"Enter"a basıp içeriğe geçin

Türkiye mirasına sahip çıkıyor mu? | Teke Tek Bilim – 18 Temmuz 2021

Türkiye mirasına sahip çıkıyor mu? | Teke Tek Bilim – 18 Temmuz 2021

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hg7LZJfGKtg.

Tek bir tek. Tek bir tek. Tek bir tek.
İyi akşamlar değerli izleyenler. Tek bir tek birinde bu akşam prestasyon konuşacağız. Türkiye biliyorsunuz dünyanın en önemli demesek bile gayet önemli tarihi kalıntılarına sahip ve bunlar yaklaşık 2000’lik bir süreci kapsıyor derken sorabildim.
Aslında neredeyse 10-12 bin yıllık bir sürece yayılan mimari eserler var Türkiye’de. Hatta dünyanın belki de en eski mimarlık yapıtları Türkiye’de çıkıyor ve biz bunları ne yazık ki her zaman gerektiği gibi koruyamaz. Çok başarılı örnekler var. Çok başarısız örnekler var ve son dönemde iş biraz da komedi unsuru oldu. Çünkü bazı prestasyonlarda yapılan hatalar ya da belki de bizim anlamadığımız şey.
Bu akşam onlara konuşacağız. Belki doğrusu o da bize galip geliyor. Bazı prestasyonlar çok özellikle sosyal medyenin diline düştü. İşte sünger, boplar, şunlar, bunlar. Bu akşam dedik ki biz bunu konuşalım.
Restorasyon nedir, nasıl yapılır, yapılmalı mıdır, koruma nedir, restore etmek nedir, mimarlıkla bağlantısı nedir ve Türkiye’de bu konuda eğitilince eğitim var mı yok mu bunları konuşacağız ve konunun Türkiye’deki en önemli uzmanı Prof. Dr. Kutgun Eyüpgiller bu akşam konuğumuz olacak. Yüksek Mimar, aynı zamanda İstanbul Üniversitesi’nin mimarlık fogu gidesinin de kurucu, dekanı. Kutgun Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Çok teşekkür ediyorum. Bir ufak ayrıntı veriyorum. Kutgun benim sırvarkatım. Kağıl sayısında biz 8 sene beraber okuduk değerli izleyiciler. Arkadaşlarım profesör oldu. Benden bir halt olmadı gördüğünüz gibi.
Ve Serhat Bornovalı beni niye size Bornovala demek gerekiyor? Bornovalı da var değil mi? Galiba daha ünlü bir ailemde. Olabilir. Serhat Bey hoş geldiniz. Serhat Bornovalı’yı tanıyorsunuz. Sanat Tarihçisi aynı zamanda Türkiye Rehber Odası Başkanlığı sürüyor. İstanbul Rehber Odası. İstanbul Rehber Odası Başkanlığı sürüyor. Sanat Tarihçisi mimarlık eğitimi de var. Mimarlık tarihi eğitimi de var. O yüzden bu akşam dört dört biçimde bu konuyu konuşacağız. Ben hemen Kutgun Hocam’a da başlamak istiyorum.
Hocam restorasyon nedir? Koruman nedir? Mimari korumayıdır. Bunların hepsi aynı kavramıdır yoksa bunlar birbirinden farklı şeyler midir? Evet birbirine yakın kavramlar hiç şüphesiz. Basitleştirerek seyircilerimizin farklı disiplinlerden farklı eğitimlerden kişiler olduğunu bilerek basitleştirerek anlatmak istiyorum.
Restorasyon çok ana hatlarıyla eskimiş yıpranmış bir yapıyı ki bu yapının bir kültür varlığı yapı, bir eski eser olduğunu düşünüyoruz. Bunun onarımdan geçirilmesidir.
Nasıl kendi yaşadığımız evler, ofisler herhangi bir bina zaman zaman onarıma ihtiyaç duyuyorsa eski eser veya kültür mirası dediğimiz yapılarında yüz yıllar içerisinde veya on yıllar içerisinde yaşadıkları yıpranmışlığa bağlı olarak yeniden ele alınmaları, onarım geçirmeleri gerekiyor.
Ama bu onarım bildiğimiz normal bir yaşadığımız evin göreceği tarzdan bir onarım değil, hassas bir onarım olması gerekiyor. Ve bu hassas onarımın da uluslararası kabul görmüş ilkeler var, bilimsel çerçeveler var. Bu çerçeveler içerisinde bunlara uygun olarak bu hassas onarımı yaşamaları icap ediyor. Bu tabi her zaman istediğimiz mükemmelliyette olmuyor bu onarımlar. O nedenle de işte bu akşam böyle bir toplantı, böyle bir buluşmada bir araya geldik.
İşte çıkan üründen her zaman mutlu olmuyoruz, mesut olmuyoruz ama kimi zaman yanlış yönlere çekildiğini de görüyoruz. Medyada belki de kasıtlı olarak bunu herhalde konuşacağız birazdan. Hakkında olumsuz sözler söylenen bir restorasyonun belki de pek de öyle olmadığını konuşabiliyoruz. Bir de şu husus var. Bu konunun profesyonellerinin gündemiyle halkın gündeminin farkı olması. Biz kendi aramızda restorasyon alanında çalışan, ki çok geniş bir yelpazidir bu, mimarından sanat tarihçisine, arkeologuna, kimyacısına varana kadar geniş bir yelpazidir. Farklı bir şeyler konuşulurken başka yerlerde, başka cümleler kuruluyor, tartışmalar yapılıyor olabilir. Bugün bu fırsatla bunları değerlendirebilirsek ben de çok memnun olacağım.
Şimdi bu mimariinin bir dalı olmakla beraber bu koruma işi, için içinde mühendislik de var, işin içerisinde malzeme bilimi de var, daha pek çok şey var. Şimdi mesela Batı’daki öleklere baktığımız zaman bize oranla biraz farklı yaklaşılar gibi geliyor bana. Şu açıdan söyleyeceğim şimdi. Luhur Müzesi bir tarihi eser, ortasına adam camdan bir şey kondurmakta hiçbir sakınca görmüyor. Belki British Museum’da yapılan, o avluya yapılan şeyi de görmüşsünüzdür. İçeriye bambaşka bir mimari anlayışta bir cam bir şey yapıyorlar. Ya da korumacılıkta bir adım öteye geçiyorlar.
Bazı katedrellerin yıkılmasını engellemek için veya bazı çökmeleri engellemek için bambaşka bir malzemeyle katedrelerin o bölümünü yeniden yapıyorlar ama dışarıdan bakan anlamıyor. Bizde ise sanki böyle uzmanlıklar yok gibi duruyor. Bu uzmanlık derecemiz ne bu konuda? Türkiye bu konuda yetkin bilim insanı yetiştirebiliyor mu veya uygulayı yetiştirebiliyor mu bir yandan da?
Öncelikle biraz geç başladığımızı söyleyebiliriz. Yani bu uzmanların yetiştirilmesi noktasında ileri ülkelerle medeni ülkelerle kıyasladığımızda belki de 70-80 yıllık bir gecikmemiz olduğundan söz edilebilir.
Yani ilk bilimsel hareketlerin 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında İtalya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde yaşandığını biliyoruz. Bizde de Asara, Atikalar gibi Osman Hamdi Beyler gibi bu konuda kafa yoran, yasalar çıkartan, düzenlemeler getiren bir yönetim yok değil. Var aslında ama çok üst düzeyde kalıyor bu. Halk seviyesine, halkın eğitimi seviyesine ne yazık ki ulaşmıyor. Bizde ancak 1970’lerde bilimsel çerçevede bir restorasyon eğitimi üniversitelerimizde verilmeye başlanıyor. Ki bunun geç olduğunu bir miktar söyleyebiliriz. İlk önce Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde böyle bir yüksek lisans eğitimi, mimarlık fakültesi bünyesinde başlatılıyor. Bunun hemen arkasından da benim de öğrencisi olduğum ve yetiştiğim ocak olan İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Doğan Kuban hocamızın yönetiminde başlıyor.
Geriye dönüp baktığımızda azımsanmayacak bir sürenin de geçtiğini söyleyebiliriz aslında. Oldukça iyi. Ben ilk öğrenciler, ilk öğrenci olmasam da ilk öğrencilerden biriyim.
Ben de mimarlık üzerine restorasyon yüksek lisansı yapanlar arasında ön sıralarda geldiğimi söyleyebilirim. Benden sonra da onlarca belki yüzlerce ve farklı üniversitelerde restorasyon uzmanları, mimari koruma uzmanları yetişti.
Bunlar Türkiye’nin pek çok bölgesinde de faaliyet gösteriyorlar. Kimi zaman da son derece başarılı ürünler ortaya koyduklarını da görüyoruz. Yani artık bu açığın medeni ülkelerle aramızdaki eğitim açığının kapandığını söyleyebiliriz.
Ama bu üniversiteler düzeyinde tabii ki. Uygulama düzeyinde? Uygulama düzeyinde yine epey ilerleme kaydettik ama biraz da toplumun kültür anlayışıyla bu işi benimsemesi ile ilgili. Ve ülkemizin de yoğun göç hareketleri içerisinde olan bir ülke olması aslında burada önemli bir faktör. Malumunuz 60’lı yıllarda başlayan bir hareketlilik var Kanadolu’da ve 2000’li yıllarda bu daha da kuvvetli bir irme kazandı. Bu hareketlilik de şu anlama geliyor. Bir yerden bir yere giden insanlar bir mirası geride bırakıyorlar. Yeni geldikleri yerdeki mirası benimseme konusunda çok gönüllü olmuyorlar. Bu nedenle özellikle sivil mimarlık örneği dediğimiz geleneksel konutların korunmasında ciddi problemler yaşıyoruz. Ama anıtsal ki bugün daha çok onu konuşacağız galiba anıtsal yapılarda son derece ciddi bir birikim ve bir bilinç olduğunu söyleyebilirim.
Bir takım hatalarla karşılaşıyorsak da bunların telafizinin mümkün olabileceğini birazdan fırsat buldukça söyleyeceğim. Peki Kutkun Hocam bunun evrensel ilkeleri nedir? Yani bir anıt eseri yaşı ne olursunuz mu? Bazen 2000 yıllık bazen birkaç yüz yıllık olabiliyor. Restore ederken temel bunun temel prensi çünkü bu sonuçta insanlık mirası işte zaten adı da üstünde Pekturam’dan UNESCO insanlık mirası diyor.
Bunun bir temel prensi var mı? Bunun korunmasıyla ilgili belirlenmiş temel ilkelerle böyle bir mimar bir restorasyon yapacak bir mimar ve bir onun ekibi nasıl başladı? Şey nasıl yürütülür bu operasyon? Temel ilkenin caso per caso diye İtalyanların dile getirdiği her yapının kendine özgü koşulları olduğudur. Yani A yapısına uyguladığınız bir yaklaşımı B, C yapısına uygulayamazsınız. Bu uluslararası belgelerde de kayda geçmiştir. Her yapıyı ayrıca ele almak gerekir.
Biraz daha derinlemesine bakarsak bu konuyla ilgili ilk irdelemelerin aslında 19. yüzyıl sonunda İtalyan bilim de diyebiliriz. Mimarlık insanları tarafından yapıldığını görüyoruz.
Bunlar daha o dönemde hemen 20. yüzyıl döngüsünde bir mimari miras yapıya nasıl yaklaşılacağını söylüyorlar. Çok ana atlarıyla söylemek icap ederse özgünlüğünü bozmamak ve belge değeri yok etmemek, yapılan müdahalelerin her zaman için daha kolay ayırt edilebilir olmasını sağlamak şeklinde ilkelerin belirlendiği söylenir.
Müdahale ettiğiniz yapı ağır müdahalelere de ihtiyaç duyuyor olabilir. Yani her yapıda günümüze sağlam olarak ulaşmıyor. Kimi daha ağır hasarlı olarak veya yıpranmış olarak geliyor.
Bunun sebebi deprem olabilir, savaş olabilir, insan eliyle hasarlar olabilir, doğa kendi başına bir hasar unsurudur ama bu arada bir parantez açayım. En ağır tahribatı yapan da her zaman için insanoğludur.
Bunu gözeterek kimi zaman ele aldığınız yapıda çok kapsamlı müdahalelere ihtiyaç olabilir. Özellikle de mühendislik bağlamında. Yeni bir taşıyıcı sistem veya taşıyıcı sisteminin güçlendirilmesi gerekebilir.
Bu noktada uluslararası ilkeler diyor ki yaptığınız müdahaleye sıradan bir insan dahi baktığında mümkünse veya en azından bir uzman baktığında neyin orijinal olduğunu, neyin yeni eklenti olduğunu kolaylıkla ayırt edebilsin.
Şimdi mesela Aspen Dosta oldu galiba değil mi o tartışma? Aspen Dosta bir mermerler koymuşlardı. Kardeşim eskisine bak, gerisine bak diyor. Yapılan doğru muydu aslında? Şimdi yapılan eksikti diyorum ben orada. Özellikle baktım da medyada gündeme gelince ilkese olarak yanlış değil binaya yaklaşımları. Orada görev yapan bilim komisyonunu da tanıyorum. Yani madem konuyu açtınız hemen dile getireyim. Orada mesela taş orijinal taşa yakın bir taş değil dendi. Bu doğru değil. Aspen Dosta kullanılan taş aynı ocaktan çıkarılmış taş ama sanıyorum 1500-2000 yıllık bir fark var arada. 2000 yıl sonra o da olma gibi olacak. Belki o kadar da sürmeyecek. Günümüzde daha yoğun hava kirliliği olduğunu düşünürsek bir süre sonra o fark kapanacak. Aynı ocağı bu büyük bir şanstır. Aynı ocağı bugün pek çok yerde. Özellikle İstanbul’da bulamazsınız. Yani Küfeki taşının Bakırköy ocaklarından çıktığını biliyoruz. Artık öyle ocaklar yok. Camilerin yanında kullanılan taş. Evet. Selatin camisi dediğimiz Süleymaniye Sultanahmet benzeri camilerde kullanılan taş. Aspen Dosta böyle bir şans var. Aynı taş ocağından malzeme bulunmuş. Ben yani konuyla ilgili bakanlık etkilerine de bunu söyledim. Bilmiyorum. Sonra üzerinden de birkaç yıl geçti. Sorun çözülmüş olabilir.
Problem o taşın sonradan işlenmemiş olması. Yani çok kaba bir kesimle eee basamaklara yerleştirdikleri taşları sonradan yerlerine alıştırmaları üzerinde bir patina bir doku alıştırmaları gerekirken eee bunun yapılmadığını görüyoruz.
Hatta açıkça da söyleyeyim eee spiralle kesildiğini taşların üzerinden okuyabiliyordunuz. Yani bunları giderecek bir müdahale yapsaydı eee idare ve onunla bağlantılı olarak teknik ekip bu kadar da eleştiri almazdı. Peki burada mesela bunlar yapılırken bir gözlem ekibi olmuyor mu bunun başında? Yani proje yapılıyor ve yürü Allah mı yoksa her dakika normalde birilerinin bu olmuş bu olmuş diyen birisi olması lazım.
O danışman heyet bunu yapmıyor mu? Şimdi eee var eee bu yapıda bir danışman demin de söyledim eee oldukça da eee bilinen isimler eee farklı disiplin mimar, mühendis, kimyacı, malzeme uzmanı eee arkadaşlarımız tanıdığımız kişiler var ama
yani sonuçta bir zaptiye kuvveti yok bu heyetin. Eee tavsiyelerini söyleyip sonra eee takip etmekle sınırlı yetkileri. Ben eminim ki bunlar söylenmiştir. Ama eee gerekçilerini bilmiyoruz tabii ki. Ne yaşandı ne oldu o şantiye de nereye gitti eee o açıdan eee fazlaca da konunun içerisine girmek istemem eee ama kafalarına vura vura da bir uygulamayı yaptıracak halleri haliyle yok.
Bir şimdi bu restorasyonlarda eee bir yandan da çevre de değişmiş oluyor. Hocam o fotoğrafları ne bu? O fotoğrafları getirmişsin ama. Evet. Şimdi eee tek tek yapı üzerinden gidelim diyorsanız eee
fotoğrafları merak edeyim bir sürü fotoğraf verdiniz. Evet. Eee beşinci Murat tamamıyla başlayabiliriz. Acaba eee şimdi eee tabii eee ilgili eee teknik eleman ve idare eee nezdinde de yanlış sözler söylemek istemiyorum.
Eee yapılmış restorasyonlar. Eee şunu bir araya eee katarak söyleyeyim yani bu işin dersini de veren birisi olarak öğrencilerimle hep konuşmalarımız olur.
Eee eee öğrencilerimize ve eee çevremize her zaman söylediğimiz bütün eee cül olarak dosyasını tamamen incelemediğiniz bir yapı için fazlaca da ahkam kesmek doğru değildir. Eee sizin bilmediğiniz anlamadığınız hususlar olabilir. Gelişme çok farklı olabilir. Proje eee baştan doğrudur veya yanlıştır. Ama eee uygulamada çok farklı noktalara çekilmiş olabilir. O nedenle bir eee soru işareti noktası koyalım. Yani ben bir dizi bina fotoğrafı getirdim ama hepsi de tukakadır. Çok yanlıştır. Eee hemen asalım keselim dememiz dememiz doğru olmayacaktır. Ama eee ricam şu benim. Eee bir eleştirel ortam oluşturma amacıyla bu yapılar üzerinden ilerleyebiliriz. Evet ekranda şu an eee gördüğümüz yapı eee beşinci Murat Hamamı’nın bu Göztepe’de eee SSK Hastanesi eski eee yakınlarında bir yapı kalıntısı. Eee fazlaca büyük değil aslında büyük bir köşkin bir parçası köşk kaybolmuş. Bunlar kalmış ve eee yaşanan eee müdahale sürecinden sonra ne hale geldiğini de bir sonraki slayda. Bir soru arkadaşlar. Sanıyorum gösterebilecek rejimiz. Evet eee biraz eee değişik bir görünüme gelmiş. Yani burada eee bir eee restorasyon uzmanı olarak ben şunu söylüyorum bu binayı sıvamamaları gerekiyordu. Ama proje sürecinde mi acaba böyle bir sıva uygulaması öngörüldü? Eee veya uygulamada böyle bir gelişme mi oldu? Bunu kestiremiyorum. Yani bir bilim heyeti var mıydı yok muydu? O konuda da bir bilgim açıkçası yok.
Bu devlet mi yapmış bunu bakanlık mı yapmış yoksa? Bildiğim kadarıyla komo eliyle yapılmış bir uygulama. Eee başka binalarda da göreceğiz. Bu cam çatılar eee mimarlar bizler biraz severiz cam çatı kullanmayı ama pek çok da sakınca yaratır.
İşte o sakıncalardan birini de bu binada görüyoruz. Böyle biraz sera gibi bir görünce olmuş. Yani bunun çatısı nasıl yapılabilirdi? Doğrusu ne olurdu? Çatı yapılmayabilirdi. Yani zorunlu muydu diye yaklaşmak lazım.
Belki de doğrusu üstünü örtmemek olabilirdi. Eee veya ahşap karkas bir sistem olabilirdi. Yani binayı incelemediğim için pek çok soru işareti var. Ama bunun doğru olmadığı çok aşık. En azından çıkan ürünün çok sevimli ve sempatik olmadığını görebiliyoruz bu uygulamanın sonucunda.
Bir de işlev konusu var. Sözünüzü kestim ama. Eee şu kavrama açıklayayım öncelikle. Eee yaşayan anıt ölü anıt kavramı vardır. Bu bin dokuz yüz dört madrid toplantısında ilk kez eee resmi bir belgeye geçmiş bir eee husustur.
Eee anıtların bir bölümü birebir içinde yaşadığımız, kullandığımız yapılardır. Mesela benim eee hep örnek verdiğim taş kışla yapısı bir kültür varlığı yapıdır. Çok kıymetlidir.
İçinde yaşıyoruz, ders veriyoruz, öğrencilerimiz var. Öyle bir yapıya eee yönelteceğimiz müdahalelerle ölü anıt dediğimiz daha ziyade arkeolojik nitelikteki kalıntı düzeyindeki yapılara müdahalelerimiz birbirinden çok farklıdır. Eğer o yapıyı biz içinde yaşamak amacıyla restore ediyorsak. O zaman çatı yapacağız mecburen. Bir çatı yapmamız lazım. Ama arkeolojik bir alanda bir yapının restorasyonu söz konusuysa sadece daha fazla bozulmasını önleyici müdahaleleri gerçekleştirip noktayı koyabiliriz.
Burada ne düşündüler, ne işlev verdiler açıkçası bilmiyorum. O yüzden çok eleştirmeyeyim diye düşünüyorum. Komik olmuş ama. Mesela başka örnekler var galiba böyle.
Bir restorasyon değil ama çok konuşulan bir konu. Süheyl Bey Camii. O restorasyon da değil zaten. Ne o? Gelecek ekrana herhalde. Rekonstruksiyon denebilir ama rekonstruksiyon da değil. O da değil. O yeni bir cami. Bu bilmiyorum niyeyse açıklamadılar bunu. Yani hangi kurum vakıflar mı yaptı? Arkadaki cami değil mi orijinali? Soldaki. Bana göre solda gördüğümüz orijinal. Bana yakın olan, ekranda bana yakın olan orijinali sonra yapılan şu önü cam kaplı bina. Evet. Polygonal bir kütle olduğunu. Alnoşık dediğimiz Tuğla taş dizileri olan sevimli bir yapı olduğunu görüyoruz.
Biliyorsunuz Kabataş. Bunu yıkıp onu mu yapmışlar? Vaktiyle yıkılmış Kabataş Karaköy arasındaki yol genişletilirken bir dizi yapı pek çok yapı daha doğrusu yıkılıyor. Onlardan biri. Yola gidiyor. Yola kurban ediliyor bu yapı. O günkü imar anlayışı içerisinde bu oluyor. Daha sonra işte yakın yıllara geldiğimizde biliyorsunuz bir yok olan camilerin ihyası sürecini yaşıyoruz.
Ama şöyle bir şey var. O özgün yerine inşa etmeye kalksalar neredeyse tramvaya değecek. Oradan geçen tramvaya veya yolun ortasına kadar gelecek. Orada kalabilmiş arsanın küçük bir bölümünde yeni bir cami yapmaya yöneliyorlar.
Ve oraya yerleştiriyorlar. Ben bunu merakımdan veya mesleki olarak sordum. Nedir buranın hikayesi? Koruma kurulu ilgili mimara demiş ki buraya eski camilerle karışmayacak modern bir tasarım yap.
Bu belki medyada ilk defa söyleniyor olabilir. Benim birebir işin içerisindeki olan kişilerden aldığım bir. Yani bu söylenseydi belki de daha olumlu ve pozitif yaklaşılabilirdi. Yani ne restorasyon ne rekonstriksiyon o parselde modern bir cami yap demişler adama. O da bunu yapmış. Sonuç ürünü beğeniriz beğenmeyiz. Bu ayrı bir konu tabi ki.
Ama bu bir restorasyon veya rekonstriksiyon değil. Bu başka bir şey. Evet. Atikvalide ile devam edebiliriz. Tamam arkadaşlar.
Atikvalide külliyesinin dar-i şifası. Çok kapsamlı bir restorasyon süreci yaşadı Atikvalide külliyesi. Dar-i şifada o yapılardan biri. Fotoğrafların sıralarını değiştirince onlar şaşırdılar.
Keşke onun üzerinden gitmeselerdi ama. Buradan yani grafik 33 34. 33 34. 33 34. Evet. Yapı artık böyle değil. Onu peşinden söyleyeyim. Bir süre bu görünümde oldu. Bu orijinali nasıl? Orijinali kaç’a gitmeleri lazım. 34 34 arkadaşlar. 35’e de gidebilirler. Evet. Tabi bu mimarsınanın yaptığı halde kalmış değil üzerine sonraki 19. yüzyılda yapılmış bir kat var. Bu fotoğrafta gördüğümüz burada eski yeni ikisini yan yana görüyoruz. Bir üniversitenin yanlış yanlış hatırlamıyorsam eğitim yapısı olarak kullanılmak üzere restore ettik. Tam yerinde. Üsküdar’dan koşu yoluna çıkan yol üzerinde arada kalır. Eskiden kervanların ana yolun geçtiği hattır burası. Çok önemli bir külliye bir 16. yüzyıl külliyesi çok geniş kapsamlı mimarsınanın eseri.
Daha sonra yeni yol açılınca içeride kalıyor. Dediğim gibi 19. yüzyılda yapılmış bir üst kat var. Ki onu da artık kültür varlığı olarak kabul ediyoruz. O da değer taşıyor. Bir dönemiki olarak adlandırıyoruz biz bunu. Doğru bir kararla onu da korumaya karar veriyorlar. Bir yaşanmışlığı var.
Birlikte ele alıyorlar. Yani bilim kurulu olduğunu da biliyorum. Bir şekilde eğitim yapısı olacak. Dediğim gibi yaşayan anıt. Ve odanızdan çıkıyorsunuz. Yazın iyi de kışın yağmur yağıyor kar yağıyor rüzgar esiyor. Önlem alalım gibi bir takım düşünceler olduğu dile getirildi. Böyle bir cam yüzey oluştu.
Şimdi şu anlama geliyor. Yani mutlaka nitelikli uzmanlar bu kararı alanlar. Arkadaşlarım da var aralarında. Belki daha bir üst düzey bir denetime ihtiyaç olduğunu. Mesela Esma Sultanyalısı da bu şekilde onarıldı biliyorsun ama o tamamen şeffaf bildiğimiz beyaz bir şeffaf bir camla yapıldı. Ve içerideki anıt olduğu gibi duruyor. Dışı camla kaplanmış gibi. Bunu da öyle yapsanmış bu kadar sırtmaz bir şeydi mavi cam yerine.
Olabilirdi. Avlulu yapılarda sık karşılaştığımız bir sorunsaldır bu. Avluyu da yaşama katmak isterler ve pek çok yapıda da avlunun örtüldüğünü görürüz. O avlunun nasıl örtüleceği. Örtülmeli mi örtülmemeli. Bu başlı başına bir soru tabi ki. Örtülecekse binaya struktürel olarak zarar vermemesi lazım. Kimi zaman öyle örneklerle karşılaşıyoruz ki ağır bir struktur geliyor. Estetik bir yana bırakın. Statik açıdan sorun yaratıyor. Günümüzde yüksek teknolojiler var tabi ki. Demin dediğim gibi işte odasından veya dershaneden çıkan öğrenciler kar, rüzgar, yağmurla karşılaşmasın dediğinizde bir giydirme cephe fikri ortaya atılıyor ve kabul görüyor.
Ama sonraki aşamada herhalde kimse memnun kalmadı ki bu durumdan. Bu cephe sökülmüş durumda sanıyorum grafik 32. 32 arkadaşlar. Son halini görebileceğiz. Söküldü. Yani bir zaman kaybı, bir maliyet kaybı oldu. Öyle anlaşılıyor. Bildiğim kadarıyla yapı bu halde.
Camdan söz ederken isterseniz İsaak Paşa sarayıyla tam ben de soracaktım. İsaak Paşa’ya gidelim bir. Evet o konuda sizin de fikrimizi alacağım. Mutlaka keyifli. Evet arkadaşlar İsaak Paşa sarayı. Numara kaç? İsaak Paşa evet 28 29. Evet. Evet.
Tepesi Pima Penk kaplanan saray. Müthiş bir yapı. Müthiş bir saray. Yani ülkemizde öyle korunabilmiş top kapı, dolma bahçe gibi sarayları İstanbul’da sayıyoruz ama Anadolu’da yok gibi bir şey. Böyle bir şey yok.
Çok ünik bir yapı. O benziyor. Sonrakine ilerlenebilir mi? Bir sonra mı artık onu tam bilemiyorum ama bir iki slidem daha olacak. Bu tamam. Yeni geldiğim slideler konmadı sanıyorum. Ben ilave de getirmiştim ama bunun üzerinden anlatayım ben. Şöyle bakanlık benden bu binanın tartışmalar ortaya çıkınca dosyasını incelememi istedi. Alın dosyalar yerine de gittim. Yani neyi yanlış yaptık onu tespit edelim diye düşündü herhalde bakanlık. Bakanlık yetkilileri. Hem yerinde inceledim binayı hem de dosyasını satır satır okudum. Bu denli mevzuata uygun pürüzsüz bir işle işle tasarım sürecinden uygulama sürecinin bitimine kadar bir başka restorasyon sanıyorum nadir bulunur. Yani mota mot tüm mevzuata uyulmuş. Çok güçlü bir bilim heyeti var. Proje müellifi 80’li yıllarda burayı bir kez daha projelendiren bir firma. Çok güçlü Türkiye’nin enesli. Bu konuda uzman yani.
Uzman kesinlikle isim vermeden devam edeyim tabii ki daha uygun olacaktır. Yetkin ve seçkin bir mimarlık grubu. Projesini yapıyor. Bilim kurulundan geçiyor. Koruma kurulundan onaylanıyor ve onaylanan projede birebir aynen uygulanıyor burada. Yani böyle bir süreç var. Buradaki sıkıntı nerede?
Buradaki sıkıntı yani mimar bir karar alıyor. Bu kararı bilim heyetinden geçirtiyor. Şimdi şöyle bir şey var. Mimar olarak bir şey çizdiğimizde onun birebir ortaya çıktığında ayağa kalktığında nasıl bir görünüm verebileceğini kestiremeyebiliriz. Ama mimar onu kestirebilene denmez mi? Kestirmesi lazım. Ben kestiremeyebilirim de mimar bunu kestirebildiği için mimardır zaten. Evet. O uzay düşüncesi olduğu için mimardır.
Evet. Orada bir şey kaçıyor diyelim belki. Uzaktan bakıldığında en azından böyle o fotoğraf ne yazık ki gelmedi. Yüksek bir tepeden baktığınızda cam yüzeyleri pima pen değil. Kesinlikle pima pen değil. Abla uzaktan bakıcı öyle görünmüyor. Uzaktan tabi cam gibi polikarbon benzeri bir çelik elemanlar var. Önceki ondan bahsedeyim 80’li yıllarda restore edildiğinde saç çatı kullanılmış. Belki de ziyaret etmişinizdir. Fakat o saç bu iklime çok fazla dayanmamış.
Aslında bölgede saç çatılı bina çoktur. O yüzden de sanki ona uygun olsun diye yapılmış gibi düşünmüşsünüz. Belki çok kaliteli ürünleşmediler veya epeyce 30 yıla yakın orada da kaldığını düşünürsek yağmur, kar, güneş dayanamadı belki de. Onu değiştirme arzusu ile böyle bir uygulamaya gidiyor. Nasıl bir çatı uygulamayordur buna hocam?
Şimdi çok iddialı olur. Ben olsaydım şöyle yapardım dersem hoş kaçar mı? Olmaz herhalde söylemeyeyim. Ne olacak yani? Doğrusu şudur diyebilmek lazım. Sedat Bey ile bunu daha önce konuşurken bu binayı dedi ki yani alttakini korumak için üstte bir çatı yapmak lazımdır. Ben de ki o çatıyı binayla birleştirmeyi tepeye asabilirlerdi o zaman böyle olmazdı. Ama binayla birleştirince sanki binaya yeni bir çatı yapmış gibi oluyor. Çiğnigörü’nü diye düşündüm ben. Şimdi yani verdiğiniz pasla devam edersek ben burada restyona bağlı bir üst örtü uygulamayı tercih ederdim. Şu anlama geliyor geçmişte bunun üst örtüsü neydi? Bu biliniyor en azından tahmin edilebiliyor. Analoji yoluyla veya benzer ipuçlarına bakarak yapabiliyor.
18. yüzyıl yanlış hatırlamıyorsam yapısı. Bu daha doğru olabilirdi ama her yiğidin yoğurt yiyişi gibi farklı da olabilir. Bu konuda Sedat Bey’in ne düşündüğünü ben de merak ediyorum. Tabii ki. Bu konuda dedik ama öncelikle ben Kutgun Hocama çok teşekkür ediyorum. Yine kendimi derste gibi hissettim.
Zaten onun gerçekten anfi niteliğindeki konuşmaların üzerine benim restorasyon üzerine çok fazla söz söyleme imkanım yok. Ancak mesela çok iyi tıp hocaları var, çok iyi hekimler. Fakat şu sırada ne deniyor? Hekimlere de aynı şey söyleniyor. Pilotlara da aynı şey söyleniyor biliyorsunuz. Deniyor ki mutlaka senin sesini duyacak yolcu. Aç, ne söylersen söyle şu kadar dakika önce kalktık şimdi ineceğiz. İyi yolculuklar, iyi bayramlar.
Şimdi biraz önce zaten en başta günden farkımız var dedi Kutgun Hoca. Dedi ki halkın baktığı, düşündüğü, merak ettiği şey medyanın konuştuğu şeyle bizim bu işi yaparken konuştuğumuz şeyler farklı. Temel olan şey burada özellikle İsa Akbaş’a konusunda bunu söyleyebiliyorum. Dosyayı görmemiş olmama rağmen yapıyı çok defalar ziyaret ettim. Başından itibaren bu örtüyü de takip ettim. Temel olan eksiğin ben iletişim olduğu kanaatindeyim. Şimdi grafik 18’e bir bakabiliriz arzu ederlerse. Grafik 18’de bina yok ve kitap var. Serhat Hoca’nın grafik 18’i? Menüm grafik 18’ime bir baktığımızda iletişim dendiği günlere bakıyoruz. Bakınız sol tarafta Kutgun Hoca’mın bahsettiği, İtalyanlar 19. yüzyılın sonundan itibaren bunlardan bahsediyordu diyor. 1893 yılının bir kitabı, Camillo Boito’nun restorasyonu bize anlattı. Bir baş yapıt.
İşte ünlü Julio Monceri bizim mimar, İstanbul’un her yerindeyiz oğlan, Ankara’nın her yerindeyiz oğlan. Onun öğrencisi restorasyon yapmasa bile eskiye bakmayı son derece iyi öğrenmiş bir mimar. Şimdi onlar diyor ki iletişim yapacaksın. 1893’te adam diyor ki yaptın mı kenara bir bana koyacaksın, bir şey yazacaksın. Şimdi ben turistleri götürüyorum. Meslektaşlarım, turist rehberleri, biz İsa Akbaş’a sarayına götürüyoruz gruplarımızı. Biz bunu anlatıyoruz zaten.
Onların hiçbiri skandal bu diye çığlık atmıyor. Çünkü hepsi biliyor fakat orada bu pana yok mesela. Yani şu amaçla şu kararı verdik, şu olacak. Bu niye yapıldı? Muhtemelen budur. Gün gelir işte bütçesi mi olur, zamanı mı olur vesaire bunu böyle yaparız diye bir şey olsa zaten oraya gidip görenler bunu aktaracaktı. Medyada bunu söyleyecekti. Bakınız böyle yapılacak diyecekti. Bu sorun Kutgun Hoca oralara gitmeden, dosyaları satır satır okumadan zaten bunun doğru yaptığı, yapıldığı her açıdan bilmeyecek.
Yani bugün böyle bir programın olması mesela işte bu iletişime ihtiyaç duyulduğu için ancak yerinde yok. E o zaman bu tartışılacak. Göbekli Tepe gibi bir çatıyı siz hayal ediyorsunuz anladığım kadarıyla. Bence bu uygulama daha doğru. Çünkü İsa Akbaş’anın bütün süllüveti ortadan kalkacaktı. İsa Akbaş’ın en temel niteliği zaten niteliklerinden bir tanesi. Oradaki o olağanüstü coğrafya da olağanüstü süllüveti ortaya çıkartması. Göbekli Tepe’nin teker teker taşları kıymetli. O yuvarlakları kıymetli.
Üzerini kapatsanız tabi ki açıkken daha güzel ama korumak için kapatsanız bir şey olmuyor. İsa Akbaş’a bir tane böyle yumurta gibi fanus gibi bir şeyin içine soktuğunuz zaman İsa Akbaş’a kalmayacaktı. Dolayısıyla çok destekliyorum. Peki daha iyi ne yapabildik? Bakınız Kutkun Hocamızın bir fikri var. Diğer mimarım Nuh Elif’in kendine göre bir fikri var. Belki şu olabilirdi. O zaman tasarım önerileri sorulabilirdi. Böyle bir şey yapılacak. Bir yarışma gibi bir şey olabilir. Sohbet gibi bir şey olabilir. Öneriler olabilir.
Çünkü küçük sevimli tasarımlar olabiliyor gençler. Çok yetenekli gençler var. Bu yanlış yapıldı, kötü yapıldı anlamına demiyorum ama öneriler tartışılabilirdi. Bu öyle olduğu zaman gelindiği, gidildiği zaman çok daha keyifli, çok daha iyi sindirilmiş sonuçların alındığını görüyorum. Ben elden geldiği kadar mesela İstanbul Rehberler Odası faaliyeti olarak restorasyonların müelliflerini çağırıp sohbetler etmeye çalıştım.
Rehberler bilirse iletişim artacak düşüncesiyle. Aynı şekilde bizim rehber gruplarımız restorasyonları yerinde de izlemeye çalışıyor ki sonra, bittikten sonra da restorasyonlar binlerce kişiye rahat rahat doğru şekilde anlatılabilsin. Hekim gibi pilot gibi demek boşuna değil o. Burada bence ucu kaçan şey, Aspendos’u da aynı şey. Aspendos’u da aslında grup götürüldüğü zaman anlatılıyor çünkü. Ama gazeteyi okuyan o anlayamamış oluyor. Orada da pano yok.
Şunu biz bu amaçla yaptık diyoruz. Oysa normal şartlarda Batı ülkelerine gittiğimiz zaman birçok yerde mesela o taşların parçaları, o ocağın fotoğrafı çok rahat bir şekilde. Hatta elliyebiliyorsunuz bazısını. Bu taş böyle, bu taş böyle ne olacak ki dokunsun yani. Ocaktan yeni kesilmiş bir taş keyifle. Bu şu şekilde olacak, böyle öngörülüyor diye. Bu ziyaretçi deneyimin de parçası. Hele ki bakın, ölü anıteser diye bahsetti Kurtgun Hocam. Ölü anıteser zaten ölü.
Bari onu bu şekilde yaşatalım. İletişimle yaşatalım, ziyaretle yaşatalım. Elliyerek yaşasın, panosuyla yaşasın, hissederek yaşasın. O konuda galiba hayli adım atmamız gerekiyor. Yani yapılan işler daha çok. Yapılan işin anlatılma problemi var diyorsunuz. Yani işler doğru yapılsa bile doğru anlatılmıyor mu? Şimdi bir yer restorasyona alınıyor sıklıkla. Zaten iyice dökülmekte olduğu için alınıyor. Bazen de artık döküldüğü için, kullanılamadığı için şu kadar sene kapalı kalıyor ve sonra biz restorasyona alıyoruz.
Restorasyon nedeniyle kapalı. E ne oldu, ne fark etti? Oysa restorasyon nedeniyle açık diyebildiğimizde o restorasyon anlarını da yaşatabildiğimizde. Tehlikeli olmaz mı bir restorasyon alanların insana geri çıkması? Şimdi şöyle, tabii ki eski hali kadar açık yaparsak tehlikeli olur. O doğal bir şey. Ama restorasyona her zaman çalışan da girdiği gibi, ziyaretçi de girebiliyor. Bunu belirli sınırlar, belirli saatler, belirli ilgi alanlar. Zaten herkes de restorasyona meraklı değil.
En azından soru işareti olan, meraklı olan, o ana tanıklık etmek isteyen kim varsa, hepimizin ortak malı çünkü bu. Hayır sen girersin, sen girmezsin diye, senin madem sevgin arzun, merakın var, girersin dediğimiz zaman çok daha gerçek anlamda kamu malı haline geliyor. Ve çok doğru bilgilerle devam ediyor. Bir de beklenmedik doğru öneriler de gelebiliyor. Enteresan fikirler de gelebiliyor. Eskiz bile geliyor. Bir şeyler çiziktiriveriyor çocuklar böyle olsa ne güzel olur diye. Bazen de benim seni veriyor.
Hiç tahmin edilmeyecek bir şey ama etkileşimli olma ihtimali var. Yani bundan kaçınmamak lazım diye düşünüyorum. Ben en azından hep bu konuda ısrarcı oldum ve icracı da olmaya çalıştım. Ve hep çok iyi sonuçlar aldım bu şekilde. Bütün bilgi alışverişinden hep herkesin faydalanarak çıktığını gördüm. Peki mesela o zaman Süngerborg’u da konuşalım. Hadi bakalım. Çünkü en meşhur o. Aslında bunlar magazin tabii, çok konuşmak istemiyorum ama. Bir onu da konuşalım. Kutgun Hocam, Süngerborg meselesi nedir? Çünkü aslında baktığınız zaman Süngerborg’u ben bunlar içinde en az eleştireceğim şeydir diye düşünüyorum kendi payıma. Niye? Çünkü hemen hemen yok olmuş bir şeyi yeniden yapmışlar ve aslında da Süngerborg kaleye benziyor. Kale Süngerborg’a benziyor. Çünkü eskiden de öyleymiş sanki. Evet. Grafik 9-10, 11-12 diye gidiyor. Evet, 9-10. Evet. Evet. Bunun orijinal eski hali nasıl? Yıkıntı halinde görebilir miyiz?
Görebilirler. Slidemi vermiştim. Aynen dediğiniz gibi. Bu işin aknesi. Gündemde olduğu günlerde bir kanalda soruldu bana. Süngerborg deniyor, ne diyorsunuz? Evet, çok benziyor dedim. Ama yapılmadan önce de benziyormuş zaten.
Eski hali dayak yemiş veya hırpalanmış Süngerborg. Şimdi kendine çeki düzen vermiş Süngerborg şeklinde söyledim. Burada bir algı yönetimi gerçekleştirildiği kanaatindeyim. Bu konuların hiç işinde olmayan bir insanım. Yani bir şekilde bir şeyi eliştirmek istediklerini düşünüyorum birilerinin. Her kimlerse onlar.
Aslında, tabii ki her restorasyonda hata vardır. Projeyi yapan, bilim kurulu sonuçta taşı eline alıp da yuvasına kendisi yerleştirmiyor. Veya idareci, bakanlık, belediye, her kimse, vakıflar burada belediyenin büyükşehir belediyesinin bir uygulamasıdır. Yani bir usta koyuyor o taşı. Yanlış koymuş olabilir, taş sağlam olmayabilir. Ama az önce söylediğiniz gibi aslında vahim hata yaşanmış bir restorasyon uygulaması kesinlikle değil. Medyaya yansıyan, Photoshop’ta parlatılmış bir fotoğraf ve ona eşlik eden bir grafik burada gündeme geldi.
Geçen gün tekrar internette arama yaptım. İşte restorasyon faciaları vesaire dediğinizde mutlaka çıkıyor. O yüzden bence bu facia falan değil yani.
Aynı fikirdeyim. Yani bilimsel kıstaslara uygun, kamunun sağladığı olanaklarla olabildiğince proje, ki projesi birkaç defa yapılmıştır bunun. İlk yapılan iki proje sonradan boşa çıkmıştır.
Çünkü binayı iskele kurulmadan, iskele kurmadan inceledikleri için ilk iki projede doğru kararlar alınamamıştır. Son üçüncü aşamada binaya müteahhit iskelesini kurar. Mimarlar, teknik elemanlar taşına varana kadar tespitleri yaparlar.
Ve doğru restitüsyon, yani ilk inşa edildiği dönemdeki görünümünün ne olduğu tespit edilir. Ve ona bağlı olarak da doğru bir restorasyon için ellerinden gelenin yapıldığını söyleyebiliriz.
Kutgun Özellik, benim burada eleştiğim şu. Ben yapılan sonuçtaki ürünü eleştirmiyorum ama bana burada garip gelen şu. Burada yapılan restorasyon değil diye düşünüyorum ben. Yeniden yapmışlar bina yaslından. Aslına uygun yeniden yapmışlar. Yani bu bir yöntem midir yoksa bu kadar da yapmamak mı gerekir?
Ay ay açıklayayım bunu. Burada kısmi yeniden yapım var. Yani bina yere kadar indirilip, temel seviyesine kadar indirilip sonra tekrar yükseltilmiş bir yeniden yapım örneği değil.
Geri dönebilirsek Arap haline bizim Cidar dediğimiz yüzeyi tanımlayan taşlarda eksikler olduğunu göreceksiniz. Evet. Korunabilen taşların ki %80-90 mertebesinde büyük bir olasıkla saymadım ama tahmin ediyorum gözlemlerim o yönde.
Aynen yerinde korunmuştur. Yerinde olmayan taşlar içinde yine Şile civarında bulunan, Özgün Ocağı değil bildiğim kadarıyla ama yakın bir ocak oradan getirtilen taşlar kullanılarak yani eksik taşın yerine yeni bir taş konarak yapılmıştır.
Bir fotoğrafımız daha olacak diğer yüzü. Şehre bakan güney yüzünü gösteren. Bu da değil. Burada mesela iki göz bir ağız görüyoruz. Ağız var burun da var. Yani orada eksik olan iki tane pencere var orada. Eksik taşları yerlerine yerleştirildi. Ve ne yazık ki de restorasyon tamamlanamadı. Öyle bir de bir problemi var bunun.
Evet o slide gelmeyecek herhalde. Çekirdek tabir ettiğim harap halini gösteren bir fotoğraftı. Oradan o açıdan daha da harap görünüyor zaten.
Daha haraptı. Yani oradaki harap çekirdek tabir ettiğimiz iç yapı da korundu. Önüne struktürel olarak ayakta durmasını sağlayacak biçimde Özgün Teknikler ile bağlama ticler kullanılarak yeni taşlar eski taşlarla birbirine bağlanarak yapı berkitildi.
Yani bu nedenle rekonstruksiyon dediğimizde akla şu gelir. Binayı yıktınız da yeniden mi yaptınız? Hayır. Kısmi olarak yeniden inşa veya kısmi olarak bütünleme olduğunu söyleyebiliriz. Ne yazık ki bu medyada bir furya olarak eleştiriler yönelince bu yapıya belediye bildiğim kadarıyla ödeneğini kestirip tamamlanamadı bu restorasyon. Yeri gelmişken onu da söylemek isterim.
Aslında Şile Turizmi’ne, Türkiye’nin kültür turizmine katılması istenen bir yapıydı bu. Olduğu gibi o tartışma patlayınca bıraktılar. Yani o kaş göz gibi gözüken boşluklar aslında ahşap kapaklarla örtülecekti. Özgün detayının olduğu biliniyordu. Üstüne koruyucu bir çatı gelecekti. Bütün bunları yapma fırsatı kalmadı. Sanıyorum 5-6 yıl kadar oldu. Bina şu anda tekrar çürüme sürecinde devam ediyor.
Evet keşke yeniden başladılar. Bir ara vereyim sonra biraz Fosat diye konuşalım. Çünkü dünyada Avrupa’da daha önce başladık ama bizde de baktığınız zaman Fosat diye fena da işler yapmamış değil mi? Önemli bir miheng taşıdır.
Evet, öyle bir miheng taşıdır. Onu bir reklam anasını satın verelim oraya.
Evet Korkun Hocam. İlk restorasyonlardan bir derece Türkiye’de, ilk restoratörlerden bir derece Türkiye’deki anıt eserlere yönelik Fosat’i yaptığı şeyler belki de bugün hala biz mesela Ayasofya’yı, onun yaptığı Ayasofya olarak görürüz. Onun renkleriyle, onun yaklaşımıyla. Ne yapmıştır Fosat’i, önemi nedir? Bir ekol oluşturmuş mudur yoksa batıda yükselen bir değeri mi Türkiye’de yansıtmıştır?
Şöyle diyebiliriz, bir anlayışı belki de ilk defa Türkiye’ye getirmiştir Fosat’i. Modern, tam diyemem ama dönemi için güncel, çağdaş değer taşıyan müdahale tekniklerini Türkiye’ye getirmiştir.
Yani Osmanlı eserlerini restore etmiyordu veya onarmıyordu gibi bir şey tabii ki yanlış olur. Osmanlı kendi yapılarını özellikle de Padişah yapılarını, hanedana bağlı yapıları düzenli olarak restore ediyordu. Küçük onarımlarını yapıyordu. Bugün olmayan bir sistem mesela merenmetçilik denen bir sistemi var. Küçük onarımları yapan. Keşke bugün olsa dediğimiz çok fazla değil ama yeni yeni başladı gibi o.
Ki vakıflar zamanında bunu yaparmış. İşte bir yapının oluğu mu tıkandı hemen bir ekip gider yapar. İşte sumu bir yerden geliyor engellermiş. Böyle bir sistem var ama kurumsal olarak bir onarım ya da restorasyon uygulamasını Fosat’i kardeşlerde görüyoruz.
Ve bunu en net olarak da Ayasofya’da tabii ki görmekteyiz. Selahattin hocam bu konuda daha ayrıntılı bilgi verecektir. Fosat’i kardeşlerin benzer başka uygulamaları da var. Yeni binaları da var. Aslında ben bir mimar olarak ona da değinmeden geçmeyeceğim. Biri işte Darülfün’ün olarak kullanılan sonra yandığı gerekçesiyle kaldırılan Ayasofya’nın bitişiğindeki yapı. Bir diğeri de İstanbul Üniversitesi’nin siyasal bilgiler fakültesi olarak kullanılan eski hastane binası. Ki modern fabrikasyon tuğlalarla inşa edilmiş ilk yapı olarak kayıtlarda geçiyor. Cengiz Can Hoca yaptırdığı bir tezde bunu tespit ettirmiş. Bugün İstanbul Üniversitesi o yapıyı gördüğü bir restorasyonun ardından kullanmaya devam ediyor. Daha detaylı bilgiyi de Selahattin hocanın vermesinin uygun olacağını düşünüyorum. Teşekkür ederim. Ben tabii sizin yanınızda daha detaylı bilgi kavramını biraz zorlarım diye düşünüyorum. Ama en azından şunu hatırlatabiliriz. Fatih Bey’in söylediği biraz önce nokta belki önemli. Bir dönüm noktası oluşturuyor gerçekten de Fosat’lilerin müdahalesi. Öyle bir şey ki her şeyin başında birazcık da şanslı kısmetli bir anda gelen bir müdahale. Yani 1894 depreminin öncesinde, hemen öncesinde değil tabii ki ama en azından ondan önceki son bir dönemde yapılan bir müdahale. Ve şimdi de Ayasofya’da çok nitelikli bir restorasyon aslında sürdürülüyor. Sürdürüldü özellikle. Çok hani çok nitelikli buluyorum. Yani yakından izleme fırsatım da oldu. Gerçi Ayasofya hayatında içinde iskelesiz görmedim. Siz gördünüz mü? İndirdikleri kaldırdıkları zaman görüyorduk. Hani bir köşeden indiriyorlar, bir tarafa monte ediyorlar. O zamanlar görüyorduk. Hatta yaşımız tutuyor. Tahta iskeleyi de hatırlıyoruz. Büyük ihtimalle Yusdun Yannos döneminde de öyle bir iskele kullanmışlardır. O çok keyifli bir görüntüydü tabii. O zaman da iskeleniyor mu hala yoksa? En son bir indirdiler tekrar koyduğumuz. Şu an yok galiba. Galiba en son eğer koydularsa ama en son iskelesizdi Ayasofya’mız. Fakat mesela şu anda yapılan bu restorasyonunu da yine Fossati dönemini restitüve edecek şekilde getirme kararı verildi biliyorsunuz. Ona göre yapılıyor. Yani ne Yusdun Yannos dönemi ne başka bir dönemi ne de daha sonrası müdahalelerine. O derece hani şanslı ve belki de Ayasofya’nın tabi hep de söylüyoruz Ayasofya’nın ayakta durmasını mutlaka Mima Sinan’a da borçluyuz ama herhalde en son borçlu olduğumuz isimler Fossati diye. O nedenle hani hakikaten bir fakat bugünün restorasyon anlayışıyla belki Fossati’lerin yaptığını yapmazdık değil mi bilmiyorum. Elbette. Ne fark var? Onlar ne yapmışlar? Bugünkü anlayış nedir?
Evet. Yani daha makyajlamaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Yani boyutoyu meslektaşım dile getirdi Sedat Bey ve benim de konuşmalarımın başında dile getirdiğim birtakım ilkeler oldu.
O ilkelerle tam örtüşmüyor tabi. Mozaikler freskler üzerinde müdahaleleri var. Bildiğim kadarıyla onları bir elden geçiriyor bir kısmını örtüyor diye hatırlıyorum. Yanlış hatırlıyorsam onu düzeltebilirsiniz. Struktürel sağlamlaştırılmasını sağlıyor o günkü koşullarda. Bugünkü gibi tabi düşünmeyelim yani 19. yüzyılın ortalarındayız. Orta Hizmetli Hediye Ligleri. O civarda dekoratif çeşitli müdahalelerde bulunuyorlar ve onlar da bugün artık dönem eki olarak değer taşıyor. Korunmaları gereken hekler olarak görüyoruz onları. En azından aslında en azından demem çok da doğru olmadı ama bir belgeleme yapıyorlar. Yani çok önemli ve güzel çizimler var onlardan kalmış bir albüm şeklinde. Onların da başlı başına değeri olduğunu söyleyebiliriz. Güzel çizimler de var, çok çirkin çizimler de var. Özellikle birader biraz abi kontenjanından geliyor. Hep Fossatiler diyoruz.
Gaspari Fossati işin başı. Evet ben Fossati diyorum. Doğrusu o zaten. Hep öyle deniyor. Fossati ekibi. Giuseppe ufak, daha yeni mezunken, yakapaça abisi belli ki sana iş buldum. Gel gel. Bana yağıncılık yaptı. Onun çizimi vs. de çok kötü. Ama onun dışında mesela Fossati’nin çok sıra dışı derecede iyi yaptığı şeylerden bir tanesi. Daha sonra işte boyutu’larda vs. göreceğimiz ayrıntıları bugün incelediğimiz zaman görebiliyoruz.
Mesela çıplak gözle fark etmiyorsunuz bazı şeyleri. Bugün eklemeyeceğimiz mesela levhaları kesip çatır çatır tula bırakmıyor. Kocaman mermer levhalarla kaplıyor örneğin. Ama öyle bir yapıyor ki mesela 90 derecedir daha önceki Bizans kesimleri levhaların birleşmesi Fossati 45 derece birleştiriyor. Yani çıplak gözle görmezseniz ama şu şekilde yapacağını şu şekilde yapmıştır. Oradan bütün Fossati’ye iki levhaları tanıyabiliyoruz mesela. Dikkatle baktığınız zaman hepsini fark edebiliyorsunuz. Hatta bazı yerlerde minicik F harfleri koyar. O F harflerinden anlarsınız ki. Yani aslında bugün ki anlaşılıyor yani. Tabii tabii. Yani o çok enteresan bir şeydir. Fakat tabii biz bugün durup dururken o levhaları oralara kaplamazdık. Ne gerek var? Mesela levhaların eksik olduğu yerlere çok geniş stukko yüzeyler yani mermer taklidi sıfa yüzeyler yapıyor. Biz bugün onları muhtemelen yapmazdık gereği olmayacağını düşündüğümüz için.
Sonraki ise siz söylediniz hocam bu mozaiklerin tamamını kaplamak diyebiliriz. En azından tügür içeren bütün mozaiklerin üstüne kaplanıp kendine göre hani Bizans’a uygun gördüğü ya da genel olarak havasına uygun bulduğu cinsten üzerine süsleme yapılıyor, boya yapılıyor. O birazcık mecburiyetten yani tabii ki ne olursa olsun çünkü müşterinin de bir talebi var. Yani deminki süngerbob da herhalde bir müşteri talebi olmuştur. Tamamla demişlerdir ki tamamlanmıştır. Burada da belli ki o mozaiklerin açıkta olması uygun görülmemiş şöyle göze hoş görünerek bir şeyler yap denmiş olsakerek. Son yapılan incelemeler, iskeleyle yapılan incelemelerde de hakikaten bazı orijinal zannettiğimiz taş örneklerin bile seçilerek yerleştirildiğini. Böyle birazcık fosatilerin zevkine göre levha konulup onların ne yazık ki şeyi yok. Yani Süleymaniye’nin inşaat defteri var ama Ayasofya’nın nereden ne taş geldi fosatı döneminde bunun ayrıntısını bilemiyoruz. Dostunianos dönemindekini daha iyi biliyoruz. Yani yazmışlar şuradan şu taş geldi buradan bu taş geldi zaten tespit ediyoruz artık yani o çok zor değil.
Ama fosatın tam ne eklediğini bilemiyoruz. Orada birazcık sanki hani bağımsız çalışmışlar gibi görünüyor. Bir İtalyan iş olmuş orada yani. Hem de İsviçreli olsaydı İtalyan ama. Ama İtalyan işmiş. Tabii sonunda vatandaşlık İtalyan ama İtalyan daha o sırada kurulmamıştı geldiklerine tabii. İtalyan birliğiniz yoktu. Evet birlik kurulunca İtalyan oluyorlar zaten buradan oraya gidiyor. Peki mesela Melink vardır ondan daha eskidir Melink’in çizimleri çok hoştur. Melink bir şey yapmış mıdır İstanbul’a bu anlamda? Saraylar yaptığını biliyorum ben ama bir restorasyon faliyeti bir restorasyon değil ama hanım sultana yaparken kendi yanında bitişine kendine de yapabildiğimiz kadar. Hanım sultana yalı vesaire uygulamaları oluyor ama bir restorasyon faliyeti benim de onun çizimleri falan da çok önemli.
Bir de bir de çok çok çok çok çok. Restorasyon demek için de erken bir tarih Melink’in dönemi 18. yüzyıl yani ihya terimi geçer Osmanlı belgelerinde yani yıkıp yeniden yapıldığını rahatlıkla düşünebilirsiniz.
Yani Selahattin camileri dışında onaralım da filan diye bir dertleri gözükmüyor. Beğenmedi mi padişah bu anedanın kuvveti gücü yerinde yenisini yaptırıyor. İhyade diye yazıyorsa filanca cami ihya edildi diyorsa biz genelikle böyle algılıyoruz. Bugün de çok moda oldu artık konstruksiyon demek yerine bu sefer yıkıldı yeniden yapıldı değil de boş arsaya galiba eski resminden yapıldılar. İhyah halinde çok kullanılıyor. Evet bu asgari bu ihyalara doldurdu. Tabii tabii herhalde evet o kadarı başka hiçbir yerde yoktur.
Peki mesela şimdi Korkun hocam dünyada da bu işler yapılıyor. Az önce Fransa’dan örnek vermiştim. Fransa’da çok daha canlı bir örnek var ve yaşayan bir örnek var. Notre Dame Notre Dame’da muazzam bir yangın çıktı ve çatısı yandı bitti filan. Dünya kültürel mirası filan der. Bir gecede 300 milyon lira topladılar bunun yeniden yapılması için. Hemen bir vakıf oluştular bununla ilgili. Daha doğrusu bir heyet oluşturdular. Oradaki durum ne onlar nasıl yapacaklar bu işi? Aslına uygun mu yapacaklar? Aslını biliyorlar mı? Aslı nedir belli mi? Yoksa onlar da bizim gibi böyle bir şey mi yapacaklar?
Çok daha erken tarihlerde bu konulara girmiş bir coğrafyadan söz ediyoruz. Fransa dediğimizde Sedat Hoca çok iyi bilecektir. Cevat Erdar hocamızın Otdide Restorasyon bölümünü kuran arkeolojik çalışmaları da olan Profesör Duayan hocamız bir kitabı var. Tarihi Çevre Bilinci diye. Onları kaldırdık. 3 ülke üzerinden anlatır Cevat Hoca Tarihi Çevre Bilinci’nin ve buna paralel olarak da Restorasyon’un gelişimini İtalya, Fransa ve İngiltere.
Yani bu kadar kuvvetli bir geçmişi var Fransa’nın. Tüm dünyada aslında baktığımızda bu 3 ülkede örneği oluşturuyor tabii ki. Koruma tarihi yıkımlar yeniden yapımlarla gelişmiş olduğunu görüyoruz.
İşte savaşlar yıkımlar yok 100 yıl savaşları şu savaşları bu savaşları derken işte yok kotlar geliyor vandalılar geliyor yıkıyor ülkeye bir zarar veriyor mirasına bir zarar veriyor.
Sonra pratik neden faydacı nedenlerle işte eski yapıları kullanabildiklerini görüyoruz. Mesela bir pagan tapınağını Hristiyanlar da kullanıyor sonraki dönemde başka uygarlığı. Bizim coğrafyamızda da aslında işte İslam yapısına kolaylıkla dönüştürebiliyorlar. Fransa’da İngiltere’de bunu yine görebiliyoruz. Özellikle de Fransa’da görebiliyoruz. Çok erken tarihlerde yola çıkmış olmanın faydasını gördüklerini söyleyebiliriz.
1789 yine önemli bir tarih 1789’da o devrimin arkasından aynı anda iki şey oluyor bir yıkım oluyor ama devrimin önde gelenleri eğitimli bilinçli insanlar bir miktar önleyemiyorlar belki ama hemen yasal düzenlemelere başlıyorlar.
1790’lı yıllar 1800 oldukça erken bir tarih çıkardıkları yasalar yönetmelikler var kurdukları örgütler var 1800’lerin başında Fransa’daki mimari mirasın listelenmesi hareketinin başladığını görüyoruz. 19. yüzyıl bitmeden bu envanterlerini de bitirmiş oluyorlar. Biz envanterimizi son 2000’li yıllarda bitirdiysek ne mutlu bize büyük çabalar oldu son 20 yılda hakikaten.
Prospe Mérime gibi önemli bir kültür adamıdır 1800’lerin sonunda Fransa’da kültür mirasının envanteri ve belgelenmesi konusunda büyük çabalar göstermiştir.
O gibi uzmanların bu konuya ilgi duyan devlet yöneticileri sayesinde Fransa’nın bu işi çok önceden kotardığını söyleyebiliriz. Konuyu çok önemli bir isme getirmek istiyorum o da Viola Lodic. Söylenmeden bahsedilmeden geçilmemesi gereken bir insan etkisi de sadece Fransa’ya olmamıştır tüm dünyaya aslında olmuştur. Biraz önce belki çağdaş koruma ilkeleri derken onunla da farklılastığını göreceğiz.
Viola Lodic entelektüel siyasi ağırlığı da olan çok bilgili bir mimar. Aynı zamanda da bir restoratör veya restorasyon uzmanı diyebiliriz. O dönem böyle bir terim kullanmıyorlardı gerçi ama bugünkü gözlükle kullanabiliriz. Viola Lodic ne yapıyor yaşadığı dönemde 1850-1870-1874’de galiba vefat ediyor. 1879’da da vefat ediyor. O dönemde çok sayıda yapıyı harap olmuş zarar görmüş. Özellikle devrim sırasında harap olmuş yapıları var. Aralarında onlar da vardır.
İşte Carcassonne kent surları, Pierfon şatosu, arada konuştuk Notre Dame katedrali gibi onlarca yapıyı ele alıyor ve kuvvetli bir üstlük birliğine ulaştırma diyoruz biz buna. Stil birliğine kavuşturma tutumu izliyor.
Bugünkü çağdaş restorasyon ilkeleriyle çeliştiğini rahatlıkla düşünebilirsiniz. Haklısınız da, çelişiyor. Ama o dönemde sahip olduğu güçle, siyasi ve mali güçle arkasında Napolyon sanıyorum var. Devasa binaları bütüncül olarak restore ediyor ve bugün biz o binaları hayranlıkla gezebiliyoruz.
Aslında bu yapılar ilk inşa edildiği tariften farklı. Ama bizim eğer bir teknik eleman değilseniz, Fransa’yı bilen Fransa’nın anıtlarını bilen bir teknik eleman değilseniz ayırt etmeniz mümkün değil.
Yani biz gittiğimizde hayranlıkla bakıyoruz Notre Dame’de onlardan biri. Yani literatürden bulabiliyoruz. İşte gül bezeyini değiştirmiş, çatıdaki fleşleri yenilemiş gibi şu an Faraz’ı konuşuyorum. Böyle bir miras bırakıyor. Bu miras sadece Viola Loduk’un yaptıklarıyla da sınırlı değil. Aynı tutup bütün Avrupa’da uygulanıyor. Ben Hollanda’yı daha çok inceledim. Hollanda’da, Almanya, yani aklınıza gelebilecek bütün ülkelerde Loduk’un üslubu uygulanıyor. C’est de Viola Loduk diyorlar Fransızca terim olarak. Bu bir Viola Loduk tarzı uygulamadır anlamında.
Türkiye bunu ıskalıyor diye düşünüyorum ben. Meslektaşlarımdan eleştiri alabilirim ama böyle bir 50 yıllık süreçte bu kadar kuvvetli bir ayağa kaldırma sürecinden sonra ellerinde hazır bir, oldukça mamur, ayakta bir mimari kültürel mirasları var.
Biz o süreci yaşamadık. Anadolu’nun yaşadığı savaşlar, deprem bölgesiyiz. O da önemli bir etken tabii ki.
Yani 1960-70’li yıllara geldiğimizde önceki yüzyıldan kalma ciddi tahrip olmuş, harap olmuş bir mirasla karşı karşıya geldik. Başka sosyolojik tespitler de yapılabilir. Kendi mirasımıza ne kadar sahip çıktığımızda su götürür bir konu.
O nedenle ben Loduk’un yaklaşımını bir şans olarak görüyorum. Bugün o tarzda bir restorasyon yapmaya kalkarsanız hemen eleştirilirsiniz. Böyle bir tutum var.
Evet. Söyle ki belki, demin söylediğimiz Fossati, belki Viola Loduk anlayışına daha yakındı. Bizans’ı tam aynı mı değil mi dert etmeyip böyle olurdu. Serra Yılmaz’ın bir repliği vardı ya, adamın tekini dövdürmek için senin hakkında şöyle şöyle dedi diyor. Sonra neyse bu dövmeye gidiyor. Çocuk da diyor ki anne demedi ki öyle bir şey. Demediyse de düşündü diyor. Yani düşünmüştür nasıl olsa diyor. O şekilde bir bahaneyle Viola Loduk’ta bu binaların herhalde böyle olması lazım.
Değilse de adamlar yapamamış diyor. Biz böylesini yapalım tam orta çağda nasıl yapacaksa ama buna karşılık bu kadar ilkeli boyito mesela Viola Loduk tam şey yapar yani onun arkasından gider en azından çok takdir ederek. Hatta ona eleştiriler gelir. Bize ne Fransızlardan diye doğru mudur hocam? Fransız dediğiniz Viola Loduk ise bize nedir diyor. Yani o derecede çok farklı bakışlar olmasına rağmen yapıyor. Ve işte en fazla en etkileyici o kule yıkılışı Notre Dame’da aslında zaten Viola Loduk’un canının eklediği bir şeydi. Sonuçta tahtada yok. Yok yok. Yok öyle bir şey. Yani vardıysa da işte çatıda galiba Viola Loduk’u yaptı. Öyle düşünmüştür. Hani olsa iyi olurdu diye düşündüğü için yapmıştı. Belki de vardır. Yapmadılarsa da eksik yaptı. Ondan sonra onu Belliq’i getirmiş.
Peki şimdi hangi? Viola Loduk yapılacak Notre Dame’den mesela yoksa daha eskisi mi yapılacak? Şimdi mesela geçen gün belgeselinde bununla ilgili neredeyse ağaçları bile aynı bölgenin ağaçlarından getiriyorlar. Aynı inşa yöntemiyle yapacaklarını falan projel edilmişler. Nasıl yapılacaklar mesela? Biz aynısını biz yapabiliyor muyuz? Bu parasal meseleden dolayı mı bazı restorasyonlar daha iyi bazıları daha kötü oluyor?
Hiç ilgisiz ama en azından biraz oynasın diye grafik 15’i koyayım. Libeskintin Yavru Dün Müzesi’ne. Bir hani en azından oradan da bir kenara gelmiş olalım. Hani bunun gibi tasarımlar bile yaptırdılar şu anda. Bakalım yok çok şükür değil. Orası Konya. Konya değil mi orası? Konya. Selçuklu Köşkü. Sonra dönebiliriz biraz. Konuşmak isterim onun hakkında.
Mesela o sizin dediğiniz gibi bir örtüdür. Çokta dönemi için yerinde de. Bakınız bu işte bir 18. yüzyıl yapısı ile yanına Libeskintin 2001 yılındaki pek de güzel oturan bir şeyi aslında bakarsanız. Bu neresi? Bu Berlin. Berlin. 16’yı da gösterirsek öbür taraftan cepheyi de görürüz. Şu anda hani tepeden gördük. Bakınız cephe de de baktığınız zaman şöyle bir ek olmuş oluyor cepheye. Şimdi bu tartışılıyor yani Notre Dame için de bu tartışılıyor.
Tamam zamanında bu yapılmış ama biz de 21. yüzyılın insanlarıyız mimarlarıyız deniyor. Benim açıkçası üzüldüğüm şeylerden bir tanesi. Biz hani hiçbir şey yapılmasıncı olmaya başlıyoruz ya tam eski nasılsa öyle yapılsın.
O da çok çok keyifli değil aslında en azından yani tasarım diye bir şeyin var olması gerekiyor. Mimarları yapının sadece ve sadece eski halini bulup restore etmekten sorumlu birey olarak yetiştirmekte açıkçası üzücü bir şey gibi geliyor. Sizin öğrettiğiniz bütün prensipler çok iyi bilsinler.
O prensipleri bildikten sonra ne olursa olsun restorasyon yapan mimarın da bir tasarımcı olduğu yani restorasyon yapıyor diye mimar olduğu gerçeğinin değişmemesi. Tabii unutulmaması gerekiyor ki hani restorasyonu bozabiliyoruz kaldırabiliyoruz demont edebiliyoruz mümkün olduğu kadar tabi geri çevrilir olursa yani açıkçası şunun çok korkunç bir karar olduğuna hükmedilirse bir gün kaldırırlar en fazlası ki ben taraftarım o başka mesele şimdi Notre Dame için de böyle bir şey deniyor yanan çatının yerine bir gerçekçiyiz. Gerçek 21. yüzyıl eki yapılır. 10 diyen de var 10 diyen de var. Tabii tabii. Ki hani canım çekiyor çekmiyor değil oraya bir gerçek 21. yüzyıl eki yapılsa eninde sonunda sahte. Fransa bunu yapıyorlar zaman zaman bazı yerlerde. Tabii tabii işte Louvre yaptıkları gibi yani o ki hani o bayağı aykırıydı bir de piramitçi tabi ki. Ayrıca o bayağı aykırı bulundu şimdi Louvre kadar ilgi çekiyor ve bir yandan da Louvre’un ayakta kalmasını sağlıyor çünkü Louvre’un giriş çıkışlarını falan kurtardı. Tabii. Müzenin bütün yükünü aldı. Çok da karşı çıkıldı. Başta muazzam karşı çıkıldı. Anormal karşı çıkmış.
Ama Fransa her şeye karşı çıkıyor zaten. Yani bakarsanız Pompidou merkezi yapılırken ona da karşı çıktılar. Bunun için bina falan. Covid de de karşı çıkıyorlar. Şimdi Twitter’da birileri yazmış ne Ayasofya’mış hala Ayasofya diyorsunuz diye. Biz de onlara inat bari yeni Ayasofya diyelim. Şimdi şöyle grafik 11’e bakacak olursak Ayasofya’nın işte 2. Ayasofya arkeolojik kazısı 1935’de yapıldığı biliniyor. Bu da eşiğinin yarısından kenarına kadar yani eşik bölgesinin ortada giriş bölgesinin yarısıdır. Öbür yarısı da kazılamamış. Yani simetrik tabii. Hani haklı olarak 1935’te hem hani anlıyorsunuz sağını görürseniz soluğunu da anlamış olabilirsiniz. Bu ne en eski Ayasofya mı? En eskisi hakkında pek bir fikrimiz yok. Bu 2. çünkü 2.yi de yok edip 1.yi ulaşma şansımız pek yok gibi görünüyor. Fakat artık aradan geçmiş 35’ten bugüne kadar biz hala İstanbul’un en orta yerindeki Ayasofya’yı biraz daha kazıp onu çağdaş bir ziyaretçi düzenliyelim. Şu anda bir hendek var ve içine işte su geliyor kar geliyor her bir şey oluyor. Yarım yamalak parçaları oraya yetiştirmişiz. Onun yerine gerçek anlamda Ayasofya’nın bütün ağrısını kazıp öğrenip bir de bunu tasarlamak bir ziyaretçi yönetimi. Ama kazarken kimini neler çıkarırdı? En iyi şey onun için kazılıyor. Zaten arkeolojisi yapılıyor. Yani 1935 yılında yapılmış bir açma bu aslında. Bir sadece bir inceleme çalışması. Onun yerine gerçek bir kazı. Ve mimar biz öğrencilerle bir Instagram programında sohbet ediyorduk. Sordukları sorulardan sonra ben biraz kızdım çocuklara dedim ki yani bugün biz ne katabiliriz diye niye kız sormuyorsunuz? O kadar korkutulmuş ki tarihi esere. Tabii ki kat çıkmaya kalkışırlar size pek memnun olmayız.
Zaten bu tarihler de yapılmaması lazım Ayasofya turistler üst katakolar. Ama modern bir yorumla korumakta bir üslu budur. Niye olmasın sökülebilecek bir şey. Yapılabilir tabii ki. Reversible dediğimiz değil mi? Tabii are reversible evet geri döndürülür. Ama bunun da dışında ihtiyaç daha farklı. Yani gerçekten bu şeyleri görüp algılamak gerekiyor. Ayasofya’da 6. yüzyıldan sonra bir daha kimsenin onları o eski eserleri görüp algılaması gerekmemişti.
Artık gerekiyor 21. yüzyılın ihtiyacına göre. Tahrip de etmeden ziyaretçinin bunu algılayabilmesini sağlamanın hiçbir sakıncası olmadığını düşünüyorum. Yani tasarlanacak, eklenecek doğal olarak. Hani en kıymetli noktalara ağır zarar verilmeyecek. Tabii ki orjinal kabartmalı mimari plastiğin üstüne bir şey sokmayacaksınız doğal olarak. Ama kenarına gerekirse bir köprü de yapacaksınız. Bunların hepsi pek ala da olabilecek.
Şey yapıldı işte, Yerebatan sanıcının içinde. Tabii tabii. Ve geçen gün ziyaret… Restor deyip çirkin şerideler içinde var. Orada bir fotoğraf köşesi yapmışlar gördünüz mü orayı? O gitti şu anda kapalı. Şu anda ziyarete kapalı. Restore ediliyor ve hani baya gayretli bir restore. Geçen Perşembe günü galiba ziyarete gittim. Şanteyi ziyaret ettim. Çok sevindim şanteyi ziyaret etmiş olmaktan. Dediğim gibi yani istiyorum ki başkaları da ziyaret edebilirsin. Orası belediyenin midir? Götür bakalım. Belediyenin suyla ilgili bütün binalar belediyeye aittir. Şimdi şerefiye sarnıcını mesela bir ses ışık gösterisi haline getirdiler. O da tartışılır. Dediğimiz gibi bir de müşterinin kararı. Yani restorasyon sadece müellifin kararıyla yapılan bir şey değil. İşte müşteri tamamlayacaksın diyorsa da eninde sonunda kurulda bunu onaylıyorsa. Mesela ben olsam o dandanları yapmayabilirdim belki Süngerbob kalesinde değil mi? Olabilir. Birazını bırakırdık belki şurada dandan var diye.
Üç tane çıkıntı yapardık da tamamını belki ok atmamız gerekmiyor. Ateşten korunmamız gerekmiyor. Denizi gözlemeyeceksiniz. Peki bu bahsettiğimiz hiçbir tanesi aslında arkeolojik mimari sınavına giriyor mu Kutgun Hocam? Girmiyor. Yani yaşayan bina kapsında. Oradaki arkeolojik restorasyonun farkı nedir? Evet, slide ile de gidebiliriz o zaman. Bende de güzel slide vardı da. Grafik 7’i gösterin.
Grafik 7’i bir yürüme verelim. Bu benim kendi çektiğim fotoğraf. Bakalım ne düşüneceksin? Ben bir yandan soruyu cevaplayayım. Arkeolojik restorasyon daha önce konuştuklarımızdan farklılaşıyor. İlke bence ve uluslararası ilkelerin de böyle dile getirdiğini söyleyebilirim. Daha fazla bozulmasını önleyici müdahaleyi yapmak. Seyir izleyici ziyaretçi konforunu sağlamaktan ibaret yani çok ana hatlarıyla.
Peki mesela Yunanistan’da akropolide yapılan bu mu? Onlar bayağı yine akropolide yapılan gibi geliyorlar. Orada bir konu var evet. Yani o kadar yüksek prezizyonla taşları bütünleme filan bende gördüğümde açıkçası şok oldum. Fena garip geldi. Ünik bir durum diye değerlendiriyorum ben onu. Yani onu Türkiye’de yapmaya kalksanız tefekorlar sizi düşüncesindeyim. Ama çok ünik bir yapı, bambaşka koşulları var.
Ama Sedat hocadan sonra yine söz düşerse örneklerle de söyleyebilirim. Türkiye’de arkeolojik restorasyonda ipin ucunu bir miktar kaçırdığımızı ve hızlıca toparlanmamız gerektiğini getirmek isterim. Ne demek? Kopya çektim diyelerinden anladım. Turizme de karıştıracak laf. Ben içinden oraya gideyim. Sedat hocaya sözü bırakmadan hemen laf ortada kalmasın çok ağır rekonstriksiyonlar yapılıyor ki 1964 Venedik Tüzü ki bu alanın temel belgesidir. Bunun doğru olmadığını çok net söylüyor. Arkeolojik alanda rekonstriksiyon dan apriori uzak duracaksınız diyor.
Biz bunun şu anda onun tam tersini Türkiye uzunca bir dönemdir yapmamız. Aspendos yapılan o mudur? Aspendos da hayır orada bütünleme var. Birkaç slide var gösterebilirim. Sözünü almayayım ama. Yok hocama şunu soracağım da onun için diye koydum. Bakınız Alacayoyuk’ta 3. bin yıl minattan önce Kral Mezarları orada amcalar var ya ne yapıyorlar görünüyor mu bilmiyorum ekranda küçük görünüyor şu anda. Evet.
Bir tarafa bakarsanız daha rahat göreceksiniz Kutgun hocam orada kilitli parke düşüyorlar. Yapma ya. Tabii tabii kilitli park yok hem de kilitli parkı da kafalarına göre bir noktadan başlamış da yamuk yamuk görüyorsunuz yani herhangi bir… Etrafını kilitli parka mı çeviriyorlar? Evet ama ucundan başlamış it bile çekmemiş yani düz bile gitmiyor gayet yamuk bir şekilde. Tesadüfen ben o gün oradaydım bakanlığa ulaşma fırsatım oldu bu fotoğrafı. Ve tabii yani belli ki hani kontrol düşü bir hadise orada Allah bilir otoparkın şeyleri görevlileri yanlışlıkla oraya döşemekleri gerektiğini düşünmüşler ama. Bu Alacayoyuk mu burası? Evet Alacayoyuk’taki 3. bin yıl evet evet 3. bin yılın mezarlığı Kral Mezarları hani şeyler var ya. Koca Kral Mezarına girdi topraktan gelmesi falan. O gündür hitit güneşi filan dediğimiz şeyden çıktığı yerden bahsediyoruz ve kilitli parkı döşüyorlar çok şükür o gün yani grupla beraberdim ben turistlerle beraber.
Turistler zaten çığlık atmaya başladılar hani ne oluyor diye hani onlar sayfasın. Bazı yerler vardı ki gidip görmemeniz sizin lehinizedir. Görmemiş olduğum için kendimi mutlu hissettirdim. Şimdi isterseniz sizin o ağır rekonstruksiyonlardan önce bir hafif rekonstruksiyon olarak ben 14 numarayı bir isteyeyim. O iyi bir çalışma aslında çünkü Bergama’daki Trajan Ustap’ına ki o bile şöyle tartışılmıştı zamanında. Bergama aslında öze itibarıyla bir helenistik kent olma özelliği yani Roma öncesi kent olma özelliğini taşıyor. Öyle mermer olan zaten tek burası var onun dışında kendi yerel taşı var çok daha güzel bir doku. Tabii ki çok yüksek binalar söz konusu olmayacaktı bundan eminiz ve bu 1990 civarıdır galiba bu tartışmanın yapıldığı zaman. Biz onu öğrenci olarak hani takip ediyorduk.
Acaba Bergama’nın asıl özelliği olan helenistik dokudan bir şeyler seçip elden geldiği kadar onlarla ilgilenmek yerine pırıl pırıl beyaz mermerlerle bir şeyleri ayağa dikmek yerinde midir değil midir tartışması yapılıyordu ki. O ne kadar tatlı tartışmaymış ne kadar hani naif tartışmaymış gerçekten. Ondan sonra işte başımıza neler gelmeye başladı ve bakın burada mesela turizm baskısı var burada.
Yani şunu da söyleyelim mesela bazı kez burada yanlışlık yok diyebilirim. Bu iyi yapılmış bir başarılı çok başarılı bir uygulama. Kavram olarak acaba Bergama’ya bir şey yapılacaktıysa zaten her tarafta olan Roma tapınakları yerine çok ünik olan helenistik dokuya daha bir destek olarak bir şeyler mi yapılsaydı gibi bir naif tartışma vardı. Yoksa burada kararı Trajanus tapınağının işte ayağı dikilmesi olduktan sonra çok doğru çok güzel yapıldığını söyleyebiliriz. Bunun ötesinde bu her şeye rağmen aslında bakarsanız yani bir anastilosis çalışması anastilosis o kadar korkunç bir şey değil yani yere yatmış sütünün oradaki olduğunu biliyorsunuz onu oraya dikmek korkunç bir şey. Hefeste olduğu gibi.
Hefeste biraz bazı noktalarda hani gereğinden fazla özellikle erken dönemlerde şu anda yapılan değil de çok ağır çimento kullanımıyla hani zarar verici hani yüzde 98 çimento iki tane tepede parça mermer olan şeyler var hani onları yapmasalar olurdu. Bugün olsa yapmazdık bugün olsa yapılmazdı diyoruz ama şunu da söyleyeyim ağır turizm baskısı var. Turizm baskısı mutlaka bir şeyleri şöyle anlayacağımız şekilde görelim yani iletişim yapmak yerine.
İnşa edelim şeklinde bir turizm baskısı oluyor. Mesela Perge’de çok başarılı bir şey sütün dikme çalışması yapıldı. Yerde sütün kalmayana kadar kampanya olur onun bir zararı yoktur yani yerde dursun illa yattığı yerde diye bir kural yok. Fakat mesela şu var tiyatrolarda da aynı şey var Aspendos’u döneceğim dedi hocam ama Aspendos’un iyi tarafı zaten ayakta olan bir tiyatro olması.
Bugün gerçekten Roma kentlerini keşfetmek için didikli didikli her yerde bir tiyatro bulup o tiyatroyu önce kazıp sonra tamamlamamız gerekiyor mu? Arkeoloji Bili’me bununla bir şey kazanıyor mu? Birinci tiyatroyu tekrardan ördüğümüz zaman ve orada başka yerde yapabileceğimiz bir gösteriyi yaptığımız zaman boyumuz büyüyecek milleri tartışmak lazım. Bazı tiyatrosu olmayan kentlerde mesela böyle idare eden falan mülki amirlerden bir tiyatro bulunur da şunu yapın.
Bunu yapın baskısının olduğunu bile biliyoruz kazıları o derece hani birazcık hani öyle bir baskı var o baskı galiba yersiz yani restorasyon anlayışıyla kültür varlığını kazanmayı anlamayı, görmeyi, benimsemeyi, yaşamayı hani seçme kulvarından biraz farklı tarafa gidiyor gibi geliyor. Ben herhalde Apollo’ları filan göstereceksiniz diye o Beyaz Cümen sonucu. İsmini anmadan mı anlatsam diye düşünüyordum. Ben adla bir söyleyi verdim çünkü kope çekmiştik. Son söylediğinizden yola çekeyim ve onun ismini vermeyin bir ilin içerisindeki üniversite il sınırlarında yer alan Odeon’u senatobinası olarak üniversitenin senatosu değil. Üniversite senatobinası. Evet üniversite o amaçla kullanmak üzere restore edilmesini istemiş. Yani üzerinde örtelim filan. Bugüne kadar şükür ki yapılmadı. Var mı fotoğraf evinde?
Bu bir sevindirici durum. İsterseniz Aspendos’a bakalım. Sözlü olarak dile getirmiştik. Grafik 37. 37 arkadaşlar. Grafik 37’i görelim. Sonra daha kuvvetli yeniden inşaalara gidebiliriz. Aspendos. Bir tane daha olacak. Onun numarası çok da önemli.
Grafik 36’ymiş. Beyaz renk olarak ayırt edebiliyorsunuz orada. Bu zaten Sedat hocanın dediği gibi ayakta olan kullanılan çeşitli etkinliklere sahne olan bir yer. Arkada çok kısmen görüyoruz ama sarı taş bölümler var. Daha önceki dönemin restorasyon izleri de var ki ben onları çok başarılı addediyorum. Deneysel kısmi ayağa kaldırmalar var. Burada o beyaz noktalar izleyicimiz, seyircimiz kolaylıkla anlayacaktır. Çok hasarlı insanların ziyaret ederken veya bir etkinliği izlerken ayağının takılıp düşebileceği kovuklar olarak düşünün. Oralara özgün ocaktan getirilmiş yeni taşlar konmuş. Dediğim gibi lafı uzatmayayım.
Bunlar biraz işlenseydi, üzerinde gerekli dokular oluşturulsaydı bu kadar eleştiriyi de almayacaktı. Hemen grafik 18’i rica edeyim. Arkasından da 17’i. Evet, bu önceki hali bir Odeon değil mi hocam? Burası neresi?
Burası Patara. Pardon, bu Letheon burası. Küçük toplantı salonu. Yani aradaki farkı, on farkı bulun desem herhalde hiç kimse çok zorlanmayacaktır. Benim demeyeyim yani uluslararası ilkelere göre böyle bir şeyin yapılmamış olması gerekirdi. Anastilosist dedi Sedat Hoca belki izleyici için. Peki buna kim izin vermiş ve nasıl yapılmış? Şimdi burada Patara’yı andım Havva Hoca bana da kızabilir Kazı başkanı ama açıklamada bulunayım. Buraya özgü bir tutum değil. Bütün Türkiye’de şu anda arkeolojik alanlarda bu tutum yaygın bir şekilde uygulanıyor. Bütün Kazı başkanları buna benzer uygulamalar yapmaya gayret ediyorlar. Niye?
Çünkü başkanlığı başvuramıyor, başarıyor, başvuramıyor. Anladığım kadarıyla bakanlığın böyle bir eğilim var. Yani daha çok restorasyon veya tırnak içinde restorasyon, daha çok rekonstruksiyon. Niye? Yine Sedat Hoca’nın dediği gibi. İhale olsun, para harcansın, para gelsin, abartma olsun. Ben o kadar kötü niyetli değilim. Ziyaretçiye ayakta daha çok bina sunma arzuları var diye şimdi mi olasın?
Ben bunu görürüm. Ben giderim şu da Harbiye Cemil Topuzlu’ya giderim. Aynısı yani. Ne gerek öyle gitmemek? Bence bilinçli, belli bir kültür düzeyine varmış. İzleyici bundan zaten memnun kalmayacaktır. Bundan turist memnun kalıyor mu bunu görürüz? Hayır. Turistler çok memnun kalmıyorlar. Yani biz anlatıyoruz evelallah. Zaten götürdüğümüz turistleri bilgilendiriyoruz. Onların daha iyi bilgilenmesi için ayrıca bir iki küçük görsel malzeme eklenebilir. Boytado diyor ya aynı şey. Yani yaz diyor, çiz diyor.
Bir de şeyler de var artık. Telefonuna videosu gelir bilmem ne o, şöyleydi, böyleydi diye bir canlandırma. 19-20 devam edebiliriz aynı yapının. Bence vahim bir durum. Dile getirmekten üzüntü duyuyorum ama tekrarlıyorum. Buraya özgü bir şey değil bu. Bütün Türkiye’de böyle bir gayret var. Belki Patara en ileri de olabilir onu bilemiyorum. Yani gayet güzel bir toplantı binanız, bir senatobültereyon binanız oluşuyor. Yani bence bu yapılmamalıydı. Hele yabancı turist bunu kesinlikle yutmaz, yemez. Yani kendi halkımız da bunu rahatlıkla algılayabilir diye düşünüyorum.
Yani bu para başka hayırlı işlere harcansa daha doğru olabilir. Grafik… Demir hocam anastilosisi anlamamış olabilir dinleyici demiştiniz. Ben galiba yerde yatan sütunları hani dikmek yerine koymak gibi çok kısaca ifade etmiştim. Aslında o demek yani dikmek sütunu dikmek demek açıkçası başka bir şey değil. Dediğim gibi ben ona karşı değilim ısrarla. O mesela hoşa giden bir ifade.
Çünkü gerçekten o sütunu ne yapacağız ki biz müzeye mi getirip sergileceğiz? Yerde yatmasına da çok büyük bir katkısı yok bize açıkçası. Hatta bazı sağlamlaştırıcı müdahaleyle bile olur. Yani en sonunda bu Mona Lisa değil bu. Hani ekstradan bir şeylerle strukturunu kuvvetlendirebilirsiniz. Devrilmeyecek hale getirebilirsiniz. Yani onlardan herhangi bir sorun olmaz. Yani hem güzel oluyor hem hani gerçekten de bir katkıda bulunmuş oluyorsunuz.
Üzmeyen rekonstruksiyonlar bu ağır inşaatlardan çok daha fazla takdir ediliyor. Pelgi örneğini onun için verdim. Pelgi gerçekten hoşa gidiyor. Yani bir sütun mezarlığı görmekten… Ama Pelgi çok perişan bir hadisiydi. Her şey yerde böyle saçılmış vaziyetteydi. Bunun biraz kendine gelmesi iyi bir şey. Tabii tabii yani bulunan şeylerin en azından zararsız, zahmetsiz. Onun için kampanyalar yapıldı biliyorsunuz bir sütun sendik vesaire diye. Enteresan ve verimli olmuştu gerçekten de.
Sonrasını fakat hakikaten yani inşaat belki de bazı turistler seviyor. Bilmiyorum hani bazı ülkelerden gelen turistler. Bazen aklıma da geliyor hani şöyle iki tane stütü feda etsek… Venedik Tüzü’ne de bir şey söylemeyin, haberleri olma. Birebir aynı sını mı yapsak? Evet, şöyle çatıları matları hepsini koyalım. Ona göre… Evet, grafik 14’ü. Duydular zaten. Onu görebilir miyiz grafik 14?
Anastilosis hocamızın da tanımladığı gibi alanda bulunan taşların, yapı elemanlarının… Araya çok düşük yüzde de yeni malzeme katılarak, katılabilir, hiç katılmaz değil, ayağa kaldırılması anlamına geliyor. Bu yüzde ne olabilir? Yüzde 20. Biraz zorlayın. Yüzde 30.
Bu daha da artıyorsa artık o anastilosis değil, başka bir şeydir. Bu başka bir şey olmuş mesela galiba. Burada evet, çok rahat sanıyorum ki, ayırt edilebiliyor. Yani Anıt’ın üzerindeki özgün taşların ben diyeyim yüzde 5, siz deyin yüzde 10 gibi bir oranı var. Yani böyle bir şeyin anastilosis değil, bir rekonstruksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Yani arkeolojik bir alanda olması doğru değil. Bir de arkeolojik alanda şöyle de bir rahatsızlık yaratıyor. Genellikle yatay bir düzenleme ile karşılaşırız. Birden bir yapı patrik diye dikiliyor. Bütün havayı bozuyor orada, görüntüyü zedeliyor diyebiliriz. Bizim arkeoloji müzesinde de Asos Atena’nın frizileri öyledir ya, en tepeye kadar tapınak tümüyle yeniden inşa edilmiştir. Yukarıda 3 tane friz parçası da orijinaldi arkeolojik müzesinde. İçinde de öyle bir mesela. Hani rekonstruksiyon gerekli miydi, yoksa telden çıtadan bir şey yapılıp oraya o yüksekliğe konulabilir miydi? O bir teşhir çünkü aslında bakarsanız. Ama mesela Aynısını şey de yapmış, Yunanlılar da Atena müzesinde yapmışlar çok benzer şeyleri. Niye acaba bilmiyorum. Ya deneysel olarak bir iki yerde yapılabilir belki böyle bir şeyler de ama… Heyva, hocanın da kulağına sıkıntı yok.
Ben şöyle diyorum, yine kendimi de tutamıyorum aslında. Sanki müteahhit olmak istemişler de denk düşmemiş gibi bir arkeoloji beni bana çok kızacaklar. Ama kızsınlar, bence bir dur demek lazım buna. Yanlış bir yolda, tabi bakanlık da bu konuda gerekli önlemleri almalı. Bir frene basmak gerekiyor diye düşünüyorum. Aslında bakarsanız, eski örnekleri unuttuk belki ama Asos Atena’da bile belki gereğinden fazla filizler çıkartılmıştı. Aynı şekilde Bodrum tiyatrosunu, mühendis mimar arkeolog çalışmaları, önceleri de öyle örnekler veriyordu. O örnekler daha benim sener oldu demek lazım. Asos’ta ciddi bir etonarmaya kullanımı da varmış.
Filizleri falan çıkıyordu dediğim o idi. Yenilenme sürecinde yani ne yapılacağı da belli değil. Apollo’nun tapınağını sözlediniz isterseniz bakalım. Bakalım bir. Kışkırttım tabi öyle olur. 38, 39, 40 gibi görüyoruz anlayam. Biraz da Tekfur konuşuruz isterseniz sonra bende var. Konya’daki şeyi unuttuk. Bir de esas soracağın bir şey var, onu birazdan sorayım. Tekfuru size bırakırım. Tekfur’da fotoğrafı var o yüzden aklıma geldi. Bu medyadan bulduğum bir fotoğraf. Yani burada kamyonun oraya çıkmış olmasının bir zararı olmayabilir. Bilmiyorum. Yani belki de var. O konuda bilmiyorum. Ama şansımızı denemesek olurdu. Daha iyi olabilirdi. Yani döküm basamaklar. Çanakkale Apollo’nun tapınağı bu. Simeon Teos. Teos değil mi hocam? Yanlış söylemeyeyim. Yani döküm basamaklar yapılıyor. Bu bitmiş hali. Zaman içerisinde bir patina kazanıp… Belki biraz daha iyi hale gelebilir….algılanması düşebilir, iyi olabilir. Ama gerek var mıydı böyle bir şeyi yapmaya? Yani bir harabe esteti dediğimiz kavram var. Aslında harap haliyle görmek daha güzel. Yani harabe esteti daha çok beyni toplayan bir yaklaşım. Burada önemli olan ziyaretçi ayağa takılıp düşmesin. Yukarıdan kafasına bir taş düşmesin. Bunu sağladıktan sonra iç mesele. Yani illa çok bir şey yapmak istiyorsan… Aynısından bir tane minyatüründen yana bir tane yap de ki… Kardeşim bu sağlamken böyle bir şey diye göster. Daha doğru değil mi? Şimdi Bruno Zevi’nin hep tekrar ettiğin bir lafı var. Antik Roma romantik ancak yıkılınca olur diyor. Yani yoksa feci bir mimarlıktır. Sadece seni ezmeye çalışan bir mimarlıktır diyor. Bırak yıkılmış hale. Üzerinde çayır çimen olacak. Biraz da kedi gezecek. O zaman görmeye tahammül edilir bir şey oluyor. Yoksa çok aslında tahakküm kuran bir mimarliktir. Eleştirilerin bir kısmı da tam o noktadan geliyor. O estetik duygu kayboluyor restore edildiğinde. Ve belki ömrümüz boyunca 20 yıl 30 yıl onu harap görmeye alışmışız. Öyle bütünlenmiş olarak gördüğümüzde ya bu olmadı diye düşünebiliyoruz. Şu Konya’daki şeye gelelim mi tekrar? Gelelim, hayır hayır.
Şimdiden çayırdan bir şey söyleyeyim mi? Sen söyle o da fotoğraf olsun. 22-23. Aslında bakarsanız Grafik 18’de vardı. O arada onu da göstere durayım ben. Grafik 18’deki ikinci kitap Mesela Giacomo Boni’nin kitabıydı o da. O da 1912’de. Adam 1912’de oturuyor. Ve Roma’da forumu hem arkeolog hem mimar sonra senatör olacak. Çok mühim bir isim. İşte Flora Palatina. Arkeolojinin Flora’sının kitabını yazıyor.
Ve burada ya diyor şöyle biraz çayır çimen yapın. Huzurlu bir şey yapın. Hani o bir şey katacak diyor. Ne lüzumsuz ağaçlandırma yapın. Hatta hangi ağaçla işte Rubini yap, Seodo Akasya’yı sakın koymayın de işte köküyle zarar verecek. Ki mesela onları da tartışabiliriz. Hani her restorasyonda ağaç katliamı vesaire diyorlar ya. Aslında bakarsanız ağaç katliamı bazen de doğru oluyor restorasyonlarda. Yani bir alt yapıyı patlatacak bir şey varsa tarihi esere zarar verecek olan şeylerse.
Önce yani romantizm Roma’da çalışılıyor ediliyor ve gerçekten de bugün yapacağımız ziyaretin aslında turizm baskısı ise o yönde olması gerektiğini düşünüyorum. Huzur versin gezilecek olan şeyler daha sonra anlatırız nasıl olsa. Anlaşılır. Bir sorun olmaz yani güzelliğin anlaşılmasına. Konya’yı tekrar verir mi? 22-23’te evet. Ben bir şey daha sokuyum araya Konya’yı göremeden. Yok yok ciddi değil. Konya’yı görelim.
Gez dünyayı görmek için bir de inişimiz vardı. Benim hiç sempatiyle yaklaşamadığım bir şey yani bir görüntü bu. İsa Paşa’ya döneyim mesela ben o bina için yazdığım raporda şöyle bir final cümlesi kullandım. Ekonomik ömrü bitene kadar durabilir. Yani her şey çünkü yasaya yönetmeliyse şuna buna yakın herkes tüm aktörler yetkin aktörler. Ama bir zevk farkılaşma beğeni farkılaşması diyelim. Ama Konya’da bu Selçuklu köşkü kalıntısı için yapılan uygulamayı yutamıyorum ben. Bundan hiçbir şekilde haz alamıyorum. İlk gördüğümde de herhalde geçici bir uygulama. İşte inşaat iskelesine bir şeyleri asmışlar. Neleri asmışlar acaba diye düşündüm. 34’e pardon 24’e geçersek eski halini göreceğiz. Bir ara zaten ekrandan geçti. Sanıyorum 60’lı yıllarda Abdullah Kurhan çok kıymetli bir rahmetli olmuş profesörümüz. Onun tasarladığı dönemin koşulları içerisinde koruyucu betonarmî bir yapı. Bence bu yapıyı iyileştirseler su almış tabi dekompoze olmuş harcı bozulmuş demiri paslanmış.
Çok daha iyi bir iş yapmış olurlardı. Bunu kaldırma kararı almışlar galiba bir de yarışma düzenlemişler. O mu kazanmış? O kazanmış. Ben bunu… Diğerlerini merak ettin ya da cüreyi merak ettin. Bunu kabullenemiyorum. Bir geri adım atılıp tekrar farklı bir şey yapılması lazım. Tümüyle camdan bir yapı bile olabilir. Yani Arap haçisi yaptılar Roma’da. Arap haçisi sığdırabiliyorsanız bunu haydi haydi sığdırırsınız. Dışarıdan görünmesi de şart değil aslında bakarsanız. O arada aklıma bir şey geldi. Esma Sultan Yalıs’ın duyduğunuzda, nasılsa Konya’ya geçti artık konuşabiliyor muyuz? Evet. Şöyle ki Esma Sultanın dışında değil hocam içinde. Esma Sultan Yalısı aslında bütün yağmura çamura açık. Öyle mi? Sadece içindekiler kapalı. Yani o camdan zarf içeride. Ve yani o da mesela tartışılabilecek bir uygulama şundan ötürü. 75’te yandı o biliyorsunuz. Yani yandığı günü ölümsüzleştirmiş olduk. Yani yapılması gereken müdahale ne güzel yandı aman yandığı gün gibi kalsın mı demekti. Yoksa zaten çizimleri vesairesi yani tanıdığımız bir yapı. Fotoğrafları duruyor. O yüzden onu pekala daha iyi bir müdahaleye, daha tamamlayıcı bir müdahale pekala yapılabilirdi. Diye düşünüyorum mesela orda orayı bir hani etkinlik merkezi haline getirmemiz ve ölümsüzleştirmemiz yangın anı gerekiyor muydu? Sanırım uzun uzun tartışılabilirsin. Demin dediğim gibi hocam ekonomik ömrü sona erdiğinde restasyona uygun olarak yerden ayağa kaldırılması düşünülebilirim. Neyin ekonomik ömrü? İçindeki cam, kütücüm. Tabi ki. Şimdi size bu turizm… Şimdi size bir rektem arası ver sen. Ne bi sorulmuş. Konu neydi?
Turizm baskısının hani daha olumlu örneklerinden. Olur demen şeye gelmiştim. Korumamız gereken tek şey eserler değil, bir de kentler de var. Kenti mahvettikten sonra eseri korumuşuz ne olur. Kayseri örneği var mesela. Eski Kayseri, yeni Kayseri. Ama o ne güzel, modern bir şey. Peki eski Kayseri nerede? Vallahi bilmiyoruz. Kayboldu ortadan. Durumu var. Bir rektem arası verin.
Hem onu konuşalım, hem de sizin bu olumlu turizm baskısını konuşalım. Of, programın sonuna göre çok sıklı örgüler kendisine program. Kutbin Hocam, siz bir şey söyleyeceksiniz. Onu hızla söylerseniz. Bir iki örnek diye. Tamam olur tabi.
Grafik 30 diyelim. Grafik 30. 30, 30. Ben şimdi ne olduğunu söyleyeyim. Benim grafik 30’um. Sedat Bornovalı grafik 30. Yanlış 30 oldu. Yanlış geldi. Bakınız ne güzel, Letçe’den bu. İtalya’dan bir örnek. Çizmenin tam topuğundan ve gruplar. Bir yandan restorasyon sürdü. Bir yandan geziliyor. Ve normal şartlarda göremeyecekleri şeyleri görüyorlar. Ve herkese bayatlar. Çok daha yukarıda. Tabi ki takacaklar baratları. Bir yuroyu da barat satarsız ayrıca.
Bir yuroyu barat satarsınız. On euroyu oraya çıkartırsınız zaten. Ve benim deneyimim, bunun yapıldığı yerlerde normal giriş ücretinden çok daha fazla ücret vermeye hazır ziyaretçiler. Çok büyük memnuniyetle de. İşte rehberler öncesinde eğitiliyor. Ona göre de gayet güvenlikli şekilde ziyaret yapılabiliyor. Şimdi grafik 20’ye de gelin.
Çok hızlı dendiği için ben de sözünü çalmayayım. Bakınız Mikel Angelou’nun Bandini Pietas’ı çok önemli eserle tamamlayamadığı bir eser. Florence’da da bulunuyor şu anda. Ve Covid sırasında kapalıydı. Restorasyon çok uzun sürüyor. Ve yine aynı şekilde rehberli gruplar geliyor. O restorasyon yapılırken rahatsız etmek istedim.
Tabii şu anda görünmüyor ama bir cam var onun arkasından. Rahat rahat da restorasyon sürecine bütün kararlarını öğrenerek, malzemelerini öğrenerek, bilerek hayat hikayesini devam edebiliyorlar. Bu gelir getirici bir şey. Çok ciddi gelir getirici bir şey. Bu da herhalde Mikel Angelou’nun ikinci iyi Pietas’ıdır değil mi? Üçüncüdür. Bitemedi zavallı mı yani? Tabii Castello, Sport Zesco’daki de Milano’daki de Rondonini olan ve Bandini olan ama ne
olursa olsun San Pietro’daki kıyaslı zaten bu diğer ikisi. Bu zaten çok acılı dönem artık ölmek üzereyken yaptı ve tamamlayamadı. Hatta tahrip etmeye kalkıştı filan. Neyse bugünün konusu o değil. Başka o arada Mikel Angelou günü yaparız isterseniz. Restorasyon da gezmek de ayrı bir keyif. Ben de buna katılıyorum ama gerekli önlemleri almak, ona göre eğitim verme kaydetileti rehberleri.
Mesela derdim şu biz kentlerimizi koruyamıyoruz yani bırak tarihi eseri korumayı. Çok önemli tarihi kentler işte İstanbul mesela İlvar Hoca bununla ilgili yıllardır yırtılır. Kayseri çok canlı bir örnek. Yeni modern bir Kayseri oldu ama eski klasik bildiğimiz Kayseri yok oldu gitti ortadan. Orada ne yapmak lazım? Ne yapılıyor orada? Neredeyiz? Tam bamm teline geldik belki de son beş ya da hatta üç dakika da olsa ama yine de geldiğimiz için memnunum. Şimdi restorasyonu ele aldık. Türkiye’de ciddi bir restorasyon konusunda mimari koruma konusunda bilgi birikimi var. Örgütler var, idare var tüm boyutlarıyla teknik personel var. Hatalar oluyorsa da bunlar düzeltilmeyecek hatalar değil. Hatalı yapılmış bir restorasyon. Düzeltilebilir ama bizim asıl konumuzun yerleşim ölçeğinde koruma olması lazım. Bu hem kırsal alanları içeriyor hem kent ölçeğini içeriyor. Kasabası kenti şeklinde söyleyelim. Bu konuda oldukça gerideyiz. Uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen ne yazık ki bütün gayretlere rağmen daha yapılacak çok şey var. Bir yandan da aslında ipin ucunun kaçtığını söyleyebiliriz. Kırsaldan başlayarak halkın çok büyük bölümü artık kentte yaşıyor ki bu bir karşılıkla
etkileşim gerekli modellerin geliştirilmesi gerekiyor. Kırrı nasıl koruyacağız? Kırdan kastım köyler nasıl koruyacağız? Kenti nasıl kentteki mimari mirası yerleşimi nasıl koruyacağız? Bu konunun suratle düşünülmesi gerekiyor. Düşünülüyormuş gibi gözüküyor ama aslında düşünülmücü kanaatinde değilim ben.
Yasamız var yönetmeliğimiz var örgütlerimiz var ama biraz düşünüyormuş gibi yapıp bir şey yapılmadığı kanaatindeyim ben. Kırdan başlayalım. Köyler terk ediliyor. Köylerde de çok ciddi bir değerli miras var. Anadolu’nun hangi iline gitseniz hangi coğrafyasına gitseniz geleneksel anlamda biçimlenmiş
ahırından konutuna samanlığına varana kadar bir anlam ifade eden bir kültürün yansımasını oluşturan bir mimar orada terk edilmiş olarak duruyor. Belki yaz aylarında üç beş ailenin geldiği kış aylarında kimsenin kalmadığı köyler var Anadolu’da. Sadece doğuda güneydoğuda da değil Batı Anadolu’da dahi böyle yerler var. O mirası kaybetme noktasındayız.
Bu insanlar büyük şehire geliyor. İstanbul başta olmak üzere. Onun yarattığı baskının negatif etkisini de büyük şehirlerde görüyoruz. Bugüne kadar parçacıl bir koruma yaklaşımı oda korumamayla sonuçlandı. İşte parsel bazında bir sokağa giriyorsunuz İstanbul’da veya İzmir’de Ankara’da
hakkınıza neresi geliyorsa 10 tane yapı var 8’i betonarme apartman ikisi hadi bilemedin üçü kültür varlığı niteliğinde bey pazarı iyi bir örnektir. Bu şekilde ne bileyim Kaslamonu biraz daha iyi bey pazarı iyi çeşitli iyi olumlu örnekler verebiliriz. Onları da kaybetmeden bu operasyonu bir an önce artık bakanlığımızı sağlarken esik kent dokusunu unutmamak unutuldu aslında kentleşirken kırsaldaki varlığı unutmamak evet yani insanlar yaşamıyor artık ve o kadar kıymetli köyler var ki ülkemizde her yörede her bölgede çok kıymetli dokular var kimse yaşamadığı için kısa sürede çökme noktasına geliyor.
Kent ölçeğine geldiğimizde de yani bütünlüğünü koruyan bey pazarı gibi örnekler var ama çok fazla değil Safranbolu belki. Cumalı kızık Bunları sayabiliriz ki orada da suni pek çok uygulamalar var. Yaşadığımız kent İstanbul üzerinden gidersek bu ben öğrencilerime sit koruma projesi yaptıracak yer bulamaz hale ben değil tüm meslektaşlarım.
Bir semtte gönderiyoruz 80’li yıllarda iyi korunmuş olduğunu düşündüğümüz dediğim gibi yüzde 20’si 30’u kültür varlığı yapı düzeyine inmiş halde görüyoruz. Devlet diye bakıyoruz biz bu konu uzmanları olarak neyi koruyacağına artık karar vermeliyiz. Koruyacaksa korusun korumayacaksa da koruyormuş gibi yapmasın gibi bir düşünceyi dile getirmek istiyorum. Konuşamak çok konu var aslında belki bir gün bir daha bunu alırız İstanbul’un surları yeniden onarılıyor. Nalan döneminde onarılmıştı onarım mıydı rekonstruksiyon muydu yoksa üstüne kaplama yapılmıştı falan böyle bir sürü mesele var bir gün tekrar konuşuruz bu kentlerdeki komik heykellerimiz var mesela onlar da bir gün de eee el alırız. Hocam sevgili Kutkin ne hocam diyorum 50’li arkadaşım çok teşekkürler sağ ol iyi ki varsın. Serdoca HMS’ye de her davet ettiğimizde işi bile bırakıp gelip de okullarını aydınlatıyorsunuz. Sağ olun var olun. Değerliciler restorasyon meselesini konuştuk tarihe sahip çıkma tarihi yaşatma nasıl olmalı bazen yanlış görüntülerimiz doğru doğru görüntülerimiz yanlış olabiliyor. Ona değindi ki inşallah bundan sonra daha iyi bir gözle bakarsınız.
Bu konuda konuşacağımız bir mesele olarak herhalde dün iki haftalarda aylarda tekrar el alacağız.
Herkese iyi geceler tekrar görüşmek üzere hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir