Tanrı Varsa Kötülük Neden Var?
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=koHEshA9w7E.
Öncelikle en temel kavramlardan başlamak ve konuyu en geniş çerçevesiyle anlamak lazım. Bu yüzden direkt Theodise ile başlayacağım. Theodise nedir? Basitçe şöyle söyleyebiliriz. Yunancadaki Theo ve Dike yani Tanrı ve Adalet kelimelerinin bir birleşimidir. Bu kelimeyi tarihte ilk önce Leibniz kullanmıştır ve esasında tercümesi İlahi Adalet veya Tanrı’nın Adaletidir.
Şimdi içinde bulunduğumuz şu dünyada kötülük diye bir şey var değil mi? Acı, keder, felaket, bela… İstemediğimiz tonla şey yaşıyoruz ve haliyle Tanrı varsa, sonsuz merhametli bir Tanrı eğer bizi yarattıysa bu durumda kötülük niye var? Veya bunlar bunlar niye başıma geldi? Ben niye bunu yaşıyorum? Yani bunu çekecek ne yaptım?
Gibi bir takım isyanlarda bulunuyoruz. En azından isyan etmesek de bunu bir soruyoruz. Biz sormasak da insanlar tarihte sormuşlar. Ve bu yüzden bu soruya cevap vermek adına Theodise veya kötülük problemi başlığı altında kötülüğü gerekçelendirmek adına bir takım önermeler sunulmuş. Yani işte dünyada kötülük var ama şu yüzden var. Hani Tanrı başımıza bunu gönderdi ama şu yüzden yaptı vesaire. Bu yüzden Immanuel Kant esasında Theodise’yi Tanrı’ya avukatlık yapmak, Tanrı’yı savunmak, Tanrı adına konuşmak gibi görür. Kant, Hume’den sonra Leibniz’in Theodisesi üzerine en geniş eleştiri yapmış insanlardan biridir. Bu yüzden de dikkate değer bir takım argümanlar ortaya koymuştur. Hatta zaten Theodise üzerine bir makale yazmıştır. Fakat Kant yokken de, hatta Leibniz ve Theodise kavramı yokken de bu problem zaten tartışılıyordu.
Yani 2000 küsür yıldır ve daha fazladır. İnsanlar zaten kötülüğü gerekçelendirmek adına veya kötülük niçin var mantığıyla bir takım şeyler söylüyorlardı. Hani bugün de diyoruz ya, Allah varsa Afrikadaki çocuklar niçin açlıktan ölüyor. Allah varsa niçin savaş var, niçin şu var, niçin bu var. İşte bu konuşmalar binlerce yıldır var. Ama tabi ki filozofların argümanları bu kadar da basit değil.
Bütün bu sorular kötülük problemiyle alakalı. Eğer dünyada niçin kötülük var diye soruyorsanız, bu durumda kötülük problemini tartışıyorsunuz. Ama kötülük şu yüzden var, bu yüzden var diyerek bir açıklama getirmeye çalışıyorsanız, bu durumda Theodise yapıyorsunuz. Zaten Theodise örneklerine video boyunca değineceğim. Ama kötülük problemiyle alakalı tarihteki en meşhur alıntıyı yapmadan konuya giremem.
Bu alıntı epiküre aittir ve epikür kötülük problemiyle alakalı şunları yazmıştır. Tanrı ya kötülüğü ortadan kaldırmak istiyor da kaldıramıyor veya kaldırabiliyor ama kaldırmak istemiyor ya da ne kaldırmak istiyor ne de kaldırabiliyor. Yahut da hem kaldırmayı istiyor hem de kaldırabiliyor. Şimdi eğer kötülüğü kaldırmak istiyor da kaldıramıyorsa o zaman güçsüzdür.
Ki bu durum tanrının karakteriyle uyuşmaz. Eğer ortadan kaldırabiliyor fakat kaldırmak istemiyorsa o zaman kötüdür. Ki bu da aynı şekilde tanrıyla uyuşmaz. Eğer o ne kötülüğü kaldırmayı istiyor ne de kaldırabiliyorsa bu durumda o hem güçsüz hem de kötüdür. Ha eğer hem kaldırmayı istiyor hem de kaldırabiliyorsa ki yalnızca bu tanrıya uygundur.
E o zaman kötülüğün kaynağı nedir ya da o kötülükleri niçin ortadan kaldırmıyor? Şunu söylemek lazım. Bu kötülük problemini her ne kadar ilk önce Epiküros gündeme getirmiş olsa da bunu asıl şekillendiren ve özetleyen David Hume’dur. Hume’un özeti şöyleydi. Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? O halde o zayıftır. Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde kötüdür. Hem gücü yetiyor hem de önlemek mi istiyor? E o zaman kötülük nereden geliyor? Bu arada Epikür’ün kötülük problemi esasında Epikür’e ait olmayabilir. Çünkü bu sözlere ilk önce Sextus Empiricus’un Fironculuğun Esasları kitabında görüyoruz ve burada Epikür’ün adı geçmiyor.
Bu problemin Epikür tarafından dile getirildiğini söyleyen ilk kaynak, milattan sonra 3. yüzyılda yaşamış olan Lactantius’tur. Ve anlaşılacağı üzere Lactantius Sextus’tan daha sonra yaşamıştır. Yani onun Sextus’tan bir alıntı yapıp buna Epikür’ü iliştirmiş olması ihtimali epey bir yüksektir. Fakat Epikür’ün birçok şey yazdığını ve bunların da günümüze kadar gelmediğini, ama velakin birçok filozofu da etkilediğini biliyoruz. Yani bunun gerçekten de Epikür’e ait olması ihtimali de var. Ama böyle bir şahibi bulunduğu için söylemesem olmazdı. Hem zaten şu anda bütün dünya bu alıntıyı Epikür’e atif etmiş. Dolayısıyla biz de öyle varsayıp öyle aktarıyoruz. Şimdi anlaşılacağı üzere bu soru binlerce yıldır soruluyor ve insanlar madem Tanrı sonsuz merhametli veya sonsuz kuvvetli, bu durumda kötülük niye var diye merak ediyorlar. Ve felsefe tarihi de bunu tartışa tartışa bitiremiyor ve halen daha net bir cevap verilemedi. Tabii felsefe camiasında verilmediğinden bahsediyorum. Yoksa dine göre zaten bu soruya cevap vermeye bile gerek yok. Kader var, imtihan var, cennet, cehennem, Allah bilir bir sürü şey söylemek mümkün. Din kendi açısından bu konuyu örtbas etmeye veya arka planda bırakmaya yatkındır.
Fakat bunu rasyonel veya mantıklı bir yöntemle yapmadığı için, yani net bir şekilde bir cevap vermediği için, sadece inançlı insanları tatmin ettiği için bir ateist, bir deist veya başka bir türden felsefeye sahip insan bu cevabı kabul etmeyecektir. Yani inanmayan insanlar için bu cevaplar bir anlam taşımazlar. Bu yüzden de ciddiye alınmazlar. Hani bir ateisti cehennemle korkutmaya benziyor. Adam zaten inanmıyor ki yani. Bazı teodise sabunucuları ise bununla alakalı şöyle diyorlar. Madem siz teoride bile olsa bir tanrı varlığından bahsediyorsunuz. Yani tanrı varsa şu niye var, bu niye var falan diyorsunuz. E bu durumda madem tanrıdan bahsediyoruz, kötülük niye var diye sormaktan ziyade hemen onun kudreti altında ezilmek,
onun yüceliği karşısında korkmak, titremek ve secde etmek lazım. Yani tanrıyı konuştuğunuz anda tanrıyı eleştirmek veya hesap sormaktan ziyade ona tapmak gerekiyor. Bunu söylüyorlar yani diğer bir ifadeyle sizin haddiniz e mi tanrıyı tartışmak diyerek konuyu kapatıyorlar. Bu birçok tarikatta böyle. Hatta şu anda bu videoyu izleyen birçok kişi muhtemelen her cümleye başladığımda bir haşa çekiyor, bir tövbe çekiyor, bir estağfurullah falan diyor, bir şeyler diyor. Fakat ben bu duruma böyle yaklaşmıyorum. Yani benim anladığım kadarıyla benim yapmaya çalıştığım teodise bir ateizm propagandası veya tanrıyı öldürme girişimi değil. Ben tam tersi tanrıyı anlamaya çalışıyorum. Yani şu kitaba göre tanrı gerçekse veya şu anlayışa göre şu ideolojiye göre bir tanrı varsa bu tanrı nasıl bir tanrı ve bunu niçin böyle yapmış. Yani bu soruları soruyor olmam günah olmamalı ve siz de dinliyorken korkmamalısınız. Neyse çok da uzatmayayım zaten hepimizin düşündüğü şeylerden bahsediyorum aslında. Hani 5.000 yıl önceki bir kil tablette ya da 3.000 yıl önce yazılan bir tragediyada hemen her yerde kötülükle alakalı birtakım sorular vardı. Ve böyle bir dünyaya çocuk doğurma konusunda kararsızım, emin değilim gibi geyikler her zaman dönüyordu. Çünkü burası cennet değil ve bu yüzden dinler teodiseye üç temel cevap getirmeye çalışmışlar ki biz de bunları iki video boyunca geniş geniş anlatmaya çalışacağız. Birinci cevap Hinduizm’de ve benzeri dinlerde gördüğümüz kötülüğün esasında iyi olduğu, karma kazandırdığı, tekamül ettirdiği yani reenkarnasyon bakımından faydalı olduğu ve evrende kötü diye bir şey olmadığı fikridir. İkinci cevap Taoizm’de ve zerdüşçülükte gördüğümüz dualizm fikridir. Yani kötü olmadan iyi anlam kazanmaz. Kötü, iyiyi anlayalım diye vardır.
Kötü esasında bir dengedir. Yani kötü, kötü bir şey değildir. Bu görüşe göre evrende yin ve yang hakimdir. Yani kötü ve iyiyi iç içe girmiştir. Üçüncü cevapsa genelde monoteizm’de gördüğümüz ve İslamiyet’te, Yahudilikte karşımıza çıkan burası sınav dünyası. En doğrusunu Allah bilir. Hem zaten kötülükler Allah’tan değil şeytandan gelir.
O da cehenneme atılacaktır. O zaman problem yoktur mantığında bir görüştür. Ki bu görüş Gazali tarafından, İbn Arabi tarafından, İranius tarafından, Agustin tarafından yani dindar filozoflar tarafından kabul gören bir cevaptır. Ve elbette bir tane kötülük anlayışı yok. Kötülüğün başka başka versiyonları var. Felsefe tarihinde bunları şöyle sıralamışlar.
Fiziksel yani doğal kötülük, metafiziksel kötülük ve ahlaki kötülük. Doğal kötülük diye ifade ettiğimiz şey esasında epey basit. Yangınlar, depremler, sel felaketleri vesaire vesaire yani doğal afetler. Metafiziksel kötülük adı üzerinde fizik ötesi bir kötülüktür. Yani bir varlığın formundaki bir eksiklikten veya bir yaratım hatasından kaynaklanır.
Bu ilahi bir problemdir ama ahlaki kötülük tamamen bizle alakalıdır. Yalan söylemek, kıskanmak, aç gözlü olmak, bencillik yani günah diye tabir ettiğimiz ve yapmaktan kaçındığımız hareketlerdir. Öyleyse bir de kötü ne buna bakmak lazım. Çünkü Türkçe’de kötü birçok anlama geliyor. Yan anlam, mecaz anlam, gerçek anlam. Birçok anlamda kötüyü kullanıyoruz.
Örneğin kötü bir kamera yani işini iyi yapmayan bir kamera, mükemmel durumda olmayan bir kamera. Ya da kötü bir yemek yani tadı iyi olmayan yemek, beklentiyi karşılamayan yemek. Kötü bir fikir yani tutarsız işe yaramayan, makul olmayan bir fikir. Kötü bir çözüm yani pek de tercih etmeyeceğiniz, en iyiyi vermeyen bir çözüm. İşe yaramayan bir çözüm.
Ama kötünün Türkçe’de gerçek anlamıyla neyi ifade ettiğinden bahsedecek olursak, bu durumda zararlı, acı veren, istenmeyen ve ahlaki bakımdan iyinin karşıtı olan şeyden bahsediyoruz. Yabancı din camiasında kötülük kavramı Alexis Carroll’ın da ifade ettiği gibi ilahi buyruğa karşı gelmek demektir. Yani günah işlemek.
Ki Sen Agustin’de kötülüğü Tanrı’dan yoksun kalmak veya iyilik eksikliği şeklinde adlandırmıştı. Kant’a baktığınızda ise o kötülüğü insanın tabiatına boyun eğmesi şeklinde adlandırmıştı. Buna direnmekse yani nefse karşı gelmeye çalışmaksa iyilikte. Ayrıyeten kötülük bir cümleyle olumsuz her şey, bir kelimeyle ise mutsuzluk diye ifade edilebilir. Çünkü kimse mutsuz olmak istemez. Mutsuzluk acı verir, üzer. Zaten bu yüzden antik çağda Kirene okulu kötülüğü esasında mutsuzluk, acı, keder ve bu gibi şeylerle eşleştirmiş ve tamamen hedonist davranmıştı. Yani iyilik, hazcılık, bizi mutlu eden şeyler iyiydi. Ve bu da problemli bir tanım aslında ama zaten kötülüğün tek bir tanımının olmaması gayet doğal. Birçok toplum binlerce yıldır kötülük üzerine konuşuyor.
Ve herkes bir şeyler söylüyor. Yani bir şeyin iyi olduğunu veya kötü olduğunu söyleyenler neticede biziz. Bu yüzden de dünyaya nasıl baktığımız, olayları nasıl yorumladığımız iyinin de kötünün de ötesine geçebiliyor. Mesela birçok kişi bu dünyaya bakıyor ve burası olabilecek olan en güzel yer. Zaten Tanrı yarattığıma en güzelini yaratır. O yüzden burası mümkün dünyaların en iyisidir der. Diğer taraf ise, ulan resmen cehennemde yaşıyoruz ya, ne kadar kötü bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya olabilecek olan en kötü dünya der. Ama genelde filozofların ekseriyeti kötülük probleminden bahsediyorken ya doğal kötülükten ya da ahlaki kötülükten bahsetmişler. Yani hep bunlar tartışılmış. Metafiziksel kötülük bir iki şahsiyet haricinde o kadar da dikkat çekmemiş.
Bu sebeple bu videoda metafiziksel kötülük üzerine biraz durmayı planlıyor. Yani ana konumuz burada ahlaki kötülük veya fiziksel kötülük olmayacak. Zaten bunları ikinci videoda teferruatıyla konuşacağız. Laybnize göre ahlaki ve fiziksel kötülükler esasında metafiziksel eksikliğin bir sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Yani bir yetkin olmayış problemi var ve bu yüzden diğer kötülük türleri ortaya çıkıyor.
Fakat zaten esasında bunun böyle olması gerekiyor. Yani ilahi kudret bakımından metafiziksel kötülük mecburidir. Olması gerekendir. Şu yetkin olmayış problemini şöyle anlatayım daha iyi anlaşılsın. Şimdi bu dünyada deprem, sel felaketi, yıldırımlar, yangınlar bir şeyler yaşanıyor değil mi doğal kötülükler? Peki bunlar yaşanmasa da olmaz mıydı? Dünya bunları yaşamayacak bir şekilde yaratılamaz mıydı? Veya bizler ahlaki kötülükler yapıyoruz. Hırsızlık, gasp, cinayet, tecavüz. Bizler bunları yapmayacak şekilde yaratılamaz mıydık? Laybnize göre bunun cevabı hayır. Çünkü zaten yaratılabiliyor olsaydık Allah yaratırdı. Tanrı yaratabileceği en iyi dünyayı yarattı. Yani zaten olsa olsa bu kadar iyi olabilirdi. Bundan daha fazlası mümkün değildi.
İşte bu mümkün olmayış, yetkin olmayış metafiziksel kötülüktü ve bu yüzden ahlaki ve fiziksel kötülükler meydana geldi. Yani bu dünya zaten mecburen bu şekilde yaratılmak zorundaydı. Daha iyisi mümkün değildi. Olsaydı zaten Allah yaratırdı biz de orada yaşardık. Yani metafiziksel kötülük esasında düşük potansiyel demek. Hani durasel kullanmak varken sıradan çinkokarbon pil kullanmak gibi bir şeyden bahsediyorum.
Ama zaten bizler durasel kullanmaya uygun değilmişiz. Evren öyle olamazmış. Buradaki iddia bu. Bu yüzden de kötülük diye bir şey yok aslında. Zaten her şey olabileceği en iyi formda ve bu düşünce libniz’den daha önce yaşamış olan gazali’de de hakimdi. Yani belki de libniz bu fikri gazali’den almış olabilir. Zira gazali hemen hemen aynı şeyi söylüyor.
Şöyle diyor. Bu dünya yaratılmış olan en iyi dünya olmak zorundı. Neden? Çünkü Tanrı eğer 10 puanlık bir dünya yaratabiliyorken 9 puanlık yaratıyorsa bu durumda cimrilik yapmış olur. E Tanrı cimri olabilir mi? Ya da Tanrı dandik bir şey yapar mı? Yapmaz. Bu ona yakışmaz. Dolayısıyla bu dünya yaratıldığına göre demek ki en iyisi böyle olabiliyormuş. Bu durumda karşımızda 3 tane ihtimal var.
Birincisi bu dünya en iyi dünyadır ama bir yandan burada kötülük de var. Demek ki en iyi dünya bile o kadar da iyi değil. Yani Tanrı beceriksiz. Ya da bu dünya en iyi dünya değildir. Daha iyi bir dünya yapmanın da ihtimali vardır. Ama bu durumda Tanrı bunu yapmadığı için acımasızdır, bencildir, cimridir. Bu da pek iyi bir ihtimal gibi görünmüyor. Son ihtimal ise Tanrı yoktur. Ama tabii ki hiçbir teistin çıkıp da Tanrı yoktur demesini beklemiyoruz. Zira derse ateist olur, teist olmaktan çıkar. Veya Tanrı kötüdür, beceriksizdir, Tanrı cimridir, şöyledir böyledir şeklinde Tanrı’yı kötülemesini de bekleyemeyiz. Zira bunu yaparsa o Tanrı’ya inanmasına gerek kalmaz, tapmasına gerek kalmaz. Bu durumda bir teistin elinde kala kala bu dünya yaratılmış en iyi dünyadır önermesi kalıyor.
Yani leysafil imkân ebdemin makân. Ki bu fikir zaten Gazali’den de önce eşari anlayışında vardı ve eşariler de bunu Platon’dan almıştı. Zira Platon, Timayos eserinde o diyalogda bu kötülük probleminden ve mümkün en iyi dünya fikrinden bahsetmişti.
Dolayısıyla Platon’dan eşariliye, eşarilikten Gazali’ye, Gazali’den de laybimize gelen bir görüşten bahsediyoruz. Ama İbn Arabi ve Gazali gibi insanlar bu konuyla alakalı birtakım eklemeler yaptılar ve şöyle yazdılar. İmkân alanında bu âlemden daha mükemmel bir âlem yoktur. Çünkü Tanrı onu Rahmani sureti üzere yarattı.
Yani Tanrı’nın varlığı âlemin vücuduyla zahir oldu. Tanrı, âlemi son derece güzel ve sağlam yaratmıştır. Orası onun tecelli ettiği bir yerdir. O halde Tanrı, âlemde kendi güzelliğini görmüş ve kendi güzelliğini sevmiştir. Zira âlem onun güzelliğidir. Bu durumda Tanrı güzeldir ve güzeli sevendir.
Yani panteistik bir yaklaşımla evrende her şeyin güzel olduğu ve kötü bir şeyin olmadığı söylenmeye çalışılıyor. E iyi de bu şekilde baktığımızda fazla polyanacı olmuyor muyuz? Son derece optimistik yaklaşıyoruz. Evrende çirkin, pis, iğrenç, kötü hiçbir şey yokmuş gibi davranıyoruz. Bu doğru mudur diye sorarsak, İbn Arabi’ye göre evet.
Yani evrende kötü diye adlettiğimiz ne varsa esasında gerekli olan şeyler. Allah katından gönderilmiş şeyler. Yani ona göre dünyadaki musibeti de, depremi de, felaketi de her şeyi amacına uygun şekilde Allah yarattı. E yani Allah’ın da herhalde bir bildiği vardı. Biz anlayamıyoruz, bize kötü görünüyor, o başka bir konu ama esasında her şey Allah nasıl istiyorsa öyle yaşanıyor.
Belki de bizim kötü adlettiğimiz şeyler esasında bizim anlayamadığımız iyiliklerdir. Mesela buna şöyle bir örnek verebiliriz. Zamanında bu dünyada dinazorlar yaşıyordu. Mutlu mesut geziyorlardı fakat bir gün anlatıya göre bu dünyaya bir gök taşı çarptı ve dinazorlar yok oldu. Dünya büyük bir değişime gitti ve bu sayede insan ırkı ortaya çıktı.
Zira eğer hala etrafta tiranozorlar olsaydı insan ırkı dinazor yemi olurdu. Yani bu hale gelemezdik. Dolayısıyla bu gök taşı dünya için felaketti, dinazorlar için kötüydü fakat bizim için iyi. Bu açıklama belki makul gelmiş olabilir ama bunun da şöyle bir sıkıntısı var.
Eğer bu dünya olmuş ve olabilecek olan en iyi dünya ise, en mükemmel dünya ise yaratılışından beri mükemmel olması gerekirdi. Yani evrim, kıtaların yer değiştirmesi veya işte kitlesel yok oluşlar bunlar yaşanmazdı. Demek ki bu dünya değişebiliyorsa ve kitlesel değişimler meydana geliyorsa öyleyse bu dünya en iyi formunda değil. Zira en iyi olsaydı en başından beri iyi olması gerekirdi.
Neticede en iyi olan şey daha iyi olmaya çalışamaz zira en iyidir. Yani tanım gereği zaten daha iyi olma şansı yoktur. Bu yüzden de evrim gerçek olamaz. Ya da evrim belki de bizi daha kötüye götürüyordur. Yani iyiden ziyade eksiye doğru gidiyoruzdur fakat bu durumda yaratılış anında en iyiyken günden güne en kötüye doğru gideriz.
Ki Gazali’ye göre bu durum böyle değildi. Yani ona göre gözümüz en iyi gözdü, kulağımız en iyi kulaktı ve yaratılıştan itibaren böyleydi. Dolayısıyla şu Tanrı bizi mükemmel yarattı ve değişmeye ihtiyacımız yok. İddiası çoktan çürüdü. Ama tabi ki Gazali bunu bilemezdi zira adam neredeyse bin yıl önce yaşamıştı.
Dolayısıyla o günkü bilim, o günkü evrim onun bu hatasını anlamasını sağlayamazdı. Fakat eğer Gazali bugün yaşıyor olsaydı muhtemelen bu iddiaya şöyle bir cevap verebilirdi. Tamam şu anda bu dünya olabilecek en iyi dünya değil. Bunu gördük eyvallah. Ama belki de bu dünya içinde olabilecek en iyi dünya olma potansiyelini barındırıyor.
Yani Aristo’nun kuvefil muhabbetindeki gibi bir elma çekirdeği henüz elma değildir ama elma olma potansiyeline sahiptir. Yani ona uygun imkan sağlandığı zaman elmaya dönüşecektir. İşte belki de bu dünya şu anda en iyi dünya değil ama içinde en iyi dünya olma potansiyelini barındırıyor. Ama bunu kabul etmek demek şu anda en iyi dünyada yaşamadığımız anlamına geliyor ve
bir yandan da şu andaki bütün kötülüğün sebebi esasında evrenin olgunlaşmamış olması oluyor. Yani Tanrı bizi hiç değişmeyecek ve hep en iyi olan bir evrende yaratmak yerine böyle kendi kendine büyüyecek bir evrende yaratmış ve bu yüzden de kötülük meydana gelmiş. Bu da esasında bir cimrilik, bir problem gibi görünür ama buna da şöyle bir cevap vermek mümkündür.
Şu anda zamansal bir dünyada yaşıyoruz ve her saniye dünya bin defa değişiyor değil mi? Yani salise salise bir değişim meydana geliyor. Bu durumda Tanrı esasında dünyayı her saniye baştan baştan yeniden yaratıyor veya en iyi forma sokuyor olabilir. Yani dünya milyarlarca kere değişmiş olsa da her değişimde o an için en iyi değişimi seçmiştir.
Dolayısıyla potansiyel bakımından zaten dünya her ne kadar değişiyor olsa da hep en iyiye doğru değişiyordur. Bu durumda dünya an be an zaten en iyi formundadır. Böyle söyleyince makul görünüyor çünkü buna benzer düşünceler bir takım tarikatlarda var. Mesela nurcular şu anda Tanrı Big Bang’i yaptı da ondan sonra bıraktı,
domino taşı gibi her şeyi birbirini takip etti, deterministik bir evrende yaşıyoruz, her şeyi belli demezler. Ne derler? Tanrı an be an yaratıyor. Yani Tanrı şu anda kalbinin atmasına, kan akışının devam etmesine, nefes almana, yaprağın kıpırdamasına her şeye müdahale ediyor. Tanrı izin verdiği, şu saniye şunu yarattığı için bunu yaşıyoruz. Yani bütün evren Allah’ın her an yaratması sayesinde ayakta.
Fakat bu mümkün dünyaların en iyisi önermesiyle çelişiyor. Çünkü şu anda entropi diye bir şey var değil mi? Yani evren her an daha da bozuluyor ve bir yerde evren soyacak. Bir bakıma apokalips yani kıyamet yaşanacak veya evrende hiçbir canlı kalmayacak. Bu durumda en iyinin en son versiyonu, en son varacağı yer bir bakıma yokluk evresi olacaktır. E iyi de bu durumda Allah hiçbir şey yaratmadığı anda ya da en azından Big Bang anında yani hiçbir canlı yokken zaten en iyinin en son versiyonuna varmış durumdaymış. Bu durumda biz en başa dönmek için niye bu kadar yıl uğraşıyoruz? Yani bir bakıma filmi boşuna çekmişsin, boşu boşuna uğraşmışsın demek oluyor bu ki bunun da cevabı imtihan. Zira bu evren biz imtihan olup kendi testimizi gerçekleştirip cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğiz bunu görmek amacıyla yaratıldı. Yani dolayısıyla bizler zaten bu dünyada fazlalığız ama bu durumda biz yaratılmış en üstün varlık olmuyoruz. Yani eşref-i mahlukat hikayesi çöküyor veya Tanrı her şeyi bizim için yaratmış olmuyor. Zira biz yokken zaten her şey daha iyiymiş.
Bu açıdan cennet önermesi, imtihan önermesi esasında bir zürh tesellisi haline geliyor ve anca kendini avutuyorsun, öyle teselli oluyorsun. Bu arada nasıl ki bazı insanlar bu dünyanın olabilecek en iyi dünya olduğuna inandıysa, bazı insanlarda bu dünyanın en kötü dünya olduğuna inandılar. Örneğin shopunaire göre bu dünya mümkün dünyaların en kötüsüydü.
Zira kötülük öyle bir ad diye çekilmiş ki ne bizi öldürüyor ne de yaşamamızı engelliyor. Hatta kötülük öyle hassas ayarlanmış ki dünya birazcık daha kötü olsaydı her şey yok olacaktı. Ama biz maalesef kötülüğe hapsolmuş ve içinden çıkamayacağımız ölçüde kötülüğe maruz kalmış durumdayız. Hem her şey kötü, her şey rezalet, her şey berbat, herkes iğrenç hem de hayatta kalmaya devam ediyoruz.
Yani kurtulamıyoruz. Açılık var, savaşlar var, cinayet var, tecavüz var, varoğlu var. Resmen cehennemi bu dünyada yaşıyoruz. Veya uzak doğu anlayışına göre duka dediğimiz bir olgu vardır ve dukaya göre sevmek acı. Sevdiğinden ayrı kalmak acı, sevmediğinle bir araya gelmek acı, doğmak acı, büyümek acı, yaşlanmak acı, hastalık acı, ölmek acı, her şey acı yani varsa yoksa bu dünya acıdan ibaret. Ama ben bu görüşe katılmıyorum çünkü bana biraz fazla karamsar geliyor. Hani bu dünya mükemmeldir, en iyi dünyadır, ooo falan çekmek ne kadar poliyan acılıksa, ne kadar irrasyonelse. Aynı şekilde burası rezalet, cehennemde yaşıyoruz, hü diye ağlamak bir o kadar ergence. Her şeyden önce bu insanlar dünyada kötülüğün baskın olduğuna inanmışlar. Ve bu tamamen kişisel bir şey. Yani elimizde evrensel bir ölçek, bir terazi bir şey yok ki iyi mi fazla, kötü mü fazla bunu çözelim. Elimizde bunu evrensel ölçekle bize gösterecek hiçbir yöntem yok. Sadece sizin hayatınız kötü gidiyorsa her şey kötü, siz mutlu mesut yaşıyorsanız her şey güzel.
Yani kendi algınızdan ibaret ve bütün evreni, bütün gezegenleri, bütün doğayı, her şeyi bilmiyoruz. Dolayısıyla bu dünyada belki kötülük fazla ama başka bir dünyada belki de iyilik fazladır. Dolayısıyla eğer kötülükten ve iyilikten bahsedeceksek anca bu dünya hakkında bundan bahsedebiliriz. Yani evrensel bir şeyden bahsetmek mümkün değil.
Ve bu da bizi en başındaki e madem Allah var Afrika’daki çocuklar ne için açlıktan ölüyor sorusuna getiriyor. Ki bunun da cevabı en basit ifadesiyle söylemek gerekiyorsa çünkü insanlar mal. Netice de dünyada hepimize yetecek kadar yiyecek var değil mi? Ama bunu aramızda iyi bölüştüremiyoruz. Afrika’da millet 10 kilo geziyorken Amerika’da herkes 150 kilo geziyor. Ya da mutlu mesut yaşayamıyoruz. İlla savaşmak zorundayız, illa kapışmak zorundayız, illa problem yaratmak zorundayız. Tamam dünyada fakirlik var doğru ama bunun sorumlusu biziz. Yani dünyadaki en zengin 10 adamı toplayın kalan bütün nüfusa yetecek kadar paraları vardır. Bu arada öyle işte insanlar açlıktan ölüyor, dünyada sefalet, fakirlik, eziyet yüksek demek doğru olmaz. Çünkü Afrika’daki bütün çocuklar açlıktan ölmüyor. Orada öyle bir azınlık var, bir iki tane fotoğraf paylaşılmış, öyle bir imaj yaratılmış. Yani Afrika’daki çocuklar için gönderilen yardım paralarına baktığınızda adamlar neredeyse bizden daha zengin. Ve öte yandan dünyada açlık sınırı zaten belli ve aç olan, gerçekten de açlıktan ölen insan sayısı yine rakamlarla görülebilir.
Bakıldığında esasında çoğunluk iyi yaşıyor. Yani dünyada çoğunluk kötü durumda değil, çoğunluk iyi durumda. Asgari maaşla geçinmek, açlıktan ölmek demek değil arkadaşlar. Kötü durumda olmak demek, fakir olmak demek evet ama propaganda yapmaya da gerek yok bence. Bu yüzden dünyada büyük çoğunluk açlıktan ölmüyor. Dünyada büyük çoğunluk, millet açlıktan ölüyor mantığıyla propaganda yapıyor.
Bunu doğru anlamak lazım. Dolayısıyla eğer fakirlik, savaş, cinayet veya yoksulluk bu türden problemler yaşanıyorsa bu Allah’ın suçu değil. Çünkü dünyada hepimize yetecek kadar şey var ama maalesef açgözlü davranıp bunları suistimal ediyoruz. En azından bir müminin veya bir teistin vereceği cevap budur. Şöyle bir örnek vereyim daha iyi anlayın.
Şimdi dünyadaki sefaletten veya savaştan şikayet etmek şuna benziyor. Siz çölde yürüyorsunuz ve çölde herhalde suya ihtiyacınız var ve suyunuz var. Yani size 5 litre, 10 litre belli bir su verilmiş. Fakat siz bunu içmek yerine dökmeyi tercih etmişsiniz. Etrafa su ile adınızı yazmışsınız ondan sonra da su sayınca vay efendim suyun bitti. İşte başıma niye bunlar geldi? Niye burada bir gölet yok? Niye buradan ırmaklar akmıyor? Vay efendim tanrı bizi çölde yalnız başımıza bırakıyor. Yani bu enayiliktir. He ama şundan da bahsetmem lazım. Şimdi dünyada kötülük baskın değil, açlık baskın değil dediğim zaman tam tersini iddia etmiş olmuyor. Yani dünyada mutluluk baskın herkes mutlu herkes mesut demiş olmuyor. Zira mutlu olmakla yaşamını idame ettirmek arasında fark var. Açlıktan ölmemek demek mutlu yaşıyorsunuz demek değildir. Bu arada ölmek de kötülük değildir. Yani tanrı bizi ölümlü yaparak bize kötülük yapmış olmaz. Zira sonsuz hayat zaten bambaşka bir problem. O tartışılır iyi mi olur kötü mü olur bunlar konuşulabilir şeyler. Ama ölüm bir yerde hayatı tamamlamanın bir yöntemidir. Ve zaten biz de bu evrende ölümü doğallaştırmış durumdayız.
Mesela 20 yaşında bir çocuk öldüğünde üzülüyoruz daha yaşayacak çok şey vardı ya falan diyoruz. Ama 100 yaşında bir insan öldüğünde koymuyor çünkü zaten yaşayacağını yaşamış diye düşünüyoruz. He elbette insan ömrü 1000 yıl olsaydı bu durumda 100 yaşında ölmek de kötü olurdu. Ama o zaman da 1000 yaşında ölmek doğallaşacaktı. Yani ölüm zaten bu evrende bir gerçektir ve çoğu zamanda kötülük olmaktan ziyade bir lütuftur.
Zira şöyle bir örnek vereyim. Mesela sizi işkence yapmak için kampa götürdüler diyelim. Esir alındınız ve sizden istihbarat toplayacaklar. Belli bir acı seviyesinde ölme şansınız var yani kurtulma ihtimaliniz var. Ama hiçbir şekilde ölmeyecekseniz size yapacakları işkence sonsuz seviyeye çıkardı. Ki bu da herhalde istenmeyecek bir şeydir. Ayrıca ölüm zaten dediğim üzere bu evrende bir kanundur. Nasıl ki yer çekimi veya işte ne bileyim oksijen bir şeyler şu anda bize kötü gelmiyorsa bir dengeyi sağlıyorlarsa ölüm de dengeyi sağlar. Sadece ölüme nasıl yaklaştığınız veya nasıl bir ölümle karşılaştığınız bakış açınızı değiştirir. Yani burada olay subjektiftir. Şöyle söyleyeyim birisi kanser olduğunda buna iki yönle yaklaşmak mümkündür. Birinci yön tıbbi yöndür. İşte bu adam ne yemiş neyle beslenmiş ne tür gıdalara maruz kalmış veya genetik bir sıkıntı mı var acaba annesinde babasında genlerinde yani zaten olacağı mı varmış ve bunu nasıl çözeriz. Bu birinci yöndür. İkinci yönse ilahi adalet gözünden bakmaktır. Yani bu niçin benim başıma geldi neden bununla karşı karşıya kaldım başkasına gitse olmaz mıydı. Niye ben kanser oldum Allah’ım benden ne istiyorsun ya Rabbi falan diye çıldırmaktır yani. Yani buradan anlamak gereken şey şu. Kötülük bizim atfettiğimiz bir şey. Gerçekte kötülük diye nesnel bir şey yok. Bu sebeple olan olaylar değil bunların sebep olduğu acı keder ve onlar hakkındaki yorumlar kötülük diye adlandırılır.
Mesela bugün bir yerde bir deprem olduğunda insanlar bununla alakalı şöyle bir yorum yapıyorlar değil mi. Orada çok fazla günahkar vardı Allah da uyarı olsun diye deprem gönderdi. Bu hem bir imtihandı hem de biz ibret alacağız diye yapılan bir şeydi. Bakın burada deprem jeolojik bir şeydir. Hiçbir olayı yoktur aslında teleolojik bir şey bulmak saçmadır. Ama bir mümin buna bu gözle bakabilir.
Ve illa da bu gözle bakacaksak size mükemmel bir örnek gösterebilir. 1 Kasım 1755’te Lisbon şehrinde sabah 9.40 gece tam da Hristiyanlar için kutsal bir gün olan Azizler gününde ve tam da tapınma saatinde 9 nokta şiddetinde bir deprem yaşanmıştı.
Yani bütün insanların kiliseye toplandığı anda o şehrin gördüğü en büyük deprem meydana gelmişti ve insanlar enkaz altında ölmüştü. Sanki birisi Allah’a savaş açmış gibi. Yani insanlar ibadet yapmaya geliyorlar ve başlarına gelmedik kalmıyor. Yine benzer bir örnek 13 Mart 1992’de Erzincan’da meydana geldi. Tam da Ramazan ayında ve insanların tam da ibadetle meşgul olduğu bir zamanda bir deprem yaşandı. Şimdi bu depremler eğer çölde yaşansaydı veya çorak bir arazide kimsenin olmadığı bir ortamda meydana gelselerdi bunlardan facia, felaket veya kötülük diye bahsedemezdik. Ama bu bizi etkilediği için bize göre kötüydü.
Ya da Aziz Agustin gibi bazı insanların söylediği üzere bir imtihandı, bir ibret vasıtasıydı. Ki bu da problemli bir yaklaşım zira hiç deprem yaşanmayan şehirler var, hiç fay hattı geçmeyen ortamlar var. Yani bu türden bir imtihanla karşı karşıya kalmayacak ve tarih boyunca da kalmamış tonla insan var. Şimdi bu insanlar komple günahsız mı? Ya da Allah orada bir deprem yaratacak kadar kuvvet sahibi değil mi?
İlla da fay hattımı yollaması lazım. Ya da 500 yıl önce bebek ölümleri epey bir yaygındı veya bir hastalık çıktığında dünya paramparça oluyordu. O dönemde bunlar musibetti, ibret vasıtasıydı ve insanlar iman ediyordu. Şimdi ise öyle bir problem yok. Bir aşıyla herhangi bir yöntemle bebek ölümlerini büyük ölçekte yok ediyoruz. Yani bu nasıl bir ilahi adalet ki bir aşıyla bunu bertaraf ediyoruz. Bu açıdan baktığınızda 500 yıl önceki sorular kazık gibiymiş ve millet mecburen cahilliğinden, bilmediğinden, korkusundan iman etmiş. Şimdiki sorular ise cacık gibi kimse ciddiye almıyor. Zira kutsal kitaplarda yazanlar bilimle örtüşmüyor.
Şimdiki imtihan bir iman testine döndü yani felaketlerle, mucizelerle veya herhangi bir dış etkiyle imtihana müdahale edilmiyor. Şu anda size hayatınız boyunca 2 artı 2 eşittir 4 diye öğretiyorlar ve din sizden 7’yi işaretlemenizi bekliyor. Yani öğrendiğiniz şeyin tam tersini söylemenizi istiyor. Bakalım söyleyecek misiniz? Aklınıza, mantığınıza, bilime, her şeye ters olsa bile doğrusu budur Allah bilir diyerek bakalım sorgulamayı bırakacak mısınız? Ki bunu zaten dini hikayelerde görüyoruz. Bakıyorsunuz 2000-3000 yıl önce suyu ikiye bölen, ayı ikiye bölen, su üstünde yürüyen, ölüyü dirilten, uçan, kaçan bir sürü şey yapan insanlar varmış ve insanlar sihre, büyüye veya mucizeye ilk elden tanık olmuşlar. Bizler ise kimseyi görmüyoruz ancak hikayeler var ve bu hikayelerde fizikle, kimya ile, hemen her şeyle tamamen çelişiyor. Veya başka bir açıdan bakalım ve diyelim ki tamam gerçekten de bu dünyadaki bütün kötülükler biz ibret alacağız diye varlar. Okey. E iyi de Hitler 5 milyon kişiyi öldürmeseydi ibret alamayacak mıydık? Yani 3 milyon veya 1 milyon kişi ölseydi yetmeyecek miydi? İlla da 5 milyon kişi mi ölmek zorundaydı? Eğer biz 5 milyondan daha azıyla ibret alamıyorsak bu durumda Tanrı bizi 1 milyon ölümle de ibret alacak şekilde yaratabilirdi yani illa da 5 milyon kişi ölmek zorunda değildi. Bunun da cevabı muallak. Çünkü belki de öyle yaratmıştır. Nereden bileceğiz?
