Karaoğlan 1. Bölüm | Bambaşka Düşleri Vardı | 32. Gün Arşivi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=YOpvPa-UN3E.
İnsanoğlu madde 1 dünyaya gelmelidir. Madde 2 sevmeli sevilmeli dünyayı cennetin kendisi bilmelidir. Madde 3 yaşama sevgisinin kökleri gönlünde insanoğlu günün birinde ölmelidir. Dönmelidir dudaklarına uruk bir elmanın tadı. 4. madde okunamadı.
Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşumuzdan beri hürriyetli…
… Module Oligası sun focusing.
Burada bitsin mi hikaye, başlasan mı yeniden her şeye? Yine tangı mı olsam, yaratsan mı kendini? Ateşle, havayla, suyla mı, yalnız eniyle, boyuyla mı, neyle kursam? Boş mu lersen Tanrılığı, bir başıma otursam?
Ne ateş, ne havane, su, ne en, ne boy, ne habil, ne kabil? Ne soy, ne ben, ne Tanrıl?
Tarih onu hangi yüzüğüyle anımsayacak? Solu iktidara taşıyan dürüst tiyasetçi, devletin güvenilir çınarı, politikaya zerafet ve tevazur katan şair mi?
Yoksa solun birliğini engelleyen inatçı, kuşkucu, yalnız lider mi? Demokrasinin kilometre taşlarında acaba kaç kişi dağlara taşlara yazılan kara olan etsanesini anımsayacak? Ve kaçı siyasette zirveden cezaevine, cezaevinden yeniden zirveye yükselişin ve sonra sandıkta unutulup gidişin nedenlerini sorgulayacak?
Türkiye son 50 yılına damgasını vuran bir lideri, bir cumhuriyet aydınlığı ülkenin en kritik günlerinin katlanımı nasıl anımsayacak? Anlatacaklarımız bir liderin, bir şairin, bir gazetecinin, bir eşin ve bir aydının öyküsü. Anlatacaklarımız aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci kuşağının bugünlere yankılanan sedası. Gülen Tecevit, Türk siyaset tarihinin en kıdemli ve deneyimli politikacısı. Tam 50 yıllık bir birikimi temsil ediyor. Türkiye onu en çok bu yanıyla tanıdı. 50 yıllık siyaset yaşamına sığan ise aslında çok partili demokrasinin şahsi bir öyküsüydü.
Oysa Tecevit aynı zamanda duyarlı bir şair, sanatçı ve enteellik geldi. Sevinçlerini, düşlerini, umutlarını ve özlemlerini şiiri anlattı. Sanatın esetine sığınıp gündelik yaşamın gerçekliğinden ve belki de politikanın çelediğinden sakındı. Ancak siyaset bir girdap gibi onu kendisine çekti ve 50 yıla duyarlı bir şairle inatçı bir siyasetçinin o çarpıcı çelişkisi damgasını vurdu.
Acaba kim kazandı? İşte bu sorunun yanıtı, plan Tecevit’in yaşama öyküsünde saklayacak. KORNADAKİMİNİZİ 1925 yılının 28 Mayıs günü İstanbul’da Beşiktaş Akaretler’deki bu evde bir bebek dünyaya geldi.
Profesör Mehmet Fahri Bey ile ressam Fatma Nazlı Hanım biricik çocuklarının adını Mustafa Gülen koydular. Göbek adı Mustafa’yı dedesi din alimi Mustafa Şükrü Bey’den almıştı. Gülen tadı ise ailesinin temennisini yansıtıyordu.
Adı gibi yüksek, yüce ve ulu olmasını dilemişlerdi. 1936 yılında soyadı kanunu çıkınca Kurtuluş Savaşı yıllarında Kastamonu’da görev yapan Mehmet Fahri Bey doğasından çok etkilendiği Ecevit yöresini Kütüvî’ne soyadı olarak kaydettirdi.
Ecevit soyadı küçük de kalmayacak, Türkiye siyaset tarihine kazanacaktı. Mustafa Gülen sakin, uslu ve söz dinleyen bir çocuktu. Derslerine çalışıyor, sınıflarını pekiyle geçiyordu. Ama hocaların izlenimini yansıtan hal ve gidiş türü notları silik kişiliği nedeniyle iğnenin ötesine geçemiyordu. Babası Mehmet Fahri Bey adli tıp hocasıydı. Ancak tek parti döneminin milletvekili olarak sivrilmişti. Bir dönem gazetecilik yapmış ve Ulus gazetesinde fıkraları yayınlanmıştı.
Annesi Fatma Nazlı Hanım ise kendini sanata peresine adamıştı. Mustafa Gülen’in yaşamı bu ikisinin bir semtezi olacaktı. Ben okuma yazımı öğrenmeden önce şiir söylemeye başlamıştım. Onları anneme dikdi ederdim.
Yazıyı öğrenmediğim için henüz. Yazıyı öğrendikten sonra ilk takdilosuna da kavuştu. Ömrü boyunca yanından hiç ayırmayacağı Erikayla 1938’de tanıştı. İsmail Hakkı Okday adında bir eniştem vardı. O ilginç bir kimseydi.
Sacı Azam Tevfik Paşa’nın oğluydu. Ama Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçmişti. Bir kardeşi de İstanbul’da takdilo satan bir mağazası vardı. O mağazadan bana bir takdil aldı. Erikaya Takdilosunu.
Öğrenlikte daha çocuk yaşındayken indektör okumaya başladım. Ecevit Ailesi kısıtlı bütçesine rağmen Bülent’i Robert Kolej’e kaydettirdi. Zengin ailelerin çocuklarıyla aynı sıraları paylaşmak onu daha da içine kapatmıştı. Sessizdi.
Arkadaşlarından ayrı duruyor, öğrenciliğin alamet-i farikası sayılan türden yaramazlık ve kaçamaklar yapmıyordu. Haşarlıktan eline eteğini çekmiş bu Ankara’lı Esmer çocuğa arkadaşları ilginç bir lakat atmıştı. Hacı. Ecevit ve Hacılık arasında isim benzerliğinden dolayı ve bir de layıklığa çok bağlı olduğum halde dinine de bağlıydım. O nedenle belki arkadaşlarım ile hacı demişlerdi. Çok nazik, çok kibar, karınca incitmeyen, arkadaşlıklara dikkat eden ve içine biraz kapalı bir insandı. Sadece uğraşırsı çiğir ve çay içmekti. Bol miktarda çay içer, şiir yazar.
Politik ile kesinlikle alakası yoktu. Politik’i bilmezdi. Sağ, sol bilmezdi. Biz aramızda sağ-sol münakaşaları yapardık. Ben sağda o zaman da, Mehmet İstvan mesela, solda, Nazım Hikmet münakaşaları yapıyordum. Bu karışmazdı, dinler, sen de haklısın, sen de haklısın der. Hatta biraz daha fazla milliyetçi diye sağa meyyal idi. Zaman içinde Bülent’in arkadaşlarından üstünlükleri ortaya çıkmaya başladı.
Lakabı da hacılıktan ecoluğa döndü. Edebiyat ve şiir dünyasının sağlık takipçisiydi. Yazdığı şiirler arkadaşlarınca beğeniliyordu. Robotların sadece bilim-hukuk kitaplarında anlatıldığı, 1940 yılında yazdığı robot adlı şiiri çok süpse yapmıştı.
Ellerim dallar gibi bazen açılır Allah’a. Ki Allah’tır, veren bu güçsüz elleri benim. Senin ellerinden güçlü ellerim ki ben verdim onlar kapalıdır Allah’a. Bir parça denilden ibaret sen Allah’a göre. Sana verdiğim bir ömürdür, ki sen yaşamadan sürüyorsun onu. Sana bu ömrü verenler senden çabuk ölür, çeligin çölünmesi kadar uzaktır bu robotun sonu. Allah Allah olduğu için yarattı beni. Ben Allah olamıyorum ne kadar yaraksan. Ve tapmıyor bana benim yarattığım adam, beni yaratana ben nasıl tapıyorsam.
Ecevit’in başyazısı Ecevit’i okulda popülerleştiren şey öğrencilerin çıkardığı İzlerimiz dergisi oldu. 2. Dünya Savaşı yıllarıydı. Okul yönetimi derginin başyazı olarak düşündüğü Altemur Kılıcı, Almanları desteklediği gerekçesiyle sakıncalı bulmuştu. Başyazı Ecevit’e teklif edildi.
Ecevit kabul etti ama bu haksızlığı da içine sindiremedi. Yaşamında daha sonra çok sık tekrarlayacağı protestolardan ilkini o dergide gerçekleştirdi. Ecevit çok güzel bir jest yaptı. Derginin o sayesinde, ki şimdi benim şüphesim de basıldı. Bazı sebeplerle aramızı alamadığımız Altemur Kılıcı’ya ithaf olunur bu sayesinde bana ithaf etti.
Yani bu inceliğini gösterir, efendim diliğini gösterir. Lise yıllarında genç Ecevit’in 12 şiiri farklı dergilerde basıldı. Edebiyat dünyasındaki ilk başarısı da o yıllarda gerçekleşti. Lise yıllarında bir yıllık bilen bir kayboldu ortalıkta.
Aradan 2-3 gün geçtikten sonra merak ettik telefon ettik annesine. Bülent çıktı karşımıza ve Rabindranah Hagor’dan gitmen Şare kitabını tercüme etmekte olduğunu,
yayıncının kendisine telefon ederek başka bir yayın evinin aynı kitabı tercüme ettirmekte olduğunu söylediğini, onun için o tercümeyi bir an evvel bitirip kendisine verilmesini istediğini söyledi. Onun için mektepten ayrılmış, 10 gün içinde şiirleri bitirip basın yayına vermiş.
Hintli şair Tagore’un çevirisini Cagaloğlu’nda inkılap kitabı evine götürdüğünde, yayın evi yöneticileri böylesine ustayışı çeviri yapanın 16 yaşındaki bu genç olduğuna inanamamıştı. Ecevit Tagore çevirlerinden ilk tehlifini aldı. Bu sanattan kazandığı ilk paraydı. İlk kitabını öncelikle arkadaşı Can Yücel’in babası, CHP’nin efsanevi İmdiye Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e imzaladı.
Kitap yazısı Cumhuriyet’te yetişen ilk kuşağın ve ikinci dünya savaşı yıllarının haleti ruhiyesini yansıtıyordu.
Kültür başvurumuz Hasan Ali Yücel’e, emrinizdeki bir ordunun neferi tarafından ilk savaş armağanı olarak. Şimdi sıra hayatının akışını değiştirecek karşılaşmadaydı.
O günlerde Robert Kolej’in ulusu yani Bülent’i okulun parlığı yani Rahşan’ıyla tanıştı. Tanışmalarını sağlayansa sonradan ünlü olacak bir ortak arkadaşlarıydı. Cumhuriyet bayramında bir ananevi piyes oynanırdı. O sene piyesi ben yazdım.
İnsanlar niçin yaşarlar diye Çanakkale Harbi’nde geçen bir şiir ve Ecevit de sahne arkasından tek kişilik koh olarak Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitleri şiirini okuyacak okudu. Rahşan da ressam olduğu için güzel resim yapardı. Dekorları yapıyordu. O çalışmalar esnasında bir gün bana Bülent, bu hanım bu kızı tanıyor musun dedi.
Tanıyorum dedim. Ben tanımak isterim dedi. Bak dedim Rahşan Bülent seni tanımak istiyor dedim ve tanıştırdım. Ondan sonra süratle bir arkadaşlık doğdu.
O liseyle görüştük. Çok aşk duydum diyebilirim daha ilk görüşümde. Sonra okul olarak ya sınıf olarak kız ve erkekli bir kırgeçsine çıktık. O da daha yakından birbirimizi duyduk.
Onunla beraber olmak bana bir mutluluk veriyordu ve onunla konuşmak bana mutluluk veriyordu. Düşüncelerimi ona söylemek açmak ve rahatça açmak çekilmeden açmak beni çok eksiledi. Bir tiyatro oyununda buluşan çift kısa sürede kaynaştı. İkisi de çekinmeyen mizaçlı, ikisi de bebeli yaşamdan uzak ve ikisi de sanat aşırıydı. Biraz içine dönüp biraz kendi dünyası olan, kendi yarattığı bir dünya olan bir çocuktu.
Rahşan böyle işte politikadan konuşmaya başladığımız zaman filan ay çocuklar ne olursunuz güzel şeylerden bahsedelim. Şunları kesin bu mevzuları verdi.
Çok geçmeden beklenen olduğu ve okulun bitimine yakın Bülent ilk ve tek aşkı olan Rahşan’a evlenme teklifi etti. Hem de tuhaf bir yerde. Bu teklifimi Doğma Bahçesi merdivenlerden inerken yaptım. Yıkarılmıştırdım nedense. Doğma Bahçesi’ye giden yolda bir Rus lokantası vardı. Hala vardır galiba.
Rahşan’ı oraya götürdüm. Orada fasulye filan ıskan ettim. Çıktıktan sonra da o merdivenlerden inerken teklifimi yaptım. Evet o işte evlenme teklifi etti. Bir zaman ben aaa peki kabul ettim diyemedim. Annem babaanneye ben acaba çok kızar belki dedi. Cevabım oydu.
Ne oldu? Cevap muğlaktı. Teklifi beklemeye aldılar. 1944’de ikisi birden okuldan mezun olup Ankara’ya ailelerinin yanına döndü. Mezuniyet yıllıklarında her ikisinin de gelecekte ki karakterlerini ve yaşam çizgilerini buluşturacak ipuçları vardı.
Bir bardak çay, bir parça kağıt, bir kalem, bir de şiir kitabı. Onun en vefalı dostları. Kendisi de bir şair olan Gülen, mistisizmden gerçekçiliğe geçti. Artık Tagore’u sevmiyor. Onun iki kitabını Türkçeye çevirmesine rağmen modern şiiri tercih ediyor. Dansı ve partileri ise manasız ve zararlı buluyor.
Şair olmak istediğini söylüyor. Ancak bunu onun mütevazılığına vermek lazım. Çünkü o şimdiden seçkin bir şair. Taplı, yumuşak karakterli rahşanın duyarlı kalbi sıcak hislerle dolu. Maalesef ufak tepek en önemsiz şeylere üzülür. Tüm hayvanlara hatta farelere bile aşırı düşkünlüğü vardır. Yetenekleri konusundaki tevazu yüzünden kendini hep başkalarına danışmak zorunda hisseder. Olağanüstü resim yeteneğini bile önemsemez. Ağır başlı hali onu ufak tepek belalara çatmaktan da alıkoymaz. En sevdiği cümle, işte o kadar. Lacivert rengi, papatya’yı, marş çürü şarkıları, ramrandı, çocuk psikolojisini, John Fontaine’i, zeytinyağlı Ayşe Kadın fasulyesini seviyor. Eli boş kaldıkça saçlarını kıvırır. Bülent Ecevit okuldan mezun olduktan sonra edebiyat fakültesine girmek istedi. Ancak çocukluğunda şiirlerini not eden ailesi, onun şiir tutkusunu kaygıyla izlemiş ve şairden adam olmayacağını düşünmeye başlamıştı.
Babasının ısrarıyla hukuk fakültesine girdi. Ama sadece 3 ay da yanabildi. Hukukla pek ilgilenmiyordum. Baktı ki derslere girecek yerine kahvelerde arkadaşlarımla tavla filan oynuyordu. Onun üzerine beni serbest bıraktı. Diltari Çare Hacidesine gittim.
Ecevit bu fakülteyi de bitiremedi. Üniversite mezunu olmaması yıllar yılı karşısına bir engel olarak çıkacak ve ona ileride Çankaya Köşkü kapısını kapatacaktı. Okuldan ayrıldıktan sonra basın yayın genel müdürlüğünde tercüman olarak iş buldu. Maaşı günlük 2 liraydı.
Yabancı dil bilenlerin parmakla gösterildiği yıllardı. Okulda psikoloji derslerinden 6 alsa da tercümesi 10’du. İngilizcesine güveniyordu. Ancak dünya ahvalinden bir haberdi. Siyaset onun hiç de iddialı olmadığı bir daldı. O günlerde bu ilgisizliği başına iş açtı. Bir gün müdürü kızgınlıkla odaya daldı ve yaptığı tercümeyi masasına attı. Bir özel ismi, Birleşmiş Milletler binasının bulunduğu semtin adı olan Flashing Needles’u Kızaran Çayırlar diye Türkçeye çevirmişti. Müdürü azarladı. O halde İngiliz başbakanı Churchill’in adını da Kilise Tepesi diye çevir. Yanakları alalı olmuştu. Çok utandım ve onun için sadece İngilizce bilmenin yetmediğini, siyasetle de daha yakından ilgilenmek gerektiğini idrak ettim ve öyle davranmıyorum. O yıllarda Bülent ile Rahşan arasındaki aşk git gide büyüyordu. Ancak bir türlü cesaret edip ailelerine açılamıyorlardı. Sonunda Rahşan’lar al, evlenme teklifini ailesine açtığında kaygılarının hiç değersiz olmadığını anladı. Babası nam-Zeki Bey, kızının üniversiteyi bitirip meslek sahibi olmadan evlenmesini istemiyordu.
Ancak aşk ne kariyer kaygısı ne baba baskısı dinliyordu. Benim öyle oğul, öğrenimi bitirmeden, doğru dürüst bir gelir kaynağım bile olmadan kızıma talip olduğumda iyi karşılayamayacağım ben korkuyordum.
Anlaşılan Rahşan bastırmış ince nasıl oldu? Bastırmaktan değil de babam beni çok severdi. Çok severmiş herhalde. Ve çok ağladığım için çok üzüldüğünü görünce 6 ay ağlamıştım. Çok sevdiği için, çok üzüldüğü için durumu ne kadar kötü demişti.
Nam-Zeki Aral, kızının gözyaşlarına dayanamamıştı ama içi içini yiyordu. Kimdi bu bülen Tecevit? Nasıl biriydi? Kızını nasıl geçindirecekti? Sonunda damat adayını sorduğu için bürosuna davet etti.
Beni çağırdı bir gün bürosuna, Merke Bankası’nda çalışmalara çalışırdı. Oraya çağırdı. Kısa bir sohbet ettik. Ayrıldık o kadar.
Sonra o sırada annem de evde babamdan telefon bekliyordu. Nasıl buldun diye çocuğu. O da babam da işte çocuk ne olacak diye telefonla öyle bir bilgi verdi.
Bu kadar. Ama babam sormuş, dururken de nasıl geçindireceksin eşini diye. Hayır o zaman 2 lira gündelik alıyormuş.
2 lira gündelik alıyorum demiş. Ona rağmen de babam çok iyi bir insandı herhalde ki bana izin verdi evlenip 2 lira alın bir adamla ya da bir çocukla. Nasıl geçindireceğinizi düşünüyordunuz? Yani öyle bir kaygı taşı mı oldunuz?
Ben kendime güveniyordum, Allah’a güveniyordum. Rahşanın böyle miks bir yaşam istemeyeceğini biliyordum. Kız istemeye gidildi, aile arasında yüzükler takıldı. O gün Ecevit parmağında bir nişan yüzüğü ve koltuğunun altında nişanlısının bir tablosu olduğu halde evinin yolunu tuttu.
İçi içine sığmıyordu. Rahşan Hanım müstakbel eşini yanıltmadı. Düğün, gelinlik, tören istemedi. Nikah töreni Ecevit ailesinin sonraki yıllarına damgasını vuracak tevazunun ilk işaretiydi. Aile arasında yapılan törende genç çiftin sıkılganlığı nikah fotoğrafına yansımıştı.
İkimiz de mahcup insanlardır herhalde. Ben zaten dediği gibi mahcup bir kimse ama ben de daha hayata hiç atılmamış, okuldan yeni çıkmış, okulu birer dekerle iliyye olarak okumuş olan bir genç kız olarak herhalde ben de çok mahcubdum.
Onun için resimler belki öyle çıkmıştı. Düğün, tören istemedik. İkimiz de istemedik. Sadece bir şey, nikah töreni.
Düğün, töreni. Düğün, töreni.
Nikahdan sonra Bülent Ecevit, Londra Büyükerçiliği basın ateşliliğinde bir göreve tayin oldu. Genç damat Londra yolundayken ünlü 1946 devalüasyonu gerçekleşti.
Londra’ya indiğinde maaşı 30 sterline düşmüştü. Cumhuriyet tarihinin ilk ekonomik krizi onu vapurda yoksullaştırmıştı. Çiçeği burnunda evliler parasızlıktan Londra’ya birlikte gidemedi. Rahşan Ecevit tam bir yıl eşini Ankara’da özlemle bekledi. Sonunda özleme dayanamayınca o da Londra’ya gitti.
Ecevitlerin en yoksul ve zorlu günleri başlıyordu. Hemen savaş sonrasıydı ve orada her şey vesikaya bağlanmıştı zaten. Zaten orada da yani ülkede bir yiyecek kıtlı vardı. Biz o vesikayla alınacakların tümünü alamazdık.
Koyamız olmadığı için alabildiğimiz kararından idare ederdik. O çok uzakta şehirden bir yerde yaşıyorduk ucuz olsun diye kira. Bülent o nedenle eğlenmeleri gelemezdi. Ben de o aldığım yani aldığım yiyecekli malzemesini çok küçük bir kısmına kullanırdım. O zaman da akşam yemeği beraber yiyelim diye şey yapardı. Eğlen yemezdim. Ecevitler Londra’da resmen aç yaşıyorlardı. Parasızlıktan önce nikah yüzüklerini sonra saatlerini sattılar. Geçim derdine düşmüşlerdi. O kadar aç kaldık ki herhalde annemler korktular. Benim bir fotoğraf göndermişim onlara fark etmeden. Çok korkmuşlar ve beni Çikaya Ankara’ya çağırmışlardı. Orada bir ay beni iyi bir beslemişler biraz kilo aldırmışlar. Ondan sonra tekrar göndermişlerdi Londra’yı. Londra’da Robert Kolejli arkadaşlarından oluşan küçük bir Türk çevreyle görüşüyorlar. Ancak yaşadıkları sıkıntıları hiç belli etmiyorlardı. Hayatmazlardı. İkisi de o konuda insanlara saygı duyan kişilerdi. Bilhassa Bülent’ti. Bülent dediğim gibi duygulu. Dediğim zaman yanında olan insanlara yardım edilen seviyen bir çocuktu. Ama kendi için dışarıya vurulmazdı fazla. Çektikleri bunca sıkıntıya rağmen
yemeğe vermedikleri parayı kitaba veriyor. Ne olursa olsun okumaktan geri kalmıyorlardı. Maaşımızı aldığımız zaman evvela kitapçılara giderdik ki ileri bir tarihi atarsak o ayın içinde paramız kalmaz ve kitap alamayız diyerekten evvela kitapları alır. Ondan sonra yaşamaya başladı.
Bu arada ben taksitle ansiklopediye Britannika’ya almıştım o 24 çiftliğinedir. Fakat ateş ediyoğun maddi ihtiyaçları bile bir ara Ankara’dan gelmedi. Çok zor durumda kaldık. Şeyleri ödeyemedik. Kraları, elektrik şeysini. Onun üzerine ben o şeyleri taksitle almakta oldum.
Ansiklopediye Britannika’nın ebevezerine kadar satmak bir cübretle kaldım. Ateş ediyoğun masraflarını karşılanmak için. Zamanla maaşları arttı. Londra’da daha iyi bir yaşam kurdular. Gülent Ecevit bir üniversiteye kayboldu ve yaşama bakışını derinden etkileyen Hint felsefesini daha yakından tanımak için Sanskritçe öğrenmeye başladı. Üniversiteye sadece Sanskrit öğrenmek için gitti ve diploma almak için hiçbir teşebbüs de bulunmadı. Hatta ben sordum niye diploma alınırsa neye önem var?
Takvimler 14 Mayıs’ın da kuzeyliği gösterdiğinde Demokrat Parti CHP’ye dur dedi. Söz milletin oluvermişti.
CHP tarihinin ilk ve en büyük bozgunluğu yaşıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidardan düşmesi 1950’de beni çok üzmüştü. Onun üzerine Türkiye’den, aynı militerden Türkiye’den iyi kararlaştırdım. Aslında İngiltere’de geçim durumumuz biraz iyileşmişti.
İstesem daha kalabilirdim ve kalmam isteniyordu. Ama bir an önce Türkiye’ye dönmek ve siyasete birtakım katkılarda bulunabilmek istedim. Onun için kendi isteğimle döndüm Türkiye’ye. Londra dönüşü bahçeli evlerde Rahşan Hanım’ın ailesinin evine yerleştiler. İki odalı bu evde tam istedikleri gibi mütevazı bir yaşam kurmuşlardı. Bahçeli evlerde annemlerin bir evi vardı. Alt katında oturuyorduk onu. İki katlı değildi. Alt katını bize vermişlerdi. Orada oturuyorduk. Kiramı kabul etmedi babası. Evet. Gülen Tecevit’in babası Mehmet Fahri Bey de seçimi kaybedenler arasındaydı. Parti içindeki nüfuzunu son kez oğlu için kullandı. Arkadaşı Nihat Erim’den partinin yayın organı olan Ulus gazetesinde Gülen Teçin iş istedi. Ve Ecevit gazetecilerin tabiriyle parafütle gazeteye iniverdi. Rahşan Hanım tercümeler ve resim yaparak el ekonomisine katkıda bulunurken o Ulus’ta çeviri yapıyor ve sanat yazıları yazıyordu. Odası vardı.
İki masa karşı karşıya yapıştırılmıştı. Orada çalışırdı. Gökler Hakimi Gordon ve Sigr ya isimli iki çizgi. Komik stüt dediğimiz o çizgi romanlar vardı. Bir onların balonlarını çevirirdi o zamanlar. Benim tanık oldum. Bir de asociyete resmen gelen fotoğrafların resim altları arkalarına kağıt olarak yapıştırılırdı. Onları Türkçe’ye çevirirdi. Dünyası çok değişik gözüküyordu. Hem gazete dünyasına hem siyaset dünyasına. Ravindranatlar, Gortçeviriler falan. Ahmet Haşim şiirleri. Çok sahi, çok damatılmış bir göz yaşamının içindeydi. O tarihte dikkatini çekerek ölçüde değişik bir portreydek çiziyordu. Çünkü hem kadar kolay izliyordu hem de babası Halk Partisi’nin bir meleği de gereğiyle. Biz de hepimiz de gençiz.
Yani aklımıza geldiği gibi konuşurduk. Fakat bu sene de Cevid odaya girdiği zaman ötekilerin çoğuna siz diye hitap ederdi. İşte siz Faruk Bey şöyle bir durum var acaba. Bakarıyız falan rica ederek lütfen sözünü kullanarak konuşurdu.
Yani mültepler içeri girip çıktıkça dahi ayağa kalkardı bazen. Tabii ne yapacak çok güzel çok damatılmış bir hali vardı. Çok çay içer falan. İşte kışları da yürüyerek gider girirdi. Farklısı giymezdi. Çok soğuk hava kar yağıyor. Ulus’tan bahçede evlere kadar yürümek ne demek canım? Saat, dört beş dakika falan. Yürünüyor. Başka da çare yok. Yani taksi parası vermek o kadar kolay değil bizim aldığımız paralarla. Ne kadar sağlıklı bir şey oldu kar da yürümeni mesela anlatırdı bana. Ben biraz üşürdüm doğrusu. Bu teoriyi de fazla ikna olmazdım ama o imsaliğini hep devam ettirdi. İlk kısak olsun diye yürüyerek gelirdi. Ve gece çalışıyordu. O zaman gündüzleri uyuyordu. Ben de gündüzleri çalışırdım o sırada. Ben geceleri uyuyordum. Birbirimizden noklaşırdık. Ama o arada sen geceleri iktisat olsun diye Ulus’tan bahçeli evlerde oturuyorduk o zaman. Öyle yürüyerek gelirdi. Ve geldiğinde çiftliklerim donmuş olarak, küslepmiş olarak gelirdi. Evlerine giren para ayda yüz yetmiş beş liraydı. Bülent Ecevit daha ilk günden evin akçeli konularını eşine bırakmış. Parayla ilişkisini askeriye indirmişti. Sade yaşamlarında mutluydular. Yoksullu ve sıkıntılı dönemi yavaş yavaş geride bırakıyorlardı.
Londra’daki o zor günlerden sonra çocuk konusunda gündemlerine gelmedi. Onlar evlat yerine sevgilerini büyütmeyi tercih etmişti. Enelim. Rahşan adadın bir şiir.
Gökler gibi sardı dünyayı, yağmur gibi sızdı dünyaya, dünya kadar oldu sevgimiz. El ele büyütüp el ele derdik. El ele deyip insana verdik.
Belgesice çağlar sevgimizi. Bülent Ecevit 1951’de Ankara’da genel kumayda askerliğini yaparken, ailede yeniden maddi sıkıntı baş gösterdi.
Rahşan Ecevit vatan ve ulusa çiverler yaparak eşinin askerden dönmesini bekliyordu. 3506 yaka numaralı Bülent Ecevit, tankas tmen olarak terhis olduğu gün, kışla albümüne şunları yazdı.
Asker ocağı insanlara savaş sanatını öğrettiği kadar, sulh içinde, kardeşlik sevgisi içinde yaşamanın da sırrını öğretiyor, saadetini duyuruyor. Öğlelikle bu saadeti memleket ve dünya ölçüsünde gerçekleştirmek umudu, insanın içine yerleşiyor ve o uğurda son başvurulacak çareyi, savaşma çaresini öğreten asker ocağı gözlerde bir sütün mana ve değer kazanıyor.
Bu ocağa bizden sonra geleceklere selam olsun. Askerden sonra Ecevit yeniden ulus gazetesindeki görevine döndü. O günlerde iktidardaki demokrat partiyle muhalefetteki CHP arasında kıyasaya bir rekabet yaşanıyordu.
Demokratlar iktidar olmanın üstünlüğünü kullanarak CHP’nin mal varlığına el koydu. Bu arada ulus da kapatılmış çalışanlar yeni ulus gazetesine geçmişlerdi. Bu haksızlık o güne kadar siyasetten uzak duran ve sanata sığınan Ecevit çiftinde büyük infiyar yarattı. Hayatlarının akışını değiştirecek kararı bu meseleyle aldılar.
Hepte et yaşadıkları ama hiç kapısından girmedikleri CHP’nin Çankaya ilçe binasına gidip partiye üye olmak istediklerini söylediler. Onları partiye kaydedecek kişi yakın bir arkadaşlarıydı. Bir gün kendi dedi ki sen bana teklif ediyordun Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye olmayı. Şimdi artık üye olmak istiyorum dedim.
Hemen tabi formüler doldurduk Ecevit’te, Eşi’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin üyesi oldular. Adaletsiz ve haksız bir dönem yaşamında sanat dışında uğraş istemeyen bir çifti siyasetin göbeğine çekmişti.
Bu tepkisel karar sıradan bir protestoyla kalmayacak ve o günden itibaren sadece Ecevitler için değil Türk siyasi tarihi içinde yepyeni bir dönem başlayacaktı. Oysa onların bambaşka düşleri vardı. Ama hayalimizi… Hayalimiz vardı ama ona ulaşamamıştık. Tek oyalı bir klibemiz olacaktı. Onun içinde o şiir verecek, ben de sinir yapacaktım. Hayatımıza o şekilde. Ama bunu evlenirken böyle düşünmüştüm. Ama hiç öyle olmadı.
İşte oranla yetiniyoruz. Ne varsa konuşmaya değen birlikte düşündüğümüzden, birlikte susabilmek, yağmuru dinlerken. Yanındaki sensin, yalnızlığın sen kendinden bile uzakta, elim elindeyken.
Ben de sinir edeyim, bunlara da barışmak istiyoruz. Haneye gidiyoruz.
Altyazı M.K.