Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 7. Seminer
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0V9zRpMuGCc.
Arkadaşlar, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yani Gılgamış’tan, Gılgamış testanından aşağı yukarı 65 yani son okuduğum cümle 65. cümleydi. Hala 1. tabletteyiz unutmayın. 12 tablet var. 1. tabletteyiz ve bugün yaklaşık 96’ya kadar yapacağım. Yani 65-96 arası.
Arada şey yapmıyorum, hiç atlama yapmıyorum. Yani Türkçe okumalarda hiç atlama yapmıyorum ama Akatça okumalarda bazen çok önemli değilse……bu Akatça orijinali atlıyorum diye. Mesela bugün Akatça orijinali atlamayacağım. Yani Akatça Metni 65-96 okuyacağım. Tabii ki Türkçesini de okuyacağım.
Ve de yorum yapacağım. Tabii bu arada şey yani şunu söylemeden de duramayacağım açıkçası. Bu yangınlar falan tabii çok etkilendim yani herkes gibi. Ben de her sene giderdim mutlaka. Özellikle Bafagülü civarı yani Beşparmak Dağları’na falan. Tabii bu sene tam gitmek üzereydim falan.
Müthiş üzücü ki ben dağları ve ormanları çok seven bir adamım. Müthiş etkilendim yani anlatamam. Bir de tarihçi olarak komplocu bir adamım ben. Yani daha doğrusu tarihin komplolardan oluştuğuna inanıyorum. Yani komplo lay vardır komplo teorileri yoktur. Komplo teorisi diye bir şey yok. Komplo lay var hakikatten. Ve tarih felsefesi bize şunu söylüyor.
Tarih hep manipülasyonlarla oluşan bir şey. O yüzden de bu yangınlar falan hiç tesadüf gibi görünmüyor. Hepsinin bütün dünya üzerinde aynı anda başlıyor olması kesinlikle daha global bir şeyle ilgili. Öyle çok basit yakma olayları falan değil. Müthiş etkilendiğimi söyleyeyim yani.
Ve herhalde bu süreç yani bu senaryo böyle birkaç sene daha gideceğe benziyor. Mesela bu günlerde size bol bol şunu okumanızı ya da şu kitapları okumanızı öneririm. Yani normalde işte akatça, arkeoloji, ne bileyim antik dinler falan bunları hani okuyun ya da okuyorsunuz ama özellikle son zamanlarda ben yeniden döndüm yani bir müddettir.
Bu dizütopik eserler var. Yani biliyorsunuz ki edebiyatta daha doğrusu edebiyat sosyolojisinde edebiyatta ve felsefede ütopik ve dizütopik eserler vardır. Ben bunları okumayı çok severim yıllardır yani. Son günlerde de yeniden dizütopyalara döndüm. Eskiden hepsini okumuştum ben. Mesela dizütopya eserlerini okumanızı yeniden öneririm size de okumadıysanız. Yani gelecek dünyanın nasıl olabileceğine dair o dizütopik eserler enteresan bilgiler verir. Dizütopik eserler biliyorsunuz yani geleceğin nasıl bir karamsar dünya olduğuna dair veriler veren biraz hayal gücü biraz teknolojinin o dönemlerde getirdiği şeyleri harmanlayan bir literatür aslında.
Çok da zengin bir literatür bu. O yüzden gelecek dünyanın nasıl olabileceğine dair bu dizütop bir eserlerine bir bakın. Benim en çok sevdiklerim mesela şeydir Fahrenayt 451. Ray Bradbury’nın Fahrenayt 451’i çok güzeldir. Yani basit bir kitaptır ama güzeldir yani. Huxley’in Cesur Yeni Dünyası zaten bunlar klasik yani.
Yevgeniz Emiyetkinin Bizi, Jules Verne’nin 20. Yüzyılda Paris gibi eserleri dizütopik türden eserler. Yani çok var tabi de benim bende en etkili olanlar bunlar yani. O yüzden bu dizütopyalara bir bakın. Çünkü bunlar hani gelecekte kurgulanan dünyanın nasıl olabileceğine dair böyle size şeyler verir, enteresan fikirler verir. Roman okumak başka, filmlerini seyretmek başka. Yani bir takım dijital platformlardan bu romanların filmleri de var. Fakat o filmler ve ben yani ben daima literal yazılı olanı tercih ederim. O yüzden hani şey yapın bir bakın o tip çalışmalara eserlere. O eserlerin de önemli bir kısmı 20. yüzyılın başından itibaren dünyanın kırılma dönemlerinde meydana geldi.
Yani 1900 yılları, 1930’lar, 1942 Dünya Savaşı sonrası 1950’ler falan. O dönemlerin getirdiği bir takım hem zihinsel hem teknolojik devrimler, geleceğin nasıl olacağına dair karamsal bir takım karramların oluşmasına yol açtı. Ve onlar da literatüre döküldü falan. O yüzden hani dersin girişinde böyle bir şey yapma ihtiyacı hissettim. Bu yangın hikayesi çok şey, çok etkileyici bir şey yani ürkütücü. Evet şimdi biz yine kaldığımız yere dönüyoruz. Demek ki 65-96 arası yapıyoruz. Tabii şunu unutmayın.
Mesela bu Metin’i, yani Akatçası’nı ben size okurken normalde daha böyle tarzan, yani türkik bir Akatçayla okuyorum. Yani normalde şöyle okunması gerekir bunun. Biraz daha semitik bir vurguyla okumak gerekir. Yani o semitik dillere has bir vurguyla okumak gerekiyor. Çünkü bu Akatçası, Asuca, Balabilce falan bunlar semitik gökende şeyler, diller.
Ama bu ayrı bir iş değil de şu an benim onlara vaktim yok. Yani şöyle bir şey yapmanız lazım normalde, ideal olan yani. Önünüze Akatça metni alacaksanız, bu Akatça metinde var olan kelimeler ve gromatikal yapının önemli bir kısmı İbrahimici, Arapça, Aramicede falan da olduğu için Metin’de tanımış olduğunuz kelimeleri İbrahimici, Arapça, Aramice gibi daha bildik veya yaşayan dillerin fonetiklerine uygun vurgularla aslında okumanız lazım. Fakat bu şey, bu yani zor bir şey değil, zaman alıcı bir şey. Ben o yüzden onu yapmıyorum. Ama yapabilirim çok daha fazla zamanım olsa. Ben daha size Türkçe gibi hani telaffuz ediyorum kelimeleri. Ama yine de böyle olsa bile Akatça’da kelimelerin nasıl olduğu hakkında bir fikrimiz oluyor. Dolayısıyla bu şeye dikkat edin. Hani semitik bir genizle okumak hikayesi biraz daha belki çok ilerlerde yapılabilecek bir şey olabilir.
Ben şu an ona girmiyorum. Evet, şimdi 65’den devam ediyorum. Ulişi şanı namma tebevû kakku 65. cümle Ulişi şanı namma tebevû kakku
66. ina tukku tebu rûşu 66 buydu, şimdi 67. Uttad dâri etlutu şe uruk ina kukkiti 68.
Ulu maşşar, gişkin maş, mağra, ana, abişu Şimdi burada yani bu 68. cümlede şimdi biraz yani daha sonra Türkçesini okuyacağım ve açıklamalar yapacağım ama bazen yeri geldiğinde anametin üzerinde de bir kelime söylemeye ihtiyacı hissediyorum. Çünkü ileriye kaldığında şey olabilir o anlamı yakalayamayabilirim.
Mesela burada bakın 68. cümlede şöyle diyor Ulu maşşar, gişkin maş, mağra Mağra kelimesi, sümercesi bunun tabi dumu kelimesi Mağra ya da sümercede dumu oğul demek. Yani Türkçe’de bizim kullandığımız oğul yani anlamı bu.
Tabi bu yani mağra yani oğul kelimesinin etimolojisi falan biraz önemli bana göre. Çünkü bu diller yani bu antik diller ya da eski diller daima konseptsel olarak böyle derin bir arkeolojik semantik değere sahip olduğu için Mesela siz bu kadar eski bir dilde herhangi bir kelimenin anlamını etimolojisi ve semantiğiyle çözebilirseniz Aslında o kelimenin ve o kelimeye denk düşen kavramın binlerce yıl önce nasıl oluştuğunu da tahmin edebilirsiniz. O yüzden de kelimeler çok canlı şeyler, yaşayan şeyler. Dolayısıyla bunun üzerine belki bir dakika falan bir iki dakika bir şey söyleyebilirim. Demek ki mağra kelimesi ne demek oğul demek. Tamam şimdi geleceğim ona bir önemini vurguladım. Sonra ne diyor? Ana. Ana bu semitik dillerde Akatça’da falan yani şey demek bir yere doğru,
E doğru yani bir alana bir kişiye doğru. Ana o anlama geliyor. Abi şu, abi şu, tabii abi şu yani babasına kendi babasına yani abi şu kendi babasına doğru. Ana abi şu kendi babasına doğru. Yani oğul kendi babasına doğru bir eylem yapacak cümle onu kastediyor.
Tabii bu 68. cümlenin Türkçesini birazdan söyleyeceğim ama bu mağra yani oğul bağlamında söyleyeceğim bir iki kelimeyi hemen bir iki üç cümle sonra bir başka kelimeyle ilişkilendirerek şey yapacağım. Netin içinde böyle bir basit analizini yapacağım. Tamam.
Yani bir vurgu yaptım bir kelimeye dikkat çektim. O dikkat çektiğim kelimeyi birazdan bir başka kelimeyle ilişkilendirerek yeniden vurgulayacağım ya da analiz edeceğim. 69. Urra. Şimdi urra kelimesi gün demek tabii yani urra kelimesi gün demek.
Tabii mesela İbrahimice falan bilen, İbrahimice okuyan var içinizde ya da bilen var yani beni izleyenler içinde. Or kelimesi İbrahimicede ışık demek biliyorsunuz yani İbrahimicede or, ışık veya gün, gündüz falan anlamına geliyor.
İşte urra kelimesi yani Akatça’da urra, gün, gündüz gibi kelimeler aynı kökenden geldiği için İbrahimicede de var. İbrahimicede or kelimesi yani ışık, aydınlık, gün kelimesi etimolojik olarak ortak. Ugaritçe falan da var yani Ugaritçe de, Ugaritbe Kuzey Suriye’de Rasçamra civarı, Ugaritbe’de de yine çok benzer şekilde ar kelimesi var yani ışık, gün, gündüz anlamında falan. Tabii bunların hepsi esas da şeydir ne derler aynı dilden geliyor.
Tabii antik dünyanın kozmolojisinde veya kozmografyasında yani evren şamasında veya dünya yorumunda yani esas da güneş ile gündüz arasında çok ilişki kurulmamıştır. Yani gündüz olmanın ışığı yani gündüzün ışığı sanki güneşten kaynaklanmaz.
Yani gündüz diye somut bir olgu vardır, gece diye somut bir olgu vardır. Ve bunların ikisi de birisi güneşten bağımsızdır, ötekisi de aydan bağımsızdır. Böyle bir şey yani güneş ve ayın fonksiyonu aslında ışık vermek değildir. Ay ve ay bir kategoride şeylerdir. Yani böyle bir enteresan kozmogoni var antik dünyada.
Devam ediyorum. Ura yani ışık, u ve yani ve Türkçede. Ura, muşi, muşi kelimesi, muşa kelimesinden geliyor Semitikli Akatça’da.
Muşa kelimesi de gece falan demek yani karanlık falan anlamına geliyor. Normal bildiğimiz ışığın olmadığı şey bölge falan yer anlamına geliyor. İbranice’de mesela benzeri emeş. Yani İbranice’de emeş kelimesi var. Hem gece için kullanılan hem gece ışığı için kullanılan bir kelime.
Emeş ve muşu kelimeleri ortak yani Semitik çünkü. Yani öyleyse 69 yeniden. Ura, u muşi, ikadir şerş. Şimdi 70 tabi anlamlarına Türkçelerine geleceğim. 70. Gişkimaş şarru nisiyi rapsati. 71 şuu ve umma şe uruk şuppuy. 72 ul umaşar gişkimaş marta. Şimdi burada……duracağım. Niye? Çünkü az evvel söylediğim mağara yani oğlan kelimesiyle ilişkili.
Yani marta kız, mağara oğlan. Mağara kelimesini az evvel kullandım. Ondan sonra 68’de. Şimdi mağarta yani kız kelimesi geçiyor şu anki cümlemde. 72. cümlemde yani. Şimdi burada işte o az evvel yapacağım vurguyu yapayım.
Şimdi bu marta ve mağara kelimeleri aslında etimolojik olarak……şeyde Akatya’da tamartı kelimesiyle falan alakalı. Tamartı kelimesi de ayna anlamına geliyor. Yani bütün bunların dibinde yatan fiil de aslında or yani görmek bakmak fiili.
Tamartı kelimesi ayna anlamında. Şimdi bu mağari yani oğlan veya yani mağarta yani kız kelimeleri büyük ihtimalle……etimolojik olarak şuradan yani semantik olarak şuradan kaynaklanıyor. O yüzden de etimolojik olarak ilişkili. Yani mağara ve marta etimolojik olarak ilişkili.
Çünkü onları oluşturan semantik alan ayna büyük ihtimalle her iki kelimede……aslında kopya veya ikiz gibi kelimeden kaynaklanıyor. Yani babasından çıkan anlamında veya annesinden çıkan yani onun kopyası……aynada bir kopya, aynada sizin ikizinizi gösterir. Yani tamartı, mağarta ve mağara bunlar üçü etimolojik olarak ortak kelimeler. Ve nasıl ayna sizi gösterirse yani sizin ikizinizi gösterirse……bir babadan ya da anneden çıkan kız ya da oğlan da onun ikizidir. Yani onun kopyasıdır.
Büyük ihtimalle bu ayna kelimesi, bakmak kelimesi, oğul kelimesi ve kız kelimesi……deki fonetik ve etimolojik benzerlik bunların aynı semantik dipten geldiğinin bir göstergesi. Bu yapmak istediğim vurgu buydu. Tamam şimdi 72’yi yeniden okuyorum. Yani mağarta’nın geçtiği 72. cümleyi yeniden okuyorum. U, umaşlar, gışkınmaş, mağarta, ana, ummişa. Tabii Türkçesi ne demek geleceğim. Ana yine burada şey demek yani bir yere doğru falan.
Ummişa da annesi yani annesine doğru, kızın, kız çocuğunun annesine doğru. Ne oluyor annesine doğru, nasıl bir konteks, nasıl bir ifade bu. Türkçesinde geleceksiniz, geleceğiz yani. Peki 73, 74, 75. Şimdi 73, 74, 75. Yani üçünü bir arada saymamın sebebi şu.
Şimdi burada kırık metin tam okunamıyor. O yüzden de 73, 74, 75 şeydir. Hani böyle okunamadığı için ben o kısmı atlıyorum. Veya çok küçük küçük okunuyor. O okunmuş olan parçalar da çok önemli değil. Tabii bütün unutmayın ki 65 ve 96 yani benim şu an size okuduğum metin mesela birazdan yani 76’dan itibaren şuna dönecek.
Gılgamış’ın kişiliğine dönecek. Yani hani geçen ders söyledim ya artık metin Gılgamış’ın kişiliğini anlatmaya başlıyor. Gılgamış’ın kişiliği de tabii ki yani burada şimdi birazdan başlayacak olan bu kişilik tanıtımı da esasla hiç olumlu değil. Çünkü zaten seminerlerinin başında başladığım ben size bahsettim.
Gılgamış zaten hani kötü bir figürden iyi bir figure doğru geçecek. Dolayısıyla tabletlerin bu başkısımları kötü Gılgamış’ı anlatmaya giriyor. Gılgamış neden kötü? Ne özellikleri var? İşte şimdi burada mesela burada yavaş yavaş Gılgamış’ın o kötü yanlarını anlatacak. O yüzden de hani annesine doğru gidemeyen kız çocukları, babalarına doğru gidemeyen oğlan çocukları tabirlerinin bu Gılgamış’ın kötü kişiliği ile ilgili nasıl bir alakasının olduğunu şimdi metin Türkçesini verdiğimde daha iyi anlayacaksınız. Tamam demek ki 73, 74, 75, 40. Şimdi geldik 76’ya. Uğmaşlar, Gişkimaş, Batulta, Anamutişa. Tabii buradaki Batulta kelimesi İbranişe’deki falan Betülaya denk düşer. Yani Batulta akatça veya Betülay kelimeleri İbranişe’de şey demektir.
Virgin yani made’em ya da yani henüz evlenmemiş kız veya yeni evlenmek üzere olan kız veya nişanlanmış kız gibi anlamları var. Uğmaşlar, Gişkimaş, Batulta, Anamutişa. Şimdi ne olduğunu birazdan göreceksiniz Türkçede.
70’li, Marat Küradi Hirat Etli. 78, Tazim Taşina, İşte Nema, İşte Ratu. Tazim Taşina, İşte Nema, İşte Ratu. 79, İlu Şamami Be’el Zikru.
Be’el Zikru. Ne olduğunu söyleyeceğim. Ama burada mesela Şamami yani Şama İbranişe hemen çağrıştırıyor. Be’el Ba’al sahip olmak, efendisi olmak. Zikru aslında güç, erkeklik, yetki sahibi falan anlamları var.
Yani Be’el Zikru dendiğinde aklınıza birkaç alternatif gelebilir. Gücün sahibi, otoritenin sahibi, eril olan gibi bir şey. Buna benzer anlamlar gelir. 80, 80 yine bozuk yani kırk. Böyle bir iki anlam çıkıyor ama şey değil, net değil yani. Demek ki 80’i geçiyorum.
Ama Türkçesi geldiğinde 80’in böyle okunma nasıl olabileceğine dair söyleme yani. 80, şu an geçtim. 81, Tultab Şiima, Rima Kadra, İyina, Urk, Şupur. Tamam. 82, Ulişu Şeninamma, Tubu, Kakkuşu. 83, İyina, Pukki, Şutbu, Ruh, Buşur. 84, Ustadır Etluti, Şe’uruk, İyina, Kukiti.
85, Ul, U, Maşşar, Gişk’in Maşş, Mağra, Ağma, Abişu. Şimdi burada aslında yukarıda söylediği bazı cümleleri tekrar yapıyor. Yani poetik şey, mitim bu. Ve büyük ihtimalle ritüellerde de en azından bir kısmı okunuyor. Dolayısıyla şu an mesela duyduğunuz kelimeler aslında yukarıda da geçti.
Dolayısıyla şey, böyle bir ritüelistik tekrar. 86, Urra, U, Muşa, İkadir, Şerş. 87, Şuvu ve Uma, Şa, Urk, Şupur. 88, Gişk’in Maşş, Şavru, Nişi, Rapshati.
89, 89 yine tam anlaşılmıyor. Ama yine Türkçesini verirken şey yapabilirim, ona bir anlam biçebilirim. 90, Gâşru, Şuvu, Mudu. 91, Ul, U, Maşşar, Gişk’in Maşş, Gişk’in Maşş, Batulta, Ağma, Muttişa.
92, Mağrat, Küradi, Hiraat, Etli. 93, Tazin, Taşin’a, İşte, Nemme, Anu. 94, Aruru, İşu, Rabitu. 95, Ati, Aruru, Tabni, Ammelu.
96, Enina, Binni, Zikru, Şuh. Şimdi 96’ya kadar okudum. Şimdi devam ediyoruz ama nasıl Türkçesinden. Yani önce Türkçesini okuyoruz arkasından da yorum yapılacak yerlerde, yani analiz edilmesi gerekli olan yerde analiz ediyorum.
Şimdi 65, yani Akatçası 65 ile başladım, Türkçe 65 ile devam ediyorum. Daima hazır olan silahlarını kullanmakta eşi benzeri yoktu. 65 tekrarlıyorum. Daima hazır olan silahlarını kullanmakta eşi benzeri yoktu.
Yani burada şeyi vurgulayacak tabi, mükemmel bir silahçı, silah kullanan, silahşör. Çünkü kılgamış zaten Tanrı insan, zaten kral, bir yığın yeteneği var ama yeteneklerinden bir tanesi de tabii iyi silah kullanması. Dolayısıyla bu cümle onu atıp yapıyor. Daima hazır olan silahlarını kullanmakta eşi benzeri yoktu. 66, silah arkadaşları onun topu yüzünden, şimdi bu top kelimesine geleceğim. Yani Türkçe’ye top diye aktardığım kelime bizzat fiziksel bir top aslında. Yani bir oyun oynanan top olma ihtimali de var ama küreye benzer ve bazen de bir yuvarlığa benzer. Birkaç şeyi birden ifade eden bir kelime bu. Bunu ben buraya böyle top kelimesi olarak tercüme ettim. Fakat tabi bu top kelimesinin ne olduğu, anlamının ne olabileceğine dair birazdan açıklama yapacağım. 66’yı yeniden okuyorum, silah arkadaşları onun topu yüzünden sürekli çevik olmak durumundaydı. Yani onunla birlikte silahşor olan diğer yakınındakiler, bu top neyse o, ondan dolayı sürekli çevik, tetikli olmak durumundaydılar.
Tabi şimdi burada aslında normalde bu şöyle, 65. cümle, 66. cümle daha sonra birazdan gelecek olan 82. ve 83. cümleleri birlikte okumak lazım.
Yani niye birlikte okumak lazım, buradaki cümledeki ifadeyi daha sonra gelecek olan 82. ve 83. cümleleri birlikte okumak lazım. Çünkü bu cümleyi daha iyi anlamamız gerekiyor. Yani burada top ne demek, nasıl bir oyun ya da nasıl bir şey bu, bunu daha iyi anlamak gerekiyor.
Bunu daha iyi anlamak için de, tercümeyi bitirdikten sonra analiz kısmında biraz da eski mezopotamya’daki çok bildik mitoslardan bir tanesi olan, hulub bu ağacı hikayesi çerçavesinde ya da anlatımı çerçavesinde bu cümleyi daha iyi şey yapmaya, anlamaya çalışacağım.
Ama bu analizi biraz bekleyin. Şimdi normal bir şey vereyim önce tercümeyi. Tamam. Şimdi 67. cümlelerin tercümesi. Uruk’un genç erkekleri hak etmedikleri kadar endişeliydiler.
Esas da şimdi bütün bu cümlelerin hepsi aynı kapıya çıkacak. Gılgamış’ın kişiliğindeki yani o zorba kişiliğindeki birtakım yönleri ifade eden kelimeler bunlar aslında. Ama hangi zorba yönüne denk düşüyor bu kelimeler? Bunu birazdan iyi göreceksin, daha iyi göreceksiniz.
67’i yeniden okuyorum. Uruk’un genç erkekleri hak etmedikleri kadar endişeliydiler. 68. Gılgamış oğlanların ya da erkek çocuklarının babalarının yanına serbest bir şekilde gitmelerine izin vermezdi. Ne demek geleceğim. Ama burada muhtemelen kafanızda şekilleniyor. Benim tabi çok böyle kelimeleri seçerek kullanacağım bir yer anlatma kısmı burası. Ama burada Gılgamış’ın kelimeleri çok güzel. Yani marjinal cinsel eğilimlere karşı nasıl olduğuna dair referanslar var. Bu cümleler muhtemelen onu çağrıştıracak sizde de. Ben kelimeleri mümkün olduğunca seçerek bu kısmı anlatmaya çalışacağım. Bu kısım çünkü öyle bir şey değil.
Gılgamış’ın kişiliğinde var olan bir yığın marjinal şey var. En marjinal olanlarından bir tanesi bu metne göre. O yüzden biraz üzerinde duruyorum. 69. Gece gündüz zorbalık yapardı. 70. Halka önder olan ya da halka öncülük yapardı. Halkın lideri Gılgamış. 71. Koyun ağlı, urkun kralı. Bu koyun ağlı ne olduğunu daha önce anlattım ben size. Koyun ağlı, urkun kralı yani Gılgamış. 72. Hiçbir genç kızın annelerinin yanına rahatça dönmesine izin vermiyor.
72. Yeniden okuyorum. Hiçbir genç kızın annelerinin yanına rahatça dönmesine izin vermiyor. 73, 74, 75. Yukarıda söyledim. Net değil. Kırık var, iyi okunamamış falan. O yüzden o kısmı geçtim. Zaten Metin’le de çok herhalde.
Yakın alakası yani çok doğrudan önemli değil. 76. Genç kızların gerdeğe rahatça girmelerine izin vermezdi. Şimdi mesela biraz da hani kafanızda uyanıyor Gılgamış’ın bu uç nottalarının ne olduğu. 77. Yeniden okumak için genç kızların gerdeğe rahatça girmelerine izin vermezdi.
77. Genç kızların gerdeğe rahatçğiyle dualarına relatively Reading всем director bakInd Trick-cotyoungler陳ottiğim MAR die. 77. Genç kızlara rahatça dön Deal.
Yani orada bulacağınız şey sizin kızıdır. Fakat orada kassetliğin kızı değildir, eşleridir yani. Yeniden okuyorum. Savaşçıların 77. Savaşçıların karıları, genç adamların karıları. Yani savaşçıların veya genç adamların karıları. Tamam. 78’te burada birtakım tanımlamalar yaptı. Gılgamış’ın kimleri rahatsız ettiği bu alanında.
İşte erkek çocuklar, kız çocuklar, birtakım savaşçıların eşleri. Şimdi bunlarla ilgili bir şikayet var yani. Şimdi 79. Gölün tanrıları, gücün efendileri. Anu’ya 80. Anu’ya sordular. Yani gökteki ilahlar, şamayim.
İlu şamayim yani gökyüzündeki ilahlar. Gökteki ilahlar. Şeye sordular Anu’ya. Anu tabi eski mezopotamya’da Anu, Enlil, Ea. Sümerlerden beri en büyük üçlü mezopotamya henoteizminin temel ilahlarından biri. Anu yani.
Yani göklerin ve pek çok şeye karar veren ya da diğer tanrıları gözetleyen, pek çok tanrının arasındaki işbirliğini sağlayan, insanların taleplerine daha çok cevap veren henoteistik, mezopotamya henoteizminin başındaki tanrı adı da Anu. İşte bu Anu’ya soruyorlar. Kim soruyor veya Anu’dan istiyorlar kim?
Bu gökteki tanrılar, öteki tanrılar yani Anu’nun daha altındaki ilahlar. Şimdi ne diyorlar? 81. Sen koyun ağlı Uruk’ta vahşi bir yaban boğası besledin mi? Yani buradaki vahşi bir yaban boğası şüphesiz ki Gılgamış. Yani onu kastediyor. Yani Gılgamış hakkında çok fazla şikayet var ve dolayısıyla bu şikayetler tanrılar tarafından, tanrıların tanrısı olan Anu’ya adeta dillendiriliyor. 81. Yeniden okuyorum. Sen koyun ağlı Uruk’ta vahşi bir yaban boğası besledin mi? 82. Silahlarını çıkardığında onun eşi benzeri yoktur. Yani Gılgamış’a referans da bulunuyor. 83. Silah arkadaşları onun topu yüzünden sürekli çevik olmak durumundaydılar. Şimdi yukarıda söylediği şeyleri yeniden tekrarlıyor. 84. Uruk’un genç erkeklerine zalimce taciz ederdi. 84. Veya eder yani ederdi ya da eder. Şimdi hani bunu dinleyen için ederdi.
Tamam Metin kendisi eder diyor doğal olarak ama dinleyenin retorikten çıkardığı şey ederdi. Dolayısıyla 84 şöyle. Uruk’un genç erkeklerini zalimce taciz ederdi. Bu taciz falan ne demek bunları böyle kısmen değineceğim. 85. Gılgamış oğlanların babalarının yanına serbest bir şekilde gitmelerine izin vermezdi. Yukarıda söylediği Tanrılar şikayet olarak dillendiriyorlar. 86. Gece gündüz zorbalık yapardı. 87. Koyun ağlı Uruk’un kralı. 88. Halka öncülük yapan Gılgamış.
Şimdi 89 böyle tam anlaşılamıyor az evvel söylediğim. İşte ama anlam şöyle üç aşağı bir yukarı. Halkın çobanı yani Uruk halkının çobanı Gılgamış’a referans da bulunuyor yani. 90 da yine böyle tam anlaşılamıyor ama hani güçlü üstün her şeyi bilen yine Gılgamış’a referans da bulunan bir şey bu cümle anlaşılamayan bir cümle. 91. Genç kızların gerdeğe rahatça girmelerine izin vermezdi veya vermez. 92. Savaşçıların karıları, genç adamların karıları. 93. Anu onların şikayetlerini dinliyordu veya dinliyor. Anu onların şikayetlerini dinliyor.
Yani Anu bu bağlamda olan şikayetleri öteki tanrılardan dinliyor. 94. Onlar büyük Aruru’ya başvururlar. Aruru tıpkı Anu gibi Mezopotamya’daki en önemli ilahe yani dişi veya tanrıçalardan bir tanesi.
Ve belki de en önemlisi Aruru’ya da başvuruyorlar. Yani Anu’ya başvuruyorlar tanrılar ve aynı zamanda tanrıçaya da başvuruyorlar. Yani Aruru’ya başvuruyorlar. Ney geleceğim ama tabi mesela Aruru kelimesini bazen ninhursak diye falan da görürsünüz siz. Yani ninhursak.
Ninhursak Mezopotamya’da ana tanrıça yani tabiatın egemeni, vahşi hayvanların egemeni, bereketin sürmesini sağlayan. Yani böyle bir ana egemen bir dönemden kalan bir arketipsel figür bu.
Bir ana tanrıça ninhursak veya Aruru ondan sonra daha sonra metnin ileriki dönemlerinde geleceğim noktalar olacak. Ama şu an Aruru ne demek o bağlamda bunu bilmeniz gerekiyor. 95. Sen Aruru insanı yarattın. Aslında buradaki yaratmak kelimesi şimdi ben buraya hani sen Aruru insanı yarattın derken 95. cümle yani aslında metin burada yaratmak kelimesini kullanmıyor.
Aslında arkayık dillerde, semitik dillerde de normalde yaratmak kavramı yani ex nihilo yani ex nihilo ne demek yoktan yaratmak. Normalde primitif inançlarda yoktan yaratmak kavramı yoktur.
Yani mezopotamya’da diğer primitiflerde yoktan yaratmak yani ex nihilo diye bir şey yoktur. Ex nihilo inancı yani yoktan yaratmak kavramı İsrailoğulları, İbraniler, Yahudiler, Hristiyanlık ve İslam ile birlikte bir de Zerdüştürk ile birlikte var.
Yani özellikle tabii Yahudil, Hristiyanlık ve İslam. Yani kullanılan kelime burada kullanılan kelime yaratmak kelimesi değil aslında. Ben daha hani yerine otursun ama normalde burada kullanılan kelime yani tam olarak kullanılan kelime metin içerisinde tabni kelimesi.
Bu tabni kelimesi de aslında semitik dillerde bağludan geliyor. Bağluda bina yap bina yani Arapça da falan yani bağlü yani tabnu bağlü bina bu da yaratmak anlamına gelmez. Bu ne anlama gelir peki? Var olan bir malzemeyi düzenlemek anlamına gelir. Var olan malzemeyi düzenlemek anlamına gelir.
Aslında mesela Tevrat’ta da hani Tevrat’ın birinci ayetinde veya Tevrat’taki birinci cümlede tekvinin yani bereshit, bara, shamayim ve aretsi yani yerin ve göğün yaratılması için kullanılan kelime.
Bara kelimesi İbrahim’in içeri yani bu birinci cümlede Tevrat’ın birinci cümlesinde kullanılan bu bara kelimesi aslında bu kelime de normalde yaratmak anlamına gelmez. Esasta şeydir, somut bir kelimedir ve şekil vermek, düzenlemek anlamına gelir. Banu kelimesi gibi aslında.
Şimdi burada sizin bilmeniz gerekli olan demek ki 95. cümlede Aruru’nun yani Tanrıçanın insanı yarattı demesi normalde yaratmak değil öyleyse düzenlemektir, şekil vermektir.
Çünkü pirimitif inançlarda eksni yülo inanç yoktur. Eksni yülo felsefi olarak veya yani sistem olarak tek Tanrılı inançlarda vardır. Büyük oranda tek Tanrılı inançlarda vardır.
Burada yine 95’te yani kullanılan insan kelimesi insan karşılığında kullanılan kelime amela kelimesi amela ve amelu yani amela ve amelu aynı kelimeler zaten.
Amela ve amelu kelimesi de bugün bizim hala kısmen kullandığımız amele kelimesinin, Arapça’dan kısmen kullandığımız amele kelimesinin şeyidir neredeyse tam karşılığıdır.
Çünkü eski şeyde kozmo, gonide veya kozmolojide, semitik kozmolojide insanın yaratılması normalde insanın bir amele olarak yani bir ameleye ihtiyaç duyulmuştur.
Kelimenin tam anlamıyla. O yüzden de amele işçi yani çünkü Tanrılar kendi işlerini yapamaz ve bir işçiye ihtiyaç vardır onların işlerini yapacak. O yüzden de bir amele, avvilu, amelu, amele bunların hepsi etimolojik olarak aynı anlama gelir.
Hepsi de bunların aslında işçi anlamına gelir. Yani bizi Tanrıya, Tanrılara katkıda bulunacak işçiler.
Çünkü henüz insanlar yokken, mezopotamya kozmolojisinden bahsediyorum, henüz insanlar yokken yaratılmamışken yani veya oluşturulmamışken Tanrılar bu kendi ihtiyaçlarını gidermek için dünyada yapmak zorunda olan birtakım işlerden bıkmışlardır. Ve bunları kolaylaştırabilmek için bir ameleye ihtiyaç duyulmuşlardır. O amelede aslında insan olacaktır. Dolayısıyla burada kullanılan insan kelimesi de amelu ya da amele kelimesi. Aynı bugün bizim kullandığımız anlama aslında çok yakın.
Dolayısıyla Arun’un yarattığı amele, esasta yarattığından ziyade şekil verdiği, topraktan sudan falan şekil verdiği şey. Sonra 96, şimdi Anu’nun düşündüğü şeyi yarat. 96, şimdi Anu’nun düşündüğü şeyi yarat.
Buradaki kastı şu, şimdi Anu’nun düşündüğü şeyi yarat yani oluştur. Şimdi bu yaratım veya oluşturma hikayesinde, insanın oluşturulması hikayesinde
düşünen irade yani onu akleden irade veya hayalini kuran irade Anu. Ve bunu da eyleme geçiren başta Aruru olmak üzere diğer tanrılar. O yüzden de burada böyle bir şey söylüyor yani Anu’nun planını yaptığı varlığı sen şimdi Aruru tanrıç olarak eyleme geçir diyor.
Esasla kastettiği bu. Şimdi böyle bir Türkçesini vermiş buluyorum. Şimdi gelelim burada Türkçede yani şeylere önemli olan, vurgu yapılması gerekli olan analizlere.
Şimdi az evvel söyledim, dedim ki 65 ve 66. cümlelerde Gılgamış’ın silahlarının çok iyi kullandığından falan bahsediliyor.
İşte bir topdan ya da bir nesneden bahsediliyor. Ondan sonra bu ifadeler 82 ve 83. Yani 82 ve 83’te yeniden tekrarlanıyor cümlelerde.
Şimdi burada 65. cümlede silah kelimesi için kullanılan şey Akatça ifade ki yukarıda söyledim onu Kaku kelimesi.
Yani silah için kullanılan kelime Kaku kelimesi nerede? Akatça’da. Bunun sümerce karşılığı Tukul. Tukul da sümercede silah demek.
Şimdi burada yani 65 ve 66. cümlelerde ve daha sonraki 82, 83. veya aslında Metin daha ilerlerinde veya buna benzer pek çok Metin’de Mesopotamya’da böyle söz oyunları falan sevilen bir şey. Şöyle bir söz oyunu yapılıyor ama o söz oyunun içeriği var yani öyle boş bir sadece kelime fonetik benzerlik olsun diye değil yani.
Şimdi 65’de silah için Kaku kelimesini kullanıyor. 66’da da yine o silah bağlamında bir başka kelime kullanıyor. O da yani Kaku’ya paralel yine onunla ilgili yine silah konteksti bağlamında Puku kelimesi. Yani bir de Puku kelimesini kullanıyor.
Nerede? 66’da. Tabi şimdi burada az evvel söylediğim top o top yani top nesnesi ya da o top denilen şey ney? Tam bilemediğimiz o şey.
Yani bir karşılık akatçası Puku yani Puku diye bir kelime var ve bu kelime silah içerisinde de yani silah konteksinde de kullanılan veya belki başka kontekstlerde de kullanılan çünkü üzerine bir yorum var bir kelime.
Hangi kelime? Puku kelimesi. Puku kelimesinin karşılığı ney? Top. Topa benzer bir şey. Yuvarlak olan bir şey. Yani bir ring yani bir daire yani. Muhtemelen bu Puku’nun pek çok anlamda şeyi var. Sembolik değeri var. Yani kabartmalardaki bazı kraliyet sembolleri de sembollerinde de aslında bu Puku işaretinin kullanıldığını ileri sürenler var.
Ne olduğunu söyleyeceğim. Demek ki Puku ve Kaku kelimeleri 65 ve 66’da birbirlerine nispetle bir söz oyunu ama aynı zamanda birbirlerini tamamlayan şey olarak kullanılıyor.
Sonra bir başka kelime yani bunlarla ilişkili bir başka kelime 65 ve 66’ın cümlelerde değil ama daha sonraki cümlelerde veya başka metinlerde kullanılan bir şey daha var.
Bir kelime daha var. Yine bir söz oyunu kelimesi. Yine kendine ait bir anlamı olan ve çoğunlukla da Puku kelimesiyle kullanılan yani Puku kelimesiyle böyle birlikte kullanılan bir başka kelime.
O da Mikku kelimesi. Mikku kelimesinin de anlamı şöyle. Mesela Mikku bir şey olabilir. Böyle bir değnek olabilir. Bir şubuk olabilir.
Ondan sonra… Yani buna benzer bir şey. Mesela davulların çalındığı o şey, davulların üzerine vurulan nesneler. Mesela bunlar Mikku kelimesiyle adlandırılıyor.
Demek ki Mikku kelimesi de böyle bir şey, böyle bir nesne. Şimdi Mikku kelimesi 65-66’da geçmez. 65-66’da sadece bizim Kakku ve Puku kelimelerimiz geçer.
Ama Mikku’da başka yerlerde çok sık bu kelimelerle kullanılır. Şimdi bunların tabii nasıl olduğu, yani ne olduğu konusunda şey tam netlik yok.
Bazı yanları net biliyoruz ama bazı yanları da şey, mühper yani. Mesela bunun bir askeri eğitim oyunu olduğunu söyleyenler falan var. Yani askeri eğitim oyunu olduğu da söyleniyor.
Şey hani bu Pakistan’da, İngiltere’de falan topla oynanan oyunlar var. Eski İran’da da var. Onlar ne ya? Yani kriket falan mı diyorlar bilmiyorum çok. Eski İran’da da yaygın yani. Hani bir top ve çubuklarla o topa vurulması ve yönlendirilmesi. Ondan sonra böyle bir oyun türü olduğunu söyleyenler var.
Mikku’yu işte şey yani bir değnek Puku’yu davul yani davul ve davulun üzerine vurulan o şey değnek olduğunu, kelimenin Mikku’nun ve Puku’nun böyle bir anlamı olduğunu söyleyenler var. Tabi Puku kelimesi burada yani Gılgamış’ta bizim 65-66’da kullanılışı Puku’nun ve aynı zamanda Kakku’nun yani Gılgamış’ın silahlarının her an hazır olduğu ve Gılgamış’ın silahşör arkadaşlarının bu silahlar dolayısıyla sürekli endişe içerisinde olduğuna ait cümleler,
yukarıda söylediğim cümleler aslında metaforik olarak bir cinsel tehdite sanki işaret ediyor. Yani Gılgamış’ın silahşör arkadaşlarına karşı bir şeyi zorbalığı veya bir tehdit edici yanı.
Nasıl bir tehdit edicilik bu? Cinsel anlamda bir tehdit edicilik. Mesela bu cümleleri tercüme edenler Batı’da çok bunun üzerinde pek böyle duymamışlar ama mesela cümlelerin bundan sonraki olanlarını göz önüne aldığınız zaman ki o cümlelerde hep şey var.
Gılgamış’ın cinsel anlamda bir takım kişileri tehdit ettiği ifadesi var. O yüzden 65 ve 66’da Gılgamış’ın bu silahşör arkadaşlarını böyle sürekli tayakkuzda olacak şekilde tehdit etmesi ve orada kullanılan kelimeler bu pukku kelimesi gibi kelimelerin de aynı zamanda bir takım böyle metaforik anlamda cinsel şeyleri çağrıştırması dolayısıyla 65 ve 66’nın basitçe Gılgamış’ın silahlarıyla ilgili olmadığı aslında metaforik bir takım şeyleri anlatmaya çalıştığını düşünebiliriz çünkü Gılgamış’ta çok fazla çeşitli yerlerde çok fazla değil belki ama fazlaca pederastik metaforlar var.
Yani özellikle Enkidu ile Gılgamış arasındaki pederastiğe benzeyen eski grekler de olduğu gibi bir takım böyle ilişki türlerini işaret eden şeyler, ifadeler var Gılgamış’ta. O yüzden hani Metin bütün konteksinden çok bağımsız düşünmemek gerekiyor. Öyle basit bir hani silah eğitimi gibi görünmüyor 65 ve 66.
Tabi bu pukkunun yani bu pukku denilen şeyin yani o top denilen şeyin ne olduğu ile ilgili görüşlerden birkaçı da bir efsane ile ilgili o da şey huluk bu ağacı denilen bir ağaç.
Yani Mesopotamya’da birkaç tane ağaç diğer daha sıradan ağaçlardan çok farklıdır. Yani Kişkano gibi, huluk bu gibi.
Şimdi bu pukkunun yani bu top denilen nesnenin veya o şeyin yuvarlak şekilde olan ağacın ya da nesnenin huluk bu ağacı denilen veya huluk bu mitosu denilen bir mitosta ilişkisi var. Yani bu ney bu şu. Önce huluk bu ney yani huluk bir hikayesi ney. Huluk bu Mesopotamya’da hayat ağacı dediğimiz bizim yani mitoslarda veya inançlarda hayat ağacı olarak nitelendirdiğimiz ve evreni üzerinde taşıyan bizim Türklerde de var tabi.
Yani pek çok kültürde var zaten. Bütün evrenin kendi üzerinde taşındığı veya evrenin her yerini böyle sarıp sarmalayan, yerin altından çıkan ve yerin üstüne kadar kuşatan bir ağaç hayat ağacı.
İşte bu Mesopotamya’da çeşitli adlarla anılıyor. Bu adlardan bir tanesi de huluk bu kelimesi. Huluk bu tabi Sümerçe’den Akatçaya falan girmiş. Huluk, huluk buya dönmüş. Yani Sümerler de var. Bizim Semitik Akat, Asur, Bavi geleneğinde var. Bu huluk bu ağacının da şöyle bir mitsel anlatımı var. Hikaye şöyle.
Bu huluk bu ağacı, kozmik yani dünyanın henüz yeni oluşturulduğu zamanda ya da zamanlarda Fırat Nehri’nin kıyısında yetişen bir ağaç.
Yani bir aksis mundi Fırat Nehri’nin kıyısında yetişiyor. Henüz evren yeni düzenlenmiş. Ondan sonra orada var olan bir ağaç bu. Ve bütün evreni dallarıyla, kökleriyle kuşatan ve ayakta tutan bir ağaç bu.
Bu Fırat’ın kenarındaki bu ağaç güneyden gelen bir rüzgar tarafından yerinden sökülüyor. Ve bu ağacın dallarını ve gövdesini Fırat Nehri daha ötelere taşıyor. Yani ağaç yerinden sökülüyor ve uzaklara gidiyor. Sonra İnanla yani İnanla yani Sümerlerde İnanla bizim Semitiklerde işler.
İnanla bu ağacı alıyor ve bu ağacı Unuk’taki yani Uruk’taki yani Uruk’taki Uruk şehrindeki, Gılgamış’ın kralı olduğu şehirdeki yani tapınağının bahçesine yerleştiriyor.
Yani İnanla veya ona daha sonra verilen isim Semitiklerde işler. Bu sürüklenen ağacı alıyor ve kendi tapınağının bahçesine yerleştiriyor.
Sonra bu ağaçtan kendisine bir taht ve bir de yatak yapmak istiyor. Yani bir taht ve bir yatak yapmak istiyor. Ama bu ağacın bu ağaçta bir kaç tane yaratık var.
Tabii mesela ben sadece size mitoloji çözümlemesi yapıyor olsaydım şu an. Mesela bunun tam nasıl bir anlama geldiğini yani bu mitolojinin nasıl çözümlenmesi gerektiğini şey yapabilirdim.
Hani değerlendirebilirdim. Ama şu an hani değerlendirmeye çalışıyorum ama şu an teksten kopmamaya çalışıyorum. Mümkün olduğunca da değerlendirmeye de çalışıyorum.
Burada bu hayat ağacının yani evreni tutan Aksis Mundi’nin tehditi yani bir tehdit var bu ağaca karşı. Yani evrenin ortadan kalkmasına yönelik bir tehdit var dünyada belli.
Bu tehdit hayat ağacını şey yapıyor, sarsıyor. Evren ortadan kalkacak yani adeta. Niye? Çünkü hayat ağacı zaten yerinden sökülmüş. Fakat yeniden evren yaşarsın diye tapınağa getirilmiş ve tapınaktan başlayarak yani kutsal coğrafyadan başlayarak yeniden kozmoz ayağa dikilecek. Yani çökmekte olan kozmoz tapınağa konulan ağaç aracılığıyla yeniden düzenlenecek. Bütün bunların hepsi aslında ritüel olarak evrenin yeniden kurulmasını sağlayan ve benim size daha önce söylediğim Mezopotamya’daki en önemli mevsimsel ekinoks kutlaması olan Akitru Bayramı ile de ilgili.
Yani bu öyküler evrenin yeniden canlanması ve yeniden varlığını sürdürmesi inanışı ki Akitru Bayramı’nda çok görüyorsunuz bunu. Bunlar Akitru Bayramı’nda evrenin yeniden canlanması, Akitru özellikle Bahar Akitru’sunda ritüellerle tekrarlanıyorlar.
İşte bu hikaye büyük ihtimalle Akitru’da bir şekilde kullanılıyordu. Yani ritüellerin birinde kullanılıyordu. Buradaki taht yani işlerin ya da inanmanın taht yapma arzusu o kendi evrene egeman liğini pekiştirmek ve evrenin varlığını sürdürmek.
Yatak yapma arzusu da bu hulukluğunun ağacından yatak yapma arzusu da aslında hiyeroskamos yani kutsal evlilik Dumuzi ile işlerde olduğu gibi. Tanrıcanın kutsal evliliği için, çünkü kutsal evlilik yani hiyeroskamos kutsal evlilik yani evrenin yeniden var olmasını sağlayan bir süreçtir.
Burada Tanrıcanın şey yapması bir yatak yapma arzusu basitçe bir yatak yapma hikayesinden kaynaklanmaz. Hiyeroskamos yani kutsal evlilik yani Tanrıcanın Tanrı ile birleşip evrenin yeniden var kılması için gerekli olan ağacın hayat ağacından olması gerektidir.
Çünkü o hayat ağacı bu huluk budur. O yüzden de oradaki yatak hikayesi bu kutsal birleşme senaryosunun gerçekleşmesi için olacak olan bir hayat ağacıdır. O yüzden buradaki ağaç peki bu ağaç niye tehdit altında şundan dolayı? Çünkü bu ağaç da 3 tane bazı versiyonlarda 2 tane ve 2 veya 3 tane varlık var.
Ne onlar? Bir tanesi bir yılan yani ağacın altında bir yılan var. Tabi yılan katonik bir varlık yani yeraltıyla ilgili bir varlık Antikite’de. Ondan sonra ağaç da yani bizim huluk bu ağacı da biraz yeraltıyla ilgili çünkü yeraltından geliyor onun kökleri yeralta alemini de o birleştiriyor. Bu ağacın altında yılan var.
Bu ağacın dallarında Anzu adıyla bilinen ve Mesopotamya’da bir efsanevi kuş olan bazen iyi bazen kötü İbrancı’ya da Ziz diye geçmiştir. Yanlış hatırlamıyorsam Mezmurlar’da falan var. Kaçıncı Mezmurdu? Unuttum yani. Ama Eski Ayet’te Mezmurlar kitabında da Ziz diye geçer.
Aşağıdaki İbrancı literatürde de geçer. Ziz kuşu. Bu Ziz Anzu’nun Yahudilere geçmiş halidir. Büyük ihtimalle bu Phonix ve Simurg’da esasında bu Anzu’ya kadar aslında uzanıyor arketip olarak.
İşte bir de ağacın dallarında böyle bir kuş var. Anzu kuşu. Bir de şey var tabi üçüncü bir varlık. Ağacın gövdesinde de Lilith var. Lilith de hepinizin bildiği gibi böyle Lilithru yani Eski Mesopotamya’da çok da sevilmeyen saldırgan bir Tariqa.
Bir de o var. Dolayısıyla şimdi bu varlıklar ağacı zapt etmiş. Yani Hayat Ağacı aslında bir tehdit altında.
İşte Tariqa bunları ortadan kaldırmak istiyor bu varlıkları. Hayat ağacı varlığını sürdürsün diye. Fakat gücü yetmiyor. Gücü yetmiyor Tariqa. Antropomorfizm yani bu ayrı bir konsept ama dersinden başında söyledim. Yani Tariqa insanlar üstündür ama bazen hiçbir şey yapamayabilirler. Orada da öteki varlıklarla yardımlaşırlar. İşte burada Gılgamış’tan yardım istiyor. Çünkü Gılgamış çok güçlü. Gılgamış bu Tariqa’nın bu isteğini yerine getirir ve ağaçtan bu şeyi kovar.
Yani bu varlıkları ağaçtan kovar ve böylece Hayat ağacı veya evreni ayakta tutan aksis mundi yeniden varlığını sürdürür. Tariqa da, İnanna da veya Işterda Hulupru ağacının bir kısmından, balından bir Pukku ve Mikku yapar. Az evvel zikrettiğim isimler yani Pukku ve Mikku.
İki tane nesne yapar. İşte iki tane nesne. Bu iki nesneyi de Gılgamış’a krallığının işareti veya alameti olarak armağan eder.
İşte Pukku’nun ve aynı zamanda Mikku’nun, yani mesela o çubuk gibi olan nesne ve yuvarlak olan nesne ki kabartmalarda, yani eski mezupatantya kabartmalarında,
mesela dikkat edin, böyle krallar ellerinde iki alamet tutarlar. Bunlardan bir tanesi böyle şeydir, yüzüğe benzeyen bir şeydir. Bir ring, yuvarlak bir şey yani yüzük, bir izik gibi bir şey. Bir onu tutar bir elinde. Öteki elinde de bir çubuk tutar.
Yani böyle ince uzun bir çubuk tutar. İşte bazı bilim adamları bu şeyin daire şeklindeki olan cismin ve çubuğun Mikku ve Pukku olduğunu söylerler. Ve krallık alameti olarak da kullanıldığını söylerler. Öyle anlaşılıyor ki bu Pukku denilen şey ve Mikku denilen şey,
huluk bu ağacıyla aslında yakından da alakalı ve çok da seküler olmayan bir nesne aslında. Yani şey değil, hani o kadar böyle basit bir ahşap değil.
O yüzden 65 ve 66’ında geçen ifade, yani Gılgamış’ın silahlarının hazır olması ve şövalye yanındaki silahşörlerin,
o böyle hazır, kendilerini sürekli endişeli hissediyor olması herhalde bu kelimelerde yani bu işte Pukku gibi kelimelerde birtakım cinsel metaforları işaret ediyor olsa gerek.
Tabi bu cinsel metaforlar Gılgamış’ın marjinal yönleri ne yönelik bu cinsel metaforlar 68’de de var. Mesela 68’i hatırlayın, ben şimdi okuyorum önümden. Gılgamış oğlanların babalarının yanına serbest bir şekilde gitmelerine izin vermezdi.
67 bir önceye gidin mesela Uruk’un genç erkekleri hak etmedikleri kadar yani Uruk’taki yaşayan erkekler endişeliler. Yani adeta feodal topluluklarda olduğu gibi kralın bir hakkı var bütün genç erkeklerde ve bütün genç kızlarda.
İşte 68 Gılgamış oğlanların babalarının yanına serbest bir şekilde gitmelerine izin vermezdi ifadesi. Aslında benim şimdi burada üzerinde durmayacağım yani belki çok daha hani başka zamanlarda üzerinde durabiliriz.
Ama eski Grekler’de pederasti ilişki denilen Erastes ve Eromenos yani bir büyük erkeğin ve daha küçük bir erkeğin ilişkisini çağrıştıran bir ifade.
Bu 68’deki ifade. Tabi bizim mezopotamya geleneğinde erkeklerin bu cinsel eğilimlerine yönelik şeyler var.
Tanımlamalar, ifadeler bazı büyü metinlerinde bazı hukuksal metinlerde falan terminoloji var yani benim önümde mesela sinmi, şanu, asinnu, kuluwu, kurgaru. Mesela bakın böyle bir ifadeler var bunların hepsi özellikle erkeklerin cinsel eğilimlerini içeren birtakım şeyler terminolojiler.
Mesela Tesniye 23. yani eski eğitim Tesniye kitabı 23. bölüm. Burada saydığım birtakım erkeklerin kendi tercihi olan şeyleri, ne derler kavramları olumsuz anlamıyla kelep kelimesiyle karşılar.
Kelep de köpek demek ibrencede yani hepsini bir statüya alır yani çok marjinal eğilimleri genellikle böyle değerlendirir. Ve onlara kelep yani köpek ifadesini koyar Tesniye 23’de. O yüzden Gılgamış’ın oğlanların babalarının yanına serbest bir şekilde gitmelerine izin vermemesi aslında şu demek tabii ki belli ki Gılgamış şehirdeki küçük erkek çocuklarına karşı birtakım marjinal şeyler yapıyor. Cinsel birtakım marjinal eğilimleri var. Bu 68 onu işaret ediyor. Yani Gılgamış’ın o halkın bıkmasının gerekçelerini işte burada artık anlatmaya başlıyor.
Ondan sonra, sonra mesela 72, hiçbir genç kızın annelerinin yanına rahatça dönmesine izin vermezdi. Şimdi bu ne demek 72? Yani bu tabii eski çağda ve orta çağlarda feodal bey hakkı denilen bir kavram var.
Yani krallar ya da beyler özellikle Batı dünyasında ve Mesopotamya’nın bir döneminde şeyin, şehrin veya beyliğinin genç kız ve genç oğlanlarına sahip olma hakkına sahipti. Bu Batı’da da uzun yüzyıllar boyunca orta çağların neredeyse sonuna kadar sürdü aslında.
Mesela burada da işte 72’de de hiçbir genç kızın annelerinin yanına rahatça dönmesine izin vermezdi ya da vermez. Onu demeye çalışıyor. Yani bütün ilin ya da bölgenin kızlarıyla kızlarına karşı birtakım marjinal ilgisi vardı. Onu söylemeye çalışıyor. Sonra 76’da genç kızların gerdeğe gitmeli. Bu tam aslında bir feodal bey hikayesi. Genç kızların gerdeklerine rahatça girmelerine izin vermezdi. Yani Batı’da mesela feodal beyler ilk gecelik hakkı denilen bir şey yaparlardı. Yani bir kız evlenmeden önce feodal bey o kıza sahip olurdu. Buna ilk gecelik hakkı denilir. Burada kastettiği o gerdeğe ancak kendisiyle birlikte olduktan sonra giriyor. Yani yine çok marjinal bir cinsel eğilim. Sonra 77’de savaşçıların eşleri yani savaşçıların eşleri, genç adamların eşleri onlarla da birlikte oluyor. Yani zorbalık yapıyor. İşte bu zorbalık belli ki gerçek ya da değil bunları bilmiyoruz. Ama belli ki antik dünyada bunlar bir zorbalık türü. İşte bu zorbalıklar üzerine artık halk tanrılara aracı kılıyorlar ve diyorlar ki bu artık olmaz. Ve böylece göğün tanrıları 79. cümle, göğün tanrıları büyük tanrılara artık bu şikayetleri iletiyorlar. Anu’ya veya Aruru’ya yani tanrıçaya iletiyorlar. Ve tanrı veya tanrıçalarda birazdan önümüzdeki haftadan itibaren Gılgamış’a yavaş yavaş yola getirmek için uğraşacaklar.
Ve işte Gılgamış’ı yola getirmenin en temel şeyi de burnunu sürtmek olacak. Yani yaşayacağı ızdıraplarla onu bu zorba şeyden, eğilimlerden daha insani bir noktaya doğru götürmek olacak. Biraz onun macerası baya baya bir burnunu sürtmekten geçecek. Evet sevgili arkadaşlar bugün 95-96 şey 1 dakika 65-96 arasını yapmış bulunuyorum. Hepinize, efendimize söyleyeyim güzel şeyler yani tatildeyse tahliller muhabbetiniz eksik olmasın bol bol okuyun, bol bol gezin, müzelere gidin. Ondan sonra görmeden olmaz yani sadece teorik böyle olmaz bu işler.
Yani müzeye gitmeniz lazım, bir kazı evine gitmeniz lazım, bir arkeolojik kazıda yani bunlar bu temas olmadan olmaz yani. O yüzden okuyorsunuz, ediyorsunuz falan ama mutlaka yerinde görmeniz ve gezmeniz lazım. Evet herkese bütün online üniversiteci arkadaşlara selam ediyorum.
Haftaya görüşürüz.
İlk Yorumu Siz Yapın