Belki de bizler 100 milyon kişi ölmeden ibret alamayacak kadar kötüydük ama Tanrı merhamet etti ve 5 milyonla bunu bıraktı. Yani bir dindar buna her türlü kaçamak cevaplar verebilir ve bunu da rasyonel bir şekilde eleştirmek veya çürütmek mümkün değildir. Ama şunu sormakta bir problem yok. Tamam diyelim ki gerçekten de biz ibret alacağız. Her şey bu yüzden.
Ölenler, adamlar öldü yani alacak bir ibret kalmadı. Arkadaşlar insan bir yere kadar ibret alır. Bir yerden sonra zaten ölür. Bunu kaldıramaz veya hayatta kalsa bile bunu anlayamaz. Kafa gider. Yani belli bir aşamadan sonraki kötülük esasında hem israftır hem de zorbalıktır. Yani bu gerçek anlamda kötülük olur. Buna saf kötülük ya da nihayi kötülük diğer bir ifadesiyle radikal kötülük derler. Ki Tanrı zaten bunlarla alakalı birkaç tane örneği bize direkt kendisi verdi. Yani Tanrı zaten yeri geldiğinde iyilik amacıyla kötülük yaptı. Mesela Lut kavmini helak etti. Yetmedi, Nuh tufanı gönderdi. 3-5 kişi haricinde bütün insanları mahvetti. Ve yetmedi ardından firavun soyuna 7 felaket işte bilmem ne bir sürü şey yaptı. Ki esasında zaten bunlar da bir yerde hile. Zira sen şeytanla bir yarışa giriyorsun. Şeytan tüm insanları saptıracağını söylüyor. Sen de yo saptıramazsın diyorsun ve Hodri meydan diyerek bir olaya başlıyorsunuz. Bu esnada bizler dünyaya gönderiliyoruz ve doğru yoldan mı gideceğiz işte kötü yola mı sapacağız bunları görüyoruz. Ama bu esnada sen bir kavmi komple helak ediyorsun çünkü bir kavim komple sapmış. Veya bütün insanları yok ediyorsun çünkü bütün insanlar 3-5 kişi işte Nuh ve ailesi hariç yoldan çıkmış. Yani bu demek oluyor ki zaten şeytan kazanmış. Adam iddiayı kazanmaya ramak kalmış ucuna gelmiş ve hile yapmışsın. En başından başlatmışsın. Bu durumda şunu sorman lazım. Yani ne yaparsan yap o kadar ibrete o kadar felakete rağmen her seferinde yoldan çıktıysak acaba problem bizde değil de sende mi belki de yanlış yaratmışsındır. Dolayısıyla sırf biz ibret alacağız diye o kadar insanın ölmesi eziyet çekmesi veya birtakım felaketlerin yaşanması pek de makul görünmüyor. Ki bundan daha büyük problemler de var sakat doğan bebekler işte kör ve sağır yaşayanlar sırf anası babası ibret alacak diye hayatı boyunca eziyet çeken insanlar bir sürü olaylar var. Ki buna da mutezile gibi birtakım akımlar şöyle cevap veriyorlar o insanlar öldüğünde ahirette cenneti alacak yani burada kaybediyor eyvallah ama öldüğünde zaten kazanacak. Dolayısıyla şuradaki 60 yılda 70 yılda çektiği eziyet çok da önemli değil ya adam sonsuza kadar aklının almayacağı kadar uzun bir süre boyunca zaten huriler onlar bunlar takılacak. Hem zaten Bakara 155’te ve birçok ayette biz sizi hem iyilikle hem de kötülükle imtihanı uğratacağız şeklinde birtakım ifadeler var yani bu türden kötülükler sorgulanmaya açık değiller. Zaten bunlar Allah’ın planı iyi de yani bunu söyleyince yine aynı kapıya çıkıyor Allah’a inanmıyorsan veya Kur’an’a inanmıyorsan hiçbir cevap almış olmuyorsun. Zira burada problem daha da büyüyor. Bu sefer ben de sakat doğsaydım veya ben de bebekken ölseydim ve hemen cennete gitseydim.
Madem öyle ben niye burada doğdum ben niye bunlarla karşılaştım ben niye cehenneme gidebileceğim bir imtihanla karşı karşıya kaldım diye soruyorsunuz. Yani ben şu anda hanginize yüzde yüz cennet versem kolunuzu bacağınızı bir şeyinizi bırakırdınız değil mi? Bu durumda bu bize haksızlıktır. İşte bu türden bir ikilemle karşı karşıya kaldığınızda genelde teizm camiası şöyle bir argüman getiriyor.
Kötü sana göre kötü yani sen cüz’i iradenle külli iradeye karşı geliyorsun. Sana göre belki de bunlar şu an için kötü olabilir ama ileride iyiliğe sebebiyet verebilirler. Yani sen şu anda iyiyi ve kötüyü anlayamayacağın için sorgulama. Düşünme. Bu konuda Allah’a karşı gelme. Boşu boşuna günaha girme. Zira ona bizim aklımız ermez. Dolayısıyla bu şekilde içinden çıkamadığınız birtakım zorlar argümanlara geldiğinizde ya kötülük kötülük olmaktan çıkacak ya da onu biz anlamayız Allah bilir diyerek sorgulamayı bırakacaksınız. Kötülüğü güldeki diken diye ifade eden İbn-i Sina’ya göre durum şöyledir. Kötülük ya mutlak kötülüktür ya da kötülük iyilikten fazladır. Ya da iyilik ve kötülük eşittir. Lakin bu son ikisi var değildir.
Çünkü az iyiliğin olması için pek çok kötülüğü kabullenmek, pek çok kötülük demektir. Mutlak kötülüğe gelince onun varlığı imkansızdır. Zaten hikmet de onun yaratılmasını gerektirmez. Özetle İbn-i Sina var olan her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu iddia eder. Bu yüzden de evrende tam bir düzen vardır ve bu düzen kötülüğün de iyilikle beraber var olmasını gerektirir. Yani kötülük dengeyi sağlar.
Yani İbn-i Sina bu konuda fazla düşünmemiş ve dualizmde kalmış. Ama Kelami Teodise’ye göre durum biraz daha çetrefilli. Kelami Teodise bu konuyu üç soruyla ele alıyor. 1. Allah kötülük yapabilir mi? 2. Yapabilirse yapar mı? 3. Yaparsa niye, yapmazsa niye? Burayı fazla uzatmayacağım çünkü verilen cevaplar genelde video başından beri konuştuğumuz şeylerle aynı. Yani benzer şeyleri söylüyorlar ve tekrara düşmek istemiyorum. Ama Kelami Teodise konuyu şöyle tatlıya bağlıyor. Diyor ki Tanrı kötülük yapmaz, yapamaz. Tanrı sadece iyilik yapar. Yaptığı ne varsa iyidir.
Ama bizler bazı iyiliği kötülük zannederiz ve durumu yanlış değerlendiririz. Halbuki evrende sadece iki tür varlık var. 1. Yaratılış gayesi sadece iyilik olanlar yani bir tek iyi olabilenler. 2. İyi olan ama bazı durumlarda kötü gibi görünebilenler. Mesela ateş iyi bir şeydir. Bizi vahşi hayvanlardan korur, yemeğimizi ısıtır ve üşüdüğümüzde bizi sıcak tutar. Ama ateş yeri geldiğinde, yanlış kullanıldığında ormanı yakar, insanı öldürür. Yani fazlası ölümcül olabilir. Ya da daha güncel bir örnek bulayım. Mesela şu anda her gün trafik kazası yaşanıyor değil mi? İnsanlar arabalar yüzünden her gün ölüyor. Ama arabalar öte yandan epey faydalı. Hatta mükemmel bir ulaşım aracı. Yani eşekle bir ay boyunca köyden köye gitmeye gerek kalmadı. Fakat arabayı doğru kullanmadığınızda ya da birtakım kuralları ihlal ettiğinizde bir cinayete sebebiyet verebilir. Yani iyi ve kötü izafidir, görecelidir. Tıpkı protagorasın dediği gibi insan olan ve olmayan her şeyin ölçüsüdür. Bu yüzden tasavvuf ehli genelde Mevla ne eylerse güzel eyler diyerek veya yaratılanı severiz yaratandan ötürü mantığıyla ya da çileci gibi başına ne geliyorsa bu da
bir tanrı tabi durmak lazım diyerek bir şekilde kötülüğe katlanmayı öğrenmiştir. Dolayısıyla hayata iyi tarafından bakmak, zevk almaya çalışmak, yediğiniz güzel bir yemekten bile keyif almak, bir manzaraya bakmak, bir hayvandan bir kuşun ötmesinden bile haz almak ve evrendeki iyi şeylere odaklanmak lazım. Kötüye bakarsanız her şey kötü gelir. Din mantığı böyle söyler ki bu da bir bakıma kötülük problemine bir çözüm getiremediğini
göstermiş oluyor zaten. Bu mantığı İrani Usta, Agustin’de, İhvan-ı Safa’da, Farabi’de yani dini teodiseyle uğraşan herkes de görebiliyoruz. Genelde bu insanlar ya kötülüğü bize vermişler yani her şey bizim yüzümüzden oluyor demişler ya da kötülüğü tanrıdan olabildiğince uzaklaştırmışlar. Sonunda da işte kötülük olmadan iyilik olmaz.
İyi nedir anlayabilmek için kötüyü görmek lazımdır yani kötülük zaten mecburidir falan demişler ki bu da bir problem aslında zira kötü olmadan iyiyi anlayamayız demek tanrı kötülük olmadan iyiyi bize öğretemez demektir. Yani tanrı bunu yapacak kudrete sahip değildir demekle aynı anlama gelir. Zira tanrı iyi nedir bunu göstermek isterse kötü olmadan da bunu yapmak zorundadır.
Yapabilmek zorundadır en azından fakat bu mantığa uymaz zira kavram ters. Kötü iyiye karşıt olduğu için esasında iyiyi anlamlı yapar. Eh haliyle kötü yokken iyi zaten olamaz. Ama işte ilahi bir şeyi konuşmaya başladığınız zaman maalesef mantık, matematik, bilim, zeka ya da herhangi bir şey yeterli gelmiyor. Bu yüzden de ya iman ediyorsunuz ya da yoldan çıkıyorsunuz. Ama buradaki problem şu siz imanda etseniz esasında soruya cevap vermiş olmuyorsunuz. Yani herhangi bir şeyi çözmüş olmuyorsunuz. Sadece düşünmeyi bırakmış oluyorsunuz. Zira hala daha kötü olmadan iyi olabilir mi sorusu sağlam bir sorudur. Zira eğer olabiliyorsa bu durumda kötü niye var? Yani bu evren niçin böyle yapıldı? Bu ayrı bir problem bir acımasızlık. Eğer olamıyorsa dediğim üzere Tanrı kötüye muhtaç ve eğer Tanrı bir şeye muhtaç kalabiliyorsa daha bir çok şeye muhtaç kalabilir. Yani bunun sonu gelmez. Epikür’ün kötülük probleminin güncellenmiş ve İslami ağıza tekrar edilmiş bir versiyonunu Ebu’l-Ala el-Ma’arri’de de görebiliyoruz. Şöyle yazıyor. Biri Allah’ın iyilikten başka bir şey murad edip etmediğini sorabilir.
Kötülüğe gelince iki şeyden biri olabilir. Allah onu ya biliyor ya da bilmiyor. Eğer onu biliyorsa iki şeyden biri olabilir. Ya onu murad ediyor ya da etmiyor. Eğer onu murad ediyorsa tıpkı kesme eğilimini kendisi gerçekleştirmemiş bile olsa kral hırsızın elini kesti. Denildiğinde olduğu gibi fail oymuş gibi olur.
