Hasan Sabbah ve Haşhaşiler Hakkında Her Şey!
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=A1NwY2SZuGI.
Merhaba, bu videoda Hasan Sabah ve Haşhaşilerden bahsedeceğim. Ama YouTube’da izlemeye alışık olduğunuz diğer videolar gibi olmayacak. Çünkü ben bu video için gerçekten de 9-10 tane bağımsız kaynağa baktım, birçok kitap ve makale okudum ve bunların çoğu gerçekten de okumaya değer değillerdi. Ama maalesef internette Hasan Sabah diye arattığınızda veya Semerkant, Alamut Kalesi, Haşhaşiler diye baktığınızda karşınıza 3-4 tane popüler kitap çıkıyor ve hemen herkes bu kitaplardan bu konuyu öğreniyor. Bu yüzden muhtemelen siz de bunları okumuşsunuzdur veya bunları anlatan videolara bakmışsınızdır ve hiçbir kaynağı olmayan, abartılmış, saçma sapan şeyler öğrenmişsinizdir. Bu yüzden ben bu videoda esasında yanlış bilinen şeyleri anlatıp doğrusu budur diyeceğim. Örneğin Amin Malouf’un kitapları Bestseller olmuştur. Hemen herkes bunları okumuştur fakat bunlar yanlış kitaplardır. Zaten adı üzerinde Kurgu, Roman yani bir tarih kitabı değil. Tarih bunlardan öğrenilmez. Amin Malouf, Şaibeli ve kimsenin kabul etmediği birçok rivayeti kitabında kullanmıştır. Üstüne kendisi de uydurmuştur. Sonuçta adam roman yazıyor, buna hakkı var. Ama bizler maalesef tarih kitabı okuyoruz zannediyoruz. Yine Peter Willey’in kitabı ya da Paul Amir’in kitabı, Vladimir Bartol’un kitabı, bunlar güvenilir kitaplar değillerdir. Keyfini okumak problem değil ama bilgi edineceğim, kaynak kullanacağım diye okursanız yanlış yapmış olursunuz. İlla da bu konuyla alakalı sağlam bir kitap okumak gerekiyorsa ben size Bernard Lewis’in Haşhaşiler kitabını gözüm kapalı önerebilirim. Zaten bu kitap esasında bu videonun ana kaynağı. Neyse ben girişi çok da uzatmayayım hemen videoya başlayayım. Ve hepimizin aklında genelde şöyle sorular var. Haşhaşiler kimdir? Hasan Sabah ne yapmıştır? Bunlar niye bu kadar önemli? Haklarında söylenmiş tonla şey var. Hangisi doğru hangisi yanlış? Bunları video boyunca konuşacağız ama bunların cevabını vermek o kadar da kolay değil. Bu yüzden ben genel bir özet vereceğim. Ardından birkaç tane alıntı yapacağım ve işin temellerinden başlayarak yani filmi geriye sararak bir bakıma size işin eğrisini doğrusunu aktarmaya çalışacağım. Öncelikle Hasan Sabah 11. yüzyılın sonlarında ve 12. yüzyılın ilk çeyreğinde ses getirmiş olan İslamiyet’in İsmailiye koluna ait bir liderdi. Kendisi hem askeri eğitim hem de dini eğitim almıştı ve felsefe ile gerçekten de ilgilenmişti. Ama bütün bunların haricinde mükemmel bir örgütlenme başlatmış, propaganda faaliyetleri yürütmüş ve birçok kişiye suikastlar düzenletmişti. Onun uzmanlık alanı diğer generaller gibi klasik savaş taktikleri veya politika değildi. O sinsilikle, ajan yetiştirmekle, suikast düzenlettirmekle ve kendisine bağlı bir tarikat yaratmakla, yani daha önce yapılmayanı yapmakla uğraşmıştı.
Ve bu konuda gerçekten de çok ustaydı ve başarılıydı. Sabah müritlerini o kadar sağlam bir eğitimden geçiriyordu ve kendisine o kadar bağlı yetiştiriyordu ki, bu adamlar ölmek pahasına bile olsa emirleri her türlü yerine getiriyorlardı. Ve Sabah bu adamları dünyanın dört bir yanına ajan gibi gönderiyordu. Bu insanlar önemli şahsiyetlerin yanında güven kazanıyor, yükseliyor ve vakti geldiği zaman Sabah adına
bu adamları öldürüyorlardı. Sağ kol mertebesine gelecek kadar yükselmiş olan bu ajanlar, onlara sonsuz güven duyan liderleri sırtından bıçaklayarak Hasan Sabah’ın adını dilden dile yayıyorlardı. Böylece liderler yanlarındaki adamlara güvenemez hale gelmişlerdi. Ve özellikle İslam coğrafyasında Hasan Sabah’ın adı şeytanla eş anlamlı hale gelmişti. Tabii ki Hasan Sabah’ın ve haşhaşilerin bu kadar başarılı olmasında birçok etken var. Yani olay sadece sabah değil. Verilen eğitim, dini inanç, bir bakıma öğretiler, yüzlerce yıldır biriken mantalite, bütün bunlar haşhaşiliği doğurdu ve zaten bunlardan video boyunca bahsedeceğim. Ama şimdi yanlış bilinen birkaç şeyden bahsetme vakti geldi çünkü gerçekten de bu konuyu doğru öğrenmek lazım. Öncelikle birçok kaynakta haşhaşiler için ilk teröristler ifadesi geçer. Fakat bu yanlıştır. Çünkü terörist tanımı bizim bugün kullandığımız anlamıyla haşhaşilere uymaz. Çünkü bugünkü terör örgütleri sivil halka da saldırıyor. İşte IŞİD gibi veya diğer gruplar gibi teröristler genelde halk veya din adamı, devlet adamı ayrımı yapmıyorlar. Ama haşhaşiler öyle değildi. Onlar halka, masuma veya köylüye saldırmazdı. Onlar her zaman en tepedeki insanları hedef alırdı. Yani bir misyonları vardı. Ayrıca haşhaşiler suikast için sadece hançer kullandılar. Ok ya da arbalet gibi daha güvenli silahlar kullanıp kendilerini garantiye almadılar. Çünkü kaçmak veya kurtulmak gibi bir amaçları yoktu.
Biri öldürdükten sonra başında bekleyip ben Hasan Sabbah’ın fedaisiyim diye bağırıyor ve öldürülmeyi bekliyorlardı. Zaten eğer görevi başaramazlarsa yani suikasti başarılı bir şekilde gerçekleştiremezlerse kendilerini öldürüyorlardı. Bu açıdan haşhaşiler her türlü ölecekti. Çünkü haşhaşilikte başarısız olmak utanç sebebiydi ve affı yoktu.
Geri dönmeye çalışsa zaten başka bir haşhaşi onu öldürmek için gönderilirdi. Bu açıdan haşhaşilik intihar bombacılığıyla bağdaşabilir. Ama intihar bombacılığında genellikle bomba herkese patlar ve kuru’nun yanında yaş da yanar. Ama haşhaşiliğin bombasında sadece belli hedefler yok olur. Bu arada bazı kaynaklarda haşhaşilerin hançerlerine zehir sürdüğü söyleniyor. Fakat bu bir uydurma.
Zira eğer bu doğru olsaydı Selahattin Eyyubi gibi birçok kişi onlarca bıçak darbesiyle suikasttan kurtulduğu zaman zehirden ölürdü. Hayatta kalamazdı. Ve zaten bu taktik haşhaşilere yakışmaz ve uymaz. Zira haşhaşilikte görevi faaliyet anında tamamlamak yani kişiyi orada hemen öldürmek ve Hasan Sabah’ın adını bağırmak, bir bakıma reklam yapmak, korku saçmak esastır. Eğer zehirle öldüreceksen zaten ortaya çıkmaya da ihtiyaç yok. Gir, adama yaklaş, güveni kazan ve yemeğine zehir koy. Adam ölsün, kimin öldürdüğü de anlaşılmasın. Yine haşhaşilerin asıl hedefi Vatikan, Roma veya Haçlı askerleri değildi. Onların asıl düşmanı Sünni İslamiyeti ve diğer İslamiyet kollarıydı. Zira haşhaşilik bir mezhep kavgasından doğmuştu ve tek hedefleri gerçek İslamiyeti yaymaktı ki bunlardan bahsedeceğim. Ama Moğol istilasıyla beraber haşhaşiliğin yıkılmaya başladığı o son çağda yani Hasan Sabah’tan çok sonra haşhaşilik esasında bir paralı katillik sistemine dönüştü. Yani dini misyonunu bir bakıma kaybetti. Bu sebeple birçok kişi tarikatın asıl amacıyla uyuşmayacak şekilde para karşılığında öldürüldü. Örneğin Nassavlı William, İspanya’nın isteği üzerine haşhaşilerin de yardımıyla öldürüldü. Fransa Kralı 3. Henry ise haşhaşi desteğiyle Dominikan bir rahip tarafından hançerlendi. Yine İngiltere Kraliçesi Elizabeth hayatı boyunca suikast teşebbüslerinden kurtulmakla uğraştı. Frederick Barbarossa’ya baktığımızda ise o Milano’yu kuşatmakla uğraşırken ordusuna haşhaşilerin sızdığını görüyoruz. 1195 yılında ise aslan yüretli Richard peşine takılmış haşhaşilerden canını zor kurtarıyor. Çünkü onu devirmek isteyenler haşhaşilerle anlaşma yapıyor. Bu şekilde daha birçok isim saymak mümkündür. Fakat bunların hepsini haşhaşilerin öldürmemiş olması ihtimali de söz konusu.
Zira haşhaşiler o kadar ünlü oluyor ki bir politikacı rakibini öldürdüğünde imha ettiğinde veya faili meçhul bir cinayet yaşandığında hemen işte bunu haşhaşiler yaptı demek ve onlara yıkmak moda haline gelmiş. Bu yüzden haşhaşiler öldürdüğü diye sayılan birçok kişi esasında başka kişiler tarafından öldürülmüş de olabilir.
Şimdi bir de haşhaşi sözcüğünün nereden geldiğine bakmak lazım ki bununla alakalı da muhtelif rivayetler var. Bir rivayete göre haşhaşi kelimesi esasiyun kelimesinden türetilmişti çünkü esasiyun dine bağlı kalanlar anlamına geliyor ve haşhaşiler de zaten sadakatleriyle biliniyorlar. Kimi rivayete göre ise ki bu popülerdir haşhaşiler haşhaş tüketiyorlar.
Zira Hasan Sabah bu müritlerini haşhaş içirmek suretiyle hipnoz ediyor ve onlar kafası güzel bir şekilde cinayet işliyorlar. Bu yüzden de haşhaşiler adını alıyorlar. Haşhaşilerin asıl görevi suikast düzenlemek yani öldürmekti. Bu yüzden de haşhaşilemek yani assassination kelimesi suikastçilik anlamında kullanılmaya başlandı.
Hatta daha 13. yüzyılda yaşamış olan Brokardus haşişi sözcüğünü kiralık profesyonel katil diye adlandırmıştı ve bu kelime bu şekilde Lugat’a girmişti. Yine 1348’de yaşamını yitirmiş olan Florensalı vakanivis Giovanni Villani Luca Derebey’inin bir düşmanını öldürtmek üzere suikastçilerini Pisa’ya gönderdiğinden bahsediyor.
Ve burada geçen tabir Isioy assassini bu bile o dönemde bu kelimenin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Daha da erken bir tarihte ise bu sefer Dante’nin Inferno yani Cehennem adlı eserine baktığımızda 19. şiirde L’operfido assassin yani hain suikastçı sözüne rastlıyoruz.
Ayrıca bu eseri 14. yüzyılda ele almış olan eleştirmen Francesco d’Abuti assassin sözcüğünü şu sözlerle açıklamıştı. Suikastçı para karşılığı başkalarını öldüren kimsedir ki bugün bile bu kelimeyi aynı anlamda kullanıyoruz. İşte assassin kelimesi böyle doğmuştu.
Bir alıntı yapmak gerekirse Tire başpiskoposu William kaleme almış olduğu haçlı seferleri vaka inamesinde bu tarikat hakkında şunları yazmıştı. Fenike adıyla da bilinen Sur bölgesinde ve Tarsus piskoposlu bölgesinde kendilerine bağlı köylerle beraber 10 tane müstahkem kaleye sahip bir halk yaşıyor.
