"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 8. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 8. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hKFW-vP1ISw.

Sayın arkadaşlar, nasılsınız? Bugün kaldığım yerden devam ediyorum. 97-110 yani en son 96. cümleyi yaptım. Oradan yani 97’den alıyorum ve 110’a kadar götürüyorum. Bugün tabi daha çok Enkidu yani Gılgamış Destan’ın adeta ikinci kahramanı öyle söyleyeyim. Ya da Gılgamış’ın bir takım şeyler yapmasına imkan tanıyan bir figür veya bir prototip aslında. Bugünkü okuyacağım kısım daha çok Gılgamış’ın yoldaşı olan Enkidu’yla ilgili. Dolayısıyla önemli bir yer aslında.
Bu arada şöyle, baya bana mesaj atıyorsunuz şeyden WhatsApp’tan da, mail’den de ve Instagram’dan falan. Ben aslında onların tümünü okuyorum. Çok da hoşuma gidiyor yani. Baya da şey, espriyle yazıyorsunuz. Fakat bütününe benim cevap verme şansım yok onlara. Mümkün değil yani. Hele bugünlerde hiç yok hakikaten. Ondan sonra bu hani ilgileniyorsunuz falan bu çok güzel, çok hoşuma gitti, gidiyor. Fakat ben okuduğum bütününü okusam bile içinden bazılarını seçiyorum. Hani bazılarına cevap yazıyorum hakikaten veya telefonla da konuşuyoruz. Ama hani bütün herkese ve benim, mümkün değil yani. Ama şey görmek yani bunlarla ilgilendiğinizi biliyor olmak güzel. O yüzden hani bana kızabilirsiniz ya hoca hani sevimli bir adama benziyor ama bize cevap yazmıyorsun.
Yani şeydir, hani onun çok sevimlilikte alakası yok, zamanla alakası var. O yüzden biraz böyle bunu söyleyeyim. Şimdi 97. Enkidu’nun hikayesi yani yavaş yavaş. İlk önce yine bir Akatça metnini okuyorum. Ben size Akatça metninin üzerinde bazı önemli gördüğüm noktaların analizini yapıyorum.
Yani dilsel den ziyan, yine dili kullanıyorum ama tarihsel analiz yapıyorum. Bu bitiyor yani Akatça metni bitiriyorum. Ondan sonra Türkçesine geliyorum. Türkçeyi de bitirdikten sonra yorumuna geliyorum. Yani her zaman bunu dersin başında söylüyorum. Yani son anda veya bu ders sadece katılan varsa olayın sistematikini şey yapsın biraz anlasın diye. Bugün tabii bazen bilgisayarımı getiriyorum. Bazen mesela senin çalıştığın gibi bilgisayarda. Ben çoğunlukla aslında yazı şeyi kağıdı tercih ediyorum. Ama tabii bilgisayar ve internet olmadan mümkün değil. Ama doğrusu buraya gelirken bilgisayarı taşımaktan ziyade kağıtları taşımak çok daha hoşuma gidiyor. O yüzden bugün kağıdın üzerinden devam.
Şimdi 97. cümle. Önce Akat metni. 97. Ana um libbirşu luma hir. Şimdi burada yani bu cümlede ana um libbirşu luma hir cümlesinde birkaç kelime dikkat çekeyim.
Buradan benim seçtiğim kelimeler falan daha çok hani bizimle genelde ilgili olanları seçiyorum. Tek tek yani lingüistik. Yani filolog değilim. O yüzden bütün kelimeleri böyle bir epigraf gibi şey yapma şansım yok. Matarisel anlamda önemli olan veya bizde önemli olanları seçiyorum. Mesela burada birkaç kelimeyi seçtim bu cümlede yani.
Bunlardan bir tanesi libbirşu veya libbirşuyu. Bu şu libbir kelimesi bu Akatça’da veya Asurbabilce’de kalp demek. Yani libbir kelimesi kalp demek. Sadece kalp anlamına gelmiyor aslında. Mesela iğna lib olduğu zaman içinde falan anlamına da geliyor.
Yani esas da kelime kendi başına kalp doğru. Fakat bir takım bağlaçlar ya da eklerle herhangi bir ekle birleştiğinde mesela iğna da olduğu gibi o zaman içinde anlamına da geliyor. Dolayısıyla bu kelime de üzerine bir şey söyleyeyim.
Mesela biz bu libbir kelimesinin kalp kelimesinin yani semitik dillerde çok yoğunca kullanıldığı için yani bütün semitik varyantlarda çok kullanıldığı için ve hala kullanıldığı için üç aşağı beş yukarı dil bilimciler bu kelimenin libbir kelimesinin prototipini çıkarmışlar.
Yani bu mesela dil biliminde, dil bilim çalışmalarında falan şey önemli. Mesela diyelim ki bir takım etnik ya da ırksal birliktelikler. Mesela işte samiler diyoruz. Yani semitikler dediğimiz arabik halklar öyle söyleyeyim. Mesela bunların veya diğer ülkelerin işte Hindavrupalılar, Rolaltaylılar, Sinetikler yani neyse bütün bu ülkelerin ilk konuştukları dil yani mesela semitikler, samiler yani henüz bu kadar çoğalmamış ve ayrılmamış.
Yani İbrani olarak, İsrailli olarak, Arap olarak, Süreyya’ni olarak, Arami olarak, Ugarit olarak, yani Akad-Azur-Babil yani henüz bu kadar ayrılmamışken daha bir aradayken yani ana stok halindeyken henüz işte yaklaşık ne milattan önce 3.500 yılları yaklaşık bu samilerin birbirlerinden henüz böyle çok kopmaya başlamadığı dönemler.
Milattan önce 3.500-4.000 arası. İşte o insanların nasıl bir dil konuştuğunu takip edebiliyorsunuz. Kurgu sal bir şey oluyor bu. Yani hangi kelimeleri bundan 4-5 bin yıl önce kullanıyorlardı, hangi gramatikal kuralları vardı yı dil bilimciler aslında çıkarabiliyorlar.
Fakat bu çıkarım tabi ki kurgusal oluyor. Ama o kurgusal olmasının bir mantığı var. Yani orada kurgusal olması demek hayali olmak anlamına gelmiyor. Dil bilim çok teknik bir şey çünkü. Baya ciddi anlamda bir metotla kurgusal olarak bu dillerin proto dillerin daha doğrusu nasıl olduğu konusunda çıkarımlar yapmaya çalışıyorlar.
İşte bu çıkarımlar söz konusu olduğunda semitik dillerde böyle çok kullanışlı ve faydalı bu kurguyu temin ki kurguyu yapabilmek için bazı kelimeler var. O kelimelerden bir tanesi bu libbi kelimesi yani kalp kelimesi. Çünkü bütün semitik etnik kimliklerde bu kelime var. 3-5 kadar da birbirine benziyor yani. Mesela bu keliminin proto semitik hali, proto semitik hali ne? İşte o kurgusal ilk hali bütün bu dillerin kurgusal olan ilk hali. Yani proto semitik olan o şeyde dil yapısında büyük ihtimalle lib veya libbi diye telaffuz ediliyordu. Sonra bu etnik kimlikler birbirinden kopmaya başlayınca yani Sami’ler kopmaya başlayınca işte güneyde Araplar, daha kuzeyde ve batıda İsraililer, daha kuzeyde İsraililerin de içinden geldiği İbrahim kimliği,
Akdeniz’e doğru kuzeyde şey Ras Shamra, Ugaret yani, biraz daha ortalığının doğusuna gittiğinizde Babil. Bütün bu ayrımlaşma sürecinde bu ana kelime libbi kelimesi, hayal edilen bir kelime bu. Libbi kelimesi tabii ki farklılaşmaya başlıyor.
Mesela Arapça’da lüb haline dönüyor. Ondan sonra Suriyani cede libba, Suriyani cede libba haline dönüşüyor. Yine İbrani cede lev yani İbrani, ne diyeyim ona, Yahudilerin atası diyeyim birazcık etnik anlamda. İbrani cede lev, Bulgari cede mesela liv yani birbirine çok benziyor. Arami cede yine liv yani birbirlerine bakın müthiş derecede benziyor. İşte bu benzerlikler üzerinden yola çıkarak bu kelimelerin kaçıncı bin yılda nasıl telaffuz edildiğine dair o prototip birtakım şeyler çıkartılıyor.
İlk dil halleri çıkartılıyor yani. İlk dil halleri derken o etnik kimliğin ilk dil halleri çıkartılıyor. Dolayısıyla mesela bu libbi kelimesi yani kalp kelimesi çok şey kullanılan bir kelime. Mesela yine bu cümlede mahhir kelimesi. Mahhir kelimesi de aslında bugün biz Türkçe’de hala kullanıyoruz Arapça’dan dolayı. Mühür yani mühür kelimesi esas da semitik geçmişi olan bir kelime. Kopya falan anlamına geliyor yani mühür nesnesinde ve konseptinde de hani bir şeyi kopyalamak bir ikincisini çıkarmak var. Burada da mesela mahhir kelimesi kopya anlamına geliyor.
Şey nedir tabi hani bu 97. cümlenin Türkçesi ney? Bunu Türkçe kısmına geldiğimde anlatacağım. Ben şu an sadece hani fikir versin size diye metot konusunda bilmekle nasıl bakarsanız o yüzden böyle devam ediyorum.
Sonra 98. Liştananlıma, uruk liştapşih. Uruk liştapşih. 98 bu anlamına geleceğim. Burada hani çok üzerinde duyacağım böyle egzantrik bir şey yok kelime yok. 99. Aruru anita ina şamaşşe. Ne demek 99? Yine Türkçe’de geleceğim. 100. Zikru şe anim iptani ina libbişe. Yine Türkçesine geleceğim. 101. Aruru imtasi kati şe. Kati katı yani el anlamına geliyor. Yine Türkçesine geldiğimde değinirim belki. 102. Tida iktariş iktadi ina şerri.
102’deki birkaç kelime üzerinde duyuyorum. Mesela bunlardan bir tanesi tida olsun. Yani kil kelimesi. Yani semitik dillerde kil kelimesinin karşılığı tida. Tabii bu tida kelimesi sadece bir isim olarak kil anlamına gelmiyor.
Aynı zamanda herhangi bir şeyin üzerini katlamak anlamına falan da geliyor. Yani böyle bir fiilsel kullanımı da var. Yani mesela bir duvarın üzerini bir duvarın üzerini mesela bir boya ile sıvamak veya herhangi bir kemik parçasının üzerini herhangi bir şey ile sıvamak.
Böyle bir anlamı da var. Bununla ilgili tabii yani mesela bu kelimelerin hepsinin neredeyse cümle içinde çivi yazılı metinlerde nasıl kullanıldığına dair bende örnekler zaten fazlasıyla.
Mesela şu andaki getirdiğin metinde de var. Yani mesela tida kelimesini yani kil kelimesini cümle içinde kullanın deseniz bana benim önümde şu an çivi yazılı metinlerde yani orijinal olarak çivi yazılı dokümanlarda yazılmış olan örnekler var.
Mesela onları da size hani burada şey yapabilirim okuyabilirim fakat hani çok da lingüistik yapmıyoruz yani ama örnekler var.
Mesela bir tanesi tida ile ilgili okuyayım en azından. Mesela bu şu demek tapınağın üst kısmını şey yapmak plaslerlemek yani üst kısmına bir sıva çekmek.
Bu cümlenin anlamı bu. Başka cümleler de var ama hani öyle bir fikir verdiğimde yetiyor.
Sonra tabi bu tida kelimesi bir takım eklerle falan başka yani yakın başka anlamlarda da kullanılıyor. Mesela yazı malzemesi anlamında da kullanılıyor. Çünkü kil temel yazı maddesi zaten. Dolayısıyla tida kelimesi yazılı bir malzemeyi çivi yazısı yazılmış herhangi bir malzemeyi ifade etmek için de kullanılıyor.
Tida ana tuppatim mesela. Bu öyle bir şey yani çivi yazılı metin gibi bir anlamı var bunun. Kile yazılmış çivi yazılı metin gibi bir anlamı var. Çivi yazısı tabi modern kuneiform biz İngilizceden dolayı çivi yazısı diyoruz ona. Sonra mesela burada bir başka kelime önemli belki üzerinde durulacak. Share kelimesi yani share şöyle tida iktidarış iktidadi ina share.
Şimdi bu kelime share kelimesi neydi? Bu share kelimesi aslında bizim biraz eski ahitten en azından sümerce kelime olarak korunduğu için bildiğimiz yani gan eden kelimesinden bildiğimiz şeyde eski ahitte tevratta yani.
Gan eden yani oradaki eden kelimesi bu share kelimesinin sümerce karşılığı. Yani sümerler edin dediği şeye semitikler share ediyor ama share diyorlar.
Fakat tabi şunu unutmayın yani semitik çivi yazılı metinlerde share kelimesi kullanılıyor doğru. Ne anlama geldiğini söyleyeceğim. Fakat aynı zamanda bazen onun sümerce karşılığı olan edin veya edinu kelimesi falan da kullanılıyor.
Yani semitikler hem kendilerinden kaynaklanan share kelimesini kullanıyorlar hem de sümerlerden devraldıkları. Çünkü sümercenin akatçe üzerinde çok etkisi var. Dolayısıyla edin veya edinu kelimesini de kullanıyorlar bazen ama çoğunlukla yine share kelime. En azından şu anki mevcut metinler içerisinde share kelimesi daha yaygın kullanılıyor. Bu share kelimesinin anlamı şu. Tıpkı sümerce edin veya edinu kelimesinde olduğu gibi arazi falan anlamına geliyor. Yani ama buradaki arazi şöyle. Mesela çorak arazi yani bütünüyle çorak arazi değil. Yani mesela düz bir arazi yani herhangi bir satı için de kullanılabilir ama yaygın kullanımı aslında çorak bir arazi.
Düz bir çorak arazi. Bu anlamda aslında kelime yani bu share kelimesi eski Mesopotamya’da birtakım dini inançlarla ilgili bir kavrama da şey yapmış.
Yani kavramda da sık sık yer alıyor aslında. O da şu. Genellikle mesela Mesopotamya’da bu şeyler cinni varlıklar öyle söyleyeyim yani daimonlar, demonlar cinni varlıklar diyeyim ben ona.
İşte bu bazen iyi bazen kötü bu demonik varlıklar çoğunlukla eski Mesopotamya inançlarında bu share bölgesinde yaşar.
Yani şehri öyle bir yerdir ki şehrin dışında bir yerdir. Aslında şehrin bulunduğu alanla şehrin dışındaki alan arasındaki kavganın veya zıplığım ne anlama geldiğini daha önce ben size söyledim. Burada bütün bu şey bu demonik varlıklar çoğunlukla kötü cül etkisi olan demonik varlıklar şehir arazisinde den ziyade şehri yani şehrin dışındaki o bilmedik arazilerde falan dolaşıyorlar.
O çorak arazilerde falan dolaşıyorlar aslında. Sümercedeki karşılığı Edinu kelimesi Sümerce’de böyle çok Semitiklerdeki gibi sert bir anlama sahip değil.
Ama Semitiklerde Akad kültüründe falan ya da benzeri diğer kültürlerde şeydir tekin olmayan coğrafya yani şehrin dışına çıktığın andan itibaren tekin olmayan bir coğrafya. Ve orada her türlü bela ve felaket başına gelir. O yüzden şehri kelimesi böyle bir anlamı var. Tabi mesela bunun da hani cümle içerisinde çok fazla şeyleri var kullanım örnekleri yine içi yazılı metinlerinden alınmış. Ondan sonra mesela bir tanesi hemen şu an gözüme ilişen. Şuharu şeri parka dallati yani ne ortada ne şehir kalmış ne kapılar kalmış her şey terk edilmiş. Dolayısıyla bu kelimenin çağrışımları çok aslında iyi çağrışımlar değil. Aslında tabii şeyin Arapçada şerh kelimesi aslında Arapça’da kullanılıyor.
Ve Aramece, Süryancı’da falan da var. Arapça’da mesela yol anlamına falan da geliyor. Aynı zamanda tekin olmayan yer falan anlamına da geliyor. Fakat hani Arapça’da şerh hayır şerh yani o şerhın bununla bir etimolojik ilişkisi var mı bilmiyorum açıkçası.
Yani ben Arapça uzmanı değilim. Ama bakılabilir yani çünkü kelimeler birbirine çok yakın duruyor. Sonra tabii bu vahşi hayvanların dolaştığı yerlerde hep bu şerh kelimesiyle falan belirtilmiş.
Mesela Enkidun’un da yani birazdan öyküsüne bizim öykümüze dahil olacak olan Enkidun’un da aslında bulunduğu yer hatta yaratıldığı yer bu yabanıl coğrafya. Bu şerh coğrafyası tekin olmayan coğrafya yani ki geleceğim ona birazdan.
Ondan sonra tabii evet yani başka kelimelerle başka kullanım örnekleri var elinde. Mesela bit sherry olduğunda bit işte biliyorsunuz zaten ev falan bazen çadır anlamına geliyor.
Mesela bit sherry olarak kullanıldığında çivi yazılma etkinlerinde şey anlamına geliyor yani çöldeki çöl çadırı çöl meskeni falan gibi anlamlar var. Yani başka kelimelerle hani başka az çok yakın ama başka anlamlar da veriyor. Mesela she sherry olduğunda she sherry olduğunda şu anlama geliyor bir yerin sakini hani bir bölgede oturanlar anlamına geliyor.
Fakat bu gibi başka kelimelerle anlamı biraz değişebilir. Sonra devam ediyorum 103 şöyle.
Ina sherry enkidu yiptani kuradu. Şimdi bu 103. cümlede bir iki kelimeye belki yine dikkat çekilebilir. Burada yiptani kelimesi yani yiptani kelimesi aslında yaratı gibi yani ama ben size geçen der söyledim.
Yani genellikle primitif inançlarda veya bu mesopotamya henoteistlik dönem yani bu dönemdeki inançlarda ex nihilo kavramı olmadığı için yani yoktan yaratma kavramı olmadığı için herhangi bir kelimede şey beklemeyin. Yani yoktan yaratmaya denk düşen bir kelime beklemeyin. Yani mesela siz onu çiviya sığmettin de geçen buna benzer kelimeleri batı dillerine ya da Türkçe’ye yaratmak olarak tercüme ettiklerinde onu klasik ex nihilo gibi yoktan yaratılmış bir şeye denk düşmeyin. Düşünmeyin. Düşünmeyin. Buradaki bütün bu kelimelerin hepsi şeydir şekil vermektir aslında. Yani bir şeyden başka bir şeyi alıyor ve onlara bir şekil veriyor. Dolayısıyla burada 103’de enkidunun yaratılması yani tırnak içerisinde şekil bulmasıyla ilgili bir kısım bu kısım. Şimdi burada enkidu yürüyecek yavaş yavaş.
Ama burada kullanılan iptane kelimesini siz yaratılmış olmak değil şekil verilmiş olmak olarak düşünün.
Bu tabii yani kelimenin dibinde de aslında yani fiilin orjinal hali de yani bu kelimenin orjinal hali Banu fiili yani Banu fiili de feminine dişi de banitu. Bu kelime yani Banu kelimesi de fiil olarak kök fiil olarak yani bu kelime de işte biz hani Türkçe’de biraz hala kullanıyoruz.
Arapça dolayısıyla bina etmek yani bir şeyi bina etmek bir şeyi inşa etmek anlamında aslında hala kullandığımız bir kelime. Ondan sonra cema 103.
Yine örneklerim var önümde ama geçiyorum yani. Hem çok gerekli duyarsam yine örneklerden şey yaparım ben okurum size.
Evet sonra 104 104 şöyle. Yilliti kulti kişir din ninurta yani illiti kulti kişir ninurta şimdi burada yine birkaç kelime üzerinde duyayım.
Şimdi bu illiti kelimesi akatçada soy anlamına falan geliyor yani illiti soy yani hani birinin soyu anlamında kim ne nereden geliyor o anlamda. Tabii mesela İbraniye’de benzer yani Semitik dillerin diğerlerinde de benzerleri var. İşte İbraniye’de mesela yelet kelimesi bu anlamda kullanılan bir kelime dön soy anlamı var. Asurca’da mesela yalado kelimesi var. Yalado kelimesi yine aynı şey. Tabii yani illit, Aramice illit veya yeled kelimesi yine aynı anlamda. Arapça’da zaten hepinizin bildiği velet kelimesi yine aynı yani bunların hepsi tek bir proto şeyden geliyor. Kelimeden geliyor. Dolayısıyla bu kelime’nin böyle bir anlamı var yani soy anlamı.
Tabii neyin soyu ne demek geliyor yavaş yavaş. Burada bir başka kelime. Kulti kelimesi yani kulti kelimesi kultudan geliyor aslında akatçada kultudan geliyor.
Yani kulti kelimesi kultudan gelen bir kelime. Kultu da akatçada böyle sessizlik veya şey demek hani böyle karanlık, tekin olmayan böyle bir anlamı var.
Burada kulti kelimesi gece, gece ölüm, sessizlik falan buna benzer bir şey, anlamı var. Tabii bu ne demek? Hani Meddin içerisinde bunun ne şeyi var? Birazdan o sessizlik ya Türkçesini söylediğimde bu sessizliğin ne anlama geldiğini göreceksiniz. Tabii ninurta, ninurta burada önemli.
Ninurta’nın fonksiyonu ney? Nasıl bir ilah? Mesopotamya’da oldukça önemli ilahlardan bir tanesi. Ninurta’nın fonksiyonu nedir? Burada bu cümlede 104. cümlede yani ninurta ne yapıyor da enkiduyla bir ilişkisi var. Veya ninurta’nın enkidunun oluşmasına nasıl bir katkısı var? Senaryonun Türkçe kısmında bunları söyleyeceğim. Sonra burada bilinmesi gerekli olan bir başka kelime mesela kişir kelimesi olabilir. Kişir kelimesi de akatçada düğüm anlamına geliyor. Yani düğüm, bildiğiniz düğüm yani.
Tabi buna da yani bu düğüm burada hani ney geleceğim yine. Tabi kelimenin kişir kelimesinin orijinali ala akatçada kaşar aslında kaşar kelimesi.
Bu kelime daha çok yani düğüm anlamı yani kaşar kelimesi esasında daha çok sıklaştırmak böyle sıkı hale getirmek gibi bir şey kelime. İşte buradan kaynaklanan kişir kelimesi de düğüm anlamına geliyor.
Sıklaştırılmış şey yani. Arapça’da keşara kelimesi yine sınırlandırmak falan yani sınırlarını belli etmek veya pekiştirmek gibi bir anlamı var.
İbranişe’de yine kaşar kelimesi aynı şekilde böyle sınırlandırmak, kısaltmak, şey yapmak, pekiştirmek gibi anlamları var. Ugaritçe’de kaşar kelimesi yine düğüm, pekiştirmek, sertleştirmek anlamları var. Normalde tabii Arapça’da mesela ukte kelimesi düğüm olarak daha çok kullanılan kelime ukte kelimesi aslında. Ukte kelimesi de ama şeydir yani diğer semitik dillerde de aslında kullanılan bir kelime.
Felak Söylesinde geçen düğümler ve okuma o sihirle ilgili ayet, Felak Söylesinde geçen o ayette kelime bu aslında.
İşte bu kelime de Akatça’da haradu kelimesi. Haradu kelimesi. Bu da büyük ihtimalle Sümerçe’de kad kelimesi kad kelimesinden geliyor. Yani bu kelimenin bu ikinci düğüm anlamında kullanılan bu kelime Arapça’da olan diğerlerinde olan kelime büyük ihtimalle Sümerçe’ye kadar uzanıyor.
Fakat kişir kelimesi en azından ben onu Sümerçe şeyini bulamadım yani öyle bir kökü var mı bilmiyorum ama semitik görünüyor. Sonra 105. Cümle. Şur şarta kalu zimruşu. Şimdi bu ne demek? Şur şarta kalu zimruşu. Bu burada birkaç kelime belki bilmeniz gerekebilir. Mesela şarta kelimesi. Bu şarta kelimesi aslında bizim hem proto semitik kurgusal dilde bildiğimiz hem de öteki semitik dillerde çokça rastladığımız çok ortak bir kelime.
Yani Akatça’da var, ötekisinde var, Arapça’da var. Proto semitik hali bunun şar. Proto semitik hali şar. Muhtemelen böyle telaffuz ediliyordu o dönemlerde yani.
Arapçası şar. Süreyyancısı şarra. İbrancısı şar veya seyir. Ugaritçisi şeri. Gayez dili falan yani böyle etyopik dillerde de şera falan gibi kelime kullanılıyor.
Dolayısıyla bu kelime şey, köklü bir kelime. Tabi ne demek? Hani bunun anlamı ne? Ondan sonra birazdan geleceğim. Burada bu cümlede, 105. cümlede aslında Enkidu’nun vücut yapısının nasıl olduğuna dair şeyler var, veriler var. Kıllarla kaplı bir vücut. Burada onun o vücudunun yoğun kıllarla kaplı olur. Çünkü Enkidu yabanıl bir şey. Yabanıl bir varlık yani. O yüzden bu şar kelimesi, onun bu özelliğini şey yapıyor, tanımlıyor. Ondan sonra tabi yine burada kullanılan kelime kalu kelimesi. Kalu, zumürşu. Bu kalu kelimesi de bizim hala kullandığımız külli kelimesiyle aynı.
Kalu, akatçada şey demek külli demek yani bütünüyle yani hep, hepsi falan gibi anlamı var. O zumürşu kelimesi de şeydir, bugün hala kullandığımız bir kelime.
O da şu, aslında beden, vücut demek akatçası. Ama mesela biz bugün onu zümre yani hani bir şeyi, bir yapıyı oluşturan bütünlük mesela bu anlamda aslında hala yakın zamanda ve kadar en azından yer günçe kullanılıyordu yani.
Sonra 106 şöyle. 107.
Türkçesine geleceğim. 107. Bu cümlede nisaba önemli ama nisabanın ne olduğuna biraz ileride geleceğim. 108.
Bunlarda Türkçesine geleceğim yani. Burada 108 de sadece baştaki le veya la olumsuzluk eki. Bugün hala kullanılan yani Arapça’da. Aslında yide kelimesi yodeya İbranje’de hala bilmek olarak, Semitic dillerde çok yaygın yani bu 108’deki le yide dediği şeyde.
Hala modern İbranje’de, modern Semitic dillerde hala kullanılan iki temel kelime yani. 109. Burada biraz sakkan üzerinde durabilirim ileride ama Türkçe ya da yorum kısmına geçtiğimde. 110. Şimdi buraya kadar yani 110’a kadar okudum. Böyle Metin içerisinde vurgulamam gerektiği olan kelimeleri, dikkatinizi çektim. Şimdi bunu Türkçesini yapıyoruz. 97-110 Türkçe.
Türkçe’de bitince Metin yorumuna geçeceğim yani dediğim ya Enkduyla ilgili Metin hikayenin o kısmına geçeceğim. Şöyle 97. Kalbindeki fırtınanın aynısı onda da olsun. Şimdi buradaki hikaye şu bakın 97’den itibaren şöyle bir numara var senaryoda. Şimdi Gılgamış hani daha önce hatırlayın. Gılgamış işte kötü kötülük yapıyor kızlara, erkeklere, zalim geçen dersi okuduğum şeyler. Şimdi Tanrılar bir karar arıyorlar Gılgamış’ı cezalandırmak için. Nasıl cezalandıracaklar? İşte ilk önce Enkidu diye bir varlık yaratacaklar. Enkidu. Şimdi 97’den itibaren Enkidu’nun yaratılma hikayesi.
Mesela 97’de diyor ki kalbindeki fırtınanın aynısı onda da olsun. Bu şu demek. Kalbindeki fırtınanın yani aslında burada şunu söylüyor. Gılgamış ne kadar deliyse hani Gılgamış deli ya tırnak içerisinde zalim, zorba ve deli yani. Gılgamış ne kadar deliyse bu onunla başa çıkacak olan bu Enkidu da aynı şekilde deli olsun.
Yani onun kalbinin şiddeti, Gılgamış’ın kalbinin şiddeti ne kadar sertse Enkidu’nun kalbinin şiddeti de o kadar sert olsun. Yani Enkidu da en az Gılgamış kadar zorba olmalı ki Gılgamış’la başa çıkabilsin. Dolayısıyla 97. cümlede aslında bize bunu söylüyor.
Hani dedim ya az evvel Akatçı’yı okurken libhushu falan libhī kalp kelimesi bakın o burada geçiyor işte. Yani onun Gılgamış’ın kalbinin fırtınası ne kadar sertse aynısı Enkidu’nun kalbinin fırtınası için de geçerli olsun. O libhī kelimesinin kullanılmasının hikayesi.
97 okudum şimdi 98. Onlar yani onları ben ekledim şu an. Onlar yani Gılgamış’la Enkidu birbirleriyle kapışsınlar. Yani birbirleriyle kavga etsinler öyle ki Uruk huzura kavuşsun. Yani bu ikisi birbirini yesin ve Uruk da şöyle bir rahatlasın.
Burada söylemeye çalıştığı şey o. 99. Aruru bunu işittiği zaman yani Aruru bunu işittiği zaman şu hani insanların ve Tanrıların şikayetlerini duyduğunda hani o gelen şeyleri duyduğunda şikayetleri. Aruru daha önce söyledim anlattım yani burada yani burada bahsettiğim Tanrı ve Tanrıların anlattığım kısımlarını anlatmıyorum.
Ama anlatmadığım kısımlarını veya anlatmadıklarını zikredeceğim. Arurudan geçen ders bahsettim. Yüz şu. Anu’nun kafasındaki fikri Aruru kalbinde tasarladı.
Yani burada yaratılışın yaratılış kavramının primitif dünyada beyinle kalp arasında bir kombinasyon da olduğu falan görülüyor. Aslında Mısır’da da öyledir yani eski Mısır’da da öyledir yani eski Mısır’da da yaratılış aslında kalp, burada kalp tırnak içinde tabi kalple düşünme ide aslında tam pilotenik anlamda şey ide yani.
Yaratılış pilotonik anlamda bir ideayla yani bir fikir ile o ideanın kalp de tırnak içinde kalp de tasarlanması halidir yaratılış bütün primitif dünyada. Yani hem akıl boyutu var aslında hem de ne diyeyim ona kalp boyutu var o kalp boyutu neyse işte.
Şöyle yüzüncü cümle Anu’nun kafasındaki fikri yani tanrıça Aruru enki duyuru şimdi yaratacak ama nasıl yaratacak onu. Anu’nun kafasındaki Anu Tanrı mezopotamya da çok önemli.
Anu’nun kafasındaki fikri yani Anu’nun kafasındaki ideayı o pilotonik ideayı insan ideasını yani şey varlık ideasını kalbinde tasarladı kim tasarlıyor bu kısmı Aruru yapıyor. Yani o da bunu nasıl pratize edecek nasıl eyleme dökecek tanrıça Aruru o tasarladı biraz öyle bir şey yani o planını falan da o çiziyor.
Eğer Anu aklından geçiriyorsa Aruru da bunu plan halinde artık faaliyete geçirmiş oluyor. Yani yeniden okuyayım bu cümleyi Anu’nun kafasındaki fikri kalbinde tasarladı tamam.
101 Aruru ellerini yıkadı peki 102 bir tutam kili aldı onu yaban dünyaya fırlattı yani o Sherry dışarıdaki medeniyetin dışındaki Wilderness o dışarıdaki tehdit edici dünyaya fırlattı. Çünkü Enkidu zaten öyle bir varlık yani Enkidu’nun ne olduğu belli değil insan mı hayvan mı yani dolayısıyla tam bir şey yaban şeyi varlığı o yüzden de onu kili aldıktan sonra Aruru onu o yaban dünyaya yaban dünyada oluşturuyor yani doğası öyle olsun diye.
Sonra 104 Enkidu sessizliğin yani karanlıkların şöyle Enkidu sessizliğin soyu kopmaz veya sıkı veya zırhını dokusunu ninurta ördü.
Şu Enkidu’yu tanımlıyor şimdi burada yani Enkidu’nun sıfatlarını söylüyor. Enkidu sessizliğin soyu karanlıklardan gelen veya bilinmeyen dünyadan gelen veya tehdit edici dünyadan gelen kim o? Enkidu. Peki nasıl bir varlık o Enkidu yani? O öyle bir varlık ya Enkidu onun dokusunu Tarih Ninurta ördü işte düğüm, düğümledi yani Tarih Ninurta. Tarih Ninurta’nın özelliği ney? Savaşçı Tarih, son derece önemli. Nippur’un meşhur tanrısıdır. Ama sonra özel yorum kısmında geçeceğim ona.
Yani burada şunu vurguluyor. Enkidu’nun bedenini böyle sıkı dokuyan yani o böyle düğüm, düğüm, zırh gibi yapan adeta ninurtadır.
Enkidu biraz bunu söylüyor. 105 bütün vücudu kıllarla kaplandı. Zaten mesela kabartmalarda falan Enkidu olduğu varsayılan bazı tasvirlerde böyle vücudunun her yeri kıllarla kaplı olan şeyler var, figürler falan var.
Yani enkiduyla genellikle enkiduyla ilişkilendiriliyor. Çünkü enkidu anladığımız kadarıyla şeydir bütün vücudu hakikaten kıllarla kaplıdır. Çünkü vahşi bir varlık. Sonra 106 kadın gibi saç ördüsüyle süslenmişti. Yani vücudunun kılları saçları tıpkı kadının saçı böyle örülmüş, kadının saçı gibi örülmüştü.
Böyle bir şey vardı. Dışında böyle bir süsü vardı adeta. 107 saçlarının lüleleri Nisabani’ninki kadar kalın çıkıyordu. Burada Nisabani ney geleceğim? Nisabani önemli. Yani bir iki ders önce belki bir kere bahsetmiş olabilirim ama Nisabani de tabi bir ilah, ilahe daha doğrusu Tanrıcı’ya. Ama yorum kısmında geleceğim ona. Yani enkidunun saçlarının lüleleri Nisabani’ninki ne benziyor? Ne demek bu? Geleceğim. Sonra 108 enkidu, şu an enkidu kelimesini ben ekledim. Yani Metin’in orjinalinde yok. Enkidu ne insanları bilirdi ne de memleketleri bilirdi.
Yani şunu söylemeye çalışıyor. Enkidu insan denilen şeyi tanımazdı. Memleket yani medeniyet denilen şeyi bilmezdi. Yani bunlar hiçbir önüm farkında değildi o.
Onun o vahşi yönünü vurguluyor. 109 Sakkan gibi bir giysiye bürünmüştü. Sakkan da bir ilahdır. Yine geleceğim Sakkan gibi bir giysiye bürünmüştü. Ne olduğunu Sakkan’ın ne olduğunu söyleyeceğim.
110 ceylanlarla beraber otluyordu. 110 ceylanlarla beraber otluyordu. Yani buradaki ceylanlarla birlikte otluyordu. Hikayesi şu. Medeniyetten uzakta vahşi hayvanlarla, tıpkı vahşi, yani onlar gibi vahşi bir hayat sürüyordu. İşte bu yabani enkidu, gılgamışa yoldaş olacak.
Ama gılgamışa nasıl yoldaş olacak veya enkidunun tam rolü nedir? Şimdi senaryonun o kısmı. Şimdi 110’a kadar getirdim. Yani bugünkü bölümün Türkçesini yaptım.
Şimdi yorumunu yapıyorum. Yani bugün okuduğum bölümün 97-110 arasını şimdi yorumluyorum size. Şimdi hikaye dedim ya burada senaryo şey. Tabii bizim bu Mezopotamya’daki veya diğer pek çok destanda ya da mitlerde şeyler senaristler mi diyeyim, yönetmenler mi diyeyim. Hani o kadar doğallar ve ellerindeki malzeme o kadar zengin ki hani bugün televizyonlarda veya işte dijital şeylerdeki bu zorlamalı senaryolar böyle saatlerce adamı öldürür gibi bıktıran senaryolar yok.
Çok doğal, çok insani. Hiç uzatmıyor yani. Şöyle bir gün uzatayım diye derdi yok ama son derece yerinde ve dolu anlamlarla cümleler veriliyor metin yazanlar.
Yani metni edisyon edenler kimlerse. Eski Babil olsun, Yen Ağasol olsun, standard benim okuduğum standard versiyonu yani cümleler böyle cuk diye yerine oturan hiç uzatılma yok. Metin 12 tabletten oluşuyor. 12 tablet işte 3000 bilmem kaç tane şey de ama son derece böyle sizi heyecanlandıran ve insani şeylerle doğrudan ilgili. O yüzden de senaryo hiç uzatmıyor edizörler. Gayet doğal bir şekilde akışına bırakıyorlar. Hiç de sıkmıyor aslında yani. Şimdi geldik şeye bu yorum yani metnin yorumuna. Metin yorumuna enki duyuyla başlıyorum.
Yani ilk önce enki duyuyu bir yorumlayacağım size. Tabi bu 97-110 arasındaki kısımda enki duya girişi 103. cümlede yapıyor. Yani bugün okuduğum 103. cümleden itibaren enki duya artık giriş yapıyor. Onun özelliğini anlatıyor. Az evvel de işte özelliğine devam ettim. Daha özelliği devam edecek yani daha sonraki kısımlarda. Şimdi bu enki du kim? Enki du biliyorsunuz ki dersin en başında size söylediğim.
Senaristin yani tırnak içinde senaristin gılgamışın burnunu sürtmek için ortaya çıkardığı bir kahraman. Aslında tabi bütün kahraman hikayelerinde, mitlerde, mitoslarda bütün kahraman hikayelerinde hep böyle bir ikinci figür vardır zaten. Yani bir tane esas kahraman vardır. Bu esas kahramanın yanında da bir ikinci figür vardır. Bu zaten bir kalıptır. Yani mit analizlerinde bu mitlerin çoğu da daha önce söylediğim hep kahramanın yolculuğuna indirgenebilir.
Yani bütün mitlerin ana teması bir kahramanın yolculuğudur. Aslında o kahramanın yolculuğu bütün insani değerler içerisinde yapılan bir yolculuktur.
Ve karanlıktan aydınlığa doğru geçişin hikayesidir bütün mitlerin ana teması. Bir kahraman vardır. O kahraman belirli bir sevgisülük tamamlayacak.
O sevgisülüğün sonunda da artık fena fillah mı diyeyim, Nirvana mı diyeyim, Nibbana mı diyeyim yani ermesi gerekli olan nokta ne ise o noktaya erecek. İşte bu kahramanın yolculuğu motifi zaten bizim Gılgamış’ın ana çatısı yani. Aslında diğerlerinin de hepsinin de ama Gılgamış da çok net yani.
İşte bu Gılgamış’a yoldaşlık kılacak olan Gılgamış’ın seyirisulüğünü tamamlamasında senavisin ve yönetmenin aracı bir figür olarak seçtiği ama en önemli figür olarak seçtiği bir ikinci kahramandır Enküdü. Hikayede Gılgamış’ın yoldaşı olan ama Gılgamış’tan önce senaryodan çıkarılacak olan şeydir. Bir ikinci kahramandır. Gılgamış’ın bir altıdır pozisyon olarak aslında.
Peki bu Enküdü’yü nasıl yorumlayabiliriz? Aslında şöyle tabi bu Enküdü’nün yani bu Enküdü figürü sadece Gılgamış destanında çıkmaz.
Yani hani siz şöyle düşünmeyin şimdi elimizde Gılgamış epi var. Bu epikte de bir kahraman var. Onun kahramanlardan biri var. Onun da adı Enküdü. Başka da yok düşünmeyin. Çünkü Mezopotamya’da Enküdü’nün geçtiği yine benzeri fonksiyon üstlendiği ve Sümerlere kadar çıkan ve Sümerce nüsralara kadar çıkan başka öyküler de var.
Ama Enküdü’nün genelde oralardaki öyküleri bizim bu Gılgamış metninde üç aşağı ve üç yukarı aynı. Daha doğrusu Gılgamış metni bir derleyenler zaten onlardan faydalanmış. O yüzden Enküdü sadece bizim Gılgamış tekstimizde yok. Diğer pek çok tekstede var. Ve bunlar Sümer dönemine kadar uzanıyor aslında.
Şimdi burada ve Enküdü kelimesi de Sümerce bir kelime. Tam aslında anlamını bilmiyoruz ama Enküdü yani bazılarına göre şey, Enkü’nin yaptığı, Enkü’nin hizmetçisi.
Hani böyle yorumlayanlar falan var ama anlamın çok açık değil fakat Sümerce. Şimdi bu kavram aslında hem Gılgamış tekstinde hem öteki bütün mid tekstlerinde normalde bir ikinci kahraman olmanın ötesinde yönetmenlerin, senaristlerin ve o dönem bütün insanların bilinçaltında yatan bir arketype denk düşer. Bu arketype de bu ikinci kahramanın daima şeydir.
Öteki esas kahramanın alter egosu olmasıdır. Bütün midlerde yani pek çok midde daha doğrusu duruma göre pek çok midde hep bir ikinci figür vardır. O ikinci figür ya da ikinci kahraman birinci kahramanın esasında alter egosudur. Birinci kahraman dediğiniz de aslında sizsinizdir.
Yani her mid insanı ele alır. Alter ego ne demek yani alter ego senin içinde saklı olan öteki sendir. Ben mesela bu alter ego’nun hani psikonalitik çözümlemelerini falan yapabilirsiniz. Ama mesela bu alter ego’nun bambaşka bir kontekste şeyde takva filmi vardır meşhur. Takva filmi beni çok etkileyen bir filmdir o. Ondan sonra sanıyorum senaristi de yakın zamanlarda vefat etti yanlış hatırlamıyorsam yani inşallah öyle olmamıştır.
O takva filmini ben çok defalarca izledim. Orada işte bir tekkeye mensup olan kişinin yaşamış olduğu fiziksel ve ruhsal şeyler, tecrübeler.
Orada o filmin birkaç sahnesinde bu alter ego müthiş derecede tasavvufi terminoloji çerçeresinde canlandırılmıştı. Bütün mitlerde alter ego işlenir. Çünkü alter ego sizin içinizdeki öteki beninizdir.
Yani bu kurgular yani bu teksti yazan adamlar ya da bunu eline aldığı zaman şöyle düşünmediler. Yani bir gılgamış diye bir kötü kral var. İşte bir figür. Onu da şey yapalım böyle bir hani burnunu sürtelim de bir ikinci öyle değil.
Yani bütün bunların bu buradaki bütün figürlerin hepsi kolektif şuur altında binlerce yıldır gelen ve anonim ve şifahi bir kültürden yazılı bir kültüre geçmiş halidir bu hikaye. Yani burada hiçbir zaman senaryocular böyle kafadan sallama figürler bulmazlar eski efsanelerde.
Oradaki bulunan bütün figürler binlerce yıllık insanlığın bir arketipsel halinin figürüze edilmiş şeydir. Durumudur yani. O yüzden buradaki enki du aslında bizim içimizde saklı ki biz gılgamışız bizim içimizde saklı öteki gılgamıştır veya öteki bizdir.
Birbirini tamamlayan birbiriyle kavga eden birbiriyle anlaşan ve zıplaşan. İşte burada aslında enki du psikonetik olarak bakacak olursanız gılgamışın kendi içerisindeki ötekisidir. Ve bu bu hikaye iki tane aynı insanın yani bir kişinin içindeki iki kişiliğin birbiriyle mücadelesidir.
Dolayısıyla bu mücadele gılgamışın içindeki bu mücadele bizim evrensel tarihimizin mücadelesidir. Evrensel hikayemizin mücadelesidir. O yüzden bu gibi tekstlere böyle bakın çok psikonetik çözümlemeler yapmak zorundasınız. Yani müthiş bir büyü var orada.
Yani tek tek çözdüğünüzde bunu böyle psikolojik terminoloji ile anlattığınızda ne anlama geldiğini gördüğünüzde dehşete düşüp hani kendinizden o şey buluyorsunuz. O derin anlamı buluyorsunuz. Öyleyse bir enki du tamam yoldaş bilmem ne falan ama derin bir çözümleme yaptığınızda bir alter ego’dur.
İki yani enki dunun bir başka özelliği şu tabi yani insanlaşma sürecinde birinin insanın yani insanlaşma sürecinde yani humanize olma,
beşeriyet hani beşer bir beşer olma sürecinde dönüştürücü bir prototiptir. Yani içimizdeki şeytan ama bizi dönüştürüyor da enki du yani o bizim içimizde vahşi olan yanımız. Ama o vahşi olan yanımız bizim dönüşmemize de katkıda bulunuyor.
Bundan dolayı enki dunun ikinci yanı o beşer olmamıza katkıda bulunan bir aracı prototip olmasıdır. Yani ikinci yanı budur. Üçüncü yanı enki dunun tabi yine medeni olmayan hayatın sembolü.
Yani çünkü hatırlayın eski dünyada şey çok önemli hakikaten şehirler ve kırsal alanlar. Mesela ben şuna inanıyorum bu şehirler ve kırsal alanlar sosyolojisi çok ezeli ve ebedi bir sosyoloji. Mesela belki de 10 yıl sonra 15 yıl sonra eğer insanlar hala yaşıyor olacaksa yani muhtemelen birtakım şehirler olacak böyle içerisinde bambaşka bir insan tipinin var olduğu bazı tuhaf şehirler.
Ki benim içerisinde çok olmayı herhalde istemeyeceğim. Bunlar o dönem için sivilay zıt şehirler olacak. Bir de bugün normal şehirler hani şu an yaşadığımız geleneksel şehirler daha sefil ama daha insani. Bunlar da an sivilay zıt olacak o gelecek dünyanın terminolojisi içerisinde.
Şehir ve şehir dışı kavramı çok devriyomu bir sosyolojik kavgıdır aslında. Her büyük mesela bunu şeyde de çok görürsünüz siz. Eski Aydın Terminal Esis’inde veya genelde bütün böyle epiksel veya birtakım narratif anlatımsal şeylerde görebilirsiniz.
Göçebe olanın yaşadığı hal ile yerleşik olanın yaşadığı hal ve bunların birbirlerine bakışı ve bunların birbirlerine bakarlarken kendi çerçevelerinden geliştirdikleri semboller ve baktığınızda orada da şeyi görüyorsunuz.
Yani medeni olmuşlar, medeni olmamışlar. Göçebelere göre yerleşikler medeni olmamıştır. Çünkü onlar Nemrut gibi gökyüzüne doğru kuleler dikerler. Şehirlilere göre göçebeler medeni olmamıştır çünkü onlar çok tehlikeli de birbirlerini yerler. O yüzden de bu şehirli olmak ve şehirli olmamak kavramı hep evrensel bir sosyolojik şey.
Ama piramitif dünyada bu çok daha öyleydi. Çünkü şehirler tehditin daha az algılandığı yerlerdi. Her anlamda yani teknik anlamda, büyüsel anlamda, inanç anlamında yani şehirde yaşayan biri daha güvenilirdi o dönem için söylüyorum. Ama şehir dışında yaşayan biri güvenilir değildi. Tekin değildi, daimonik varlıklar, vahşi hayvanlar, ondan sonra bütün bunların hepsi mesela antik şehirlerde genellikle belli bir akşam saatinden, hava karardıktan sonra şehirlerin kapıları kapatılır, şehirlerin kapıları mühürlenir. İşte birtakım mütüellerle şehirlerin dış dünyaya yani tehlikeci dünyaya teması kesilmeye çalışılırdı. Şehirlerin mesela girişlerinde falan böyle apotropeik denilen birtakım varlıklar, hibrit varlıklar bulunurdu tasvirsel olarak. Mesela bizim had tuşa dolduğu gibi çorumda böyle kapılarak olunan heykeller.
Bunlar işte aslan başlı, bilmem ne gövdeli. Bunlar hep dış dünyadan gelen tehditleri engellemek içindi. Şehre gelmesin yani. O yüzden de burada Enkidu medeni olmayan hayatı da sembolize ediyor aslında. Yani vahşi hayat, yani kötü hayat, ne kadar kötü bir hayat. Dolayısıyla öyle bir sembolik özelliği de var. Sonra Enkidu’nun bir başka özelliği yani beş ya da işte E demişim hayf olarak. Yani yola çıkma motifinde burada yani Gılgamış’ta yola çıkış, sevgisiyle çıkış, yola çıkışta refik ya da refika olma yani yoldaş olma prototipi.
Yani yolculuğa çıkan bir kahraman var. O kahraman, esas kahraman Gılgamış ama ona bir de refik ya da refika, bir yoldaş da var. Birinci kahraman, ikinci kahramanla birlikte bir yola çıkacaklar ve bunlar birbirlerine musahip yani yoldaş kılınacaklar. Dolayısıyla böyle bir şeyi de temsil ediyor Enkidu yani bir yoldaş figürü onu da temsil ediyor.
Yani mesela şey de olabilir hani bütün bunların hepsi zaten birazcık 6 ya da F işte şöyle bir şey de olabilir. Bu Enkidu profili dış dünyadaki birtakım vahşi savaşçı kabileleri de sembolize ediyor olabilir.
Yani zamanında o kabilelerle buna benzer kabilelerle yaşanmış olan mücadelelerde o kabilelere mensup birtakım figürlerin, kişilerin yani bu yabanıllı veya vahşi diye bu gibi destanlarda bir figür haline döner. Bir figür olarak yeniden canlandırılır. Kötü bir figür olarak çoğunlukla canlandırılır.
Mesela böyle tecrübeler de yaşanmış olabilir. Bazıları şey diyor bu tabi biraz hani afaki bir şey ama çok da mantıksız değil. Şimdi Mesopotamya’daki en böyle vahşi kabileler bu Mesopotamya’nın biraz kuzeyinde dağlık arazilerde falan, sümerlerin yıkılışında falan ve katkısı olan Gutya adıyla bilinen kabileler.
Guti diye bilinen kabileler. Kardo kelimesinin de daha sonraki dönemlerde Kardo adıyla bilinen kelimenin de bu Gutilerle alakası olduğu var. Bunu ileri sürenler var bilmiyorum yani o kadar hani alakası var mı.
Bu mesela Gutiler çok vahşi ve saldırgan kabileler. Dağlarda yaşıyorlar çoğunlukla zaten. İşte bu Guti halkının bıraktığı birtakım imgesel tecrübeler Enkidu’da destan içerisinde canlandırılmıştır diye düşünenler var.
Bu doğrudan Gutilerin bıraktığı bir ima olmayabilir ama birtakım saldırgan kabileler böyle bir prototipin kafalarda gelişmesine hakikaten şey katkıda bulunuyor yani. O yüzden hani bu da düşünülebilir yani niye olmasın.
Tabi bizim burada Enkidu’nun şeyi rolü, Gılgamış’a yoldaştık olacak rolü ki mesela gelecek metinlerde okuyacağım ben size yani tamam Enkidu sahneye çıktı ama Enkidu ne yapacak Gılgamış’la nasıl bir macerada bulunacak o gelecek zaten.
Ama burada şunu bilin Enkidu’nun bu vahşi yanı ilmin, vahşi yanı çivi yazılı metinlerde iki farklı retorikle anlatılıyor. Bu iki farklı retorikle anlatılıyor olmasının bir önemi olabilir mi? Aslında olabilir. Şu an bizim için biraz önemli belki ama o dönemi anlamak için daha önemli.
Mesela eski Babil müsasında yani milattan önce 1800’lere kadar çıkan eski Babil müsasında aslında Enkidu o vahşi hayatın içinden bir şekilde çıkacak daha böyle insani bir şey olacak bir şekilde çıkacağını göreceksiniz.
Mesela o vahşi hayattan Enkidu’nun çıkışı bu eski versiyon da metin yazarları tarafından daha aslında olumlu karşıladır.
Yani Enkidu’nun o vahşi hayattan biraz daha böyle insanlaşmaya doğru gitmesi eski Babil versiyonunda şeydir böyle daha iyi bir şeydir. Fakat yeni Asur versiyonunda yani milattan önce 600 civarları yeni Asur versiyonunda Enkidu çok böyle görünmüyor.
Yani Enkidu’nun yabani hayattan bu kadar sert bir şekilde kopmuş olması yeni Asur versiyonunda yani Gılgamış Destan’ın yeni Asur versiyonunda pek öyle eskisi gibi olumlu karşılanmaz. Bu iki versiyon arasında hani nasıl bir şey farklılık yani nereden kaynaklandı bu farklılığın hikayesi aslında biraz eski Babil döneminin şeyiyle,
kültürünün sosyolojik yapısı ile yeni Asur dönemi kültürünün sosyolojik yapısı mesela kadına bakışı falan gibi kadınla ne alakası var göreceksiniz gibi şeylerden dolayı muhtemelen hikaye bu. Yani farklılığın nedeni biraz o iki sosyolojik farklı konjüklüden kaynaklanıyor. Ama olayın ne olduğu nasıl olduğuna devam edeceğim.
Şimdi burada normalde şeyim henüz bitmedi. Yani 97-110 arasının yorumu henüz bitmedi. Önümüzdeki ders 97-110 yorumuna devam edeceğim. Sonra 110’dan itibaren teksti yine okumaya devam edeceğim. Yine tercüme yine yorumuna devam edeceğim.
Bugün de sevgili online’cı üniversite online arkadaşlar, hepiniz artık benim gözümde bir gılgamış destanı uzmanısınız. Gılgamış destanı uzmanı olmak ne işe yarar? Valla bana göre benim çok işime yaradı. Bence sizin de işinize yarar. Çok da pragmatik bakmayın zaten.
O yüzden hepinize çok selam ediyorum. Kendinize iyi bakın. Kitaplardan uzaklaşmayın. Tamam dijitalizm de öyle fena değil ama bakın kitap önemli bakın. Yani hiçbir zaman Fahrenheit 451 gibi yapmayın. Kitapları yakmayın yani. Bakın kitabı bilgisayara tercih ederim.
O yüzden hepinize iyi okumalar, bol kitaplar, bol çivi yazılı metinler ve müzeler diliyorum. Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir