Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / Bölüm 7: Atatürk Devrimlerinin En Kritik Olanları Hangileriydi?

Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / Bölüm 7: Atatürk Devrimlerinin En Kritik Olanları Hangileriydi? videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=AqxUD8MjPKc. Tabi en önemlisi harf devrimidir. Çünkü harf devrimi ııı nüfusun çok büyük bir kesimini çok kısa bir sürede okur, yazar hale getirme amacını güden bir hareketti. Yani ben bu Atatürk devrimlerine Atatürk…

Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / Bölüm 7: Atatürk Devrimlerinin En Kritik Olanları Hangileriydi?

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=AqxUD8MjPKc.

Tabi en önemlisi harf devrimidir.
Çünkü harf devrimi ııı nüfusun çok büyük bir kesimini çok kısa bir sürede okur, yazar hale getirme amacını güden bir hareketti. Yani ben bu Atatürk devrimlerine Atatürk devrimleri demiyorum. Atatürk’ün kurumları mı? Atatürk belirli kurumlar yerleştirmiştir Türkiye’ye. Şimdi ııı harf devriminin büyük ehemmiyeti şuradan kaynaklanıyor. Iıı deniyor ki efendim işte bizi tarihimizden ayırdı bilmem ne yaptı. Ya senin tarihinde zaten okuma değer çok fazla bir şey yoktu. Yani tarihçiysen işte yazılmış bakanivisler vardı, bilmem neler vardı, o zamanın belgeleri vardı falan filan bunları oku. Ama yani acaba bir önemli bir fizik kitabı vardı, kimya kitabı vardı, biyoloji kitabı vardı. Iıı veya dünya hakkında ciddi tartışmalar mı vardı? Mesela aydınlanma zamanında Türkiye’nin katkısını gösteren
kitaplar mı vardı? Bundan hiçbiri yoktu. Ben hemen bir örnek vereyim. Hoca İsa Efendi’nin mecmuai uluğumu riyaziyeye ama kendi üniversitemden örnek veriyorum ki yani acıklı durumda olduğumuzu görelim diye mecmuai uluğumu riyaziyenin dördüncü cildinin son kısmı jölojiyle ilgilenir. Iıı İhsan Kitin Hoca da fevkalade iyi eski Türkçe’yi bilen bir adam. Şahane yani. Hatta hafız o çocukken Kayseri’de Kur’an’ı da ezberletmişler. Eee rahmetli onu da ezbere bilirdi. Ezbere bilmekle kalmazdı. Yani İhsan Bey’e sen herhangi bir ayeti sor. İhsan Bey onu tercüme eder. Bir de bu ayet ne zaman indirilmiştir? Niçin? Hangi şartlarda gelmiştir? Bir de onu anlatırdım. Bu kadar iyi bilen bir adamdı yani. Ben İsa Hoca’ya verdim şeyi. Ha bu mecmuai uluğumu riyaziye. Ya hocam dedim şunun şu son kısmını. Siz bize bir tercüme etseniz. Çünkü yani tercüme edilmeye muhtacılılacak kadar bugünkü dilimizden ayrı bir dil. Tamam getir dedi. Götürdüm. Aradan bir hafta falan geçti. Geldi bana. Ya bana bak dedi. Sende Arapça lügat vardır. Duvar hocam, mavrid var dedim. Getsene onu dedi. Dedim hayır ola hocam. Ya dedi bu kerata dedi. Kerata dedi şeyden bahsediyor. Hoca İsa Efendi’den. Bu kerata dedi. Terim türetmiş. Ama dedi bunları Türkçe değil Arapça türetmiş. Neyse ben götürdüm. Bundan sonra hoca bir ay sonra falan baktım öğlenliğin beraber yemek yiyor. Ya baktin var mı? Yemekten sonra. Hocam demek tabii dedim. Buyurun dedim. Ve ben geleyim size dedim. Yok yok dedi ben senin odana geleceğim dedi. Peki. Baktım elinde kitap bir de dosya geliyor hoca. Al dedi istediğin tercüme bu. Bir baktım yapmış hepsini. Allah tabii çok sevindim. Dedim hocam yaşay ya. Nasıl buldunuz dedim. Çok canım sıkıldı. Ciddi mi hocam dedim. Hem çok dedim. Niye dedim? Ya dedi. Bir şey olmadığını duymak başka gözünle görmek başka dedi. Bu lafını hiç unutmuyorum. Bu dedi adamcağız dedi. İşte dedi beni bir gayret göstermiş. İşte öğrencilerine falan. Ama dedi o kadar kupuk ki dedi. Bilimden. Yani dedi bin sekiz otuzda bu kitabı yazmış dedi. Hala dedi bin yedi yüzlerin
jeolojisini anlatıyor dedi. Halbuki dedi aynı sene yayınlanmış bir sürü çok önemli kitap var. Mesela principles of geology var. Eee şeyleri var. Eee Revolucion de Surface du Goulain var. Değil mi? Ese küvye’nin şeyi çoktan yayınlanmış. Eee Reşasulöz Osman Fosil yayınlanmış. Hatta bin sekiz yüz yirmi beşte onun ilk Fransızca ayrı baskısı
yapılmış. Ona küye bir sürü ilave yapmış falan. Eee bunlardan tamamen bir haber hoca. Eee ve İhsan Hoca tabii çok üzüldü. Dedi ki ya dedi bin sekiz otuz. Koca bir imparatorluksun. Jeoloji gelememiş bayağı. Ondan sonra bin sekiz yüz elli ikide mesela Ali Fethi Efendi’nin yapmış olduğu ilmi tabakatü’l-as tercümesi var. Bana bu kitaba rahmetle Hamit Nafiz Pamir hediye ettiydi. Kendinin nesasını bana hediye ettiydi. Bu Türkiye’de sırf reolojiyi hasretlemiş ilk kitap. Alan bu kitabı açıyorsun işte başında yedi tanemine takriz var. Takdir yazısı. Kimler kimler yok? Sadrazam var, efendim bakanlar var, zamanın bir kazasker var, bilmem ne var falan. Bunlar aman ne kadar büyük mutluluk ifade ediyorlar böyle bir kitap çevrilir diye. Bunlar bu kitap okuyorsun diyor ki ben diyor bunu diyor Arapçadan çevirdim. Arapça olan da Fransızca’dan çevrilir ama hangi kitap olduğunu söylemiyor. Neyse biz bir üniversite araştırma yaptık, Arapçasını bulduk. Eee hatta o zaman Pepsi Kola’nın işte şey Kahya’daki adamlarıyla temas ettik. Ya şunu bulun falan dedik. Onlar bir foto
kopya gönderdiler bana. Şimdi orada baktık ki bu kitap ne Rebu be denen bir adamın kitabından çevrilme. Şimdi bu ne Rebu benin de ilginç bir tarihçesi var benim açımdan. Bir gün ben böyle sahaflarda yürürken orada Emin Bey vardı sahaf. Aa hocam hocam dedi dedim buyurun. Ya dedi çok güzel bir reoloji kitabı geçti elime bakmak ister misiniz? Baktım şahane bir cilt. Nefis. Ama çok sıradan böyle hani halk için
yazılmış. Güzel bir reoloji kitabı. Dedim Emin Bey bu çok güzel de dedim bizim işimize yaramaz. Yani o zamanın popüler küçük bir kitabı falan. Yalnız kitabın içinde bir şekil bir kesit vardı. O an ona dikkat etmemiş. Arabaya bindim, giderken hiç unutmuyorum şoför Hüseyin bizim. Aksaraya geldik. Hüseyin hemen geri döndü dedim. Ne oldu? Ya dedim o
şekil dedim. Ali Fethi’nin kitabındaki şekil. Hemen biz Aksaray’dan çark ettik geriye. Emin Bey dedim alıyorum o kitabı. Ne kadar dedim bak bu lafını hiç unutmuyorum canlaş. Hocam cildi çok güzel bin lira dedi. Al sana iki bin lira dedim. Verdim parayı aldım kitabı. Eve geldim. Aynı şekil.
Falan bir pazar günü rahmetli Kemal Ergüvanlı hocayı aradım. Ertugün’dü galiba. Kemal Hoca’yı dedim hocam dedim ben galiba dedim orijinali buldum. Yapma ya dedi. Şimdi dedi dur dedi bendeki Nusa’yı alayım dedi. Onun arkasında dedi bir lügat gibi bir şey olması lazım bak bakayım dedi var hakikaten. Şimdi sen oku bakayım bana dedi. Fransızca ben başladım okumaya. Kemal Hoca da eski Türkçesinden takip ediyor.
Celal dedi yarın fakülteye getir o kitabı. Tamam hocam dedim. Götürdüm fakülteye. Ondan sonra Kemal Hoca ne oriçinde yatsın? Ya bana bak dedi. Sen dedi kitap ödünç vermeyi sevmezsin. Biliyorum. Ama dedi şu kitabı dedi iki gün ödünç istiyorum senden. Dedim hocam ne demek? Memnuniyetle dedim. Verdim iki gün sonra geldin. Hatta ne oriçinde
yatsın? Odama geldi oda. Başka da ki odama. Bu dedi o kitap. Yani dedim hocam orijinalini bulduk dedi. Evet dedi. Şimdi biliyoruz nereden tercüme edildi. Ondan sonra Kemal Hoca’yla konuştuk. Kemal Hoca dedi ki şuraya bak ya. Bu dedi sıradan halk için yazılmış bir kitap.
Arapça’ya tercüme ediliyor. Oradan Türkçe’ye tercüme ediliyor. Önüne takviz yazanlara bak. Hani zannedersin ki Einstein’ın bilmem nesi tercüme edildiğini. O kadar büyük bir bilgisizlik içinde Osman. Bu harfin kilabıyla ilgili hep bilir ya bir önce siz de söylediniz başlarken ya toplumsal hafızayı sildi diye bunun karşı tezini savunan tarihçiler siz de ııı bir bilim insanı olarak aynı eee cephedesiniz. Diyorsunuz ki ya kardeşim o dönemki okuma yazma oranları buydu. Çok düşük değil mi hocam? Çok ya kardeşim düşün. Yani Atatürk ülkeyi ele aldığı zaman erkekler arası okuma yazma oranı yüzde on kadınlarda yüzde üç. Ve bunların çoğu da İstanbul’da oradaydı. Yani eee hangi toplumsal hafızayı siliyorsun? Yani şiirler, kasideler bilmem neler mi? E onlar zaten hava bom tercüme edip duruyor. Yani ben bir sahaf
kataloglarını gözden geçirmişimdir ömür boyu. En sonunda onun hakkında bir yazı yazdım cumhuriyette hiç unutmuyorum. Bu sahaf kataloglarında ben baktım dedim edebiyat var. En çok o var zaten. Tarih var. Biraz yabancı seyahların tercümeleri var. Bol miktarda dil kitabı. Bitti.
Fen ve mühendislik bilemleri hakkındaki kitaplar on dokuzuncu yüzyılın yarısından sonra başlıyor. Büyük ölçüde askeri mektepler nedeniyle. Yani Osmanlı kendi içinde kavrulup durmuş. E bunun da zaten tarihle ilgili olan kısımlarını efendim dinle ilgili olan kısımlarını veya şeyle ilgili edebiyatla ilgili olan kısımları zaten mevzulen yeni harflere geçirilmiş vaziyette. Neden latin alfabesini seçiyor Atatürk hocam? E çünkü bir dünyada en yaygın alfabe iki kullanılması en kolay alfabe. Ya biliyorsun latin alfabesi İngiltere neden tehdit edilir? Evet. Yani ne diyor? Pigmeyliğinin başında. Biz diyor İngilizceyi adam gibi konuşamıyoruz çünkü yabancı bir alfabe kullanıyoruz diyor. Değil mi? Ama şimdi yani İngiliz rünik alfabe kullanmaya devam mı etseydi? Yani saçma zaman bir şey olurdu. Mesela Yunanlılar kendi alfabelerini kullanıyorlar. Ama etikene çok yakın. Harf sırası aynı. Peki şey ne oluyor? Harf harfinkılabından sonra ne oluyor? Yani bir anda okuma yazma oranı, okuma yazma oranı sıçrıyor. Sıçrıyor. Ya azam miktarda tabii tabii tabii yani millet her şeyden evvel tabelaları falan adam gibi
okumaya başlıyor. Ondan sonra kitlem okumağa başlıyor. Bence tabii ona paralel olarak bir eğitim seferberliği var. Eğer o kurumlar olmasaydı yani latin harfleriyle hızlı öğrenme imkanı olmasaydı ne olurdu bilmiyor. Ama mesela Köprülü hep eski harflerle çalışmış hayatım boyu. Neymiş hatta Atatürk demiş ki ya işte biz bu alfabeyi değiştireceğiz. Bir komisyon kurulacak gel seni başına koyalım demiş. Hayır demiş. Istemiyorum demiş. Neden demiş Atatürk? E ben senden aynı fikirde değilim de ondan demiş Köprülü. Ama ondan sonra Köprülü de demiştir. Ben ben orada yanılmışım diye. Atatürk’e itiraz ediyor ama. Ah canım bir kere değil kaç kere? Yani değil mi? Atatürk tarih tezini ortaya atıyor. Varan işte Köprülü, Zeki Veli, Ditogan falan diyorlar ki yazdırmalıyorsun. Böyle bir saçmalık olmaz. Ve Atatürk geri adım atıyor. Ya bak bunlar çok önemli bilinmesi gereken şeyler. Yani Jeffrey Lewis’in çok güzel bir kitabı vardı. Türk dil reformu afet halinde bir başarı. Orada bir dipnot vardı. Orada diyor ki Jeffrey Lewis Atatürk diyor sık bir tartışmayı çok seven bir
adam. Ama sıkı tartışma yapacak adam yoktu karşısında. Çünkü ta eskiden gelen bir gelenek var. Evet paşam tabii paşam siz bilirsiniz paşam. Değil mi? Kurmay geleneği değil mi hocam? Ya kurmay geleneği pek değil. Kurmay geleneği tartışmayı sevme kurmay geleneği. Ha tabii tartışmayı sevme kurmay geleneği tabii tabii tabii tabii değil mi? Ama ya mesela o geleneğin tamamen dışından gelen eee Zeki Veli, Ditogan,
Fuat Köprülü ve bunlar son derece bilgili akıllı adamlar. Yani karşılarına kendilerinin sıva olduğunu düşündükleri bir şey çıktığı zaman bunu yapan Atatürk de olsa başkası da olsa takı takı söylüyorlar. Peki hocam harfin klabı Atatürk’ün eğitim devriminin bir parçası gibi görüyoruz. Tabii tabii. Peki o eğitim devriminin diğer kısımlarında ne var? Dil devrimi değil değil mi? Şimdi dil devrimi de çok yanlış anlaşıldı Türkiye’de. Denir ki işte efendim yani bu biz bir süre eski kelimeleri attık. Eee onun yerine işte Türkçeler icat etmeye kalktık. Şimdi şimdiki nesil eskinin yazdıklarını anlamıyor ki bu doğrudur. Ya ben kendim şahidim. Yani benim bizzat söylediğim bazı lafları benim öğrencilerim anlamıyor. Yani geçen daha yakında oldum. Mükerrer dedim.
Ne olduğunu bilmiyorlar. Mükerrer dedi. Fakat Atatürk’ün maksadı başkaydı burada. Daha sonra bu çok yozlaştırıldı. Atatürk’ün maksadı şu. Atatürk genç bir adamken İstanbul’da dahi şairlerin kullandıkları dili ancak bir şair Farsça,
Arapça, Türkçe bilirse anlayabiliyor. Çünkü adam şiir yazıyor. Farsça’dan bir kelime alıyor. Arapça’dan bir kelime alıyor. Şimdi düşünebiliyor musun? Sen bir şiir yazmaya kalk. Kafiye tutmadı diye İngilizceden al bir kelime koy. E bu olur mu yahu? Ki bugün Türkçe’de de başladı bu aslında. Evet. Bir sürü kelimeleri biz tekrar İngilizceden almaya başladı. Şimdi Atatürk’ün derdi şuydu.
Herkesin anlayabileceği bir dil olsun. Yani bir köylü vatandaş kanunu okuduğu zaman anlasın. Birisine muhtac olmasın onu tercüme etmek için. Ortak dilimiz olsun. Fakat Atatürk bakmış ki zamanın milliyetçi havası içerisinde iş çığrından çıkıyor. Kelime icat edilmeye başlanıyor. Orta Asya’dan alınan mesela işte yok ııı kamutaydı bilmem neydi falan. Hatta Köprü’lü demiş ya bir dakika demiş bu iş çığrından çıkıyor. Bu Tayrı bitenler Moğolcadır, Türkçe değildir demiş. Gerçi çok yakın iki dil ama falan ve Atatürk çark etmişti. Yani Atatürk tasfiyeciliğin hemen önünü kesmişti. Ama o öldükten sonra bu devam ediyor. Yani ııı ben
Canan Hanım’dan dinlediydim. Hasan Ali Yücel’in kızı, büyük kızı. IKİZ bunlar biliyorsun. Can Yücel’in ikizi. IKİZİ. Canan Hanım ııı Canan Hanım dedi ki bana ya dedi babam derdi ki dedi Nurullah Ataç’a. Ataç Ataç, Atatçayazma, Türkçayaz dermiş. Nurullah Atatçayaz. Ha Hasan Ali Yücel, Atatçayazma, Türkçayaz dermiş. Değil mi? Şimdi mesela milletin gözünde
çok büyüttüğü böyle bir sürü isimler var. Onları vermeyeyim ama yani onlar hakkında Hasan Ali’nin söylediklerini ben Canan Hanım’dan dinledim. O zaman anlıyorsun niye çuvalladık? Çünkü mesela Hasan Ali Yücel tam bir elitti. Değil mi? Müthiş, iyi bir tahsil görmüş. Hem doğuyu hem batıyı bilen bir adam. Yani biliyorsun Hasan Ali Yücel Mevlevi şey eee yeni Kapı Mevlevi ihanesinde de eğitim görmüş. Bestekar. Şahane gazel söyleyen bir adam. Ama batıyı da tanıyan bir adam. Atatürk tabii bu tip adamlarla genellikle çalışmış askerler etrafında. Fakat bu iş sivillerin eline gidince sivilin altı boş Osmanlı’da. Hani İstanbul’da küçücük bir elit var. Onlar da pek ilgilenmiyorlar bu işlerle. E dolayısıyla eee dil devrimi benim hatırladığım işte solcularla sağcılar arasında bir çekişme nedeni haline geldiydi. Solcular böyle saçma sapan bir Türkçe kullanmaya kalktılardı yeni kelimeleri içer. Mesela şu yanıt kelimesi içimi
yakıp duruyor benim. Bak kırk yıllık cevap vardı ne oldu yani? Niye niye biz cevap demiyoruz? Aptalca bir şey herkesin anladığı bir şeydi bu ya. Bunu niye değiştiriyorsun? Değil mi? Öteki tarafta Dindar Yobas takım iyice Osmanlı cehalet aldı. Bazen soruyorsun kendi bile bilmiyor ne dediğini. Yani anladım biliyor musun? Çünkü adam gibi bu eski Türkçeyi kullanabilmek için Arapça Farsça’ya hakim olman lazım kardeşim. Yani benim bak arkamda bir resim duruyor
Baha Bey. Gördün mü onu? Evet. Baha Bey amca bana anlatırdı bunları. Eee ben mesela eski Türkçe yazıp okumayı Baha Bey amcadan öğrendim. Baha Gürfırat değil mi? Ha? Baha Gürfırat. Evet evet evet. Mustafa Bahettin Gürfırat eee şey eee dur. Gürfırat. Gürfırat. Gürfırat özür dilerim. Şur şey hikayesi eee eşi Saniye Hanım galiba değil mi? Evet. Pazardan şey alıyor, patiska alıyor. Eee o da eve getiriyor. Pardon bir hanımefendi görüyor. Siz anlatsanız hocam ben anlatmayayım onu. Efendim o zaman vesikayla patiska veriliyor. Saniye teyze de işte rahya müdürünün hanımı. Gitmiş kendi hissesine düşeni alacak. Bana bir bakmış yaşlı bir kadın yalvarıyor. Diyor ki ya işte evde çocuklar var. Bunun bir tane yanına iki tane ver bana falan. Adam diyor ki ya mümkün değil. Yani kanuna aykırı falan. En sonunda sanos müdahale etmiş. Saniye teyzemiz. Ya oğlum ver bir tane demiş. O o sırada Bağabey eee Nahiye Müdürü yeşil. Ne oluyor? Çeşme Nahiye Müdürü falan eee peki demiş adam. Vermiş. Akşam Bağabey amca eve geliyor. Sanos’a diyor ki bugün diyor patis kalmış evet diyor. Getir onu diyor. Saniye teyze hayır ola Baha diyor. Getir getir diyor. Getiriyor Saniye teyze. Ondan
sonra bunu diyor ben iade edeceğim diyor. A niye ya diyor? Ihtiya çocuk. Sen diyor çünkü bugün diyor bir kişilik hakkı olan bir kişiye iki tane verdirmişsin diyor. Bu diyor devletin malı diyor. Babanın malı değil diyor. Onun için diyor bunu iade edeceğim diyor. Çünkü diyor ona iki tane vermek kanunen mümkün değil diyor. Sanos diyor ki da kaldık diyor bizim patis kal gitti diyor. Bağabey amca böyle bir
adam. Ve müthiş Bağabey amca Farsça bilir de Arapça bilir. Ve yani ben Osmanlı cemetinleri falan Bağabey amcayla okurken çok büyük bir zevk alırım. Tarihçi aynı zamanda değil mi hocam? Tarihçi tabii tabii yani o belgelerle Türk tarihi dergisi çıkardı mesela onun yayın kurulundaydı. O dergeye bugün bakarsan orada padişahların el yazıları diye Bağabey amcanın da bir eee yazı serisi vardı orada çok güzel.
Bayağı bir müteferrika uzmanı. Evet onu ben nedretçiler öğrendim sahaf. Nedret o zaman diyor ki ben çıraktım o zaman diyor ııı sahaflarda. Işte Bağabey amca gelirdi diyor. Iıı müteferrika hakkında falan bir sorun olduğu zaman ona zararlardı diyor. Atatürk’ün eğitim devrimine dönelim hemen. Şimdi Atatürk’ün Atatürk’ün eğitim devrimi işte Bağabey gibi adamların elinde olsaydı tamamen o eğitim devrimi başarı
kazanacaktı. Fakat böyle garip siyasi tarafları çekildi. Türkiye’de her şey siyasileştirildi. Bu çok büyük bir anlar. Atatürk öldükten sonra Atatürk’ün bu muazzam hamleleri kısmen Hasan Ali Yücel zamanında devam edebildi. Mesela bir inönü ansiklopedisi adı altında bir ansiklopediye yayınlanmaya başladı. Ondan sonra Demokrat Parti adını bunu beğenmedi, Türk ansiklopedi yaptı ama seksen üçe kadar
bitiremediler. Düşünebiliyor musun? Hasan Ali Yücel bir coğrafya ansiklopedi yayınlamaya başladı. Sadece bir fasih gibi çıkabilmiş. Çünkü adamı işinden attılar sonra. Kendi istifa etti falan gözüküyor ama yani bakmış ki mümkün değil yürümesi. Öncelikle ııı mesela Hasan Ali Yücel’in tercüme serisini düşün. Değil mi? Bunu da canlı şey okumuştur. Demokrat Parti okumuştur. Iıı köy esnitürlerini düşün. Vazı bir sıçramadır o. O Atatürk’ün
esprisi dahilinde Hasan Ali’nin dehasının eseridir. Yani o işimizin eee bazı kişilere sorarsan efendim diyorlar işte Tonguç çok önemliydi burada. Tonguç tabii önemliydi ama Tonguç Hasan Ali’nin sahi adamıydı. Yani fikir Hasan Ali’nin fikri gelişme Hasan Ali Yücel’e ait. Üniversite Reformu bambaşka bir şey. Üniversite
Reformu’nda Atatürk bakmış ki üniversitedeki neden? Araştırma yapılmıyor. Hiçbir halt edildiği yok. Asiklopedik bilgi der Atatürk ona. Bakar sana notlarına. E bu böyle olmaz diyor. Üzerine eee Jenev’den malş çağrılıyor. Malş bakıyor. Bir rapor veriyor Atatürk. Hakikaten yani bu diyor üniversiteye falan benzer bir tarafı yok diyor. İşte burada diyor bir tek şey var. Kaliteli. Türkiye
enstitüsü var. Fahat Köprül’ün enstitüsü var. Eee onun üzerine Atatürk biliyorsun kapatıyor şeyi. Darülfünunu. Darülfünunu. Ertesi gün İstanbul Üniversitesi açılıyor. Ne demek? Darülfünun kapatıldığı zaman herkesin işi düşüyor. Herkes işsiz. Ertesi gün İstanbul Üniversitesi açıldığı zaman bir sürü adam tekrar kürsülerin başlarındalar. Ama bir adam da bir grup adam da tasfiye ediliyor. Bu tasfiyenin eee çeşitli kuralları var. Mesela tasfiye edilenler arasında Malik Sayar var. Malik Sayar’ın tasfiye edilmesinin sebebi Malik Sayar eee üniversite tahsilini tam tekmil edememiş. Harp çıkmış, gülmemle olmuş falan filan. Mesela Hamit Nafis Pamir tasfiye edilmiyor. Çünkü Jenev’de bitirmiş üniversiteyi
hatta doktora yavaşlamış. Harp nedeniyle bitirilmiş. Dolayısıyla belirli kriterler konmuş. Bu kriterler dahilinde bu kriterlere uymayan adamları tasfiye etmişler. Atatürk’ün eğitim devrimin, yüksek öğretim devriminde bu nazilerden kaçan bilim insanları o ne zaman nasıl bir rolü var? O hitler bin dokuz yüz üçte iktidara geliyor. Yani Atatürk bu reformu yapıyor. Işte bir sürü atamalar falan yapılıyor.
Köprü’yle bunu tenkide diyor. Diyor ki bak diyor yanlış yapıyorsun. Burada diyor kürsülerin başına diyor böyle bir sürü ııı politik adam atandı bu olmaz diyor. Bunu yaptığın takdirde diyor üniversitenin istikbali iyi bir yere gitmeyes diyor. Ama diyor elimizde adam yoksa bu köprü bu şeylerin kürsülerin başına o zaman diyor yurtdışından ithal edelim diyor. Atatürk tabii kafaya yazıyor bunu. Ve Hitler’in kovduğu işte komünistler, homoseksüeller
falan filan sosyal demokratlar, Yahudiler devreye girer girmez Schwartz’ın kurduğu bir komisyon var İsviçre’de. O bu koğulanına işenayan bir komisyon. Eee hatta Einstein İnönü’ye mektup yazıyor biliyorsun. Diyor ki aman ne olur siz de yardımcı olun falan filan İnönü’de cevap veriyor diyor her profesör diyor. Memnuniyetle yardımcı olmak istiyoruz. Bizim de elimizde kadruumuz sınırlı diyor. Doğru.
Yani ülkede iki tane üniversite var kardeşim. Bir tanesi İstanbul Üniversitesi, bir tanesi İstanbul Teknik Üniversitesi başka üniversite yok. Yani yüksek meslek okulları var, yıldız var. Değil mi? Falan onun üzerine işte bunlar ııı Schwartz geliyor Atatürk’le bir şey yapıyorlar. Ne derler? Bir toplantı yapıyorlar. Atatürk diyor ki her profesör diyor. Ben diyor. En kaliteli kimse her konuda
onu istiyorum. Schwartz bilisle çıkartıyor. Yalnız işte belki daha önce duymuşsundur. Iıı diş hekimliğinde bir sıkıntı var. Iıı orada ikinci en iyi teklif ediyor Schwartz. Atatürk diyor ki Kantarovic onu niye teklif etmiyordur? Efendim diyor Kantarovic sosyal demokrattı diyor. Kendisi şu anda
konsantrasyon kampında diyor. Atatürk diyor ki eee diyor eee efendim diyor Reich hükümeti bunu vermez diyor. Sen onu bana bırak. En iyi bu mu diyor. Eee kesin diyor. Tamam diyor. Onu isteyelim diyor. Schwartz diyor ki ekser az. Vermezler diyor. Herif konsantrasyon kampında. Sen karışma diyor. İsteyelim.
Istiyorlar. Iki ay cevap yok Berlin’den. Schwartz geliyor ekser az ben diyor azet gidin zaten diyor vermezler bu adamı diyor. Dur dur dur diyor. Tevfik Rüştah arası çağırıyor dış işleri bakanı. Hemen diyor Reich hükümetine bir nota çekin diyor. Isteğimizin iki ay cevapsız kalması Türkiye Cumhuriyeti hükümetine kasıtlı bir hakaret midir? Kırk sekiz saat sonra Kantarovic geliyor Türkiye’ye. Iyy. Kırk sekiz saat Almanlar hemen çıkartıp gönderiyorlar. Çünkü Atatürk’le kapışmak istemiyorlar. Şimdi Kantarovic geliyor dünyanın en iyi dişeki mi bu adam? Bu arada duyuluyor ki İran şahının bir protest sorunu var. İran’da da bunu yapacak adam yok. Atatürk hemen mesaj gönderiyor. Majeste diyor dünyanın en iyisi bizde diyor. Buyurmaz mıydınız diyor. Onun üzerine Rıza Şah resmim ziyaret yapıyor Türkiye’yi. Tabii dişçi için geldim demiyor ama Dolmabahçe Sarayı’na bir dişçi
koltuğu hemen kuruluyor. Etrafında gerekli araç gereç ve profesör Kantarovic Şah’ın protestini yapıyor. Nasıl? Müthiş. Müthiş hocam. Evet. Yani Atatürk’ün bunu kullanma şekli inanılmaz ama bunun altında başka bir şey var
candaş. Atatürk bak ne diyor adam isterken? En iyisini isterim. Atatürk bu yüzden büyük işte hocam. Büyük Atatürk bu yüzden büyük Atatürk. Evet. Ve bu en iyisi Atatürk’le aynı fikirde mi değil mi? Umurumda da değil. Köprülüyle kavga edip duruyorlar. Kavga ettiği adama diyor ki Atatürk Fuat senin memos olmanı istiyor. Zırt zırt kendine karşı çıkan adam. Köprülde diyor ki
paşam diyor ha benim işim değil o diyor. Hocam Atatürk devrimlerinin ben bir çoğunu konuşmak istiyorum ama çok eğitime odaklandık ama eğitim konuşuyorken de dilt tarih coğrafya fakültesinin kurulmasını konuşmamak olmaz herhalde. Değil mi? Değil mi abi? Yani Ankara Üniversitesi’nde böyle ayrı ayrı fakültelerle başlamıştır. Mesela yüksek zıraat okulu. O muhteşem bir meclisidir. Anadolu’ya zıraat öğretmek onun yayınladığı toprakla
ilgili yayınlar vardı. Ben hala okuyorum bunları. Bir sürü Alman gelmiş. Bu arada Wilhelm Salomon Kalvi gelmiş. Kim hocam o? Gül bir adam. Wilhelm Salomon Kalvi. Yani rahmetli İhsan Hoca derdi. Salomon Kalvi geldi derdi. Ya derdi adamla konuşacak Türk bulamıyorduk derdi. O seviyede adam yok. Ne adamlar gelmiş buraya? Dilt tarih kuruluyor hemen arkasından o hititaloklar değil mi? Yani ben Sedat Hoca’yla ve Ekrem Hoca’yla bunu konuştuydu. Ya muhteşemdi diyor. Hocam dili söylediniz, anlattınız. Tarihi de biliyoruz biraz ama. Coğrafya vizyonu ne Atatürk’ün? Yani neden coğrafya? Asker ya. Ya coğrafya bilmeyen adam hiçbir halt olamaz. Atatürk bunu biliyor. Atatürk kendi tarihini biliyor. Coğrafya cehaletimiz yüzünden başımıza gelenleri
biliyor. Ve Atatürk coğrafyayı kurduktan sonra talimat veriyor. Bunu diyor teşkilatlandırmak lazım. Ömrü vefa etmiyor ama bin dokuz yüz yüklü senesinde Hasan Ali Yücel birinci Türk Coğrafya Kongresi’ni topluyor. Değil mi? Türkiye’nin bölgelerinin tespit edildiği kongredir. Tespit eden kim? Almanya’dan getirilmiş olan Erber Lui. Hatta sana komik bir hikaye anlatayım. Şimdi bizim yani cemiyetimizin dezavar taşlarını şöyle bir ııı sevgili seyircilerimiz daha iyi anlasınlar diye. Erber Lui’nin yazısı hazırlanıyor. Kim tercüme edecek? Öğrenci Sırrı Eriç. Sırrı Hoca’ya veriyor. O tercüme ediyor Sırrı Bey.
Sırrı Bey’i hocaları o kongreye götürmüyorlar değil mi? Şimdi bak burada görgü eksikliği ortaya çıkıyor. Bir öğrenciye nasıl muamele eder? Her öğrenciye aynı muameleyi mi yaparız? Hayır. Atatürk’üm ııı benim okuduğum ııı özel kalem müdürü Süreyya Anderiman galiba yanlış hatırlamıyorsam ııı
bin dokuz yüz otuz altıda sonbaharında Beyoğlu’daki haşet kitabı evine gönderiyor Atatürk. Ve oradaki Fransızca Geyometri kitaplarını aldırıyor. Sonra Kültür Bakanlığı şeyiyle ııı ismiyle o Geyometri’deki Osmanlıca terimlerin karşılığı olan Türkçe terimlerin olduğu bir Geyometri kitabı çıkarılıyor. Sonradan öğren öğreniyoruz ki bu Geyometri kitabı da Atatürk yazmış. Evet. Yani böyle bir meraklı da var değil mi Atatürk’ün yani? Ya var. Ama bak şimdi sen o sen o Atatürk’ün ııı teklif ettiği terimleri gördün mü? Bazıları ııı Osmanlıcaları görmedim. Türkçeleri gördüm hocam. Işte bayağı Türkçeleri çok anlaşılır şeyler yani değil mi? Müsellet demiyordu. Üç gen. Evet. Aynen. Bunlar Türkçe yani bizim bazı yeni Türkçecilerin bu yanıt gibi bilmem ne gibi saçma sapan kelimeler değil.
Değil mi abi? Anlaşılır kelimeler. Çünkü Atatürk’ün maksadı herkesin birbirini anlayacağı bir millet yaratma. Ya ortada millet yok Atatürk ele aldığı zaman. Anadolu’da adama soruyorsun sen nesin? Elhamdülillah Müslümanım diyor. Türk’üm demiyor. Eminim Kürtümüzü demiyordur. Anlatamıyorum.
Yani bir bilgi eksikliği var. Dolayısıyla kendi kültürünü bilmeme sıkıntısı var. Atatürk bütün bunları toparlamış ama bunun yanında mesela Atatürk’ün zamanının lise bir tarih kitabını aç. Nasıl başlıyor? Evrim teorisiyle başlıyor. Insan nasıl oluştuğuyla başlıyor. Ya bundan daha aklı başında bir başlangıç düşünemiyorum ben tarihi için. Renkli resimler vardır ilk insanları falan göstere.
Dolayısıyla Atatürk’ün eğitim reformu herhalde dünyada başka işi olmayan bir şeydir. Gerçi ona çok benzeyen mesela kıyafet devrimine de buradan girelim istersen. Büyük Petro yani bütün dünyanın büyük değil bizim deli dediğimiz büyük Petro değil mi? O da mesela kıyafet devrimi yapıyor. Diyor ki bu
şalvarıları malvarıları çıkartın diyor. Bölk mark falan giymek yok diyor. Avrupalılar gibi giyineceğiz diyor. Sonra diyor bu göğsünüze kadar inen sakalları kesin diyor. Yani bir boyara sakalını kes demek abi o korkunç bir şey ama kestiriyor. Değil mi? Ondan sonra ne yapıyor? Akademinin kurulması için temellere atıyor. Ölümünden hemen sonra akademi kuruluyor. Ve akademide kimler var bakıyorsun. Leonard Euler
Rus mu bu adam? Hayır İsviçre. Leymann Rus mu? Hayır Alman. Niye? Çünkü Petro’nun politikası kardeşim en iyi kimse onu istiyorum politikası. Ve bugün Rusya dünya güçlerinin ikincisi ise bunu sebebi Petro’nun
başlattığı reform hareketleridir. Inkilaplardır. Peki şu da ne diyeceksiniz? Yani bugünden baktığımızda yani iki bin yirmi bir Türkiye’sinden baktığımızda devlet adamlarının ııı insanların kılık kıyafetine işte görünüşüne müdahil oluyor olması bize çok mantıklı gelmiyor. Ama bu bugünden baktığımızda gördüğümüz bir resim. Bunu o gün de nereye koyuyoruz? Şimdi bugün orayı şuraya koyuyorsun.
Bir kültür değişikliği yapmak mecburiyetindesin. Doğulu mu kalacaksın, batılı mı olacak? Bu Petro’nun karşısındaki aynı sorun. Rusya doğulu mu kalacak, batılı mı olacak? Rusya kendi başına mı kalacak, Avrupa kültürüne mi katılacak? Atatürk’ün karşısındaki soru aynıydı. Ve Atatürk çok haklı olarak şunu diyordu, dünyada bir tane medeniyet var. Ona
katılmamız lazım. Batı. Ha bu da sulandırıldı bütün dünyada. Huntington denen herif klas of civilizations diyor. Baba civilizations diyor ki bir tane var la. Ne clash’inden bahsediyorsun? Ha kültür clash’i olabilir. Ama civilization clash’ı olamaz. Çünkü bir tane civilization var. Değil mi? Bugün Çinli ne yapıyor? Avrupa
sivilasyonu parçası olmak için yırtılıyor. Yani nature’da bir makale yazarsan cebine pat on bin dolar giriyor. Bin dokuz yüz otuzda Kanada’da yayınlanmış bir karikatür var hocam. Quebec’te bir kadın ııı Türk kadınlarının oy kullanma hakkına sahip olduğunu öğreniyor karikatürde. Quebec’te bin dokuz yüz kırkta oy kullanma hakkına sahip oluyor kadınlar. E bu da bir Atatürk devrimi. Şimdi sen ne diyorsun ya? Sen
ne diyorsun? Ben bir gün sevgili arkadaşım Den McKenzie’nin evindeyim. Eee onlarda kalıyorum Cambridge’e gittiğimde ben Den beni şimdi istasyondan aldı getirdi. Bir baktım yaşlı bir kadın oturuyor. Eee Celal dedi bu dedi Indran’ın annesi kayın validesi. Banti diyorlardı. Elizabeth Mizra hanımefendinin adı. Beni tanıştırdı işte Celal İstanbul’dan geldi. Öyle
deyince kadın baktı bana. Sen Türksün dedi. Evet dedim. Ah dedi biliyor musun dedi? Biz dedi genç kızken burada dedi. Türkiye’de de aşık olduğumuz bir adam vardı. Şimdi ben birden düşünüyorum ulan şarkıcımız yoktu. Yakışıklı artistimiz yoktu. Şimdi genç bir kız İngiltere’de la kime
aşık olsun Türkiye’de? Dedim kimdi dedi Mustafa Kemal dedi. Ağzım açık kaldı. Dedim ki Banti Mustafa Kemal sizin düşmanınızdı. Reaksiyonu için tabii no no no no no dedi. Unutma dedi Mustafa Kemal dedi dünyada dedi bir kadına oy verme hakkını veren ilk meesseselerden birini kurmuştur dedi. Banti aynı zamanda ressam Dedim ya dedim hani çok etkilendim bu lafından dedim. Biz dedi adım adım dedi Türkiye’nin modernizasyonunu dedi takip ediyorduk gazetelerden dedi. Atatürk’ün dedi resimleri çıktı mı bizim gazetelerde kesip saklıyorduk dedi. Bu İngilizleri çenak dedi perişan eden adam. Evet Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz başbakanının makamından düşmesine sebep olan adam. Banti aynı zamanda ressam Denmi Kendisi’nin kayınvalidesi. Biz bir tatil yapalım falan dedik. Dene dedim ki ya hep bizi oyayla dedim. Güneyde bir tatil yapmak istiyorduk. Falan işte babamın yatını alsak. Şimdi dedim babam dedim sana hayır diyemez. Demez. Diyelim ki
dedim. Den istiyor. Babam dedi. Babam dedim ki ya den dedim bizim tekneyi istiyor. Güneyde bir a tabii dedim. Hiçden değil. Ama biz tekneyi aldık güneyye gittik. Iıı Banti bütün bizim sahilleri yani aşağı yukarı ne dedik göceklerin Barbaris arası mıydı öyle bir şeydi öyle bir epey bir mesafeyi. Bütün sahilleri çizdi falan. Ondan sonra İstanbul’a döndük. Tatil
bitince eee babam Banti’ye eee Cemal Siraya’nın çekmiş olduğu şahane bir fotoğrafı vardı Atatürk ve eninde sigara. Saçlar uçuşuyor falan. Onu hediye etti Banti’ye. Atatürk’ü çok sevdiğini bildiği için. Dene de bir tane büst hediye edindi. Dende büyük Atatürk hayranı. Ondan sonra ben ben de bir sene sonra falan gittiğimde aa bir baktım misafir odasında Atatürk’ün küçük bir portresi var. Banti yapmış. Falan ondan sonra Banti geldi elinde bir iki tane resim. Bir tanesi pastel ile yapılmış. Sadece Atatürk. Böyle şeye kadar böyle göğsüne kadar. Bu dedi babanın. Bir tane daha var ki şu anda yukarıda asılı duruyor. Yani benim kütüphanemde asılı duruyor. Şahane bir resim. Atatürk Topkapı Sarayı’nda fakat Banti başını boğaza koymuş. Doğuyla batı arasına. Şahane bir resim ama bu kadar güzel olur yani. Onu da bana hediye etti. Oturmuş bu kadını Atatürk’ün resimlerini yapmış. Bir Britanya vatandaşı kadına üç tane kendi resmini yaptırabilen bir adamdan
bahsediyoruz. Işte bunlar o devrimlerin neticesidir. Bu devre Atatürk devrimleri dediğimiz şey Türk insanının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının medeniyleşme sürecinin basamaklarıdır. Bunu anlamadığımız takdirde. Şahane bir final oldu hocam. Sonumuz fenadır söyleyeyim sana. Yani
Poper’in bir makalesi var. Anlamıyor. Back to the pre-Socratics diye. Yani biz bu sıralıkları bırakıp Sokrat öncesi filozoflara dönmemiz lazım diye. Benim de haddim olmayarak sevgili vatandaşlarıma tavsiyem back to Atatürk. Atatürk’e geri dönmemiz lazım. Atatürk yok. Gerçi o kadar becerebilir miyiz bilmiyorum ama öyle veya böyle geri dönmemiz lazım. Aksi takdirde tarih
bizi silecektir bilir.