Nüfusları sıklıkla işittiğimiz üzere 60 bin civarında adetleri gereği efendilerini seçerken kan bağına değil liyakata bakıyorlar. Bilindik soyluluk ünvanlarından farklı olarak bu zata şeyh diye hitap ediyorlar. Reislerine sarsılmaz bir sadakatle bağlı olan bu kişiler en güç vazifeyi dahi reisin emri olduktan sonra gözü kapalı üstleniyorlar. Halk arasında bir hükümdara karşı nefret veya güvensizlik baş göstermişse reis müritlerinden birine veya birkaçına bir hançer veriyor. Emri alan işin sonunda ölüm olacağını bile bile derhal yola koyuluyor. Mürit reisin emrine girmeye hak kazanmak için kendisine nerede ihtiyaç duyulursa yorulmak nedir bilmeden şevkle didinip duruyor. Hem bizim insanımız hem de sarasinler kendilerine haşişiler diyorlar.
Bu ismin kökeni hakkında herhangi bir malumata sahip değiliz. William’ın o zamanlar pek bir araştırma yapma şansı yoktu. Ama bizler şu anda rahat rahat birçok kaynağı okuyabiliyoruz. Bu yüzden de daha fazla bilgiye sahibiz. Ayrıca şunu da söyleyeyim. Haşâşîlere sofû manasına gelen fedâîler dedenilmişti. Bu açıdan fedâî tabiri de yine İsmailîlerden çıkmıştı.
Ayrıca haşâşîler birbirlerine yoldaş anlamına gelen refik adıyla da hitap ediyorlardı. Yani komret. Şimdi yine bir alıntı yapalım. İmparator Frederik Barbarossa’nın 1175 yılında Suriye ve Mısır’a yollamış olduğu bir elçi durumu şöyle izah etmişti.
Şam, Antakya ve Halep civarında dağlık kesimleri kendilerine mesken edilmiş olan kendi dillerinde Hesesini, Latincede ise Strongest de Mortana olarak bilinen bir Sarasin ırkının varlığını bilgilerinize arz ederim. Bu soydan gelenler hak, hukuk diye bir şey tanımazlar. Bizzat kendi dinlerine aykırı olarak domuz eti yerler ve anne-kız kardeş ayrımı yapmaksızın tüm kadınları kullanırlar. Dağları mesken tuttuklarından ve müstahkem kalelerde ikamet ettiklerinden dize getirilmeleri fevkalade güçtür. Toprakları verimsiz olduğundan hayvancılıkla geçinirler. Başlarında hem Arap emirlerinin hem de komşu Hristiyan derebeylinin korkulu rüyası Reis diye biri yer alır. Reis’ten bu denli çok korkulmasının sebebi gözüne kestirmiş olduğu kimseyi akla hayâle sığmayacak yöntemlerle öldürtmesidir. Reis dağlarda etrafı yüksek surlarla çevrili ve fevkalade korunaklı küçük bir kapıdan başka girişi olmayan pek çok ihtişamlı saraya sahiptir. Bu saraylarda küçük yaşlardan itibaren ailelerinden ayrı yetiştirilmek üzere alıkoyduğu çok sayıda köylü olan çocuğu barındırır. Bülül çağından yetişkinliğe dek aralıksız süren eğitimleri boyunca bu delikanlılara Latinca, Yunanca, Roma dili ve Sarasince başta olmak üzere pek çok yabancı dil öğretilir.
Bunların yanı sıra hocaları, Reislerine gözü kapalı itaat etmelerini bu sayede Tanrılar Tanrısı Reislerinin kendilerine cennetin güzelliklerini bahşedeceğini ama en ufak itaatsizliğin cezasının ölüm olacağını adeta zihinlerine kazırlar. Bu çocuklar eğitimi alındıkları andan birini öldürmek üzere efendilerinin huzuruna çıkana dek hocalarından başka kimseyi ne görürler ne de sözünü işitirler. Efendilerinin huzuruna çıktıkları vakit efendi onlara cennete kabulün anahtarı olan emirlerine itaat edip etmeyeceklerini sorar. Çocuklar da kendisine öğretilenleri harfiyen yerine getirerek bir an bile duraksamadan hüşu içerisinde efendilerinin ayaklarına kapanıp emirlerine amade oldukları cevabını verirler. Bu andan itibaren efendi her birine altın bir hançer teslim eder ve sıradaki kurban kimse onun üzerine gönderir.
Devam edelim bu seferde az önce adını andığın brokardustan bir alıntı yapalım. 1332 yılında Fransa kralı 6. Philippe Müslümanların ele geçirdiği Hristiyan topraklarını geri almak amacıyla bir sefer hazırlığına başlamıştı. Bu hazırlık üzerine brokardus krala bu seferinde rehberlik etmesi amacıyla tavsiyeler verdiği bir risale yazmaya başlamıştı. Bir süreliğine Ermenistan’da da yaşamış olan brokardus risalenin büyük bir bölümünü haşhaşilere ayırmıştı ve şunları yazmıştı. Bu tehlikeler arasında haşişler diye bir grup var ki bilhassa lanetlenmeli ve kendilerinden sakınılmalıdır. Kendilerini satarlar, gözlerini kan bürümüştür ve karşılığı ödendiğinde masum bir insanı dahi gözleri kapalı öldürürler. Ne yaşamak ne de kurtulmak umurlarındadır. Şeytan misali farklı farklı milletlerin ve halkların jestlerini, kılık kıyafetlerini, dillerini, adetlerini, hal ve tavırlarını taklit ederek kendilerini iyilik melekleri olarak gösterirler. Böylece kuzu postuna bürümüş kurt gibi bir kez açık vermeye görsünler sonları ölüm olur. Onları hiç görmediğim ve haklarındaki bilgim yalnızca onların hakkındaki rivayetlere ve doğruluğu sınanmış birtakım metinlere dayandığı için daha doyurucu bilgi vermem mümkün değil. Adetlerine ya da taşıdıkları başka herhangi bir işarete bakılarak nasıl tanınacaklarını anlatamam. Zira bu tür şeyler bana da başkalarına olduğu denli yabancı. Kimliklerinin isimlerinden nasıl anlaşılacağını da söyleyemem. Meslekleri öylesine baya ve herkes onlardan öylesine iğreniyor ki hepsi kendi ismini elinden geldiğince gizli tutuyor. Benim tavsiyem odur ki kralımız en basit bir hizmet için bile yeri yordu, soyu sopu, ismi cismi hakkında en ufak bir belirsizlik olan kimseyi yanına yaklaştırmasın.
Bu korkular yersiz değildi çünkü Alman vakanevist Lübeckli Arnold’ın da aktardığı üzere o dönemlerde haşâşîler gerçekten de şeytan gibiydiler. 1192 yılında haşâşîlerin namı çoktan yürümüştü ve o güne kadar onlarca önemli şahsiyet haşâşîlerin suikastına kurban gitmişti. Örnek vermek gerekirse Montferratlı Konrad dahi haşâşîlerin hançeriyle can vermişti. Üstelik haşâşîler keşiş kılığına girmiş ve kiliseye sızmışlardı. Yani haşâşîler bir hristiyan gibi davranmayı başaracak kadar din bilgisine sahiplerdi. İşte bunca olaydan sonra bir haşâşî paniği baş göstermişti. Sanırım yeterince alıntı yaptık ve haşâşîlerle ilgili ne kadar çeşitli rivayetler bulunduğunu gördük. Bir arada birçok abartıya ve düşmanca tavrada rastladık ki bu gayet normaldir. Çünkü haşâşîler öyle bir korku yaratmışlardı ki, yüzlerce yıl sonra yaşamış olan tarihçi Josef von Hammer’in gözünde bile, sofu görünümlü bir itikadın ve katı bir ahlakın maskesine sığınan, böylece dinin ve ahlakın topyekün dibine oyan bir grup komplocuydular ve hükümdarları ve milletleri hançerlerinin ucunda oynatan katillerden ibarettiler.
Ama doğrusunu söylemek gerekiyorsa haşâşîler, hepsi birbirinden maharetli, hepsi uzman, insanüstü yeteneğe sahip ve göz görmeden onlarca kişiyi öldüren insanlardan oluşmuyorlardı. Ayrıca bu insanlar bir şeyhin kandırdığı, yoldan çıkardığı veya haşâş verdiği, uyuttuğu, yani iradeleri dışında robot gibi hareket eden insanlar değillerdi. Bu iki görüşte uydurmadır. Haşâşîler, sen gibi, ben gibi normal insanlardı ama şehit olma uğrunda büyük bir imanla ölüme gidiyorlardı. Olay buydu. Hadi Hasan Sabah, haşâşla bu insanları uyuttu diyelim. Hasan Sabah öldü, üstünden 200 yıl geçti ve 200 yıl boyunca başka şeyhler insanları aynı şekilde öldürmeye devam etti. Yani haşâşîlik, suikastçilik devam etti. Bunlar da mı haşâş kullandı?
300 yıl boyunca kimse bunu anlamadı mı? Ki başka başka insanlar da var. Yani Sinan gibi Hasan Sabah’a özenen ve kendisi de bir sabah olmaya çalışan insanlar var. Dolayısıyla bu işin otla motla alakası yok. Kaldı ki o dönemde haşâş zaten yaygın bir maddeydi. Ne işe yaradığı biliniyordu. Yani sır falan değildi. Ama maalesef insanlar kitapları satılsın diye ya da videoları izlensin diye böyle rivayetleri pohpohlayıp büyütüp abartıp sürekli bunlardan bahsedip böyle bir algı yaratmışlar. Ve bu algı da esasında çok öncesinden geliyor zaten. Zira inancı uğruna ölmek, hiç gözünü kırpmadan suikast düzenlemek ve beni öldürün diye meydanda beklemek pek de anlaşılır görünmüyor. Hadi Çanakkale’de size ölmeyi emrediyorum deyince gitmek makul. Savaş var, vatan müdafası var. Yani orada mecbursunuz. Ama kimse durduk yere saatlerce dur gideyim şunu öldüreyim de ondan sonra bekleyeyim ben de öleyim demez. Yani kendi ölümünüzü soğukkanlı bir şekilde planlamazsınız. Ama haşâşiler öyle yapmışlar. Bu yüzden de vaka-i nübisler iki ihtimal görmüşler. Ya bunlar çok cani şeytan ruhunu satmış yani insan değiller ya da madde kullanmışlar, kafayı bulmuşlar, kendilerinde değiller. İşte bu sebeple haşâşilerin ölümü hiç ciddiye almadığını ve yaşam düşmanı olduğunu söyleyen, onları resmen bir kişiliği, karakteri, özgür iradesi olmayan varlıklarmış gibi göstermeye çalışan kişiler var. Ve uydurma olduğu çok açık bir şekilde belli olan rivayetler üretildi. Örneğin bir rivayete göre 1198’de Kont Henry Ermenistan’dan dönerken Haşâşî şeyhi bir kutlama düzenlemiş. Bu kutlamaya Kont Henry’i de konuk etmiş. Ardından Kont’a haşâşilerin ona ne kadar sadık olduğunu göstermek adına fedailere kale surlarından aşağı atlayıp ölmelerini emretmiş. Bu emrin üzerine fedailer, biz şeyhimizin fedaileriyiz diye bağırarak gözlerini kırpmadan surlardan aşağı atlamış ve ölmüşler. Şeyh de bunun üstüne Kont’a dönmüş ve şunları söylemiş. Gördün mü, işte benim askerlerim bana bu kadar sadıklar. Öldürürüm, ölürler. Bu yüzden benim bu dünyada öldüremeyeceğim hiç kimse yok. İstediğim herkesin kellesini alırım ve eğer bir gün bana işin düşerse söylemekten çekinme işini görürüz. Şimdi bunun uydurma olduğu belli. Zira fedailer cennete gidecekse, şehit olacaksa yani bir suikast yapılacaksa fedailik yaparlar. Boşu boşuna kimse ölmez ve zaten bu adamları yetiştirmek de öyle kolay değil.
20 yıl 30 yıl veriyorsunuz. Şov olsun diye 10 tane 15 tane fedaiyi böyle harcayamazsınız. Yine başka başka rivayetler de vardır. Örneğin bunlardan en popüler olanı cennet bahçeleridir ki zaten haşhaş çekme hikayeleri de oradan geliyor aslında. Hikaye şöyle, Hasan Sabbah kaleyi ele geçirdikten sonra Alamut’ta yıllarca bir hazırlığa girişiyor ve kalede belli bir bölgeyi tamamen erişime kapatıyor.
Orayı iyice izole ediyor ve içerisini tamamen cennete benzetiyor. Şarap akan ırmaklar, çıplak gezen kadınlar, huriler ya da ne bileyim işte birtakım ödüller hani hadislerde cennetle alakalı ne söyleniyorsa buna uygun şeyler tasarlattırıyor ve başka bir bölgeyi ise zindan yapıyor.
İşkence odaları, ateşler, zebaniler vesaire ve Hasan Sabbah çocukluğundan beri yetiştirdiği bu haşhaşileri, bu fedaileri karşısına getirdiğinde
Şimdi sen benim kutsal bir adam olduğumu hayatın boyunca öğrendin fakat buna tanık olmadın. Sana cenneti ve cehennemi gösterme vakti geldi diyerek fedailerine haşhaş içiriyormuş ve haşhaş içince fedai uyuyunca cennette uyandırıyormuş.
Haşhaşi uyandığında nerede olduğuna anlam veremiyor, her şey mükemmel, bir iki gün keyfine bakıyor, yaşıyor ardından yine haşhaş içiriliyor ve bu sefer cehennemde uyanıyor. Bir sürü işkenceye maruz kalıyor ve en sonunda yine haşhaş içip uyutulduğunda bu sefer şeyhin karşısında uyanıyor yani en başında olduğu yerde ve şeyh işte sana iki tarafı da gösterdim,
bunların gerçek olduğunu öğrendin, eğer sana verdiğim görevi başarıyla ifa edersen cennete gideceksin ve sonsuza kadar orada yaşayacaksın. Eğer görevden kaçarsan veya başaramazsan cehenneme gideceksin ve sonsuza kadar işkence göreceksin diyor. E fedai de hem işkence görmek istemediğinden hem de cennete hurilere bir daha dönmek istediğinden ve bunların gerçek olduğuna emin olduğundan gözünü kırpmadan adam öldürmeye gidiyor.
İşte bütün bu haşhaşilik motivasyonu esasında buradan geliyor diyorlar ve yine bu cennet bahçesinde iyice cennete uygun olsun diye birtakım hile ve düzenbazlıklar yapıldığı söyleniyor. Mesela cennette savaş olmaz, kötülük olmaz, vahşilik olmaz fakat bunları da ispatlamak lazım.
Bu yüzden Hasan Sabah söylendiğine göre daha yavruyken aslan, kaplan bu türden vahşi hayvanlar almış ve onları evcil bir şekilde büyütmüş. Öyle ki bu hayvanlar koyuna kuzuya saldırmaz hale gelmişler. Ardından bunları cennet bahçesine koymuş ve bunlar kuzularla oynamaya başlamış. Fedai’ler de aslanı kuzuyu yemiyorken oynuyorken gördüğünde cennette olduklarından hiç şüphe etmez hale gelmişler. Şimdi bunlar abartı çünkü elimizde bunlarla alakalı düzgün bir kaynak yok ve arkeolojik bir kayıt da kalmadı. Yani o şekilde bir cennet tasarımı vesaire zindan odaları, işkence aletleri bunlarla alakalı bir bulgu yok. Ve genelde bunlar dediğim üzere seyyahlar tarafından uyduruluyor. Zira adamlar kendileri görmüyorlar, halktan duyuyorlar.
Kulaktan kulağı mantığıyla hikayeler büyüdükçe büyüyor ve kayıtlara da öyle geçiyor. Bu yüzden de pireyi deve şeklinde görüyor olabiliriz. Ki pireyi deve yapan en meşhur insanlardan biri de Marco Polo’dur ve o Hasan Sabahtan ve Haşhaşiler’den şöyle bahsetmiştir.
İki dağ arasındaki bir vadinin girişini kapattırmış ve burayı envahiy türlü meyvelerin yetiştiği eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçeye çevirmiştir. İçerisine her biri göz kamaştırıcı zerafette resimlerle bezeli, aklı hayale gelmeyecek görkemli köşkler ve saraylar inşa ettirmiştir. Kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su akmaktadır.
Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür. Dans figürleri izleyeni büyüler. Şeyhin gayesi, tebaasını buradan öte bir cennetin olmadığına inandırmaktır. Bunun için Hz. Muhammed’in sözünü ettiği ırmaklarından şarap, süt, bal ve suyun eksik olmadığı, sakinlerini zevklerin doruklarını eriştiren hurilerle dolu cennet tasvirini örnek almaktadır. Sahiden de bu civarda yaşayan Arapların gözünde vadi cennetin ta kendisiydi. Haşişiler olarak ayırdıklarının haricinde kimse bahçeye alınmıyordu. Bahçenin girişinde dünyaya kafa tutabilecek denli güçte bir kale vardı. Başka bir giriş yolu yoktu. Bizzat kendi mahiyeti altına almak üzere, sarayında barındırdığı 12 ila 20 yaş arası gençlere tıpkı Hz. Muhammed gibi cennet hikayeleri anlatıyordu. Gençler de sarasinler Hz. Muhammed’e nasıl inanıyorlarsa aynı inançla ona bağlıydılar. Önce kendilerine uyuşturucu bir iksir içirip ardından dörderli, altışarlı ya da onarlı gruplar halinde bahçesine sokuyordu. Böylece gözlerini açtıkları vakit gençler kendilerini dillere destan bahçede buluyorlardı. Uyanıp da kendilerini hayal dahi edemeyecekleri güzellikte bir mekanda buluverince buranın cennetin ta kendisi olduğuna kanaat getiriyorlardı. Etraflarında gönüllerince oynaşan kadınlar ve genç kızlar kendileri de gençliklerinin baharında olunca burayı terk etmek akıllarının ucundan dahi geçmiyordu. Bizim ihtiyar dediğimiz efendi sarayını alabildiğince görkemli bir hale getirerek basit dağlı halkı kendisini yüce bir peygamber olduğuna inandırmıştı. Haşişilerden birini bir göreve yollamak istediği vakit aynı iksirle bu kez sarayına taşıtıyordu. Genç adam gözünü açtığı vakit kendisini cennetten sonra hiç de hoş gelmeyecek kalenin içinde buluveriyordu. Ardından şeyhin huzuruna çıkarılıyordu ve genç adam bir peygamberin huzurunda olduğuna canı gönülden inanarak önünde hürmetle secde ediyordu. Şeyh nereden geldiğini soruyordu. O da cennetten geldiğini ve burasının Hz. Muhammed’in Kur’an’da sözünü ettiğinin tıp atıp aynısı olduğunu söylüyordu. Bu da hiç şüphesiz yanında hazır bekleyen ve bahçeye henüz davet edilmemiş olanların bir an için dahi olsa bahçeye girebilme arzularını kamçılıyordu. Şeyh bir hükümdarın katlini isteyeceği vakit gence şöyle diyordu. Git ve şunu şunu öldür. Geri döndüğünde meleklerim seni cennete taşıyacaklar. Ölsen dahi seni cennete almaları için meleklerimi yollayacağım. Bu sözlerle geri dönmek için can attığı cennetin anahtarına ilerlebet sahip olduğuna inanan genç sabırsızlıkla düşmanını katletmeye koşuyordu. Bu sayede şeyhin ölümüne karar verdiği kim varsa müritleri sırada bekliyordu. Elindeki böylesi muazzam gücün yarattığı korku hissi kendilerini hançerin ucunda hisseden hükümdaları kendisiyle iyi geçinmeye mecbur kılıyor, tehdit yaratacak fiillerden alıkoyuyordu. Evet sanırım sabah ve haşâşîlerle alakalı bu kadar rivayet yeter. Şimdi haşâşîliğe sebebiyet veren İsmailiyye anlayışının nasıl doğduğuna bakmak lazım. Ki bunu düzgün bir şekilde izah edebilmek için epey bir geriye dönmem gerekecek. Haşâşîlerin bağlı olduğu İsmailiyye mezhebi İslam’ın çatlaklarından biriydi.
İslam dini ilk sarsıntıyı Muhammed peygamber öldükten hemen sonra yaşamıştı. Peygamber ölür ölmez kim halife olacak kavgası başlamıştı ve İslam âlemi politik bakımdan bölünmüştü. Çeşitli kavgalardan sonra ilk halife Hz. Ebu Bekiroğlu fakat büyük bir zümre Peygamberin damadı olan Hz. Ali’nin başa geçmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu Ali’yi destekleyen gruba Ali şiası yani Ali taraftarları diyoruz. Belli bir kısım bunların daha sonra ortaya çıkan bir koluna Aleviler diyor. Başlangıçta Şia sadece Ali’yi destekleyen bir gruptan ibaretti. Ama zamanla dini bir öğreti haline geldi ve mezhebe dönüştü. Çünkü çoğu Müslümanın gözünde İslam dini yozlaşmaya başlamıştı ve İslam hükümeti, İslam devleti yoldan çıkmıştı.
İyice sapkın hale gelmişti ve merhamet, adalet, iyilik, bunlar tamamen unutulmuştu. Hiç hak etmeyen insanlar torpille birtakım bağlantılarla başa geçmeye başlamışlardı ve Peygamberin istediği İslam devleti tamamen yok olmuştu. Hatta tam tersi yönde gidiyordu. Bu yüzden de doğru İslamiyeti hatırlatacak ve olması gereken, Allah’ın isteyeceği türden bir İslamiyet düzeni getirecek bir lider lazımdı. Peki bu lideri nereden tanıyacağız, nasıl bulacağız? İşte bunun için bir işaret lazımdı ve inanca göre bu işaret, Peygamberle akraba olmak veya onun soyundan gelmekti. Ki bu durumda bahsi geçen lider Hz. Ali oluyor ve Ali’nin bir şekilde hilafeti devralması gerekiyordu.
Zaten hem Ebu Bekir döneminde hem de sonrasında birçok isyan çıkmıştı. Yani halifelik bir istikrar sağlayamamıştı ve 656 yılında Halife Osman’ın da öldürülmesiyle beraber Ali, halkın isteği üzerine başa geçirilmişti. Fakat Ali bu kadar da politikaya ve liderliğe meraklı birisi değildi aslında. Hatta adam bir bakıma mecbur kalmıştı.
Ne var ki çok uzun süre başta kalamamıştı çünkü 5 yıl sonra yani 661’de Ali de bir suikaste kurban gitmişti. Böylece İslam alemi, Peygamberin en önemli yakınlarını kaybetmişti. Ali’den sonra hilafet, başlarda azılı bir İslam karşıtı olan ama zamanla taraf değiştiren muaviyeye kaldı. Muaviyeyle beraber emevi devleti dediğimiz bir yapılanma başladı ve bu bir asır boyunca devam etti. Bu bir asırlık süreç esnasında Ali taraftarları yok olmadı tabi ki her ne kadar Ali ölmüş olsa da Peygamber soyundan gelen birinin başa geçmesi gerektiği iddiasını sürdürdüler. Bu esnada Ali’yle veya Peygamberle alakası olmayan muaviye ve devamındaki insanlar elbette bu görüşe karşı çıktılar ve sürtüşmeler devam etti. Yani şu Alevi-Sünni çekişmesi ta o dönemlerden geliyor. Tabi o dönemde daha sünni diye bir şey yok yani İmam-ı Azam gelecek, İmam-ı Şafii vs. bir sürü kişi gelecek ve mezhepler tamamen ayrışacak. Ama en azından itikat bakımından o dönemde İslamiyet’te iki görüşün olduğunu söylemek mümkün. Emevi devleti bulabildiği her topluluğu Müslüman yapma çabasındaydı. Yani gerçekten de asimilasyon için epey bir mücadele verdi ve bu esnada kılıç zoruyla Müslüman yapılan birçok bir ruh vardı.
Bu insanlar ya Hristiyan’dı ya da Pagandı ve İslamiyet’e geçtiklerinde haliyle kendi inançlarını da öyle veya böyle yaşattılar. Bu da İslamiyet camiasında birçok yeni yorumun ve sentezin ortaya çıkmasına sebebiyet verdi ki bu açıdan Türkler de buna iyi bir örnektir. Emevi lideri Kuteybe bin Müslüm Türklerle epey bir savaş yapmıştır ve Türkler önce savaşla daha sonraysa kültür kaynaşmasıyla İslamiyet’e geçmişlerdir ve tasavvufi yani çok Arapçı İslamiyet anlayışına yanaşmayan yeni bir İslam yorumu getirmişlerdir.
Ayrıca Emevi devleti ırkçıydı çünkü son peygamber Arap toplumundan gelmişti dolayısıyla Arapları daha üstün görüyorlardı ve Arap olmayan kavimler onlara göre köle statüsündeydi. Köle olmaktan ancak İslamiyet’e geçmek suretiyle kurtulabilirlerdi.
Yani bir bakıma zamanında Yahudilerin biz üstün ırkız diyişi gibi Emeviler de Arapları üstünleştirmişti ve bu kadar savaş yaşanıyorken üstüne bir de Arapçı politika devam ediyorken elbette İslamiyet’e geçen diğer kavimler Araplardan ve İslamiyet’ten soğudular. Bir antipate oluştu. Haliyle ilk yüzyıllarda İslamiyet diğer kavimlerin gözünde bir baskıcı, kötü, şeytani bir dindi. Korkulması gereken bir şeydi çünkü Araplar bir anda ortaya çıkmışlar, her yere saldırıyorlar, zorla islamlaştırıyorlar ve İslamiyet’e geçseniz ayrı dert, geçmeseniz ayrı dert.
Tabi bu bir yandan Şia için kötü bir şey çünkü onlar zaten Emevi İslam’ını kabul etmiyorlar. Onlara göre İslamiyet zaten bozulmuş. Bu baştaki liderler İslamiyet’i tahrif etmiş ve bu yüzden insanlar İslamiyet’ten soğumuş.
Şia’nın istediği şey daha barışçı, daha düzgün bir İslamiyet anlayışıyla. Senin dinin sana, benimki bana mantıydı. Tabi bunda ezilen taraf olmasının da bir etkisi var çünkü ezilenler her zaman barışçı olur. Ezen tarafsa her zaman daha da ezmeye uğraşır ki gücünü muhafaza etsin. Bu yüzden Şia bir kurtarıcı beklemek zorundaydı. Bu kurtarıcının da tabi ki söylediğim üzere peygamber soyundan gelmesi gerekiyor. Bu yüzden en yakınlarındaki kişi olan ve Hz. Ali ile Peygamberin kızı Fatıma’dan doğmuş olan Hz. Hüseyin’i lider yaptılar. Fakat Hüseyin ve ailesi uzun bir mücadele veremedi ve Muharrem ayının 10. gününde Irak’ta Kerbela bölgesinde idam edildi. Hatta baya vahşice katledildi. Sadece kundaktaki bebeği Zeynel Abidin sağ bırakıldı ki onu da isteyerek mi sağ bıraktılar yoksa bir şekilde bu çocuk kurtarıldı mı bilmiyoruz.
Bu dehşet verici olaylardan sonra tabi ki Şia taraftarları Emevi Devleti’ne daha da düşman kesildi ve Kufe Araplarından Muhtar isimli bir şahıs bir isyan başlatmaya karar verdi. Hatta Muhtar kısa süre içerisinde iyice güç kazandı ve Ali soyundan gelen Muhammed İbn Hanifiye’yi imam ilan etti. Fakat kısa süre sonra Muhtar öldürüldü ve bütün bu çabalar boşa gitti. Fakat bunca kötü olaya rağmen Şia taraftarları pes etmediler ve daha kuvvetli bir lider geleceğine, daha büyük bir kurtarıcı geleceğine dair yeni bir inanç geliştirdiler. Yani şu Mehdi hikayesi, Mehdi inancı esasında böyle ortaya çıkmıştı. Ki bu görüş Abbasiler başa geçtiğinde epey bir kuvvet kazandı. Abbasiler hem Şia’ya yakındı hem de değildi. Durum şöyleydi aslında, Emeviler yıkıldığında Şia’nın yardımıyla Abbasi devleti kuruldu fakat Abbasiler başa geçtikten sonra Şia’yı unuttu. Daha doğrusu görmezden geldi. Yani ihanet etti. Bu açıdan Şia için değişen bir şey olmadı. Onlar yine dışlanmaya, ötekileştirilmeye ve azınlıkta kalmaya devam ettiler ve yine ister Emevi olsun, ister Abbasi olsun baştaki İslamiyet anlayışını reddettiler.
Şia tarafı Abbasilerden de darbe yiyince bu sefer Mehdiyet beklentisi iyice zirve yaptı ve birçok kişi soyunu peygambere dayandırarak, ben peygamber soyundan geliyorum, beni seçin kurtuluruz, ben Mehdi’yim diyerek ön plana çıkmaya çalıştı.
Nitekim hiçbiri başarılı olamadı ve 700’lü yılların ortalarında bu sefer Şia tarafı Zeynel Abidin soyuna bel bağlamaya başladı ve 12 imam diye ifade ettiğimiz yeni bir İslam anlayışı oluştu.
Bu şöyle, Ali’den sonraki 6. imam olan Cafer-i Sadık 765 yılında ölüyor ve onun büyük oğlu olan İsmail savaş çıkarmaya meraklı olduğu ve Şia’yı olduğu gibi kabul etmediği için mirastan men ediliyor. Yeni imam, İsmail’den yaşça küçük olan Musa Kazım oluyor ve imamlık makamı 12. imama dek Musa’nın soyundan devam ediyor. 873 yılında ise 12. imam ortadan kayboluyor ve 12. imamın Mehdi olduğuna, daha sonra geri geleceğine ve istikrarı sağlayacağına dair yeni bir Mehdi inancı oluşuyor. Özellikle 16. yüzyıldan beri İran halkı ve günümüzde de Aleviler bu inanca sahipler. Buna İsna-a Şeriya diyenler de var.
12 imam şiileri daha barışçıl, daha ılımlı, daha sakin yani biz ezildik, başkasını ezmeyelim, kimseye dokunmayalım kafasındaki insanlardı. Bunlar bu yüzden fazla parlayamadılar ama kovulmuş olan, dışlanmış olan İsmail’in peşinden gidenler onlar daha savaşçı, daha kindar ve daha agresiftiler.
Hatta bu yüzden başlarda epey bir baskılandılar, epey bir zorluk çektiler ve bir süre sonra gizli bir tarikata dönüştüler. Kimseye rengini belli etmeden, kimseye inancını çaktırmadan, hiçbir şekilde tarikatın sırlarından bahsetmeden ve inancı anlatmadan ajan gibi yaşamaya alıştılar.
Bu uzun süren saklanma ve sır tutma süreci esnasında bu tarikat istihbarat konusunda, ajanlık konusunda, bilgi edinme ve bilgi sızdırma konusunda epey bir ustalaşmıştı. Ve bunlar aynı zamanda İslamiyet’e yeni bir yorum getirmeye çalışmışlardı. Öyle ki felsefeyle içli dışlı olmuşlardı ve yeni platoncu görüşe kaymışlardı. Ama elbette bu görüşleri yayma veya kabul ettirme güçleri yoktu. Bu yüzden de saklanmaya, gizlenmeye devam ettiler ve önce hakikati bulmak, ardından Sünni İslam’ı devirmek, darbe yapmak ve gerçek Mehdi’yi başa geçirmekle ilgilendiler. Fakat İsmaililerde bunu yapacak bir kudret yoktu ve zaten o kadar da kalabalık değillerdi. Haliyle yüz yüze mücadele etmek yerine takia yapmayı tercih ettiler.
Çünkü takiye size, zafere giden yolda her şeyin mübah olduğunu ve iki yüzlü davranmak, sahtekarlık yapmak, yalan söylemek, münafık görünmek gibi şeylerin esasında totelde kazandırıyorsa problem olmadığını söyler. İşte İsmailiye kolu da bunu köküne kadar kullanmıştır ve her tarikata, her cemaate, her devlete ajan göndermeye başlamıştır. Yani İsmaililer sabırlı bir şekilde Mehdi’yi gelene kadar beklemeyi tercih ettiler ve haliyle ondan önce bir imam ortaya çıkacağı için bu imam nedir, kimdir, nerede ortaya çıkar, imamı nereden tanırız veya imam olmak mümkün müdür mantığıyla dine gömüldüler. Bir takım işaretler çıkarıldı. Örneğin İsmailiye tarafındaki en alim, en saygı gören ve en kuvvetli olan kişi, Mehdi geldiğinde inanca göre baş da’iyi yani sağ kol yapılacaktı. Peki da’ilik nedir? Da’ilik de gerçeğin habercisi anlamına gelir ve bir bakıma feda’iliktir. Zaten kelime de aynı.
Yani da’iler hem emri yerine getirir hem de İslamiyet’i yayar, bir bakıma tebliğ yapar ve aynı zamanda şüphe etmeden yüzde yüz iman eder. İşte Hasan Sabbah’ın da feda’ileri yüzde yüz iman eden, şüphe etmeyen ve Allah uğrunda ölüme giden kimselerdi. Haliyle Hasan Sabbah da baş da’iydi.
Devam edersek 800’lerin ortalarından itibaren Bağdat’taki Abbasi Halifeliği güç kaybetmeye başladı ve birçok halifelik, birçok mezhep ortaya çıktı. Gelen geçen gerçek İslam’ı getireceğini iddia etti. Yani şu, gerçek İslam bu değil muhabbeti o zaman bile vardı.
Onlarca halife ortaya çıktı diyorum ama esasında bunların hiçbiri gerçek anlamda halife değildi. Yani kuvvet sahibi olamadı ve bu esnada Şia tarafı da kendi halifesini, kendi hanedanını kurmaya çalıştı. Hatta Büveyhiler bunlardan biridir ama başarılı olamadılar. 209’a geldiğimizde ise Şia anlayışı ve İsmaili mantığı, Sünni İslam’ın çatısı altında pek bir kuvvet kazanamayacağını anladığı için Hindistan gibi, Afrika gibi ülkelere yayılmış durumdaydı. Hatta Kuzey Afrika’da bir imam, Mehdiliğini ilan etmişti ve soyunu Peygamberin kızı olan Fatıma’ya dayandırmıştı. Böylece Fatımiler dediğimiz yeni bir hanedanın temeli atılmıştı.
Fatımilerin nihayi amacı Abbasileri devirmek ve yönetimi devralmaktı. Bu sebeple birçok da’iyi Sünni coğrafyasına dağıttılar. 969’a gelindiğinde ise Mısır’a girdiler ve Sina üzerinden Filistin ve Güney Suriye’ye hakim oldular.
Bu esnada Karmatiyeler diye bildiğimiz ama kökeni tam nereye dayanıyor belli olmayan ayrı bir tarikat, Şia’ya destek verdi ve dahilere örgütlenme konusunda yardımcı oldu. Fakat bütün bunlara rağmen Fatımiler Abbasiliği deviremediler ve bir süre sonra güç kaybetmeye mahkum oldular. Büyük bir kesim gizli kalmak istediyse de bir o kadarı da inancı yayma peşine düştü ki bunda Karmatiyelerinde bir payı var. Zira Karmatiyeler ayrı bir kimlik olmayı sürdürmekten vazgeçtiler ve İsmaililere katıldılar. Ne kadar çok kişi katılırsa bu inanç o kadar sağlam olur ve hükümet devirmek de o kadar kolaylaşır. Bu yüzden bunun gazıyla büyük bir İsmaili kesim inancı yaymaya yani dahilerle tebliğ yapmaya başladı. Ama aynı zamanda bu, o dönemde otorite olan Ortodoks İslam anlayışının da daha baskıcı ve daha sansürcü olmasını zorunlu kıldı.
Ardından bir de Selçuklu geldiği zaman iyice İslamiyet anlayışı değişti. Abbasiler zaten tarihe karıştı, Fatımiler bir bakıma inancı korumaya çalıştılar ve İsmaililerse gizlenmeye ve daha da sızmaya devam ettiler.
Güneydoğu Anadolu ve Suriye bölgesi bir Roma tarafından bir Selçuklu tarafından bir ondan bir bundan darbe yiyince ve sürekli işgale uğrayınca halk ne İslamiyete ne Hristiyanlığa ne de başka bir inanca sempati duyamadı. Hatta bize bulaşmayın da ne yapıyorsanız yapın diyerek dağlara çekildi. İyice izole oldu. Ve bu da kaçmak isteyen, saklanmak isteyen İsmaililer ve Şia için güzel bir fırsattı. Dağiyler bu izole kalmaya çalışan, hiçbir hükümetle tam anlamıyla anlaşmayan ve tam anlamıyla gerçek bir inancı da olmayan, sadece hayatta kalmak isteyen bu kimselere ulaştılar, tebliği yaptılar ve onları da mehdiyet inancıyla gelecek mükemmel karizmatik bir lider beklentisiyle asimile ettiler.
Ve kurnaz bir lider bu beklentileri karşılamak ve boşluğu doldurmak amacıyla bölgede yaklaşık 10 yıl boyunca propaganda faaliyetleri yürüttü ki biz bunu El Hasan ibn el-Sabbah diyebiliyoruz.
Yani Hasan sabbah esasında haşaşla değil 400 yıldır birikmekte olan sünni düşmanlığıyla ortodoks İslam karşıtlığıyla başa geçti ve haşaşiyelik de öyle 10 yılda ortaya çıkan bir şey değildi.
Dahiler zaten yüzlerce yıldır bir nefretle, bir kinle motive olmuşlardı ve istihbarat toplamak, ajanlık yapmak, kılık değiştirmek yani kendini gizlemek konusunda ustalaşmışlardı. Şimdi ise daha profesyonel bir şekilde bu uğurda hem adam öldürecek hem de öleceklerdi. Yani esasında olay bundan ibaretti.
Şimdi size ilk önce Hasan sabbahın kim olduğundan ve ne tür bir eğitim aldığından bahsetmem gerekiyor ama maalesef elimizde bununla alakalı bir kaynak yok. Bir tek bende değil, kimsede yok. Zira Hasan sabbah bir aristokrat değildi ya da zengin bir aile içinde doğmamıştı. Bu yüzden de yaptığı ve gördüğü her şey kayda geçirilmemişti. Hatta adamın doğum tarihi bile net bir şekilde bilinmiyor. Ha kendisi daha sonra bir otobiyografi, daha doğrusu bir günlük yazmaya çalışmıştı esasında ama o öldükten sonra hem diğer şehirler hem de Moğollar bütün bunları mahvetmişti. Bu yüzden de bizim ve bugünkü tarihçilerin eline bir çoğu uydurma olan ve pek de güvenemeyeceğimiz rivayetlerden başka bir şey kalmamıştı.
Hasan sabbah Arapların İran’daki ilk yerleşim merkezlerinden ve 12 imam şiiliğinin merkezlerinden biri olan Kum kentinde dünyaya gelmişti. Gerçi Rashid-üttin Hasan’ın Rey’de doğduğunu söylüyor ama kaynakların ekseriyeti onun Rey’de doğmadığını daha ziyade bu kente çocuk yaşlarda getirildiğini iddia ediyorlar. İki türlü de Rey önemli bir kentti. Zira Rey kenti 9. yüzyıldan beri dahillerin faaliyet merkezlerinden biriydi ve Hasan da bunlardan etkilenmişti. Hasan sabbah yetişme itibariyle 12 imam şiiliğine bağlı biriydi ama ergenlik yaşlarındayken fikri değişmeye başlamıştı.
Zira o gerçeği bulmak niyetindeydi, hakikatin peşindeydi ve ölmeden önce bir din alimi olmayı kafasına koymuştu. Bu amaçla birçok kişiyle dini tartışmalara girişecekti ama ilk tartışacağı kişi Emir Ezer Rab adındaki bir arkadaşıydı. Ki Emir Ezer Rab felsefeyle epey bir yakından ilgilenmişti ve ileride resmen Hasan sabbaha öğretmenlik yapacaktı. Emir Ezer Rab Hasan sabbahı o kadar etkiledi ve birçok görüşünü o kadar değiştirdi ki Hasan sabah en sonunda Fatımi halifesine biat etti. 1072’ye gelindiğinde ise artık gerçekten dikkat çeken birisi olmuştu ve bu yüzden Kahire’ye kendisini tanıtması amacıyla davet edilmişti. Birçok kaynakta zikredilen bir rivayete göre Hasan sabbah hem Vezir Nizamül Mülk ile hem de Rubayıcı Ömer Hayyam ile arkadaştı. Öyle ki bu üçü aynı anda aynı hocadan eğitim almışlardı ve küçükken birbirlerine bir söz vermişlerdi. Olur da bu üçünden biri dünya üzerinde servet ve kuvvet sahibi olursa yani yüksek makamlara gelirse diğer ikisini kurtaracaktı yani torpil yapacaktı. Ve yine rivayetin devamına göre ileride Nizamül Mülk Vezir olduğunda bu ikisi haklarını istemişlerdi. Nizamül Mülk Selçuklu’ya vezir olduğu için epey bir kudret sahibiydi ve ikisine de vali olmayı önerdi. Yani size bir şehir vereyim gidin orayı yönetin. Ama Ömer Hayyam pek de sorumluluk almak isteyen birisi değildi. Bana bir şeref aylığı bağlayın çalışmak zorunda kalmayayım keyfime bakayım kitap yazayım okuyayım yani ben herhangi bir yetki almayayım dedi. Bu kabul edildi. Hasan Sabbah ise her ne kadar yüksek bir makama gelecek olsa da uzak bir kentte bir taşraya hapsolmak istememişti. Ve bana sarayda bir makam ver yani sultana merkeze yakın olayım demişti ve bu isteği de kabul görmüştü. Fakat daha sonra Hasan Sabbah Nizamül Mülk’ün de makamına göz dikmeye başlamış ve entrikalar çevirmeye başlamıştı. Bu yüzden bu faaliyetler sultanın kulağına gittiği zaman Hasan Sabbah hakkında bir yakalama emri çıkarılmıştı ve Sabbah başına kötü bir şey geleceğinden korktuğu için Mısır’a kaçmak zorunda kalmıştı. İşte Hasan Sabbah bu kaçış esnasında ve sonrasında bir intikam hazırlığına başlamıştı ve haşaşiler bu intikamın bu hazırlığın bir ürünüydü. Ama belakin bu hikayede çatlaklar var. Zira her ne kadar Hasan Sabbah’ın tam hangi yılda doğduğunu bilmesek de Nizamül Mülk’ün 1020’de doğduğunu biliyoruz. Ve bu insanların ölüm tarihi belli. Nizamül Mülk 72 yaşında 1092’de ölecek, Ömer Hayyan 1123’de ölecek ve Hasan Sabbah ise 1124’de ölecek.
Yani bu üçü aynı anda eğitim alacak yaşta değiller. Zira öyleyse Hasan Sabbah da Ömer Hayyan da 100 yaşına kadar yaşamış olmak zorunda. Ama o kadar da uzun süre yaşamadılar ve zaten Ömer Hayyan’ın doğum tarihi tamı tamına belli. Adam 1048’de doğmuş yani en azından Nizamül Mülk de arasında 28 yaş var. Aralarında 28 yaş olan iki insan aynı anda aynı yerde aynı öğretmenden aynı sınıfta eğitim mi alacak? Hadi aldı diyelim. Ya işte biz büyüyünce şöyle şöyle makamlara gelirsek eğer birbirimize yardımcı olalım diyerek anlaşma mı yapacak? Hadi Ömer Hayyan ile Hasan Sabbah belki akraan olabilir.
Ama Nizamül Mülk zaten bunlar 10 yaşındayken 40 yaşında bir adammış ve 40 yaşındaki adam hiçbir baltaya sap olamadı da çocuklardan mı medet umdu. Daha güvenilir bir rivayete göre Hasan Sabbah’ın Rey kentinden çıkışı şöyleydi.
Hasan Sabbah din camiasında dikkat çeken bir hale gelmişti zira hem felsefeyle hem de diğer tarikatlarla ilgilenmişti. Bir takım propaganda faaliyetleri yürütmüştü ve Mısır’dan gelen bir takım İsmaili ajanları himaye etmişti yani dikkat çekmişti. Ve bu yüzden de Rey kentindeki kara listeye adı yazılmıştı. Bu adam tehlikeli bu adamda bir iş var diyerek hakkında yakalama kararı çıkarmışlardı ve Hasan Sabbah mecburen başka bir şehre kaçmak zorunda kalmıştı. En sonunda da Mısır’a varmıştı ki İbnül Esir’in aktardığı rivayetlere göre Hasan Mısır’a bir tüccar kılığında girmişti.
Yani tedbiri elden bırakmamıştı ama Mısır’a vardıktan sonra zaten daha önce Mısırlı ajanları himaye ettiği için orada rahat etmişti. Kahire’de Fatımi Sarayı’nın ileri gelenleri Hasan’a saygı göstermişlerdi ve Hasan yeniden örgütlenmeye başlamıştı.
Yazdığına göre Hasan Sabbah’ın Rey’den ayrıldığı yıl 1076 idi. Mısır’a vardığı yıl ise 1078 idi. Yani adam iki yıl boyunca gizlenmek suretiyle yolculuk yapmıştı. Hasan, Kahire’de ve İskenderiye’de iki yıl civarı kalmıştı. Ama bu iki yıl esnasında yine propaganda faaliyetleriyle ve örgütlenme girişimleriyle epey bir kuvvet kazanmıştı ve bu yüzden oradaki liderlerin dikkatini çekmişti. Bir süre sonra birtakım suikast teşebbüslerinden kurtulmak zorunda kalmıştı ve Mısır’dan da kaçmıştı. En sonunda da 1081 yılında İsfahan’a ulaşmıştı. Yani önce Mısır’a, oradan İsfahan’a, yıllar boyunca bir oraya bir buraya göçen, her yerde örgütlenmeler başlatan, her yerdeki yönetimi, lideri, askeri kuvveti, zayıf halkaları gören ve her gittiği yerde namsalan bir adamdan bahsediyoruz.
Yani bu kişi eğer akıllı bir adamsa ve gerçekten de bir hedefi varsa, üstüne bir de dini kullanıyorsa, elbette ki bu gittiği bölgelerde birçok insanla tanışır ve devlete, hükümete karşı olan birçok isyancı grupla anlaşma yapar. Ama tabii ki haşaşiyelik bu kadar da basit bir itikada sahip değil. Haşaşiyelik, yüzlerce yıldır gelen bir anlayışın, bir misyonun dışavurumu. Yine de bir özet geçmek icap ediyorsa, davet dediğimiz hayat amacından, tebliğin ileri versiyonu olan bu yaşam tarzından bahsetmek mümkündür. Davet, farsça bir kelimedir, esasında bu davedir ve çağrı veya vaaz manasında kullanılan örgüt içi biterimdir. Davetin temsilcilerine dahiler diyoruz. Yani haberi yayanlar, tebliği yapanlar, hak uğrunda savaşanlar.
Diğer bir ifadesiyle mücahitler. Bunlar kendi aralarında vaiz, müderris ve mürit olmak üzere birtakım makamlara ayrılmışlar. Ayrıca daveti yeni kabul etmiş olan müritlere müstecipler diyoruz. Dâhilerin efendisi olan baş dâhiyye ise, delil manasına gelen hücce diye hitap ediyorlar ki, farsçası hüccettir ve Hasan Sabah da bu hüccetlerden biridir. Zira o, kendini pazarladığı üzere, Mehdi’nin deliliydi. Yani imamıydı, habercisiydi. Hasan Sabah, bu türdeki reklamları ve propagandaları zaten uzun yıllardır yürütmekteydi. Ama yıllardır planlamakta olduğu örgütlenme ve suikastlar ancak ve ancak Alamut çevresine vardığı zaman hayata geçebildi. Burası, platoyu saran Sarp dağlara sahipti ve tamamen izole bir bölgeydi. Halkı ise savaşçı ve hükümetlerle bağı bulunmayan bağımsız bir halktı. Daha önceki dönemlerde İran’ın hakimleri ve sasaniler bile bu halkı dize getirememişlerdi. Hatta Arap Fatihleri, işi biraz daha sağlama almak amacıyla bölgenin bir haritasını çıkarttırmış ve operasyon planları yaptırmışlardı. Ama harita Alamut ve çevresine ifşa olduğu zaman halk gayet cürretkar bir mektup göndermişti.
Mektup şöyleydi. Topraklarımıza dair doğru malumat edinmişsiniz. Lakin bu dağları müdafaa eden savaşçılar hakkında istihbaratınız eksik kalmış. Gelirseniz kendileriyle tanışırsınız.
Hasan Sabah Damgan’da ve çevresinde 3 yıl kaldı. Bu esnada kendine bağlı olan dağileri daveti yaymaları amacıyla bölgeye gönderdi. Ardından Deyleme ve Kazbin’e kadar varan bir operasyon başlattı ve önceki 9 yıllık çalışmanın da meyveleriyle kendisine son derece bağlı ve onu tanrılaştıran müritlerden oluşan epey ciddi bir orduya sahip oldu.
Ama Selçuklu hakkında bir yakalama kararı çıkarmıştı ve Hasan Sabah henüz bir meydan muharebesi yapacak kadar kuvvet kazanmamıştı. Zaten öyle bir savaşa girmeye de niyeti yoktu.
Onun amacı gizli bir bölgede pek ulaşılamayacak bir konumda ama herkese hakim bir mevzide operasyonlarını gizli gizli yürütmekti. Ki Alamut kalesi tam da bu iş için biçilmiş kaftandı. 50 bin metreye kadar çevresini gösteren ve deniz mesafesinden 2000 metre yüksekte olan bu kale dar ve tek bir yolla ulaşılabilen bir mevziye sahipti.
Diğer bir deyişle eğer kuvvetli bir suikastçı ordunuz varsa buradan bütün dünyaya suikast düzenlemek ve saldırmak mümkündü ve kimse size saldıramazdı. Ama kale Hasan Sabah’ın değildi.
Bu yüzden Hasan Sabah yine yıllar boyunca uğraşacak bir takım propaganda faaliyetleriyle ajanlarla entrikalarla bu kaleyi almayı başaracaktı. Fakat bundan zaten bahsedeceğim şimdi kaleyle alakalı bir iki tane bilgi vereyim.
Söylendiğine göre bu kale Deylem krallarından biri tarafından yapılmış ve kral da kaleyi baya şansa bala inşa ettirmiş. Şöyle ki adam kartal beslemeyi seviyormuş ve bir gün kartallardan birini serbest bırakmış. Bu kartal uçmuş, gezmiş, tozmuş en sonunda mükemmel bir kayalığın üzerine konmuş. Ve kral bakmış ki kartal o kayalığın çevresinde her şeyi görüyor, her şeye hakim.
Burası stratejik bakımdan epey faydalı olur, epey de işimize yarar diyerek adam oraya bir kale yaptırmaya karar vermiş ve bu kaleye Aluhamut yani kartalın öğretisi adını vermiş. Ki bazı kaynaklarda bunun Deylemi dilinde kartal yuvası anlamına geldiğini söylerler ki bu da yine mantıksız olmazdı. Hasan Sabah Aluhamut’un yani Alamut’un zaptını uzun bir süre titizce planladı. Hani zaten daha önce Damgan’a, Kazvini ve birçok bölgeye ajan gönderdiğinden bahsetmiştik. İşte bu ajanlar yıllar içinde halkın güvenini kazandılar ve Hasan Sabah’ı iyice meşhur ettiler. Ardından bunlardan bazıları bir şekilde Alamut’a sızmayı ve orada çalışmayı başardılar. Hasan Sabah acele etmemiş, sabırlı davranmış ve en sonunda içerideki adamları aracılığıyla kaleye girmeyi başarmıştı. Kaledeki hükümdarı ele geçirmiş, onu canıyla tehdit etmiş ve yalandan 3000 altınlık bir senet karşılığında kaleyi teslim etmeye zorlamıştı. Böylece Hasan Sabah 1090’lara geldiğimizde Alamut’un efendisi haline gelmişti ve Şeyhül Cebel yani Dağın Şeyhi lakabını almıştı. Bu kaleden yaklaşık 35 yıl boyunca yani ölene kadar asla çıkmayacaktı ve bütün faaliyetlerini, bütün operasyonlarını, bütün suikastlerini buradan planlayacaktı.
Bu yüzden de son derece mistik ve gizemli bir karakter haline geldi. Çünkü herkes onun sadece adını duydu, yüzünü görmedi. İddaya göre yüzünü görenler sadece ertesi gün ölüme gönderilecek olan fedaileri idi. Hasan’ın başlıca hedefi ele geçirebildiği kadar kale sahibi olmak ve kendi inancına çekebildiği kadar mürit çekmekti.
Cüveyni bunu şöyle anlatıyor. Hasan, Alamut’a komşu olan ya da o civarda bulunan toprakları elde edebilmek için elinden geleni ardına koymadı. Kıyım, tecavüz, yağma, kan dökme ve savaşla kazanmış olduğu karizma, yöre halkı üzerinde bir tesir yaratmamış olduğundan, Hasan fırsat bulduğu vakit bu insanları propaganda alanındaki uzmanlığıyla baştan çıkarmıştır.
Bu şekilde alabildiği kaleyi almış, nerede bir kayalık gözüne kestirmiş olsa, üzerine bir kale inşa ettirmiştir. 1092 yılında Selçuklu, Hasan Sabbah’ın ve İsmaili tarikatının ne kadar kuvvet kazandığını ve ne kadar tehlikeli olduğunu anlamaya başlamıştı. Bu yüzden de Sultan Melikşah, Hasan Sabbah’ı bitirebilmek amacıyla hem Kuhistan’a hem de Alamut’a iki büyük ordu göndermişti.
Fakat ikisinde de başarılı olamamıştı zira bölgeyi ele geçirmek zor. Bu yüzden Melikşah birçok bölgeyi birden saldırmak yerine tek bir bölgeye büyük bir orduyla saldırmak kararı almıştı ve Emir-i Arslan Taşı Alamut’a Hasan Sabbah’ı öldürmesi amacıyla göndermişti. Böylece Alamut aylar boyunca kuşatıldı ve Haşâşî’ler ne erzak yardımı ne de mühimmat yardımı alamadılar. Yani ciddi bir problem baş gösterdi ama şansına hem Kazvin tarafından 300 tane dahi yardıma geldi hem de kısa süre sonra Sultan Melikşah öldü bu yüzden de Arslan Taş kuşatmayı geri çekmek zorunda kaldı. Tabi bunda Hasan Sabbah’ın da payı epey bir büyük. Zira adam kuşatma altındayken bile boş durmamış ve sağa sola Haşâşî’yi göndermeye suikast düzenlettirmeye devam etmiş.
Öyle ki politik bakımdan en başarılı ve ilk suikastini bu esnada gerçekleştirmiş. Yani Vezir Nizamül Mülk’ü öldürmüş. Rashid-i Uttin bu olayı şöyle anlatıyor. Nizamül Mülk gibi eşsiz bir avı avına düşürmek için tüm tuzakları kurmuş ve bu eylemiyle namı dilden dile yayılmış.
Hileli manevraları, kurnazca yalanları, haince tertipleri ve ikiyüzlü şaşırtmacalarıyla fedailiğin adeta kitabını yazmış ve üstüne şöyle demiş. Nizamül Mülk belasını hanginiz temizleyecek? Ebu Tahir Arrâne adında birisi işi üzerine aldığını gösteren bir hareketiyle elini göğsüne götürmüş ve ölümünden sonra saadete ulaşacağını umduğu günah yolundaki yürüyüşüne başlamış.
16 Ekim 1092’de cuma gecesi sahneye bir günlük mesafedeki nihaventte sufi kılığında Nizamül Mülk’ü cariyelerinin çadırına taşıyan tahtıravana yaklaşmış. Bıçağını sapladığı gibi Nizamül Mülk’ü şehadet mertebesine ulaştırmış. Nizamül Mülk fedailerce öldürülmüş ilk kişi olma ünvanına sahipti.
Efendimiz Nizamül Mülk’ün ardından şöyle demişti. Bu iblisin katli şehadetin başlangıcıdır. Nizamül Mülk suikastından sonra Haşaşî’ler gerçek anlamda ses getirdiler ve Sabah İsmaili öğretiye zarar vermiş kaç kişi varsa, yüksek mertebeye gelmiş kaç sünni varsa hepsini bir bir suikast düzenlemeye başladı.
Generaller, emirler, valiler, ilahiyatçılar ve dahası hepsi Haşaşî’lere yem oldular. Tabii Haşaşî’lerin öleceklerini bile bile kaçmamaları ve ölürken Hasan Sabah’ın adını bağırmaları sağlam bir korku yaratmıştı. Bütün dünya Haşaşî’lerden korkmuş ve Hasan Sabah’a hedef olmamak için dikkatli davranmaya başlamıştı.
İşte bu korku şeyhe karşı büyük bir nefretin doğmasına sebebiyet vermişti. Örneğin İsmaili’yi karşıtı bir Müslüman şöyle yazmıştı. Onları öldürmek yağmur suyundan da helaldir. Topraklarını zapt etmek ve müritlerini öldürmek, böylece bu dünyayı bu kirden arındırmak, kralların ve sultanların boyunlarının borcudur. Onlarla ortak olmak, dostluk kurmak, kestikleri etten yemek ve evlenmek günahtır. Bu din düşmanlarını öldürmek 70 Rum gavuru öldürmekten bile helaldir. Devam edersek, 1094’de geldiğimizde durum değişti. Zira 1094’de Mısır’daki Fatımî halifesi olan Elmustansır öldü ve o ölünce tahta kim geçecek kavgaları başladı. Ki bunu zaten tarihin hemen her yerinde, her imparatorlukta veya devlette görüyoruz. Ardından rakipler Nizar’ın soyundan gelenleri de öldürdüler ve resmen adamın soyunu kuruttular. Bu yüzden de halkın içinde bir Mehdi beklentisi başladı. Her zaman olduğu gibi. İşte Nizar ölmedi, dağa çekildi, gökte bizi izliyor, vakti geldiğinde yeryüzüne inecek ya da Nizar’ın soyundan gelen birisi tıpkı bir peygamber gibi bir Mesih gibi ortaya çıkacak ve nizamı getirecek vs. vs. Bu türden şeyler söylediler ve bu kişilere Nizariyler diyoruz. Yani gerçekten de böyle geniş bir tarikat oluşmuştu. Ve Hasan Sabah bu tarikatı da değerlendirmişti. Öyle ki Nizar’ın Alamut’ta ortaya çıkacağını ya da Nizar’ın soyundan gelen çocuğun Alamut’ta doğacağını söylemişti. Hasan Sabah hemen her bölgeye fedai gönderdi ve bu rivayetleri yaydı. Böylece çok geçmeden Alamut bölgesi İsmaililer ve Şia için kutsal bir mekana dönüştü.
Haliyle Alamut’un başındaki adam olan Hasan Sabah bu sayede hem daha fazla saygı kazandı hem de kuvvet topladı. Böylece Hasan Sabah kısa süre içerisinde bir peygamberden farksız hale geldi. Fedailer Hasan Sabah’a o kadar bağlıydılar ki hiçbir makama veya mevkiye bakmadan sadece Hasan Sabah ne isterse onu yapıyorlardı. Örneğin Hasan Sabah Abdülmelik bin Atlaş’ın ordusuna Muzaffer adındaki bir müridini sızdırmıştı. Ve Muzaffer orada epey bir güven kazanmış ve rütbe yükselmişken yine de Hasan Sabah’tan vazgeçmemişti. Öyle ki bu adam Damga’nın kuzeyindeki Girktuk kalesine komutan yapılmıştı ve komutan olur olmaz Hasan Sabah’ın fedaisi olduğunu açıklamış ve kaleye Hasan Sabah adına el koymuştu.
Sabah’ın bu kadar derine sızması ve bu haşaşi cemiyeti bugün birçok kurguya konu olmuş durumda. Örneğin Assassin’s Creed yani Suikastçı İnancı adındaki bilgisayar oyunu suikastçı bir örgütten ve hükümetlere sızarak yüksek rütbeli insanlara suikast düzenleyen kişilerden bahsediyor. Epey de güzel bir oyundur ve birçok versiyonu vardır.
Devam edersek Sabah’ın adamları o kadar etkili oldular ki, bin yüzlerin başında Selçuklu’nun ikametgahı olan İzfahan’daki Şahdis kalesini bile zapt ettiler. Yani dibinizdeyiz mesajını verdiler.
Abdülmelik bin Attaş öldükten sonra tahta Berk Yaruk geçti ve Berk Yaruk devrinde haşaşiler daha da cüretkar davrandılar. Öyle ki birçok bölgeye tekrardan daha iyi gönderdiler ve hatta İzfahan yakınlarındaki birçok kaleyi ki bunlardan biri de Halincan kalesidir ele geçirmeyi başardılar.
Tabi bu nasıl oldu tam bir bilgimiz yok zira bütün ele geçirmelerle alakalı hep aynı hikayeyi anlatıyorlar. Hasan Sabah bir müridini yollamış, bu mürid iyice güven kazanmış, yükselmiş, oradaki liderle sıkı fıkı olmuş ve en sonunda lideri öldürüp kaleye el koymuş.
He elbette bu şekilde 10 tane rivayet varsa muhtemelen 5 tanesi uydurmadır hepsi de doğru değildir ama bazıları doğru olacak ki insanlar bundan korkmuş ve her hikayede benzer şeyi anlatmışlar ve özellikle bakın en güvendiğiniz adam bile sabahçı çıkabilir o yüzden kimseye güvenmeyin mantığını işlemişler. Hatta bununla alakalı son derece yaygın bir hikaye vardır. Hikaye şöyle Kemaleddin Sinan’ın haberini birinci elden iletmesi emriyle Saadettin’e bir elçi yolladığını anlatmış. Selahattin adamın şeceresini ortaya dökmüş. Bir açığı olmadığına kanaat getirdiğinde birkaç kişi hariç tüm maiyetini dışarı çıkarmış ve haberi neyse iletmesini istemiş. Ama elçi, efendim baş başa kalmadıkça tek kelime etmememi buyurdu demiş.
Bunun üzerine Selahattin iki memluk haricinde diğerlerini de dışarı çıkartmış ve haberi ver demiş. Elçi bir kez daha baş başa kalmazsak olmaz yanıtını vermiş. Selahattin bu ikisi yanımdan ayrılmayacak. İster haberini verirsin ister gerisin geri gidersin demiş. Elçi niçin diğerleri gibi bu ikisini de dışarı göndermiyorsunuz diye sormuş.
Selahattin bunlar benim oğlum sayılırlar benden ayrı gayrıları yoktur yanıtını vermiş. Bunun üzerine elçi memluklere dönmüş ve efendim namına sizlere bu sultanı öldürmenizi emretsem dediğimi yapar mısınız diye sormuş. Yanıtları evet olmuş ve kılıçlarını çekip emriniz başımız üstüne demişler. Sultan Selahattin şaşkınlıktan donak almış, elçi çekilmiş ve üçlüğü yalnız bırakmış. Ve o andan itibaren Selahattin onunla barış yapmaya ve dostane ilişkiler geliştirmeye meyletmiş. Burada bir ayrıntı vardı bilmiyorum kaç kişi fark etti ama zaten her halükarda söyleyeceğim.
Burada Hasan Sabbah’ın emriyle değil Sinan’ın emriyle yazıyor. Yani Hasan Sabbah tek adam değildi. Bazı haşaşiler belli makamlara geldiklerinde kendileri de bir tarikat kurmaya ve suikast teşebbüslerini devam ettirmeye çalıştılar. Ki Sinan da bunlardan biridir. Ve ayrıca Hasan Sabbah’tan sonra birçok şey haşaşiliğe devam ettiler.
Dolayısıyla şu cennet bahçeleri ya da işte haşaş içirip de kafası güzel bir şekilde suikasta yollayan şeyh profilleri daha burada bile çöküyor. Zira hadi Hasan Sabbah böyle şeyler yaptı diyelim ve halkı böyle kandırdı diyelim. Sinan, Rükneddin, Alaeddin veya diğerleri herkes mi aynı taktiği yaptı? Elbette hayır.
Olayın cennet bahçesiyle ya da bilmem neyle alakası yok. Olayın inanmakla alakası var. Ve Hasan Sabbah’ın önemi burada ortaya çıkıyor. Zira adam bu inancı kullanmayı, manipüle etmeyi ve değiştirmeyi başarmış. Üstüne o güne kadar görülmeyen bir tarikatlanma, bir suikastçı timi ortaya çıkarmış. Yani gerçekten de entrika ve propaganda bakımından bir de haymış.
Zaten bu yüzden Melikşah Hasan Sabbah’ı bir yalancı olmakla, deccal olmakla ve yeni bir din kurmakla suçlar. Ki gerçekten de Hasan Sabbah’ın getirdiği o inanç ne İsmaili anlayışına ne de İslamiyete pek de yaklaşmıyordu. Ama insanlar bunun hak din olduğuna inanmışlardı.
Tabi Hasan Sabbah’ın esasında dinsiz olduğunu ne Mehdiyete ne Kur’an’a ne Peygamber’e inanmadığını ama halkın dine inandığını bildiği için ve dinin de halkı uyutmak ve kullanmak için mükemmel bir silah olduğunu gördüğü için insanları bu şekilde kandırdığını yani tamamen iki yüzlü davrandığını da düşünmek mümkün.
Tabi bununla alakalı bir kayıt, bir kanıt, bir belge yoktur ama bakınca pek de mantıksız değildir. Yani Haşaşi’yikteki esas uyuşturucu Haşaş değil dindir. Sabbah’ın başarılarını ve kimlere hangi fedailerin suikast düzenlediğini şerefname kitabı sayesinde bile biliyoruz. Zira Haşaşi’ler bütün görevleri defterlere kaydetmişler ve biraz da destansı bir dille aktarmışlar.
Bu kitabın da tamamı elimize ulaşmadı ama nakil yoluyla ulaştırılan kısımları epey bir kıymetlidir. Bunlara baktığımızda Berk Yaruk’un döneminde bile padişaha en yakın makamlara kadar ajan sokulduğunu biliyoruz. Öyle ki bütün rütbeliler artık içlerine zırh giyerek herhangi bir suikaste karşı önlem almaya başlamışlardı. Yani gerçek anlamda bir Haşaşi paniği oluşmuştu.
Hiçbir kral yatağında huzur içinde uyuyamıyordu. İbn-ül Esir’de yazdığı üzere durum şöyleydi. Tek bir kumandan ve subay yoktu ki evinden dışarıya korumasız adımını atabilmiş olsun. Hepsi de kıyafetlerinin altına zırh giyiyorlar.
Vezir Ebu’l-Hasan dahi içine örme zırhtan bir gömlek giyiyordu. Sultan Berk Yaruk’un üst rütbeli subayları sultandan Haşaşi korkusuyla huzuruna silahlarıyla çıkabilmek için izin istemişlerdi. Sultan da onlara bu izni vermişti. Bu gerçekten ciddi bir şey. Çünkü genelde hükümdarların yanına gidiyorken silah dışarıda bırakılır.
Hükümdarın can tehlikesi oluşmasın diye herkes silahsız bir şekilde ona yaklaşır. Ama şimdi insanlar can korkusundan, Haşaşi korkusundan her yerde silahla gezmek istiyorlar.
Bu esasında anlaşılabilir bir şey ama bir yandan da iki ucu keskin bıçak. Zira belki de bazı vezirler veya bazı komutanlar Haşaşidir ve bu sayede hükümdarın yanına silahla girme hakkı kazanacaklar. Haliyle bir suikast düzenlemeleri gerektiğinde daha çok imkanları olacak. İşte bu kargaşa ortamında Berk Yaruk yanına herhangi bir Haşaşi yaklaşamasın diye ve çevresinde hiçbir İsmail’i barınamasın diye ciddi önlemler aldı. Öyle ki birçok Haşaşi bölgesine saldırı düzenledi ve şüphelendiği herkesi halkın gözü önünde ibret olsun diye idam ettirdi. E adamın birçok kişiden şüphelendiğini ve tıpkı Avrupa’nın cadı avında yaptığı gibi masum birçok insanı da öldürdüğünü tahmin etmek pek de zor değil herhalde. Bu esnada Ebu İbrahim Esed Abadi gibi önemli insanların esasında sabahın adamı olduğu ifşa oldu ve bu sebeple birçok suikast teşebbüsü başarısızlığa uğradı. Ama buna rağmen Berk Yaruk devrinde Haşaşiler Bayhan valisini, Keramiyye tarikatı liderini, Nişâbur ve İzfahan kadılarını ve birçok kişiyi Nişâbur Camii’nde temizlemeyi başardılar. Hasan Sabah, Suriye bölgesine dahiler göndermeye ve 1108’de Berk Yaruk ölünceye kadar korku saçmaya devam etti. Fakat 1108’de Berk Yaruk’tan sonra tahta Muhammed Tapar geçti ve Tapar devrinde işler iyice kızıştı. Tapar öyle önlemler aldı ki birçok suikast başarısız oldu. Zira Muhammed Tapar kendisine yardımcı olarak Nizam-ül Mülk’ün oğlu olan Ahmet ibn Nizam-ül Mülk’ü seçti.
Ve Ahmet ibn Nizam-ül Mülk’ün de oğlu daha bir yıl önce Haşaşiler tarafından hançerlenmişti. Yani Ahmet ibn Nizam-ül Mülk hem babasını hem de oğlunu Haşaşilere kurban vermişti. Bu yüzden de adam gerçek anlamda nefretle, kinle ve intikam hırsıyla dolmuştu. Bu yüzden de var gücüyle arkasına sultanın da desteğini alarak bütün Haşaşik kalelerini zapt etti.
Bu kuşatmalar ve Haşaşilere karşı yapılan saldırılar 10 yıl boyunca 1118’de Muhammed Tapar ölünceye kadar devam etti. 10 yıl boyunca Haşaşiler gerçekten de zorluk çektiler ve harekat alanlarını biraz ufaltmak zorunda kaldılar. Zira nereye gitmeye çalışsalar bir problemle karşılaşıyorlardı.
1118’de kuşatma geri çekildiğinde ise biraz rahatlamışlardı ama tabi ki kuşatmanın geri çekilmesindeki tek sebep Muhammed Tapar’ın ölmesi değildi. Bazı rivayetlere göre bu esnada Hasan Sabah yine boş durmamıştı. İddia’ya göre Selçuklu veziri Kuvvamüddin Nasır ibn Ali el-Dergüzini gizli bir İsmailiydi
ve Sultan Muhammed öldükten sonra başa geçen Sultan Mahmud’un üzerinde büyük bir nüfuzu vardı. Bu yüzden de vezir Hasan Sabah’ın emri üzerine Sultan Mahmud’u orduları geri çekmeye ikna etmişti. Ve Hasan Sabah gerçekten de korkunç bir tehditte bulunmuştu. Yani diğer bir ifadeyle Sultan’a reddedemeyeceği bir teklif göndermişti.
Şöyle ki, zaten sarayda kendi adamları vardı. Üstüne bazı insanlara da rüşvet vermek yöntemiyle kendi işini gördürüyordu ve bir gün Sultan uyurken hem yastığının altına hem de yatağının dibine bir hançer saplattı. Bir bıçak koydurdu. Böylece Sultan sabah kalktığında ne olduğunu anlayamadı ve dibine kadar hainlerin geldiğini öğrenmiş oldu.
Adam paranoyaklaştı, ne yapacağını bilemedi. Herkesten korkar hale geldi ve bu olayı gizli tuttu. Sultan etrafındaki haini arıyorken Hasan sabah’tan bir mektup geldi. Mektup da şöyle yazıyordu. Eğer ben istersem o hançer yere değil kalbine saplanır. Bu hadise için bazı kaynaklar Sultan Sencer’in yaşadığı bir olaydır diyorlar ama her halükarda gerçekten de yaşandığı belli.
Zira o dönemlerde halifenin çocuğuna eğitim veren öğretmen bile sabahçı çıkıyordu. Yani gerçekten de hükümdarlar ve önemli mevkilere gelmiş insanlar kafalarını yastığa rahat rahat koyamıyorlardı. Çok da uzatmayayım bu türden olaylar devam etti. Hasan sabah birçok yere ajan gönderdi. Korkulan bir adam olduğu ve 1124’e gelindiğinde hastalandı. Öleceğini anladığı için de kendinden sonra başa kimin geçeceğini seçmesi gerekiyordu ve seçtiği kişi Lameser’de 20 yıldır kumandanlık yapan Buzurgümit’ti. Sabah Buzurgümit’i hale filan ettikten kısa süre sonra 23 Mayıs 1124’te öldü ve o öldükten sonra hem haşaşilik hem de şeyhlik anlayışı yüzlerce yıl boyunca sıradaki liderlerle devam etti.
Ve ilginçtir ki genelde birisi öldüğü zaman onunla alakalı yazanlar, mekanı cennet olsun, hakka yürüdü, işte hayata veda etti falan derler. Ama Hasan sabahla alakalı kaynaklarda sonunda geberdi, Allah’ın ateşini boyladı, ne büyük bir iblisti sonunda cehenneme gitti falan diyorlar. Yani bunlar bile Hasan sabahın ne kadar korkunç ve nefret edilen bir adam olduğunu gösteriyor. Ama bütün bunların ötesinde Hasan sabah hem bir eylem adamı hem de yazardı. Zira gerçekten de birçok ilimle uğraşmadan bu kadar başarılı ve istikrarlı olmak mümkün değildir. Zaten birçok kaynak da Hasan sabahın hem dinle hem felsefeyle hem aritmetikle matematikle geometriyle hem de büyü ilmiyle ve simyayla uğraştığını yazarlar. Ayrıca Hasan sabahın gerçekten de kurallara önem verdiğini ve prensip sahibi bir adam olduğunu biliyoruz. Zira Hasan sabah iki evladını öz evlatlarını kurallara karşı geldikleri için idam ettirmişti. Yani adam, mürid veya evlat ayırmıyordu. Kaideler herkesten üstündü. Kimseye torpil yoktu ve Hasan sabah öldükten sonra bu anlayış devam etti.
Elbette hiçbir Haşaşi şeyhi Hasan sabah kadar ses getiremedi ama Haşaşi’lik kavramı etkileyici ve korkutucu kalmaya devam etti. Peki Haşaşiler nasıl yok oldu? Gayet basit. Neticede bu örgüt de yenilmez değildi. İlk çatırdama Cengiz Han’la başlamıştı. Söylendiğine göre 40 kadar Haşaşi Cengiz Han’a suikast düzenlemek amacıyla gönderilmişti. Ama bu teşebbüs başarıya ulaşamamıştı. Cengiz Han ise intikam almak amacıyla Haşaşi topraklarına saldırmış ve binlerce insan öldürmüştü. Bazı kaynaklarda 40 değil 400 tane Haşaşi yollandı yazıyor fakat bu belli ki uydurma. Zira suikast dediğin 5 kişiyle en fazla 10 kişiyle yapılır. 400 kişiyle suikast yapılmaz. Hele bir de Haşaşiler gibi 1 kişi 2 kişi adam yollayan bir örgüt 400 kişiyi zaten göndermez ki bu açıdan baktığımızda 40 kişi rivayeti bile uydurma olabilir. Ama velakin Moğolların bir yerde Haşaşilere saldırmaya başladığı ve bunun uzun süre devam ettiği biliniyor. Hatta Parisli Matthew’un anlattığına göre 1238’e gelindiğinde dönemin Haşaşi şeyhi Moğol saldırılarından korunmak amacıyla Avrupa’dan yardım bilenmiş. 1300’lü yıllarda ise Haşaşiler iyice tarikatın yolundan sapmışlar. Öyle ki artık şeyhin isteğiyle cennete gitmek amacıyla yani şehit olmak maksadıyla değil para karşılığında adam öldürür hale gelmişler.
Tabi para karşılığı yapılan suikastlarda Macdull’ün başında bekleyip de ben şu şeyhin fedaisiyim diye bağırıp ölmeyi beklemiyorlardı. Zira burada ölmek şehitlik olmazdı. Hatta eskiden suikastte başarısız olmak idam sebebiydi. Zaten suikastçi eğer hedefi öldüremiyorsa kendini öldürüyordu. Yani intihar ediyordu.
Ama son zamanlarda iş cılkından çıktı. Öyle ki Haşaşiler artık öldürmeyecekleri halde korkutmak amacıyla yalandan suikast teşebbüsünde bulundular. Mesela Reykent’inde İsmail’i karşıt olan ve ilahiyat dersleri veren bir hoca vardı. Epey de meşhur bir adamdı zaten birçoğunuz da adını biliyorsunuz. Fahrettin Razı’yı den bahsediyorum.
Fahrettin Razı’yı Haşaşilerin dikkatini çekmişti ve Haşaşiler göstermelik bir suikast teşebbüsünde bulunmuşlardı. Adamı odasında yakalayıp, boğazına da bıçak dayayıp, eğer bizim hakkımızda konuşmayı bırakmazsan seni öldürürüz diyerek tehdit ettiler ve Fahrettin Razı’yı da o günden sonra Haşaşiler veya İsmaililer hakkında konuşmayı bıraktı.
Hatta bir gün bu tutum bazı öğrencilerinin de dikkatini çekti ve adama ne için artık bunlar hakkında konuşmuyorsunuz diye sorulduğunda verdiği cevap gerçekten manidardı. Çünkü bu adamlar size öyle keskin ve can alan deliller getiriyorlar ki karşı gelmek pek de mümkün olmuyor. Anlaşılacağı üzere Haşaşiler de hemen her oluşum gibi zamanla yozlaştılar ve kısa süre sonra Haşaşiler her ne kadar sünni düşmanlığıyla bir araya gelmiş olsa da sünni taraftarı olan bir şeyhin başa geçtiği bile oldu ki bu kişi Celaleddin Hasan’dır.
Bu adam Haşaşili’ye gerçekten de zarar vermiştir ve Haşaşilerle alakalı birçok kaynağa birçok metni birçok raporu hatta Hasan Sabah’ın günlüğünü bile yaktırmıştır. Zaten bu yüzden bugün elimizde Hasan Sabah’la veya Haşaşilerle alakalı sağlam bir kaynak yok. Zira hemen hepsi yandı ve bize gelen kaynaklar ya Haşaşi düşmanları tarafından yazıldı ya da çoğu uydurma rivayetlerdi.
Ki bu bizim için gerçekten de büyük bir kayıptır. Zira Alamut Kütüphanesi hakikaten zengin bir kütüphaneydi. İçinde başka hiçbir yerde olmayan onlarca kitap vardı ve bu kütüphanede Nasır-ı Rüddin Tûsî gibi birçok insan çalışmıştı. Celaleddin Hasan bu da yetmiyormuş gibi en sonunda Haşaşili’ye tamamen zıt düşecek şekilde daha fazla savaş yaşanmaması için Moğol Hükümdarına biat etti.
Yani bağlılık yemin etti ve çok geçmeden kendi müritleri tarafından öldürüldü. Ki bu zaten dünden belli bir şeydi zira Haşaşili’ye tamamen zıt, tamamen ters bir hükümdarın pek de uzun süre başta kalması mümkün değil. Ama buna rağmen bazı Haşaşiler Celaleddin Hasan’ın anlayışını devam ettirdiler. Ki bunlara nev müslümler diyoruz ama onlar da pek uzun süre hayatta kalamadılar.
Zira diğer Haşaşiler bunların da kökünü temizledi. Bir süre sonra başa Şeyh Alaeddin geçiyor ama Haşaşiler onu da öldürüyorlar ve başa Rükneddin’i geçiriyorlar. Üstelik Alaeddin en güvendiği kişi tarafından yani sağ kolu olan Mazenderanlı Hasan tarafından öldürülmüştü. Ve işin kötü yanı Şeyh Alaeddin boşu boşuna ölmüştü. Zira ondan sonra başa geçen kişi olan Rükneddin Moğolların köpeği haline gelmişti.
Ve Moğollar çok geçmeden Haşaşi’yı tarihe gömmüşlerdi. Şimdi sizinle Cüveyni’den Haşaşi’lerin sonuyla alakalı bir pasaj paylaşacağım. Bugün dünyanın aydınlatıcısı Han’ın açık talihi sağ olsun. Kıyıda köşede bir suikastçı kalmışsa o da bir kadına yakışır işlerle meşguldür. Nerede bir dal varsa Azrail yanı başındadır. Ve her refik artık bir köledir.
İsmaili’yin çığırtkanları İslam’ın kılıcının altında can verdiler. Bu lanetin korkusundan beti benzi atan ve kendilerine haraç ödeyen ve bu kepazelikten zerre kadar gocunmamış olan Yunan ve Frank kralları artık rahat bir uyku çekiyorlar. Ve yeryüzünün bütün sakinleri bilhassa da müminler şeytani entrikalarından ve kirli inançlarından azat oldular. Böylece kötülükleriyle kir tutmuş dünyamız arınmış oldu.
Seyahlar ne can korkusu ne de haraca bağlama korkusu duymadan dilediklerince seyahat ediyorlar ve arkalarında en ufak bir iz bırakmayıncaya dek kökleri kazınmış olan Mesut Han’ın bahtına duacılar. Vurmuş olduğu darbe Müslümanların yaralarına merhem, imanın hastalıklarına deva oldu. Zamanında birçok kaleyi birçok bölgeyi ajanlar aracılığıyla ele geçiren öyle ki Halep’in başına bile Behram adında bir haşhaşiyi yerleştiren bu cemiyet şu anda para karşılığı cinayet işleyen basit gözden düşen bir cemiyet haline geldi. Haşhaşiyelikteki asıl motivasyon aracı olan iman devreden kalkmıştı ve 14. yüzyıl sonlarında haşhaşi kelimesi sadece katil anlamında kullanılmaya başlanmıştı. 16. yüzyılda ise Osmanlı doğuya birçok sefer düzenledi ve bu esnada haşhaşiler iyice gizlenmek zorunda kaldı ve 1800’lere kadar bir daha ses çıkarmadılar. Gerçi 1800’lerde de pek bir şey yapmadılar aslında hani kendi aralarında bir mezhep kavgası vardı bunu çözdüler ve Ağahan adında yeni bir imamlık makamı çıkardılar. Ve bu Ağahan makamı hala devam ediyor bu arada. Yani haşhaşilik tamamen bitmiş değil ve bu Ağahanlar şu anda epey bir zenginler.
Onlarca holding, firma, fabrika birçok şey bu insanların elinde. Dolayısıyla günümüzdeki güç para olduğuna göre günümüzdeki haşhaşiler halen epey bir kuvvetliler. Ha şunu da söylemek lazım bizler haşhaşilerle alakalı bir sürü şey okuyoruz bir sürü kitap yazılıyor bir sürü video çekiliyor vesaire. Fakat bizler ifşa olmuş olan haşhaşileri biliyoruz. Yani ifşa olmayan öyle bir emir almayan kendini belli etmeyen daha kaç tane haşhaşi var daha kaç tane vezir var bilmiyoruz ki bu da bir muammadır. Ve benzer muammalar bugün bile devam ediyor. Bazı ülkelerde birtakım imamlar, birtakım şeyhler veya birtakım politik acılar belki de dini kullanıp insanları kandırıyor ve bazı makamlara bazı önemli mevkilere hiç hak etmeyecek insanları yerleştiriyor. Zira bugün bile modern haşhaşilik devam ediyor.
Bence yeterince konuştuk Hasan Sabah’la haşhaşilerle alakalı birçok şeye değindim. Benim okuduğum, gördüğüm ve öğrendiğim kadarıyla Hasan Sabah ve haşhaşiler muhabbeti budur. Umarım yeterince açıklayıcı olmuştur.
Öyleyse şimdilik bu kadar. Ben Diamond diğer videolarda görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
İlk Yorumu Siz Yapın