Eğer Allah kötülüğü murad etmezse o zaman bir yeryüzü prensine uygun görülmeyen şey ona uygun görülmüş olur. Zira her ne zaman kendi bölgesinde onu rahatsız eden bir şey yapılsa prens onu reddeder ve durdurulmasını emreder. Bu teologların çözmek için akıl dürüttükleri bir problemdir ama boşuna. Daha basit bir izahla bu mantığı göstermek gerekiyorsa durum şu. Eğer iki karşıttan biri sonsuzsa ötekinin varlığı tamamen yok olmak zorundadır. Mantık bunu gerektirir. Ve Tanrı sonsuz iyi olduğuna göre o halde eğer Tanrı varsa hiçbir kötülük olamaz. Fakat kötülük var. O halde Tanrı yoktur. Zira çelişmezlik ilkesine göre mutlak merhametli bir Tanrıyla kötülük olgusu bağdaşamaz. Şöyle izah edeyim. Elimizde üç tane önerme var. Bunlar şöyle. 1. Tanrı her şeye gücü yetendir. 2. Tanrı tamamen iyidir. 3. Kötülük vardır. Şimdi bu üçü bir araya gelemeyeceği için aralarından biri elenmek zorunda. Ya Tanrı tamamen iyi olamayacak ya da gücü her şeye yeten olmayacak veyahut kötülük olmayacak. Bu arada Tanrı’nın tamamen iyi olmasıyla gücünün her şeye yetmesi arasında herhangi bir çelişki yok. Öyleyse işi kolaylaştırmak adına bunları birleştirebiliriz. Bu durumda elimizde iki önerme kalıyor. 1. Tanrı her şeye gücü yeten ve tamamen iyi olandır. 2. Kötülük vardır. Ancak esasında yine değişen bir şey olmadı. Zira bunlar bir arada var olamazlar. Zira John Mackie’ye göre de iyi,kötünün karşıtıdır ve karşıtlar birbirini elimine ederler. Yani eğer iyi bir şey varsa kötüyü silmeye çalışacaktır. En basit tabiriyle iyi birisi kötü birini gördüğünde veya birine kötülük yapıldığına şahit olduğunda bunu engellemek ister. Örneğin adamın teki yolda yavru bir kediyi temeliyordur. Bir hayvana eziyet ediyordur. Eğer siz iyi birisiniz,duyarlı bir insansanız buna engel olacaksınızdır. Zira iyi birisi kötülüğe izin vermez ve muhtaaca yardım eder. Haliyle Tanrı sonsuz kuvvetli,sınırsız,önünde herhangi bir engel olmayan ve sonsuz iyi olan bir varlıksa bu durumda kötüyü sonsuza kadar elimine edecektir. Yani kötüyü mutlak seviyede yok edecektir. Dolayısıyla kötülük bir kavram bile olamayacaktır. Hani kötülüğü görmeyi bırakın,üzerine konuşmak bile mümkün olmayacaktır. Şimdi bu kadar net konuştum diye bir çoğunuzun kafası karıştı. Allah Allah ya öyle miymiş falan diye düşünenler oldu ama merak etmeyin zira konu bu kadar basit değil. Daha bir çok şeyden bahsedeceğiz. Yani bu görüşler bile bir yerde çürüyecek.
Mesela iyi olan varlık kötü olan varlığı tamamen yok eder. Önermesi Plantinga’ya göre doğru değildir. Daha doğrusu her zaman geçerli olamaz. Zira bazen daha büyük bir iyilik için birtakım iyiliklerin feda edilmesi gerekir. Yani bazı kötülüklere müsammaha gösterilmesi gerekir. Zira kötülük kendisinden daha büyük bir iyiliğin içinde saklanıyor olabilir.
Hatta bazen bu kötülüğe izin vermeden o büyük olan iyiliği elde etmek mümkün olmaz. Mesela savaşlar olmasaydı ya da birtakım zorbalıklar yaşanmasaydı kahramanlık,kurtarmak veya yardım etmek diye bir şey meydana gelemezdi. Ya da yalan söylemeseydik dürüst olmak hiçbir anlam taşımazdı. Dolayısıyla Tanrı bütün kötülüğü tamamen kaldırmak zorunda değildir. Bir noktaya kadar bizim iyiliğimiz için biraz kötülük bırakması esasında gerçek merhamettir. İbn-i Arabi şöyle der, Bütün iyilik ve fenalıkların hakkka nispeti hikmet icabıdır. Buna göre bizim bu âlemde ve toplum hayatında iyi olarak gördüğümüz bir şey esasında kötü olabileceği gibi kötü olarak gördüğümüz bir şey de esasında iyi olabilir. Yani bir bakıma kötülükler iyi olanla birlikte yan yana ve iç içe bulunabilir. Dolayısıyla bazen bir iyiliğe ulaşmak için bir miktar kötülükle yüzleşmek ve kötülüğe tahammül etmek zorunda kalmak ilahi adaletsizlik değildir. Şimdi şöyle anlatayım daha iyi anlayın. Bizler Allah hakkında konuşuyorken ne diyoruz?
Allah merhametlidir, bağışlayıcıdır, yardım edendir, adaletsizlik yapmayandır vs. vs. Peki eğer zulüm olmasaydı merhamet olur muydu? Eğer suç olmasaydı bağışlanmak söz konusu olabilir miydi? Ya da muhtaç olmasaydık yardım dilenmek, yardıma muhtaç olmak mümkün olur muydu? Dolayısıyla eğer kötülük olmasaydı Allah’ın bile bir sürü ismi eksilecekti.
Zira bu anlamların hiçbir anlamı kalmayacaktı. Kaldı ki Allah’ın işte el-muntakim gibi bir takım sıfatları da var. Yani Allah intikam alıcıdır, en iyi tuzak kurandır, bilmem ne yapandır. Haliyle bizim kötü adlettiğimiz tuzak kurmak, intikam almak, kin gütmek, bu türden şeyler Allah’ta bile varsa demek ki bunlar kötü değil. Ya da bize kötü görünüyorlar.
Veya bunlar gerçekten de kötü şeyler ve kötülüğün kaynığı Allah. Tabi Platon bu şekilde düşünmüyor. Ona göre durum şöyleydi. Kötülük ortadan kalkmaz. Zira daima iyiliğe karşı bir şey bulunmalıdır. Fakat aynı zamanda kötülüğün tanrılar arasında bir yer bulmasına da olanak yoktur. Kötülük ölümlü tabiatlar ve şu topraklar üzerinde hükmünü yapar.
Bu nedenle kurtulmak için tanrıya elden geldiği kadar benzemek gerekiyor. Tanrıya benzemekse gerçek zeka keskinliğiyle beraber adalet ve dinginliğe sahip olmak demektir. Çünkü tanrı hiçbir zaman adaletsiz olamaz. Tersine o son derece adaletlidir. O her şeyin değil yalnızca iyi olan şeylerin sebebidir. Kötü olan şeylerle ilgisi yoktur.
Tanrı iyi olduğu için insanların başına gelen her şey çoğumuzun sandığı gibi ondan gelmez. Yalnızca iyi olan şeyler tanrıdan gelir. İşte bu yüzden antik çağlarda insanlar kötülüğü sembolize edebilmek amacıyla Hades gibi, Set gibi, Loki gibi veya şeytan gibi bu türden varlıklarla kötülüğü kişileştirmişler.
Yani kötülüğe de bir tanrı veya güç atfetmişler. Hatta Aziz Agustin kötülüklerin kaynağı olarak şeytanı günah geçisi yapmıştır. Lakin bu politeizme ya da ikiliğe yol açtığı için İslami camia bu görüşe karşıdır. Devam edelim. Şimdi eğer seven kişi sevdiğine acı çektiriyorsa burada iki amacı olabilir.
Ya ceza veriyordur, yaptığı bir kötülük yüzünden onu akıllandırmaya çalışıyordur, dersini veriyordur. Ya da onu daha büyük bir iyiliğe götürmek amacıyla bir süreliğine hırpalıyordur. Dolayısıyla başımıza gelen bütün musibetler esasında ya sınavdır ya da cezadır. Bu yüzden de isyan etmek veya karşı gelmek günahtır. Şöyle söyleyeyim. Sizin çocuğunuz 24 saat abur cubur yemek isteyebilir. Ama yemesine izin vermiyorsunuz değil mi? Yeseydi mutlu olacaktı, sevinecekti, keyif yapacaktı ama ileride daha büyük problemler yaşayacaktı. Ya obez olacaktır ya da ileride bir hastalığı çıkacaktır. Dolayısıyla çocuğunuzun iyiliği için her istediğinde abur cubur vermemek doğru bir şeydir. Ama çocuğunuz bunu anlamayabilir ya da umursamıyordur.
Sizden nefret etmeye başlar, istediğim hiçbir şey vermiyorsun ne cimri adamsın der. Problem yaratır fakat yaptığınız şey temelde doğrudur. Gazali’ye geçen bir örnek vereyim daha iyi anlaşılsın. Şimdi Gazali’yi şöyle diyor. Duygusal bir anne çocuğuna ızdırap veren bir tedaviye karşı olumsuz bakabilir. Yani çocuğumun canı yanmasın der, kıyamaz, üzülür ve karşı gelir. Fakat mantıklı bir baba ne olursa olsun yeter ki çocuğum iyileşsin der ve bir süreliğine acı çekmesine karşı gelmez. Kan alacaklar, iğne batıracaklar, belki ilaçlar canını yakacak ama neticede iyileşecek. İşte kötülükten şikayet edenler buradaki anne gibi davranıyorlar. Zira babanın yaptığı daha mantıklı.
Baba burada acımasız değil, kötü değil, sadist değil, adam keyif almıyor bundan ama mantıklı olan buydu. Bu yüzden de bunu yapıyor. Tanrı ve kötülük problemi de esasında böyle. Tanrı daha büyük bir iyilik için yani greater good için, cennet için bizi kötülükle imtihan ediyor. Olay bundan ibaret. Ya da şöyle anlatayım daha net olsun. Şimdi bizler kesilmekten, paramparça olmaktan ya da bıçakla çizilmekten hoşlanmayız.
Zira bunlar iyi şeyler değillerdir. Ama eğer içimizde bir tümör varsa, çıkarılması gereken bir kist, kötü bir şey varsa bu durumda doktora kendi ayağımızla gideriz. Ve doktor bizi ameliyat eder. Keser ve kötülüğü çıkarır. Belki de bu ameliyattan sonra aylar boyunca ızdırap çekeceğiz, rahat edemeyeceğiz, bir sürü problem yaşayacağız. Ama yine de doktorun bizi kesmesi kötü bir şey değildir. Zira sonucunda daha büyük bir iyilik ortaya çıkar. Dolayısıyla karşı karşıya kaldığımız kötülükler, esasında bizim anlayamadığımız iyiliklerdir. Bu yüzden de burası imtihan dünyası olduğu için öyle her şeyde isyan etmek yanlış olur. Ama tabi ayarı kaçırmamak lazım. Zira bunu abartıp da çileci gibi yaşamak ya da başımıza ne geliyorsa gelsin olsun ya problem yok demek mantıklı olmayacaktır. Yani öyle insanlar da var. Adamın bacağı kopmuş, kolu kopmuş, sokakta yaşıyor, ölmüş artık yani, rezalet durumda ama hala daha olsun ya şükür iyi durumdayız, hiç problem yok diyor. Kardeşim sen de kötü durumdasın şimdi yani, abartma. Ölmüşsün ağlayanın yok hala daha şükür şükür diyorsun. Bakın bu ölmek üzereyken bile şükretmek, başımıza ne geliyorsa gelsin isyan çıkarmamak mantığı esasında İsrailiyatta epey güzel bir şekilde işlenmiş.
Bizler bunu Eyüp Peygamber kıssası diyebiliyoruz. Zaten eğer Teodiste tartışıyorsanız konu ucundan köşesinden bir şekilde Eyüp Peygambere geliyor. Öncelikle Eyüp kelimesi ilk önce Tel-Amarna tabiiyetlerinde Ayyab şeklinde geçiyor ve Babilce’deyse Ayyab’ım diye telaffuz ediliyor. Fakat bu bir isim değil.
Daha sonra Arapçaya bir isim şeklinde yerleşti ama esasında Eyüp bir lakaptı. Zira bu kelime sabreden, metanet gösteren, direnen yani isyan çıkarmayan, katlanan demektir. Yani bu Peygamberin gerçek adı Eyüp değil ama öyle hitap ediyoruz. Zira Eyüp gerçekten de bir çok acıya katlanmış, bir çok felakete karşı metanet göstermiş ve her türlü kötülüğe karşı direnmiş bir insandır.
Hikaye şöyle. Eyüp hiç kimseye bir kötülüğü dokunmayan, tam tersi herkese yardımcı olan, sürekli iyilik yapan, Allah’a kurban veren, dua eden, ibadetini aksatmayan yani tam anlamıyla mümin gibi yaşayan bir insandır. Kitabı mukaddes de yazdığına göre Eyüp’ün 3 kızı, 7 oğlu, 7.000 koyunu, 3.000 devesi, 500 öküzü bir sürü şey vardır. Yani gerçekten de Eyüp son derece zengin ve nimet dolu bir adamdır. Hatta ve hatta doğunun en varlıklı, en meşhur insanıdır.
Hatta Eyüp o kadar dine bağlı bir adamdır ki her sabah kalktığında Allah’a kurban keser ve fazla fazla keser. Şöyle der, Ya belki de dün benim bir çocuğum farkında olarak veya olmayarak bir günah işlemiştir, Allah’ın zoruna gidecek bir şey yapmıştır, bilemem, işimi garantiye alayım, onların da affedilmesi için fazla fazla kurban kesiyim.
Yani böyle bir adamdan bahsediyoruz ve bir gün Allah, melekler ona secde etmeye geldiğinde şeytanı da çağırıyor ve soruyor, Sen kullarım arasında Eyüp’ü gördün mü? O son derece dine bağlı, benden korkan, hiçbir günah işlemeyen tam bir mümindir.
Onun gibisi dünyada yok, işte benim böyle kullarım olduğu sürece sen kimseyi saptıramazsın, der yani şeytana hava atar ve şeytan da, sen ona o kadar mal mülk vermişsin zaten komple zengin yapmışsın. Adam niçin isyan etsin ki? Ayrıca o zaten senden korktuğundan sana ibadet ediyor. Yani elindeki malı mülkü alma diye böyle davranıyor.
Kendi çıkarına hizmet ediyor, seni sevdiğinden falan değil, sıkıyorsa başına birkaç tane felaket yolla da bakalım hala iman edecek mi? Şeytan böyle der ve Allah da gaza gelir, Hodri meydan der, Eyüp üzerinden bir kumar oynarlar ve Allah şeytana git bakalım, uğraş uğraşabildiğin kadar. Göreceksin ki Eyüp yoldan çıkmayacak der. Şeytan da gider ve Allah’tan aldığı kudretle Eyüp’ün çoluğunu çocuğunu öldürür, hatta bu da yetmez bütün mal varlığına el koyar. Ve Eyüp fakir fukara öylece kalır. Fakat İslam ansiklopedisinde yazdığına göre buna rağmen Eyüp hiçbir isyanda bulunmaz. Çıplak geldim çıplak giderim, Allah verdi Allah aldı, şükürler olsun bir bildiği vardır demek ki kaderimizde böyle yazıyormuş eyvallah vs. vs. Ve en sonunda Allah şeytanı çağırır. Gördün mü bak ben söylemiştim adam isyan etmedi. Ne olduysa oldu her seferinde metanet gösterdi.
İşte benim yarattığım kullar böyle olur diyerek şeytana artistlik yapmaya devam eder. Ve şeytan sen sıkıyorsa onun canına sağlığına dokun da bak bakalım hala öyle kalacak mı? Mal mülk bunlar önemli şeyler değil. İnsanın en kıymetli varlığı canıdır. İzin ver onu hasta edeyim birkaç tane musibet göndereyim ondan sonra haklı olduğunu göreceksin der.
Ve Eyüp ile kukla gibi oynamaya devam ederler. Şeytan gider Eyüp’ü hasta eder bütün vücudunda çıbanlar çıkar ve söylendiğine göre bu rezalet hastalığa rağmen Eyüp Allah’tan gelen iyiliği kabul ediyoruz da kötülüğü etmeyecek miyiz? En doğrusunu şüphesiz Rabbim bilir. Böyle olacağı varsa böyle olsun der ve yine isyan etmez.
Hatta birçok rivayete göre Eyüp’ün hastalığı iyice azdığında ve bütün vücudu kurtçuk kaynadığında adam buna rağmen metanetini korumuş ve bir gün üstündeki bir kurtçuk yere düşmüş karısı da yav sen mal mısın? Bir kalk ayağı temizlen yani. Niçin bu hastalığa katlanıyorsun dediğinde Eyüp yere düşen kurtçuğu almış ve üstüne koymuş. Bu da Allah’tan geldi. Allah’tan gelen şeyi reddetmek doğru olmaz demiş.
Hayır yani bir de Enes bin Mali’nin aktardığı hadislere göre bu hastalık 18 yıl sürmüş. Yani 18 yıl boyunca başına her türlü musibet, her türlü felaket, her türlü hastalık geldiği halde Eyüp Peygamber isyan etmemiş.
Ki bu pek de makul görünmüyor. Zira bütün mezheplerin ve bütün dinlerin kabul ettiği üzere hiçbir günahı olmayan İsa Peygamber bile çarmıhta ölmek üzereyken en sonunda Allah’a isyan etmişti. Eli eli lema şevaktani yani baba beni niçin terk ettin demişti. Gerçi Kur’an’a göre o durum farklı. Yani İsa ölmüyor da başka birisi ölüyor İsa gibi gösteriliyor vesaire. Oraya girmeyeyim. Özetle bu kadar musibetten sonra halen daha eyvallah problem yok demek pek de makul görünmüyor. Ki zaten İsrailiyatta geçen orijinal Eyüp hikayesine göre Eyüp de bir yerden sonra isyan edecek ama oraya daha gelmedik. Şimdi şöyle bir durum var. Eyüp’ün çağındaki insanlar başımıza ne geliyorsa ceza olması amacıyla geliyor diye düşünüyorlardı. Yani eğer sana bir felaket, bir musibet bulaştıysa bunu hak etmişsindir. Kesin bir günah işlemişsindir, bir yanlış yapmışsındır ve Allah’ın düşmanlığını kazanmışsındır.
Dolayısıyla Eyüp de bu kadar çok felakete, musibete ve bu kadar çok azaba maruz bırakıldığına göre demek ki en büyük kötülüğü yapmış. Allah artık ondan nasıl nefret ettiyse adama göndermedik bela bırakmamış diye düşünüyorlardı. Fakat Eyüp her seferinde ben hiçbir şey yapmadım. Başıma niye bunlar geliyor bilmiyorum diyerek kendini savunuyordu fakat kimse inanmıyordu. İşte bir süre sonra Eyüp bu kadar haksızlığa ve halkın gözünde bu kadar kötü bir insan gibi görünmeye katlanamadı ve ilk isyanını etti. Ya kötülük yapsak başımıza bela geliyor. E iyilik yapıyoruz yine bela geliyor. Kaç yıldır sabrediyorum hiç ağzımı açmıyorum hala daha bela yollamaya devam ediyorsun. Sen benden ne istiyorsun? Gibi bir takım şikayetlerden sonra en sonunda Tanrı Eyüp ile konuşmaya karar veriyor ama tabi ki Eyüp’e işin iç yüzünü anlatmıyor. Yani işte biz şeytanla iddialaştık da bir yarışa girdik. Sen de arada öyle gittin kusura bakma falan demiyor. Tam tersi sen kimsin ki bana isyan çıkarıyorsun? Sen benim ne kadar kudretli olduğumu bilmiyor musun? Şöyle yaparım böyle ederim falan diyerek en sonunda Eyüp’e diz çöktürüyor.
Ve Eyüp hiçbir cevap almadan mecburen korkusundan tekrar itaat ediyor. Ardından Tanrı adam tekrardan secde ettiği için ona kaybettiği malların iki mislini veriyor yani daha önceki zenginliğini ikiye katlıyor. Ama tabi ki ölen çocuklar vesaire o 18 yıllık eziyet bunlar yaşandığıyla kalıyor. Ki zaten görüldüğü üzere hikayede esasında şeytan kazanıyor. Zira Tanrı Eyüp isyan ettiği anda kaybetmişti. Ama oyun bozanlık yapıp adama bağırıp çağırıp zorla yine itaat ettirmişti. He bu arada İslamiyet’te pek fazla anlatmazlar ama İsrailiyatta Eyüp kıssasıyla alakalı farklı farklı yorumlar var.
Zira ne demiştik o dönemdeki insanlar başına kötü ne geliyorsa yaptığın günahlardan dolayı geldiğini düşünüyorlardı. Ve aynı şekilde başına iyi bir şey geliyorsa bu durumda yaptığın iyilikler yüzünden gelirdi. Eh bu durumda Eyüp sırf başına iyi şeyler gelsin diye bilerek yani ticaret amacıyla iyi şeyler yapıyordu.
O sabahın köründe kurban kesmeler ya da secde etmeler hepsi kaz gelecek yerden tabuk esirgememekte aslında. Ve zaten bu yüzden o kadar musibet geldiği halde o kadar hastalıkla mücadele ettiği halde hiçbir zaman isyan etmedi. Zira adam sabrettiği takdirde daha iyisini alacağını biliyordu. Yani Eyüp peygamber öyle en bağlı, en mümin, en iyi kalpli insan değildi.
Ama 20 yıl geçti adam hala daha bir ödül almadı. Üstüne insanların da gözündeki itibarını kaybetti ve buna dayanamayıp isyan etti. Yani adımız kirlendi bunu temize çıkarmak lazım mantığıyla en sonunda yardım diledi. Dolayısıyla Eyüp kıssası tam bir teodise yani ilahi adalet örneğidir. Ve bilmem fark ettiniz mi ama burada sırf Eyüp sınav olacak diye onun çoluğu çocuğu öyle figürasyon gibi öldü. Yani onların hayatı pek de önemli değildi. Neyse bu konu üzerinde fazla durduk şimdi Hristiyan teolojisindeki başka bir probleme yani günahlı doğum mitine bakmak gerekiyor. Şöyle ki Agustinus’a göre insanlar Adem ve Havva’dan beri zaten günahlı doğuyor.
Yani Adem ve Havva yasak meyveyi yiyince ilk günahı işleyince esasında bütün insanlık lanetlendi. Dolayısıyla bizler daha doğuştan zaten cehenneme hak ediyoruz. Yanacağız yani fakat Allah bize imtihan vasıtasıyla cenneti kazanma şansı tanıyor. Yani zaten burada doğmak burada bir takım kötülüklerle karşı karşıya kalmak bir lütuf bir iyilik.
Allah bizi daha yarattığı anda cehenneme gönderebilirdi ama bize bir şans tanıdı. Bizi dünyaya gönderdi ve en azından yaşamamıza izin verdi. Hani bazı Müslümanlar diyor ya Allah bizi direk cehenneme yollasaydı iyi olmazdı ben niye buradayım diye sorardık. Ama bizi buraya gönderdiği için en azından hangi kötülüğü yaptığımızı ve niye cehennemi hak ettiğimizi görmüş oluyoruz. Tabii burada özgür irade ve kader problemi devreye giriyor ama zaten bundan birazdan bahsedeceğiz. Şimdi sormak gereken şey şu. Ya ben niye binlerce yıl önce yaşamış olan sözde yaşamış olan bir adamın günahı yüzünden cehenneme giriyorum? Meyveyi ben mi yemişim? Ben ne yapmışım? Ben yokmuşum ki o zamanlar. Adamın biri karısının gazına gelmiş bir günah işlemiş. O günden beri hepimiz bin türlü problemle uğraşıyoruz. Yani bu nasıl adalet? Kaldı ki eğer Adem yasak meyveyi yediyse bu durumda suçlu Adem değil. Onu o meyveyi yiyebilecek bir şekilde yaratmış olan yani ona o imkanı tanımış olan Tanrı. Kaldı ki Tanrı her şeyden haberi olan, her şeyi gören ve gaybı bilen bir varlıktır. Yani Adem’in zaten gizli gizli meyve yeme şansı yoktur. Eğer Adem böyle bir şey yaptıysa tabiatına boyun eğmiştir ve Tanrı zaten böyle olmasını istemiştir.
Zira eğer Tanrı bir şeyi istemiyorsa o şeyin gerçekleşme şansı yoktur. Yani burada bir hata, bir günah, bir kötülük varsa bunun sorumlusu Tanrı’dır. Dolayısıyla ya Adem’in Tanrı emrettiği halde yasak meyveyi yemesi bir kötülük değildir. Çünkü Allah’ın izin vermediği hiçbir şey gerçekleşemez. Zira eğer gerçekleşiyorsa bu durumda Allah’ın iradesi kırılabiliyor demektir. Ya da zaten Allah’ın istediği esasında budur ve bu kötülük Allah’ın kendi işidir. Yani esasında olan şey kötülük değil, iyiliktir. Dolayısıyla ortada bir tiyatro dönüyor. Burada bazı müminler şöyle bir karşılık verebilir. Hayır, kötü gerçekten de var. Evirmeye, çevirmeye, kıvırmaya gerek yok. Kötü diye bir şey gerçekten de var ve bunun sorumlusu şeytan. Zira şeytan bizim için apaçık bir düşmandır. Fakat ben böyle bir argümanı sağlam bulmuyorum. Zira bu çözdüğünden daha fazla problem yaratıyor ve şeytanı ilahlaştırıyor. Zira bütün kötülük şeytanla alakalı oluyor. Diğer bir deyişle Tanrı’nın kötü üzerinde bir kontrolü olmuyor. Fakat İslamiyete göre şeytan bir ilah değil ve şeytan Allah’tan daha kudretli olamaz.
Dolayısıyla Allah’a karşı gelmesi bile esasında Allah’ın izin vermesiyle mümkün. Zaten Allah ona kıyamete kadar mühlet verdi ve kötülükler de bu yüzden ortaya çıkabildi. Dolayısıyla esasında Allah’ın şeytan üzerinde ve kötülük üzerinde mutlak bir hakimiyeti var. Ama böyle söyleyince az önceki muhabbete bir daha dönmüş oluyoruz. Zira bu durumda şeytan Allah ne istiyorsa onu yapmış olur.
Ki bunu da tasavvuf camiasında birçok kişi fark etti zaten. Örneğin Hallacı Mansur iki gerçek muvahitten bahsediyordu. Biri Hz. Muhammed yani son peygamber, diğeri ise şeytan. Zira Muhammed dini tamamlayandır, şeytansa Allah’ın gerçek isteğini en doğru şekilde yerine getirendir. Şöyle söyleyeyim Muhammed ilahi lütfun sembolüdür, şeytansa ilahi gazabın sembolüdür. Bakın kötülüğün değil gazabın sembolüdür. Dolayısıyla şeytan daha doğrusu iblis yani Kur’an’da geçen o kötü varlık esasında Allah’ın gazabını, gücünü, kuvvetini, her şeyini en iyi şekilde bilendi.
Ki zaten mantığken Allah’ın karşısına çıkmış ve ona isyan etmiş değil mi? Ki bu mümkün değildir. Yani seni yaratmış, her şeyi yapabilir, sonsuz kuvvete sahip ve buna rağmen ben yapmam ben etmem diyorsun. Böyle bir şey mümkün değildir. Esasında şeytan tam tersine Allah’a en iyi tapandır. Zira Allah benden başka bir şeye secde etmeyin demişti. Ama daha sonra Adem’e secde edilmesini istemişti ve şeytansa tasavvuf anlayışına göre ben senden başka bir şeye eğilmem demişti. Yani siz bir arkadaşınızın bile arkasından konuşuyorsunuz. Suratına söylemeye, kavga etmeye cesaretiniz yok. Ya da iş yerinde patron ne söylerse yapıyorsunuz ama gittiğinde şikayete başlıyorsunuz. Ya da askeriye de komutana karşı gelmek afedersiniz yemiyor. Ve bu insanların bize yapacağı en büyük kötülük en fazla bizi dövmek, kovmak belki de öldürmek olabilir. E bir düşünün yani buna karşı bile korkuyorsak, ağzımızı açamıyorsak şeytan onu yaratan ve cehenneme atabilecek olan bir varlığın karşısında ne kadar artistlik yapabilir? Dolayısıyla burada bir isyan falan yoktur. Tam tersi şeytan Allah ne istiyorsa onu yapmıştır.
Hatta bu yüzden Gazali şöyle der, tevhidi şeytandan öğrenmeyen kafirdir. Zira şeytan en büyük mümindir. Ve havas tabakaya çıktığı iddia edilen birçok kişi de esasında bir yerde şeytanın kötü olmadığını görür. Hatta Hallacı Mansur bunu şöyle izah eder, şeytan eli kolu bağlı bir şekilde suya atılmıştı ve Allah da ona dikkat et sakın ıslanma demişti.
E şeytan hiçbir şey yapamaz, mecburen ıslanacaktır. Zira onun kaderi ve ilahi buyruk budur. Dolayısıyla işte şeytan geldi de ben ateşten yaratıldım, o topraktan yaratıldı. Ben daha üstünüm zaten bench press’te falan da 100 kilo kaldırıyorum yani her türlü beni seçmen lazım. Bıla bıla bıla bu şekilde isyan etti, kibirlendi, artistlik yaptı hikayesi tutarsızdır. Allah istemeden hiç kimse hiçbir şey yapamaz. Zira eğer bu doğruysa yani şeytan Allah’la münakaşa etmişse ve bana kıyamete kadar mühlet ver bütün insanları saptıracağım demişse, Allah da bunu yemişse ve şeytan o esnada yanmak veya yok olmaktan kurtulmuşsa bu durumda şeytan Allah’ı bile kandırmış. Yani Allah’ı bile manipüle etmiş bir varlıktan bahsediyoruz. Bizi hayli hayli kandırır, bu durumda biz kanıyorsak ve şeytana uyuyorsak problem bizde değil, bizi yaratandadır. İşte burada problem teodiseden ziyade özgür irade ve kader problemi oluyor. Ki zaten kanalda bunun üzerine 1 saatten uzun bir video paylaşmıştım. O yüzden tekrara düşmeyeceğim. İşte teodise bağlamında eğer özgür iradeyi sorgulayacaksak bu durumda insan tabiatında var olan ve ona baskın gelen eğilimler yüzünden yani günah işleme dürtüsü yüzünden nefsi yüzünden sorumlu olamaz. Zira o bunun üzerinde bir kontrol sahibi değildir. Bir yere kadar insan kötülük yapmayı engelleyebilir ama bu mutlak bir irade değildir.
Yani diğer bir ifadeyle hatasız kul olmaz. Hatta bazı insanlar savunma olması için şeytana uydum, şeytan yaptırdı falan diyorlar ya, işte laybimize göre benzer şekilde iyilik yapmak da tanrıya bağlı. Hatta biz tanrı izin vermeden ve istemeden iyilik yapamayız. Yani özgür irade diyorken bir tek kötülüğü engellemek bağlamında değil, iyilik yapışımız da tanrıya bağlı.
Eğer insan isterse, dua ederse ve tanrıya yalvarırsa tanrı onun iyilik yapmasına izin verir ve böylece iyilik yaptığı için daha iyi bir hayat yaşar. Fakat eğer insan tanrıyla muhatap olmaz, onu umursamaz ve kendi bildiğini yaparsa bu durumda şeytanı dost edinmiştir ve Allah’tan dilemediği için başına iyi şeyler gelmez. Hani bir ayet vardı ya, biz dilediğimizi saptırır, dilediğimizi de doğru yola çekeriz. İşte bu doğru. Fakat burada esasında dileyenler biziz. Yani tanrı kendi başına bunu istemiyor. Biz istiyoruz ki o da istemiş oluyor. Yani esasında burası biraz panteistik bir yaklaşım. Zaten Spinoza ve laybiniz de böyle insanlardı. O yüzden buraya fazla girmiyor. Peki özgür irade kavramıyla her şeyi bilen tanrı önermesi çelişiyor mu? Daha doğrusu bu konuyla alakalı ne türden fikirler var? Biraz da buna bakmak lazım çünkü iyiliğe izin verdiği gibi, kötülüğe de izin veren bir tanrıdan bahsediyoruz. Kötülüğe izin veren de kötüdür. Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Olur mu? Öldükten sonra cennet verecek. Yani burada bir haksızlık veya bir problem yok. Sen burada sabret, öldükten sonra o gerisi güzel. Demek pek de bir şey çözmüyor. Zira bu bir ateiste hitap etmiyor. Kaldı ki ateist sen zaten her türlü yanıyorsun yani. Bir şey değişmiyor aslında. Hem burada haksızlık hem orada haksızlık. Bu yüzden bu konuyu biraz daha farklı açılardan ele almak lazım. Özgür irade teodisesine göre özgür iradesi olduğu için kötülük yapan bir varlık, özgür iradesi olmadığı için iyilik yapan bir varlıktan daha mükemmeldir, daha iyidir. Diğer bir ifadeyle tanrı en mükemmel varlığı yani eşref-i mahlukatı yaratmak ve en mükemmel evrene izin vermek amacıyla kötülüğe bir nebze tahammül göstermiştir. Öbür türlü eğer kötülük olmasaydı bu evrende kötülük eksikliği olacaktı ve burası gazalinin
veya laibimizin söylediği gibi mümkün dünyaların en iyisi olmayacaktı. Bunun da anahtarı özgür iradeydi. E iyi de tamam diyelim ki özgür irade her şey için gerekliydi. Mükemmel evren özgür irade olmadan olmuyordu. Peki özgür irade kendi başına niçin gerekliydi? Yani özgür irade niçin bir anlam taşıyordu? Onu bu kadar kıymetli
bir şey neydi? Bu kadar acıya, sıkıntıya, kedere bunca probleme katlanmak niçin gerekliydi? Buna değer miydi? Bize kalsa değmezdi herhalde. Zira kimse iki tane huriyle takılacağım diye ya da şaraplar akan ırmaklardan lıkır lıkır bir şeyler içeceğim diye koskoca cehennemi göze almaz. Yani sonsuz azap varken kimse keyfine bakmaz bence. Şahsen ben bu kumarı almazdım. Hiç olmayayım daha iyi derdim ki bunun da din camiasında cevabı şöyle. Esasında bizler zaten bunu bilerek gelmişiz. Yani bize sorulmuş ruhlar aleminde bize gösterilmiş bak cennet bu, cehennem bu, dünyada bu. Sana özgür irade verdiğim takdirde dünyaya gideceksin ve bunlardan birini alacaksın. Biz de kabul etmişiz. Tamam ben bu riski yapıyorum beni gönder demişiz ki bu da bir problem hani bize bunu sorduğuna ve tercih yaptığımıza göre zaten bir özgür irademiz varmış. Neyse çok da deşmeyelim. Özetle bizler özgürlüğe o kadar çok kıymet vermişiz ki cehenneme rağmen bunu kabul etmişiz ve bizim burada hem iyilik hem de kötülük yapma şansımız var. Ama kötülük yapmak yerine iyilik yaparsak daha başarılı, daha kıymetli oluyoruz. Zira Tanrı bile adam ayırıyor. Bu iyi bu kötü, bunu yakarım bunu bilmem ne yaparım diyor. Dolayısıyla burada özgür irade bizi Tanrı’nın gözünde kıymetli yapmak için var. Fakat bu da problemli. Zira bu durumda kötülük Tanrı’nın ilahi komediyası için şartmış ve bizler de bu durumda kötülük yapıyorsak eğer Tanrı bu
tarioyu bu tiyatroyu devam ettirsin diye yapıyoruz. Zira kimse kötülük yapmasa, herkes özgür iradesiyle kötülüğü reddetse bu durumda Tanrı yine eksilmiş olacak ve kötülük meydana gelmediği takdirde ilahi komedya tamamlanmayacak. Yani kötü insanlar ve kötülük esasında Allah’ın istediği olsun diye var ve bu durumda bunu yapanlar kötü bir şey yapmıyorlar. Ama işte yapacak bir şey zira Allah bir şeyi istiyorsa öyle veya böyle yapıyor ki zaten cehenneme gitmek konusu da bu yüzden var ve Allah bunu daha en başında ayette söylemiş. And olsun ki cenneti ve cehennemi insanlardan ve cinlerden bazılarıyla dolduracağım. Yani yapacak bir şey yok, laf ağızdan bir kere çıktı. Mecburen yalan söylüyor olmayayım diye bazı insanları bazı cinleri yakmak zorundayım.
İşte bu kötülük problemleri insanları hiç kötülüğün olmadığı bir evren olsaydı nasıl olurdu acaba diye düşünmeye itiyor ve iş iyice karma karışık hale geliyor. Örneğin David Hume başta olmak üzere kuşkucuların bu konudaki düşünceleri şöyleydi. Tanrı iyi ve yarattıklarını seven biri olduğuna göre onun insan hayatı için yaratacağı çevre doğal bir şekilde mümkün olduğu kadar hoş ve rahat
olacaktır. Yaratıklarını seven bir tanrı onlar için hedonizme uygun bir cennet yaratacaktır. Ama dünyamız sayısız türden acı sıkıntı ve tehlike kaynakları bulundurduğuna göre bu dünya kusursuz bir şekilde iyiliksever ve her şeye gücü yeten bir ilah tarafından yaratılmış olamaz. Yani yine en başında konuştuğumuz gibi ya tanrı kötüdür ya da tanrı yoktur.
Ama İranius bu konuya böyle yaklaşmıyor. O duruma tam tersi gözle bakıyor. Yani bu dünya eğer adaletli olacaksa gülmek eğlenmek hazalmak gezmek tozmak keyfimize bakmak için yaratılmamış olmalı. Bu dünya tam tersi kötülüğü de barındıran ve bizi çektiğimiz acılar sayesinde güçlendiren
yani bize bir ruh yapma şansı tanıyan bir dünya olmalı. Diğer bir deyişle eğer gerçekten de özgür irade kıymete binecekse tekamül etmesi şarttır. Zaten bu Hume’un tasavvur ettiği dünyada o kadar güzel bir dünyaya benzemiyor. Zira bir düşünmeye çalışın. Her şeyin iyi olduğu, kötülüğe, kazaya, belaya, hiçbir fesada izin verilmediği ve her şeyin son derece güvenli olduğu bir evren
tam başka bir şey olurdu. Mesela bu evrende hiçbir şey istikrarlı ve tutarlı olamazdı. Mesela bıçak, keskin olma özelliği barındıran bir obje, bir alet, bir item, bir eşya. Şimdi ben bu bıçağı birine saplamaya yani bu bıçakla birini öldürmeye çalışsam bu durumda bıçak bir anda yumuşardı. Keskin olma özelliğini kaybederdi. Zira keskin kalmaya devam etse bu durumda bir
işe yetişlenmiş olurdu ve bu kötülük olurdu. Ama Hume’un evreninde böyle bir kötülüğe yer yok. Ya da ben birine silah doğrulttuğumda ve taradığımda, sıktığımda kurşunlar yok olacaktı. Pamuğa dönüşecekti veya hiçbir işe yaramayacaklardı. Ya da bir hırsız bir bankayı soyduğunda kasayı
atlattığında bir dakika sonra paralar mucizevi bir şekilde kasaya geri dönecekti. Mesela trafik kazaları yaşanmayacaktı. Ya da kimse yalan söyleyemeyecekti. Kimse kimseyi kandıramayacaktı. Kimse işten kaytarmak zorunda kalmayacaktı. Zaten kimse muhtemelen işe de gitmeyecekti ve kimse kimseyi kurtarmak zorunda kalmayacağı için en başında konuştuğumuz gibi kahramanlık,
yardımseverlik veya erdem sahibi olmak söz konusu olmayacaktı. Ayrıca kötülüğün, kazanın, belanın ve hiçbir problemin olmadığı bir evren esasında koruma kalkanına alınmış ve sürekli müdahale edilen bir evren olurdu. Ki bu durumda zaten imtihan olmazdı o ayrı konu ama bilim de olmazdı. Çünkü sert bir obje bir anda yumuşayacaktı. Bir çocuk bisikletten düştüğünde hemen asfalt, boşak bir hale gelecekti. Varlığın yapısı her saniye, her durumda değişeceği için böyle bir evrende bir araştırma yapmak, deney, gözlem, bilim hiçbir şey mümkün olamazdı. Hayatımız boyunca hiçbir zorluk çekmeyecektik, hiçbir problemle karşılaşmayacaktık ve haliyle hiçbir şeyin de kıymetini bilmeyecektik. Öyle haz içinde hiçbir amacımız olmadan yaşayacaktık. Dolayısıyla
esasında kötülüğün olmadığı, fesadın ve çirkin şeylerin olmadığı bir dünya, öyle en iyi dünya falan değil, tam tersi, mümkün dünyaların en kötüsü olurdu. Şimdi birçoğunuz şöyle diyebilir, iyi de böyle bir dünyada zaten kimse kimseyi öldürmek istemez, kimse yalan söylemez, kimse hırsızlık yapmaz, yani doğa yasalarında zaten bir esneme yaşanması gerekmez ve kimse zaten kötü
bir şey yapmayı düşünmez. Bu durumda bu bizim yeterince özgür olmayacağımız anlamına gelir. Zira bu evren bizim kötü bir şey düşünmemizi, kötü bir şey yapmamızı, kötü bir plan kurmamızı engeller. Yani bu türden bir dünyada zaten düşünmek, sorgulamak ve öğrenmek mümkün olmaz. Ayrıca şu anda kötülük gerçekten de bazı durumlarda hayat kurtarıyor, yani işimize yarıyor. Mesela
acı çekmek kötü bir şey ama dişimiz çürüdüğünde eğer canımız yanmasa bunu erkenden tespit etmek ve kurtarmak mümkün olmazdı. Ya da birtakım hastalıklar, birtakım belalar bizde acı veren, rahatsızlık veren durumlar yaratmasaydı bu durumda kanseri veya başka bir hastalığı erkenden tespit etmek mümkün olmayacaktı. Bu durumda kötü diye ifade ettiğimiz birçok şey
esasında bizim için iyidir ve tam tersi bir şekilde iyi diye adlettiğimiz birçok şey birçok durumda bizim için kötüdür fakat bizler farkında olmayız. Zira bizler cüz’i iradeye sahibiz, tanrı ise külli iradeye sahip. Bu yüzden de iyiyi, kötüyü onların ötesinde bir şekilde
biliyor. Yani bizler iyi ve kötü kavramlarına bağlı iken tanrı iyinin ve kötünün ötesine geçiyor. Eğer Kur’an’dan bir alıntı yapmak gerekirse Enbiya suresinde 35. ayette şöyle yazıyor. Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de test ediyoruz. Bu ayette yazdığına göre kötülük
veya iyilikler de bir imtihandır. Yani evrende neden iyi şeyler var diye hesap sormuyorsak, neden kötü şeyler var diye de sormamalıyız. Zaten esasında bir olaya kötülük veya iyilik atfedenler biziz. Yani kendi başına iyi veya kendi başına kötü diye bir şey yok. Bir olayın, bir durumun, bir hareketin kötü diye etiketlenmesi var. Bu durumda şunu sormak lazım. E öyleyse
biz niçin varız? Ki esasında birçok din zaten buna kendince bir cevap vermiş. Mesela Kur’an, ben sizi yalnızca bana kulluk edin diye yarattım demiş. Ki daha birçok yerde Allah bana tapın, benden yardım isteyin, bana dua edin yani benden medet umun diyor. Ki bunu niye dediğiyle alakalı bir takım yorumlar getirilebilir. Mesela antik Yunan’da ya da başka mitolojilerde tanrılar
duaya muhtaçtır, kurbağına muhtaçtır, tapınılma ihtiyacı hissederler. Yine sümer mitolojisinde ve birçok yerde esasında Nuh tufanı gibi birçok olay insanlar dua etmeyi bıraktığı, kurban vermeyi bıraktığı için yaşanır. Tabi semavi dinler buna bu gözle bakmazlar. Hatta şöyle itiraz ederler, hayır kardeşim Allah’ın senin duanı, kurbanına hiçbir şeyine ihtiyacı yok. Tam tersi,
senin Allah’a ihtiyacın var. Yani Allah senden bir şey kazanmayacak ama sen dua edersen ve doğru Allah’a dua edersen sen kazanacaksın. Bu yine bir cevap sayılmaz. Zira bu durumda şunu sormak gerekir, e iyi de Allah beni niçin ona muhtaç olacak bir şekilde yarattı. Yani ben Allah’a dua etmek zorunda kalmayacağım, daha rahat yaşayacağım bir evrende bir formda yaşayamaz mıydım? Yani Allah
beni kendine muhtaç etmekten ne kazanıyor? Bu sorunun cevabı basitçe şu, küntü kenzen mahviyyen yani gizli bir hazineydim, bilinmek istedim. Diğer bir ifadeyle Allah yalnız kalmasın diye biz yaratıldık ve acı çekiyoruz. Başımıza ne geliyorsa Allah arkadaş istiyor diye geliyor. Zira bir düşünmek lazım. Tamam şu an hayattayız, hayatta kalmak istiyoruz, mutlu yaşamak
istiyoruz, güzel şeyler istiyoruz ama hiç yaratılmasaydık, hiç var olmasaydık bunları istemeyecektik ve bu bir eksiklik olmayacaktı. Ama bu durum Tanrı’da bir eksiklik yaratacaktı. Zira Tanrı tanımı gereği yaratandır ve hiçbir şey yaratmasaydı ya da yarattığını kimse bilmeseydi, kimse ona Tanrı demeseydi bu durumda Tanrı olması hiçbir anlam taşımayacaktı. Yani Tanrı,
Tanrı olabilmek için bizi yaratmak zorundaydı. Diğer bir ifadeyle bize muhtaçtı ki bu durumda İrâneus’un söylediği bu dünya bir ruh yapma yeridir, tecrübe kazanma mekanıdır, kendini gerçekleştirme ortamıdır hikayesi değişiyor. Çünkü bu durumda bu dünya bizim için değil, Tanrı için ruh yapma yerine dönüşüyor. Neyse toparlarsak Kami şöyle diyor, Ya biz özgür değiliz ve her şeye gücü eten Tanrı kötülükten sorumlu ya da biz özgür ve sorumluyuz ama Tanrı her şeye gücü eten değil. Şimdi son bir hususa daha değineceğim ve videoyu bitireceğim. En başında ne konuşmuştuk? Mekin’in iyi olan Tanrı kötü olan varlığı elimine eder. Yani siler fikri üzerine Plantinga şunu söylemişti, hayır Tanrı bazen daha büyük bir iyilik yani greater good muhabbeti için bir takım kötülükleri ortaya atabilir ve bazen iyilikleri feda edebilir. Daha sonra neyi konuştuk? Bu durumda özgür irade şöyle kıymetli, böyle iyi, işte özgür olan bir varlık özgür olmayandan çok daha yüksektir. Augustine gibi birçok insan bunu savunmuştu ve konuyu bir türlü bağlayamamıştık. Zira kötülük hep ya dengeydi ya da kötülük de dengeydi. İki video boyunca bunu gördük. Ya kötülüğü kötü olmaktan çıkardık ya da kötülüğü mecburî bir şeymiş gibi gösterdik. Peki tam tersi mümkün olamaz mı? Ya da kötülüğün hiç olmadığı bir evren yine de kıymetli olamaz mı? Mesela şöyle yapalım. Öyle bir evren olsun ki özgür irade kötülüğü gerektirmesin. Mesela bu evrende sadece iyilik yapmak mümkün olsun ama ya
daha iyi yaparsın ya da daha az iyi yaparsın. Yani yapacağın her şey neticede iyi olacaktır. Ama birisi 10 puanlık bir iyilikken diğeri 5 puanlık bir iyilik olacaktır. Bu durumda özgür iradenle sürekli iyiyi seçmen ve hiç kötülük yapmaman mümkündür. Fakat buna da şu türden bir cevap vermek mümkündür. Ve iyi de belki de zaten öyle bir yerde yaşıyoruz. Belki de bizim bugün kötü
bir şey. Esasında 10 iyiliğin yanında bir iyilik olandır. Yani zaten kötü diye bir şey yoktur. Ama bu durumda da niçin eksi bir iyilik yok? Yani niçin daha da kötü yok? Veya niçin burada özgür irade tam da özgür değil? Bunu sormak mümkün olur ki bu da baya kazık bir soru. Zira mademki özgür
irade o kadar kıymetli, cenneti veya cehennemi hak ettirecek kadar önemli bir şey. Bu durumda özgür irade komple özgür olmak zorunda. Yani siz kısıtlı bir irade ile sonsuz bir ortama karşı mücadele veremezsiniz. Bugün biyolojimiz yani genlerimiz, içinde yaşadığımız çağ, toplum, mahalle, ortam, hemen her şey bizim özgür irademizi engelliyor. Yani biz bugün burada bu
yaşamda olduysak, bu bir tesadüf. Bin yıl önce yaşasaydık aynı kişi olmayacaktık. Zaten başka bir aile içinde doğduğunuzda tip de değişiyor. Dolayısıyla biz bir seferlik birkaç yıllığına şuraya geldik ve buradaki hareketlerimiz maalesef sonsuzlukla ölçülüyor. Bu zaten adaletsizliktir. Ha bir de şu var, şu özgür irade konusu birtakım teologlar tarafından şöyle yorumlandı. Adem ve
vahyasak meyveyi yerken esasında özgür irade sahibi oldu. Yani yasak meyve özgür iradeydi ve özgür iradesi olan bir insan cennette kalamaz. Zira cennette kötülüğe yer yoktur. Ama zaten anlattığım üzere adem meyveyi yemeye karar verdi. Yani orada zaten özgür bir seçim yaptı. Allah yapmayın dediği halde Allah’ın emrine karşı geldi. Yani karşı gelebiliyorsa bu durumda bu kötü
olmalı. Kötüyse de adem zaten özgür iradeye sahip olmalı. Bu da bizi şuraya getiriyor. Şimdi az önce ne yaparsak yapalım hep iyi olacak bir evrenden bahsettik ya. 10 iyi veya 5 iyi. Bu durumda biz sadece iyiliğin yapıldığı bir özgür iradeyi mümkün bulmadık ve zaten belki de öyle bir yerde yaşıyoruz diyerek kötülüğü de iyilik yaptık. Halbuki adem yasak meyveyi yemeden önce yine
özgür iradeye sahipse bu durumda bu meyveyi yiyene kadar zaten hiçbir kötülük yapmamıştı. Yani zaten öyle bir ortam mümkündü. Ya da adem zaten kötülük yapmaya muktedir bir varlıksa bu durumda şeytan esasında hiçbir şey yapmamış. Zira şeytan olmasa da adem bir yerde bir kötülük yapacakmış. Bu durumda şeytan sadece kaçınılmaz olanı yaklaştırmış. Yani bizi merdiven çıkmak zorunda
yapmamış asansöre bindirmiş. E bu durumda suç şeytanda değil. Ha dersek ki hayır kötülük şeytanda zira o ademi yoldan çıkardı. Eğer şeytan ademi kışkırtmasaydı bu durumda adem yoldan çıkmayacaktı. E iyi de o zaman adem tam anlamıyla bir özgür iradeye sahip olmuyor. Özgür irade elmayla gelsin gelmesin. Bir yerde adem eşrefi mahlukat falan değil. Bu durumda şeytan zaten ademe secde etmek zorunda değil. Çünkü adem şeytana karşı bir üstünlük barındırmıyor. Yani bir paradoks var. İçinden çıkması zor ve zaten konu şeytan olduğu zaman konuşacak tonla şey var. Mesela Allah sonsuz bağışlayıcı değil mi? Ne yaparsan yap. Tövbe ettiğinde eğer gerçekten içten bir tövbe ediyorsan
Allah affeder. E bu durumda şeytan ademe secde etmedikten sonra bir süre sonra tövbe etseydi Allah affedecek miydi? Ya da şeytan şu anda tövbe etse Allah affedecek mi? Ha dersek ki zaten şeytan tövbe etmeyecekti. Allah da bunu biliyordu. Bu yüzden onu sonsuz azaba mahkum etti. E bu durumda şeytan zaten potansiyel gereği yani metafiziksel kötülük bağlamında tövbe etmeye yatkın değilmiş. Yani
zaten tövbe etmesi mümkün değilmiş. Bu varlık öyle veya böyle sapacakmış. Ki bu durumda problem varlığın kendisinde değil, onu yaratandadır. Yani şeytan esasında tamamen belli hareketleri yapmaya programlanmış bir yapay zekâdır ve özgür irade falan da hikayedir. Ki şunu da bir sormak lazım. Bizler bu dünyanın imtihan için cenneti kazanmak için yaratıldığına inandıysak ve bir yerde
kıyamet kopacaksa kıyametten sonra ne olacak? Bütün insanlar cennete girdiğinde konu bittiğinde başka ne yapılacak? O saatten sonra hiçbir anlamı kalmıyor. Zira biz cennete veya cehenneme girdikten sonra Tanrı için yapacak bir şey kalmıyor. Bu durumda Tanrı zaten hiçbir şey yokken burayı yapmaya karar verdiyse, biz cennetteyken de başka bir varlık yaratmayı ve başka bir imtihan
yaratmayı düşünebilir. Hatta belki de bizler 10. 15. evrendeyizdir. Belki de bugüne kadar birçok defa kıyamet yaşanmıştır ve birçok defa yaratılış başlamıştır. Ya da şu anda paralel evrenler hikayesinde olduğu gibi birçok evren aynı anda imtihandadır ve bizim imtihanımız bambaşkayken başka bir evrendeki imtihan bambaşkadır. Fizik kuralları, etik kuralları, yasalar, cennet ve cehennemler hepsi bambaşka yaratılmış olabilir ki bunu da zaten alemler, gökler gibi birtakım ifadelerden çıkarmak mümkündür. Her neyse konu konuyu açıyor ve söyleyecek birçok şey geliyor aklıma o yüzden fazla uzatmayayım zaten iki videodur. Birçok şeyden bahsettim. Teodise, etik problemi, etik, ahlak, kader, özgür irade, o, bu, şu birçok şeyi anlattık daha fazlası laf kalabalığı olacaktır. Zira iki videodur anlamak isteyenler için birçok şeyi anlattım. Anlamak istemeyenler de zaten 10 saat daha konuşsam anlamayacaklar. O yüzden şimdilik bu kadar.
Ben Diamond. Diğer videolarda görüşmek üzere.