"Enter"a basıp içeriğe geçin

İpek Yezdani | Kadın Gazeteci Olmak | Umur Ali Birand | Aynı Karede

İpek Yezdani | Kadın Gazeteci Olmak | Umur Ali Birand | Aynı Karede

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=8vOJv9SAxYU.

İpekçim hoş geldin. Hoş bulduk. Nasılsın? İyiyim sağ ol. Sen nasılsın? Çok çok iyi. Böyle bir güzel bir günde. Evet. Hava da güzel. Çok güzel bir gün gerçekten. Değil mi? Evet.
Bana biraz… Bu röportajı yapmamın sebebi esas sensin. Benim. Sensin. Sensin. Bir kadın. Gazeteci. Ve de bu sektörde uzun yıllarını verdin. Hala da uzun yıllar vermeyeceksin diye tahmin ediyorum. Evet inşallah.
Youtube kanalın yeni Youtube oluşumunda hayırlı uğurlu olsun ayrıca. Çok teşekkür ederim. Senin de öyle. Bir şey. Bir heyecan veriyor Youtube. Evet. O bağımsızlığı veriyor. Kesinlikle kesinlikle.
Sen o bağımsızlığa ihtiyacın var mı? Çünkü çalıştığın yerlere bakıyorum. Baya baya bir şeyin var senin. Bir özgeçmişin var. Sağ ol. Ben daha çok hep ana hakkım medyada çalıştım geçmişte.
İki yıl öncesine kadar biliyorsun. İki yıl önce hürriyetten 45 kişiyi işten çıkardı Demir Ören ve ben de onlardan biriydim. Bir de tazminatımızı da alamadık. Hala alamadın değil mi? Hala alamadık maalesef. Kaç yıl? İki yıl oldu değil mi? İki yıl oldu. Hala mahkemelerde sürünüyoruz. Hala dava devam ediyor. Bizim hakkımız olan bir şey gasp edildi. Hala. Ben hiç değilim. Hala yani. Anlamıyorum yani. Çok enteresan. Çok enteresan. Yani göz göre göre anayasağ suç işleniyor ve hani kimse bir dur diyemiyor buna ya da demiyor. Ne hale geldik yani? Nereden nereye geldik? Çok iyi hatırlıyorum yani. Basın olarak yani senden ayrılanlara baktığın zaman şeylere baktığın zaman. Abi o tazminat şey gibiydi yani namus borcu gibi geliyor. Anlatabildim mi yani? Kesinlikle. Oturup da şey yapmaları çok ilginç yani. Çok evet gerçekten öyle. Çok üzücü ya. Oturup da böyle bir şey söylüyorlar mı? Yani bir iddia var mı onun karşısında? Hiçbir şey söylemiyorlar. Hiçbir açıklama yapmıyorlar. Hiçbir gerekçe göstermiyorlar. Yani bizi muhatap alan yok zaten. Yani biz işten atıldığımızda tebrikatla öğrendik biliyorsun. Biliyorum. Evlerimize gelen… Çok eski bir usurdur o biliyorsun. Tebrikatla işler atılma olayı yani. Eskiden şey vardı. ATV zamanında hatırlıyorum. Bir iş şeyleri iptal edilirdi. Aynen. Girişten böyle çank diye böyle kalakalardı. Korkunç bir şey. O da korkunç bir şeydi yani. Biz de işte tebrikatla öğrendik. Ben annemden öğrendim mesela işten atıldığımı. Hadi be. Tabii canım. Çok komik bir hikaye o. Ben gazetede yazı işleri toplantısındayım. Sabah toplantısında. Gündem toplantısı yapıyoruz. Annem arıyor habire. Dedim anne arama toplantıdayım.
Annem dedi ki dinle beni. Dinle dur kapatma dinle. Bu çok önemli. Bu önemli. Seni işten çıkarmışlar dedi. Sen hala toplantıdayım mı? Tabii ben toplantıdayım. Gündem toplantısındayım. Ben dedim ki ne diyorsun anne dedim. Annem de yanlış anlayabilecek bir kadın değil avukat çünkü. Çok iyi. Yani onu okuyup okuduğunu anlayacak bir insan.
Sonra ben tabii şok oldum. Yani ben toplantıdayım işten çıkarmışım. Haberim yok. Annemden öğreniyorum. Genel yayın yönetmeni bile bilmiyor. Tabii sonra yavaş yavaş benim gibi başka arkadaşlar da işten çıkardık. Şimdi merak ediyorum. Telefonu kapattın. Evet. Toplantı ortasında şey dedin mi yani?
Yok toplantıya girebildim mi yani? Toplantı bitti o esnada. O sırada toplantı bitti. Çok çok büyük şey. Vallahi bayılıyorum abi. Gerçekten. Bayılıyorum. Ana akımdan YouTube’a geçtim. Niye?
Niye? Birincisi artık ana akım medyanın %90’ından fazlası zaten hükümetin kontrolünde olduğu için bizim gibi objektif tarafsız gazetecilik yapmak isteyenlere yer kalmadı diye ana akımda. Ben öyle düşünüyorum. Öyle bakıyorum. Zaten benim gibi bir sürü gazetecide şu anda sistemin dışında kaldı.
Yani bir tek ben değil. Biliyorsun yani bir sürü insan sektör dışında şu anda. İkincisi yaptığımız şeyin gazetecilik olduğuna artık inanmamaya başlamıştım. Niye? Ne yaptılar? Nasıl hissettin onu? Yani gün belirli. Nereye başlıyor? Şimdi tabii yani bir sansür ve otosansür mekanizmasıyla başlıyor. Kendine mi başlıyor o sansür? Aslında önce sansürle başlıyor. Sonra otosansür dönüşüyor. Otosansüre dönüşüyor değil mi? Evet tabii. Bir süre sonra zaten sen Pavlov’un köpeği gibi şeyini öğreniyorsun. Neyi yayınlanır, ne yayınlanmaz. Hani ne tür haberler yapabilirsin, ne tür haberler yapamazsın. Başka neyi çıkarmalısın, neyi çıkarmamalısın. Bir süre sonra bunu öğreniyorsun. Sansür sonra otosansür. Tabii tabii. Bir tek ben değil. Birçok meslektaşımız Umur bu süreci yaşadı ve hala da yaşıyor.
Hala da ana akım medyada olup bu süreci yaşayan yüzlerce meslektaşımız var. Ve ben artık 20 küsür yıllık gazetecilikten sonra bunu yapmak bana ağır germeye başladı açıkçası. O noktada da zaten mutsuzdum. Mutsuz muydun? Mutsuzdum. Çok mutsuzdum. Ama tabii işte sonuçta iş yani çalışıyoruz. Mesleğimiz bu. Bir anda da bırakıp gidemiyorsun.
Ama işten çıkartıldıktan sonra bir daha öyle bir platforma dönmeyi hiç düşünmedim. Gerçekten. Ya bir nevi seni hürriyetten çıkartmaları seni bir şey yaptı. Uyandırdı seni. Yani ben zaten şöyle söyleyeyim. Aslında ben zaten uyanmıştım. Birçok insan uyanmıştı ama hürriyetin dışına çıkınca şunu fark ettim. Yani ne kadar boğulmuşuz orada. Tabii. Yani işin içindeyken çünkü sadece bazen şey gibi geliyor. Sadece dünyada hürriyet var ve başka bir yerde çalışamazmışsın gibi geliyor. Ama aslında öyle bir şey yok. Öyle değil yani. Birçok opsiyon var. Kaldı ki dijital medyayla birlikte. Sen daha iyi biliyorsun. O dijital medyanın özgürlüğü, o birebir izleyiciyle ilişkin oradan başka bir şey. Kesinlikle.
Ben hiçbir zaman şey yapmıyordum. Ben de kendimi bu sektörün kaşarlarından artık kendimi öyle görüyorum. Estağfurullah. Öyle ama öyle yani. Anlatabildim mi? Ama biz de bir aralar ya YouTube’da ne işimiz var? Mayak mıyım ben? Ne yapacağım ben şimdi? Acı biber yiyip ağzım mı yandı diyordum ki kafamı duvallara vuruyorum.
Keşke daha erken başlasaymışım. Keşke daha evvel yapıyım. Keşke daha fazla şey yapsaymışım diyorum artık. Kesinlikle. Yani o bambaşka bir olay oldu. O beni hayatımı değiştirdi. O bağımsızlık bambaşka. Sen bu bağımsızlıkla ne yapacaksın?
Ben şimdi daha çok yeni açtım kanalı biliyorsun. 2 hafta oldu. O kadar alışmışım ki otosansüre ve sansüre. Şimdi kanal ilk iki programda da böyle iddialı gazetecileri konuk aldım. İsmail Sermaz, Murat Ağren. Kendim konuşurken acaba kendime aklımda 10 saniye içinde şunlar geçiyor. Bunu söylemeliyim söylememeli miyim? Bu doğru yönlüyor. Kim kızacak kim kızmayacak.
Kim kızacak kim kızmayacak. Hatta Murat Ağren’i konuk aldığımız programda İpek Özbey ile yapıyoruz. İşte birtakım belgelerden bahsediyordu Murat Ağren. Ben bir der şey yaptım. Fazla konuşmayın ya kanalı kapattıracak mısınız? Çok iyi. Oraya kadar geldi değil mi yani? Evet tabii tabii. Neyse yani bu tabii ki biraz da şaka olarak söyledim ama sonuçta insanın aklından geçiyor bunlar. Çünkü yıllarca bu şekilde çalışmışız. Biliyorsun sen de biliyorsun. O hala otosansür var bende. Ben bir tweet atıyorum mesela. Tweet’i siliyorum sonra yeniden cümleyi kuruyorum. Yeniden şey yapıyorum. Hala kafamda o şey var yani. Evet evet. Ve de şu olmaya başladı. Son bir ayda bu düzen değişecek demeye başladım. Demiyordum eskiden. Ya bu düzen bu baskı bu şey bu bizim sektörümüzün üzerindeki baskı.
İnşallah. Tamam mı? Değişecek demeye başladım. İnşallah bir gün değişir diyordum. Şimdi değişecek. Yani o şeyi hissetmeye başladım ben. O rahatlığı o şeyi. İnsanlarda da sen de farkındaysan insan da biraz daha böyle açık. Doğru. Şöyle bir şey var. Son bir ay son iki ay belki yani öyle bir şey. Çok yakın bir başındayız daha gibi hissediyorum ama. Çok çok. Çok başındayız.
İnsanlar biraz daha özgürce bazı şeyleri paylaşmaya başladı. Yani görebiliyoruz bunları. Sen de öyle görüyor musun? Yoksa ben tamamıyla şey miyim? Ben fazla bir… İyimser miyim? İyimser miyim?
Yok ben sana katılıyorum aslında. Şimdi şöyle bir durum oldu Umur. Ana Hakım medyanın izleyici ve okuyucu sayısı o kadar düştü o kadar düştü ki yani itibarı kalmadı. Hiç kimse yani şu anda iktidarda olan AK Parti’nin kendi seçmeni bile artık açıp seyretmiyor. Ya da okumuyor. Böyle bir duruma geldi. Önceden alternatif ya da bamsız medya dediğimiz mecralar git gide ana Hakım olmaya başladı. Evet.
Şimdi böyle olunca da ve reytingler de ortada yani bamsız medya kuruluşları çok daha üst sıralarda yer alıyor. Böyle olunca da insanlar bence yani gazeteciler biraz daha kendilerinde cesaret bulmaya başladılar. Daha cesur konuşmaya başladılar. Daha evet bamsız hareketler içinde olmaya başladılar. Yani bir de mesela YouTube gibi platformlar da bize çok güzel bir zemin sağladı diye düşünüyorum. Yani şimdi YouTube’da program yapıyoruz ikimiz de ben de yapıyorum. Sen de yapıyorsun. Son derece bamsızız yani kimseye hesap vermiyoruz. Tabii ki gazetecilik ilkeleri içerisinde yapıyoruz. Tabii ki gazetecilik etiğine uyuyoruz. Ama hiçbir patrona hesap vermek zorunda değiliz. Bu o kadar güzel bir şey ki. Ürkütücü biraz biliyor musun? Öyle mi dersin? Bana biraz öyle geliyor. Biraz ürkütüyor. Birisi oturup da şey yapması gerekiyor böyle hep böyle aklımda o var ya. Belki de ben hala kafamda öyle bir şey olduğu için yani böyle anlatabildim mi yani? Evet güzel gidiyor veya tabi böyle olmamış. Ama anladığım kadarı patronlar artık izleyicilerimiz oldu. Yani onlar yani beğendikçe bazı programlar çok izleniyor. Bazı şeyleri hiç izlenmiyor. Evet.
Ne acaba? İlgilenmemiştir hiç kimse yani. Bu uğrularında bile değil yani. O orada biraz patron değişti. Aslında olması gereken oldu. Patron izleyici olması lazım. Okur olması lazım zaten. Yani onların belirlemesi lazım. Bir gazetenin tirajını, gerçek tirajını, bir kanalın izlenirliğini, reytingini. Ama Türkiye’de maalesef böyle olmuyor biliyorsun. Hiçbir şey olmuyor yani. Kadın olarak bu meslek zor mu? Ya kadın olarak. Kadın olarak zaten Türkiye’de yaşamak zor.
Evet. Yani onu şey yapabiliyorum. Evet. Onu özür deriz erkekler olarak. Öyleyim yani gerçekten. Ya bunu artık yani. Estağfurullah. İki buçuk yaşında kızım var benim. Tamam mı? Kızım doğduğu günden beri bunu kendi kendime dedi. Vallahi biz hayvanmışız diyorum. Estağfurullah. Gerçekten yani çok komik yani. Ben öyle bir yerinden doğmuşum ben. Yani neden böyle her şeye bambaşka bakıyorum. Hıhı. Çünkü duymaya, dinlemeye başlar. Bir kadın olarak bir gazeteci olarak. Nasıl bir? Hıhı. Nasıl bir? Ne hissediyorsun? Şimdi şöyle bir kadın gazeteci olarak büyük kurumsal yerlerde çalışırken geçmişte, özellikle Türk medyası da, yabancı medyada çok daha katı kurallar var. Kadın erkek eşitliğiyle ilgili. Yabancı medyada çalıştım. Orada çok böyle bir şeyle karşılaştığımı söyleyemem. Ama Türk medyasında bir kere kadın olduğun için toplantılarda mesela sürekli sözüm kesiliyor erkekler tarafından. Belki onlar bunu yaparken farkında değil. Men’s planning denen bir şey vardı ya. Evet. Yani mesela bir şey söylüyorsun, gündem toplantısında sen bir şey söylüyorsun, bir haber söylüyorsun.
Ya da bir haberin background’unu söylüyorsun. Fakat kimse seni dinlemediği için 10 dakika sonra senin söylediğin şey yeni bir şeymiş gibi bir erkek söylüyor. Anlatabiliyor muyum yani? Ya da senin sözün kesiliyor. Ya da o erkek, işte gazeteci her kimse hani sanki bu çok orijinal bir fikirmiş, kendi fikriymiş gibi ortaya atıyor. Yani böyle şeyler çok yaşandı.
Bir de tabii işin daha sert bir boyutu var, taciz boyutu var maalesef. Bir tek ben değil, medyada kadın gazeteci olup tacize uğramamış insan çok azdır diye düşünüyorum. Çok iddialı bir şey söyledim. Çok? Evet, çok iddialı bir cümle kurdum. Ama maalesef böyle. Yani tacizden kastım sözlü bir taciz de olabilir. Anlatabiliyor muyum? İlla fiziksel olması gerekmiyor. Ama sözlü taciz olur, işte fiziksel olabilir, başka türlü imallar olabilir. Yani bunlarla karşılaşıyoruz. Ben her ne kadar krumsal yerlerde çalışmış olsam da maalesef bu tür olaylarla karşılaştım ama bir tek ben değil, onu söyleyeyim. Ona inanıyorum. Ona inanabilecek, yani onu görebiliyorum yani. Ona inanıyorum. Yardımcı olan var mı? Yani şöyle, bir prosedürü var mı bu işin?
Türkiye’de yeni yeni bu işin prosedürü olmaya başlıyor. Eskiden çok umursalan, önem fena bir şey değildi açıkçası. Yani çok yeni bir prosedüre oturmaya başlıyor. Yani hala da birçok kurumda bu işin prosedürü yok. Taciz edildiğiniz yeri nasıl ispatlayacaksınız taciz edildiğinizi? Çünkü günün sonu senin sözün ona karşı. Tabii, senin sözün ona karşı. Bir kadın olarak.
Bir de birçok insan sözlük tacizi taciz saymıyor. Birçok erkek. Öyle diyeyim. Çok ilginç. Bak onu hiç öyle şey yapmamıştım yani. Anladım demek istediğini. Evet. Yani şimdi şöyle yanlış anlaşılmasın. Ben flört ile tacizi karıştırıyor değilim. Yani o kadar değil. O kadar değil.
O kadar değil. Yani onun farkındayım. İkisinin farklı şeyler olduğu. İnsanlar flört edebilir. İşlerinde de flört edebilir. Ama tek taraflı sözlü taciz başka bir şey. Doğru. Neyse yani bu biraz farkındayım yani iddialı şeyler söyledim ama inan ki kadın gazeteci olup bu sözlerime katılmayacak çok az insan vardır. Eminim. Eminim. Rüzgar değişiyor mu sence Türkiye’de? Hem bir kadın hakları üzerine ve aynı zamanda cinsellik üzerine bir değişim var mı sence? Bir rüzgar değişimi var mı? Şimdi bence bir kesimde çok keskin bir rüzgar değişimi var. Bir kesimde. Bir kesimde ise hiç yok.
Yani sanki bu dünyanın dışında yaşayan bir kesimmiş gibi. Yani daha çok kırsal bölgede yaşayan toplumun o kesiminden bahsediyorum. O tarafta değişen hiçbir şey yok. Bir kesimde de yani kentli… İstanbul mı değişiyor? İstanbul değişiyor bence. İstanbul değişince de bütün ülke de mi değişecek? Yoksa sadece İstanbul’da kalır mı sence bu değişim? Yani biraz o başka sosyolojik etkenlerle ilgili, eğitimle ilgili, kadınların ekonomik bağımsızlığını kazanmasıyla ilgili. Zaten kadın kız çocuğu okula gönderilmiyorsa, kendi işi gücü mesleği yoksa, kendi ekonomik bağımsızlığı yoksa zaten nasıl değişsin? Değişemez ki. Yani UŞE’ye bağlı bir o zaman. Yani bir nevi İstanbul’u kaybedersen Türkiye’de kaybediyorsun. İstanbul’u kazanınca da bütün Türkiye’mi kazanmış oluyorsun bir nevi. Öyle mi oluyor?
Ya işte bence bu konuda pek öyle olmuyor. Kadın erkek eşitliği konusunda daha yavaş gidiyor. Çünkü işin içine başka etkenler giriyor. İşte eğitim, ekonomik bağımsızlık, hani bütün bunlara kadının sahip olması lazım ki bir şeyler değişsin. AK Parti Türkiye’yi kaybediyor mu? Yani ben… Yani sadece bir gazeteci olarak kendi gözlemimi tabii söyleyebilirim sonuçta.
Ben, benim gazeteci olarak… Niye onu söylemen gerekiyor? Hayır çünkü şu, şöyle yani… Ben biliyorum… Niye ben ipek olarak bana anlatmıyorsun? Fikrim de önemli. İlla gazeteci olarak da daha önemli fikrin olmuş olmuyor. Hayır, şunu demek istiyorum. Yani sonuçta ben Bekir Ağırdır değilim yani. Niye? Hani toplu anket yapmıyorum o açıdan. Ne faydalanan bu fikirdir? Bu şeydir. Sence AK Parti kaybediyor mu? Bence AK Parti tabii ki kaybediyor. Evet yani. Zaten anketler de o yönde.
Bir kere bunun en büyük sebebi ekonomi. Yani insanlar çok büyük darboğaz, ekonomik darboğaz yaşıyor. Yani çok çok zor durumda insanlar var ve çok fazla sayıda. Dolayısıyla yani her şeyi bir kenara bıraktım. Ekonomik gidişat gerçekten çok kötü olduğu için. Yani hepimiz fakirleştik. Bir tek hani evine ekmek götürme derdinde olan insan değil.
Hepimiz yani orta sınıf fakirleşti zaten. AK Parti’ye oy veren sınıf fakirleşti. Orta sınıf mı oy verdi diyorsun? Ben öyle düşünüyorum. Yani AK Parti’ye oy veren sınıf fakirleşti ama oy vermeyen de fakirleşti. Oy vermeyen de fakirleşti evet. Herkes fakirleşti. Hep birlikte fakirleştik yani paramızın bir değeri kalmadı maalesef.
Dolayısıyla bu gidişattan dolayı AK Parti’nin oylarının eridiği aşikar. Yani anketler de öyle gösteriyor zaten. Kendi kanalında ne gibi? Ne göreceğiz kanalında? Şimdi benim kanalımda ben İpek Özbey’le birlikte bir programa başladım Sert Soru diye. Niye onlar, niye iki kişi yapıyorsunuz?
Çünkü İpek Özbey iç politika konusunda uzmandır. Ben de dış politika üzerinde çalışan, dış politika alanında çalışan bir gazeteciyim yıllardır. Dolayısıyla böyle bir ikisini birleştirelim dedik. Hem iç politika hem dış politika olsun. Konuklarımızı da her iki alandan da alalım. Hem dış politika konuşalım hem iç politika konuşalım. Ve konuklarımıza mümkün olduğunca sert sorular yöneltelim.
Yani televizyonlarda, Anarkım kanallarda sorulmayan sert sorular, yani sert konular konuşalım. Çünkü birçok konu konuşulmuyor biliyorsun. Yani televizyonlarda konuşulmuyor. Gazeteler zaten es geçiyor. En çok konuşulmayan konu ne sence? O kadar çok var ki. Bir tane söyleyeyim. Sence en çok konuşulmayan konu ne televizyonlarda? Anarkım medyadan bahsediyoruz.
En çok konuşulmayan konu ne? Gerçekten kimsenin konuşması. Yani çok var ama ilk aklıma geleni söyleyeyim en son yaşanan olaydan sonra. Suriyeli sığınmacıların yaşadıkları, Türkiye’de yaşadığı zorluklar, maruz kaldıkları ayrımcılık. Mesela. Ben bir konuyu oraya getirmek istiyordum. Sana doğrusu söyleyeyim. Çünkü bu en son muz paylaşımları oldu ya. Ülkeden attık adamları. Evet. Anlatabildim mi yani? Hala böyle anlamış değil mi? Kapı dışarı atmak. Evet. Yaptıkları öküzlük. Tabii. Görgüsüzlük. Evet. Ama cezası da ona göre. Suçun da cezası böyle olması gerekiyor. Alıp da hoppa ülkeden dışarı atmak.
Şimdi bir kere çok orantısız bir ceza verildi. Ben de sana katılıyorum. Evet yaptıkları kaba, görgüsüzce bir hareket. Ama bunun cezası ülkenin dışına atmak sınır dışı etmek midir acaba? Sınır dışı Suriye’ye geri atıyorsun. Şeyde atmıyorsun Yunanistan’a geri atmıyorsun. Evet. Günün sonunda yani. Bir sebep var ki buraya geldiler. Kesinlikle. Savaş olan bir yere geri atıyorsun. Yeri atıyoruz yani şöyle. Bir de yani şunu da unutmamak lazım Umur. Bu kadar Suriyeli sığınmacı buraya neden geldi? Hükümetin vakti zamanında gittiği yanlış Suriye politikası sebebiyle geldi. Öyle değil mi? Şimdi yani hiçbir ülkede hiçbir toplum bu kadar çok sığınmacıyı pat diye bağrına basmaz. Bunu ortaya koymak lazım. Kesinlikle. Yani hiçbir ülkede bu olmaz. Mutlaka anlaşmazlıklar, sosyal patlamalar olur, olacaktır. Çünkü hiçbir hazırlık yapmadan hiçbir zemin hazırlamadan birden bire yüz binlerce Suriyeli Türkiye’ye geldi. Yani o yüzden toplumda buna karşı bir tepki olmasını da anlıyorum. Ama tepkiyi bence yanlış yere yöneltiyorlar. Tepki bu sığınmacılara karşı olmamalı. Yani eleştirecekseniz hükümetin politikasını eleştirelim. Kızacaksan Suriyeli, o da yukarıya kızman gerekiyor. Aşağı doğru değil, kolayına doğru değil. Yanlış hedef.
Yanlış hedef yani o insanlar da sonuçta savaştan kaçıp buraya gelmiş, sığınmışlar. En büyük hakkı var. Yani bu insanlar mesela Suriyelilere karşı bu kadar tepki nefret duyan kesimler var çok fazla. Onlara şunu sormak istiyorum. Hani siz Allah korusun bir savaş ortamında yaşasaydınız ne yapardınız? Çünkü herkes diyor ki kalıp savaşsalardı. İnsanların çoluğu kolay değil yani. İnsanların çocuğu var, eşi var, yaşlı hastası var. Yani bazen de tek çözüm kaçmak oluyor. Bunu anlayabilmek, empati kurabilmek lazım. Dış politikamıza baktığımızda bu en son 10 Büyükelçi açıklamasında ilgimi çeken bir şey oldu. Konuşulmayan konular arasında bence en başta ben sanki onu söyleyeceğini düşünüyordum. Diplomasi diliyle gerçek şey bir örnekti benim için. Gerçekten ana akın medyayı görmediği bir şey. Geri adım hatta. Tabii tabii. Geri adım nedir? Geri adım budur. Pardon ben öyle demek istemedim demektir. Yani yanlış anlaşıldı. Vardır ya o geri adımlar. Yanlış anlaşıldı, işte ne bileyim röportajın tamamını yayınlanmadı. O var ya o sahte geri adımlar. Ben de öyle bir şey bekliyordum. Hayır tamamiyle tersi Amerikan Büyükelçisi vermiş oldu şey. Biz işte Viyana Sözleşmesi’nin 41. maddesine biz sadığız diyor. Geri adım mıydı diye miydi sence? Şimdi Büyükelçiler kriziyle ilgili ana akın medya kesinlikle hiçbir şey görmedi zaten.
Hani sadece geri adım kısmını gördü. Hani bu kadar büyük kriz olmuş ülkede. Yani dünya çapında yankı uyandıran bir olay yaşanıyor. Ve ertesi günü mesela hürriyetin manşeti şeydi. Çin, Atatürk’ü örnek alıyor falan. Büyükelçiler krizinin B’si yok. Yani bir paralel evren. Paralel evren. Çok güzel. O paralel evrende yaşayan bir medya var. Onu biliyorum ben paralel evrende. Bazen kızıyorum onlara bazen de üzülüyorum.
Ama kızmamamız gerekiyor değil mi? Neden? Bilmiyorum sana soruyorum. Sen eski oradaki arkadaşlığına bu manşetleri yapan mısın? Ben o eski oradaki arkadaşlarıma kızmıyorum. Ben onlara kızmıyorum. Onlar sonuçta çalışmak zorunda, geçinmek zorunda, geçimlerde olan gazeteciler. Ben asla onlara kızmıyorum. Ama sonuçta bu sisteme kızıyorum. Yani böyle bu ana akın medyayı bu hale getiren sisteme kızıyorum.
Buna da kızmaya hakkım var herhalde. Biraz. İpekçim çok çok teşekkürler bana zaman erebildiğin için. Ben teşekkür ederim. Çok keyifliydi.
Çok sağ olun.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir