"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ufuk Alkım Güven – Göçer Türkler ve Yerleşik Toplumlar – CS Özel (4)

Ufuk Alkım Güven – Göçer Türkler ve Yerleşik Toplumlar – CS Özel (4)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=34jP27EtsdY.

400 senelik bir tecrübe sahibi hem devlet hem ilmi, hem dini, hem ictimai hem ikisadi anlamda 400 yıllık bir geleneğe sahip olan bir coğrafyaya, bir dine, bir ne bileyim işte ictimai hayatın devam ettiği bir bölgeye göç ve bir topluk geliyor demek istiyorsun diye anladım ben. Evet. Şimdi şöyle, burada Türklerin hayata bakışlarından, devlete bakışlarından, insana bakışlarından meseleye yaklaşmak gerekiyor.
Bu iç sahip, dış sahip de o bölgenin siyasi, ikisadi, ictimai hayatı, İslam dünyasının genel olarak dediğim gibi siyasi, ictimai, ictimai hayatı buna değinmek lazım. Aslında bunlar iki şey geçmiş birbirinden kopuk şeyler değil ama anlaşılsın diye iki kısma ayırarak anlatmak daha doğru olur kanatındayım.
Şöyle söyleyeyim, ilk önce dıştan konuşalım. Şimdi Abbasiler malum 750’den itibaren hilafeti Bağdat merkezinde olarak kuruduktan sonra ciddi bir mesafe kat ediyorlar fakat bir yerden sonra tabii durmaya başlıyor. Toprak genişliyor. Horasan’da müstakil tevaif-i mülük olarak isimlendirebileceğimiz, işte Türkçe söylersek beylik olarak isimlendirebileceğimiz, emirlik olarak isimlendirebileceğimiz gruplar ortaya çıkıyor. Tahir ile Safhar’lar falan.
Tabii daha sonra bunlar hanedanlara dönüşüyorlar, büyük devletlere dönüşüyorlar. Mesela Samaniler kuruluyor, mesela Karahanlılar, mesela Gazzeleliler kuruluyor ve hilafetin giderek siyasi gücü azalmaya başlıyor. Ama o dini gücü hala hakim. Burada tabi bir layıklık olarak anlaşılmasın din siyaseti ayrıldı falan demek istemiyorum. O konjektürde değerlendirilebilecek bir şey.
Daha sonra daha büyük bir bela. Şii Büveyhiler geliyorlar Abbasii Halifesinin tasarlı tatlarını alıyorlar. Çok uzun bir süre Abbasii Halifesi Büveyhi emirlerinin emri altında hareket etmek mecburiyetinde kalıyor. Bir parçalanmışlık var, siyasi anlamda bir parçalanmışlık var. Bu siyasi parçalanmışlık ikisadi anlamda yansıyor. Ticaretle ciddi anlamda sekteye uğruyor.
Tabi ilmi anlamda öyle bir şey yok. Al neyse gidip gelebiliyorlar. Böyle bir durum var, bir parçalanmışlık var. Yani İslam dünyası birleştiricinin süre aç. Bunu bekliyor, halk bunu bekliyor. İçe döndüğümüz zaman dediğim gibi Türklerin bakışı yani devlete, insana bakışı, coğrafya bakışı burada çok önemli.
Şunu söyleyelim. Devlet mevzu bayıs olduğu zaman Türkler şunu düşünüyorlar. Bu devlete hizmet etsin. Dini, imanı, mezhebi ne olursa olsun ama devlete hizmet etsin. Ve iki devlete tasallut etmesin, bana baş kaldırmasın. Milleti dediğim gibi dini hiç önemli değil, mezhebi hiç önemli değil.
Zaten Selçuklular hanefidir, vezirlerinin neredeyse 190’ı şafidir. Hatta Alparslan Nizamülmülk için hep şey dermiş. Ya benim vezirim iyidir hoştur da keşke bir de hanefi olsaydı daha iyi olurdu demiş. Ben de korkarım diyor Melikşişek Nizamülmülk Alparslan’dan. Ama bak şu çok önemli işte. Adam kullanabilmesini bilmiş bunu menfi anlamda söylemiyorum. Mevzu bayıs devlet çünkü niye?
Devlet olacak ki ben dini yayabileyim, insanlara adaleti tesir edebileyim, insanlar hayatlarını daha refah içerisinde devam ettirsinler. Dolayısıyla böyle bir izan var. İkincisi ne? Hakim oldukları coğrafyaya çok rahat intibak edebiliyorlar. O bölgenin geleneklerini yok saymıyorlar. Moğollar mesela yani bir anda geldiler geldikleri gibi gittiler değil mi? Veya İskender geldi o giderken arkasından topraklar da geldi.
Ama Selçuklar öyle olmadı yani uzun süreler yani o günkü dünyanın büyük bir kısmını hakim oldular. İşte Türkistan, Mabera Ünnehir, Kursan, Kuzey Suriye, hatta aşağılara doğru Mekke medini indiler. Sonra Anadolu’ya geçtiler, İznik’e kadar ilerlediler hatta Üsküdar’a kadar ilerlediler. Çok ciddi büyük bir coğrafya.
Peki bunda nasıl muvaffak oldular? Bunu Tuğrul Bey 1038 yılında Nişabur’a girdiğinde kullandığı ifadelerden açık bir şekilde görebiliyoruz. Bu tek misaf zaten yeterli olacaktır. 1038 yılında gazetelere karşı zafer elde edildikten sonra Nişabur’a giriliyor. Tabi burada Kadı Said isminde bir alim kendisini ziyaret ediyor. Kadı Said ona birtakım tavsiyeler de bulunuyor. Adalet yükbetmesini söylüyor. Daha sonra diyor ki ben senin huzuruna her zaman gelemem. Ben ilimle meşgul oluyorum şeklinde ifade ediyor. Daha sonra Tuğrul Bey de diyor ki bir sorum olacaksa eğer ben adamlarımı gönderirim senden diyor karşılık olarak alırım diyor cevapları.
Ama diyor biz taciklerin adetlerini bilmeyiz bölge halkı için kullanılır. Biz taciklerin adetlerini bilmeyiz. Onları nasıl hayatlarına devam ettirirler, nasıl devlet yönetilir, nasıl dinlerini yaşarlar hayatlarını devam ettirirler biz bilmeyiz. Bizden diyor şeyinizi esirgemeyin tavsiyelerinizi asla esirgemeyin. Bu ne demek oluyor? Ben kabulleniyorum. Ben sizi çok fazla bilmiyorum.
Sizi bilen alimlerden istifade edeceğim. İşte aslında Selçukluları o büyük coğrafyaya uzun seneler hakim kılan İslam dünyasını hakim kılan aslında husus en başta bu geliyor. Yani insanlar olduğu gibi kabullenmek. Ya bunun tabi askeri, siyasi, iktisadi, ictimali bir sürü sebebi sayılabilir.
Ama bu noktada gönülleri nasıl fethettiği aslında burada açık bir şekilde görülmüş oluyor.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir