eşitsizlikler var.
Yani birden çok eşitsizliğin sosyal şiddete döndüğü bir noktaya geldik. Yani siz karanlık görüyorsunuz ortama. Karanlık ama umutsuz değilim. Ben çok umutluyum hocam. Ben Türkiye’nin çok derin sorunun olduğu kadar değilim. Türkiye’nin az sayıda sorunu var ve bu sorunları aşa bin ö kapasitesi Türk toplumunda mevcut diye görüyorum. Ben o yüzden kendimi kötü hissediyorum ve çok sinirliyim ve çok öfkeliyim ama karamsar değilim.
Hocam son dakikalarımız… Yedi sekiz dakikamız falan var. Kaldı mısın Hocam? Hayır, bütün dinleyicilerimize sevgiler. Sağ ol hocam. Şimdi sizin bu sürekliğinize baktım ben deminden beri. O grafikler falan filan mesele dönüyor, dolaşıyor. Eğitime, eğitime, eğitime bağlı olarak, bilime, bilime bağlı olarak, bilimin üretime yansıtılmasına ve bundan katma diye de yüksek ürünler elde edilmesine giriyor. Çin modeli, Çin modeli, Çin modeli diyoruz ama biz Çin değil, Bengaldes modeli uyguluyoruz. Ucuz işgüne dayalı, belki de zararına bir satış. Oysa Çin modelisinin söylediğinizden yola çıkarak yüzde 30’u yüksek teknoloji ürünü. Bizde bu oran yüzde 3,5’tan 2,5’a girmiş vaziyette Çin’de ise yüzde 30. Yani biz Çin’in çeyisi bile değiliz aslında baktığın zaman. Bir başka tehlikeyi şimdi konuştukça görüyorum. Siz eğitim eğitim diyorsunuz. Türkiye’ye ne yazık ki, bir eğitimde zaten sıkıntılar var, iki üretebildiğimiz az sayıda eğitilmiş insanı da bu mevcut karamsar koşullarda ve bu fırsat yaşı sızlığında ve bu bölümüşlük içerisinde ne yazık ki beyin göçelerek yurt dışına kaptırıyoruz. Son yıllarda özellikle tıp gibi Türkiye’nin gerçekten önemli bir yere sahip olduğu alan başta olmak üzere pek çok mühendislik ve RG, IT gibi alanlarda pek çok beynin artık yurt dışı gidiyor. 20 kişi geldi diye seviniyoruz mesela işte top 27 kişiyi beyin tersine beyin göçü diyoruz. O 27 kişiye girken 27 bin kişi gitmiş oluyor belki de veya gitmeye zaranıyor. Türkiye bu beyin göçünde ne noktada engelleyebilir mi? Çin ve diğer ülkeler burada ne yapıyorlar? Kendimiz yani örneğe, Çiniz ya biz… Öncelikle Fatih Bey bir geniş açıdan böyle bir… Çok genişlemeyin vaktimiz az. Evet evet bir bitirmiş yapmak istiyorum.
Şimdi benim mes… Ben akademisyenim. Benim işim zaten verileri okumak ve benim görevim topluma da işte verilerden gördüğümü anlatabilmek. Bu işte Danimarka’ya da aynı şekilde, Hindistan’a da aynı şekilde, Finlandiya da aynı şekilde, Türkiye verileriyle de, İtalya verileriyle de aynı şekilde. Dolayısıyla bugün yani şu anda işte Dünya Bankası ile birlikte çalışıyoruz. Onlara da yapmaya çalıştığım şey verileri okuyarak onlara bir şekilde yol gösterebilmek.
Şimdi burada da bu gösterdiğim sonuçları aslında şu şekilde görmek gerekiyor. Yani işte Türkiye battı bitti falandan ziyade ben çözümü yanlış yerde aramama taraftar. Yani sonuç olarak bunlar ilk defa bizim başımıza gelen problemler değil. Ya da ilk defa bizim cevaplamamız gereken sorular da değil. Yani bunun üzerine inanılmaz bir literatür var.
Yani sadece 2001 yılında Google’ın şey var işte Google Scholar denilen işte sadece böyle akademik makalleri araştırdığınız bir arama motoru var. Sadece 2001 yılında 2021 yılında faiz içerisinde faiz geçen makali sayısı 26 bin. Yani bir yıl içerisinde bu kadar araştırma var. Dolayısıyla yani biz işte her televizyon programlarında her yerde……bunların içerisinde faiz düşerse enflasyon düşer diye tek bir makale var mı? Yani onu bilmiyorum arkadaşlar araştırsınlar onu ama şimdi yani benim söylemeye çalıştığım şey yani sonuçta bilim işte……yani biz buna literatürde building on the shoulder of the giant deriz. Yani bugüne kadar yapılan araştırmalar bize böyle bir şeyler öğretti. Biz de onları kullanarak kendimize ışık tutarak bugüne kadar… Başkasının omuzuna çıkarak yükselmek.
Yani bugüne kadar yapılan araştırmalar bizi bir yere getirmiş bir sonraki adımı atmak için de onlara onlardan faydalanmamız gerekiyor. Dolayısıyla benim burada yapmaya çalıştığım şey aslında düzeltilebilecek şeyler listesini ortaya koyup ona göre işte ne zaman hareket edilirse……bunlar çözülebilecek çok rahat çözülebilecek problemler ve çözülmesi taraftarmış.
Şimdi beyin göçü hikayesine gelirsek şimdi beyin göçü konusunda da bence bir yanlış bir yanılsama var beyin göçü konusunda. Yani beyin göçünün çok böyle korkutucu bir şey olduğunu genelde konuşur insanlar ama yani beyin göçünü siz eğer beyin gücüne çevirebiliyorsanız……bundan çok ciddi fayda sağlayabilirsiniz biliyorsunuz yani bugüne kadar katıldığım hiçbir programda böyle felsefi tartışmaları girmiyorum.
Hep böyle yaptığımız araştırmalardan veri yine o konuda da veri göstereceğim size şimdi buradaki soru şu şimdi biz tabi ki Türkiye’de olsun başka da ülkelerde olsun……atılım yapmak istiyorsunuz şimdi ama o konuda uzmanınız yok ülke içerisinde uzmanınız yok ne yapabilirsiniz o zaman siz yurt dışında… İtel edersiniz. Aynen yurt dışında yetişmiş insanlara siz ulaşabiliyorsanız onlardan da faydalanabilirsiniz.
Mesela Çinönü de var onu buraya getirmiyorsa şirket oraya götürüyor. Aynen şimdi öyle şeyler de var dolayısıyla şimdi size çok farklı bir örnek vermek istiyorum tez öğrencilerinden doktor öğrencilerinden bir tanesi bu sene tezinde Marta Prato ismi İtalyan Marta Prato çok güzel bir tez yazdı. Demin Emre adı geçiyor grafiklerde görüyorum altta. Evet şimdi Marta’nın yani tezi o kadar ses getirdik şimdi bütün okullar peşinde işte teklif şey yapmaya çalışıyorlar, interview yapmaya çalışıyorlar, mülakat yapmaya çalışıyorlar.
Harvard, MIT hepsinden Princeton bütün okullar şimdi yaptığı sorduğu çok basit bir soru diyor ki bir kişiyi alalım bir muciz olsun bu ya da bir yazar olsun Türkiye’den Amerika’ya göç etsin bu kişi. Şimdi Türkiye’de diyelim ki ben erinç hocamla işte Türkiye’de makale üzerinde çalışıyorduk birlikte çalışıyorduk şimdi ben kalktım bana teklif geldi ben Amerika’ya göçtüm şimdi erinç hocaya ne oluyor?
Şimdi ben Amerika’ya gidince işte verimliğim artıyor kaynaklarım arttığı için vesaire genelde de hep düşündüğümüz şey erinç hocanında verimli aşağı gidiyor çünkü beni kaybetti gibilerinden ama yani Marta’nın gösterdiği çok enteresan bir grafiği alabilir miyiz arkadaşlar H3. H3 grafiği arkadaşlar. H3 grafiği burada çok işte patent verilerini kullanarak patent verilerini kullanarak çok enteresan bir şey gösteriyor şimdi Marta’nın yaptığı şu. Şimdi şurası şurası bir mucizin ülkeden ülkeye gitme yılı yani şurada ülke değiştiriyor diyelim ki Türkiye’den işte Amerika’ya göçtü birisi daha sonra baktığı da işte eş yazarın yani birlikte çalıştığı kişinin verimliğine ne oluyor diye bakıyor birlikte çalıştığı kişinin verimliğine ne oluyor diye bakıyor ve gösterdiği bağlantıda kaldıkları sürece arkada kalan insanların da verimliği artmaya başlıyor.
Yani bu aslında çok basit ama çok güçlü bir sonuç yani siz sonuçta sadece birisi gitti eyvah işte kaybetti. Gidenle kalanın bağınızı koparmayın. Dolayısıyla yani dışarıdaki kaynanda yetişmiş insanlardan siz faydalanabiliyorsanız aslında bu da çok iyi bir inovasyon politikası olabilir. Çünkü Amerika’daki Türk mühendisler Amerika’daki Türk bilim adamından faydalanmak ya da Çin’deki ya da Aşkerli Çin olur ya da işte Kore olur vesaire yani.
Dolayısıyla bir söylemek istediğim dolayısıyla şu beyin göçü hikayesine illaki böyle bir korkunç bir şeymiş gibi yaklaşmamak lazım. Çünkü eğer siz sürekli evde durursanız yetenekli yönetilsin. Aileden de hiç kimse dışarı çıkmazsa sokakta ne olduğunu bilemezsiniz yani birilerinin dışarı gitmesi lazım. Bir biter beyin göçü olacak ama geri gelmek kaydıyla veyahut da partilerinin burada bağlantı kopması kaydıyla.
Örneğin mesela Alman ekonomistler ne yapıyorlar? Çok fazla yurt dışında ekonomistleri var. Her işte bu Christmas için geldiklerinde konferans düzenliyorlar. Yani yurt dışındaki bütün Alman ekonomistlerin bir yere geldiği bir konferans var ve orada bilgi paylaşımı yapıyorlar. Şimdi bu çok basit bir fikir aslında. Herkes zaten ailesini ziyarete almaya geri dönüyor. Onları bir araya getirmek ne kadar zor ki dersleri yok bir şeyleri yok o dönemde. Bu konuyu değinmek istiyorum. Bir son söylemek istediğim o da çok enteresan bir soru. Yani şimdi ülkelerin bu hani orta gelir tuzağı falan dedik. Onunla da bitirmek istiyorum. Şimdi ülkelerin bulundukları aşamaya göre uygulamaları gereken bir politika var. Yani ben eğer işte bir Afrika ülkesinde yaşıyorsam yani bir Afrika ülkesinin uygulaması gereken politikayla orta gelire gelmiş bir ülkenin ya da çok gelişmiş bir ülkenin uygulaması gereken politikalar birbirinden farklı. Bir kere bunu bir ortaya koymak gerekiyor. Olmak önemli. Herkesin kendine özel bir rejite sefer. Genetiğine uygun bir rejite sefer. Hocam son bir şey sormak istiyorum. Tamam anladım bitti tamam bitti ama bir son bir şey soruyorum Allah aşkına ne olur. Son bir şey soracağım. Şimdi geçenlerde Gürcan Karakaş bu TOB’un CEO’su kendisiyle sohbet etmiştik. Bana bir kitabı ele ettik. Kitabı da daha çok ilginç. Sizi buraya getiren şey buradan sonrasına götürmeyecektir diye. Yani şöyle diyor ki sizin bildiklerinizle öğrendiklerinizle bir noktaya gelmiş olabilirsiniz ama dünya o kadar hızlı değişiyor ki şimdi sizin geçmiş başarınız sizin bundan sonraki başarınızın anahtarı olmaz. Kesinlikle. Dünya buna nasıl bir çözüm üretmiş çok kısaca söylemek gerekirse. Yani hızlı değişen dünyada hızlı değişen teknolojilerde hızlı değişen veri üretim ve tüketiminde nasıl bir insan kaynağı gerekiyor da insan kaynağı nasıl yönetilmek gerekiyor. Bununla ilgili veriniz var mı? Yani bu veri işleme hikayesi çok önemli bir hal almaya başlıyor. Şimdi buradan mesela örneğin yapılabilecek çok yani bu çok geniş bir soru aslında ama yani alan alan bakarsak normalde artık işte bu artificial intelligence yapay zeka ile biz araştırmalar yapıyoruz artık.
Örneğin işte yapay zeka kullanarak 1836’dan beri Amerika’da verilmiş bütün patentler işte digitize ederek daha sonra o patentlerin içerisinde yazılmış tekstleri analiz ederek oradan çıkarımlar yapmaya çalışıyoruz. Örneğin işte kim kimle çalışmış nasıl bir sinerji işte bir sonraki teknolojinin önünü açmış. Çünkü buradaki önemli konulardan bir tanesi de daha bir şeyler filizlenirken onları yakalamak gerekiyor.
Yani siz bir şey artık patladıktan sonra bir teknoloji iyice geliştikten sonra artık günaydın artık çok geç kalıyorsunuz. İşte önemli olan daha bir şeyler yeni filizlenirken onları yakalamak ve onun üzerine hemen bir şeyler inşa edebilmek bu first mover dediğimiz ilk girişimcilerden olabilmek. Bu da işte son teknolojileri kullanarak ve verileri de gerçek zamanla işleyerek bir an önce oralardan çıkarım yapıp ona göre politikalar dizayn etmek gerekiyor. Ve politikaları da yani politika yapıcılar içerisinde veri güdümlü politika yapmamız gerekiyor. Yani şifayı hissiyata dayalı politika yapmaktansa belirlere bakarak oraya çıkarak. Olmayacakmış. Mesajı aldım. Olmaz bu iş. Peki. Çok teşekkür ederim Ufuk hocam sağ olun. Her zaman gibi sizi dinlemek keyifti. Geçen gün sizi NEXT akademiyle dinledim çok hoşuma gitti. Hakikaten ışık saçıyorsunuz. Hocam sizi de yani hakikaten geçen sefergenizi unuttuğum ozisi anlatınca hatırladım. Kusura bakma böyle yaşlıdık unutuyorum. Şeref verdiniz sağ olun. Enseyi karartmak yok. Bugün kötü olabilir yarın iyi olacaktır. Yarınlar iyi olabilir. Çünkü Türkiye’nin gerçekten çok böyle derin önemli büyük sorunları yok. Türkiye bu sorunların üzerinden kolaylıkla gelebilecek. Yeter ki akılla izanla buluşturabilirim ülkemizi. O yüzden çok dert etmeyin. Enseyi karartmayın. Çocukların geleceği için de kaygılanmayın. Her şey çok iyi olacak. Merak etmeyin.
Ulan bu sıçımsı logan diye. Buradan vazgeçtim. Dönüyorum.
Türkiye iyi şeyler yapar diyerek nokta değil. Görüşmek üzere. Hoşça kalın.