Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 6. Seminer
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=J9r0soaP_yo.
Arkadaşlar, tabi bu sıcakta eğer beni dinliyorsanız, yani canlı şu an hele canlı dinliyorsanız bravo yani. Daha sonra da dinliyorsanız yine bravo çünkü hava çok sıcak yani şu an İstanbul felaket. Bir de ben yine hep koşturmadan koşturmayı olduğum için bayağı da şey sıcaklardan geldim şu an. Vallahi yani helal olsun. Ödüllendirmem lazım sizi.
Şimdi bugünkü dersimiz ya da bugünkü seminerimiz şu. 37-64 arası. Yani 37-64 arası. Biliyorsunuz en son okuduğum satır 37 yani 36’da kaldım. Bugün 37’den devam edeceğim ve 64’de kadar sürecek.
Ama önce yani bu bölümü yapmadan önce bir geçen seminerden kalan birkaç şey var. Onlara biraz baksak iyi olacak. Yani birkaç şey derken bir iki şey aslında çok fazla uzun şeyler değil. Çünkü derdim benim biraz size hani o böyle etimoleji falan gibi bilgileride vermek istiyorum. Yani metni biraz oralardan okuyun niyetim o olduğu için hani bunları da çok geçemiyorum.
O yüzden iki tane şeye bir önceki dersten kalan iki şeye bakalım. Ve bugün de 37-64 arasına devam edelim. O iki şey ney? Bir tanesi şu. 24. satır. Yani geçen dersin 24. satırından kalan bir şey. Şimdi 24. satırı ben yeniden okuyayım. Türkçesini okuyorum. Şu. Sedir ağacından yapılmış tablet kutusunu eline al. Yani bugün üzerinde duracağım, böyle minicik duracağım eksik kalan noktalardan bir tanesi bu 24. satırda. Satır şu. Sedir ağacından yapılmış tablet kutusunu eline al. Şimdi burada benim vurgulacağım şey Tupşena kelimesi. Yani Tupşena kelimesi bizim MET’imizde geçen bir kelime.
Ve tablet kutusu yani bir kutu, yani kil tabletleri içeren bir kutu. Anlamı bu. Şimdi yeniden bir gözünüzle canlandırın diye 24’ü yeniden söylüyorum. Sedir ağacından yapılmış tablet kutusunu eline al. Burada tablet kutusu dediği zaman Tupşenu yani akkatsası Tupşenu. Yani bir kutu düşünün.
Hacımını tam tahmin edemediğimiz ama içerisine de kil tabletlerin konuluğu bir kutu. Ve buradan başka şeylerden tabi anlıyoruz ki kil tabletlerin önemli bir kısmı aslında böyle kutularda saklanıyordu. Yani bazen açıkta da saklanıyordu ama kutularda saklandığını biliyoruz. Şimdi burada vurgulacağım kelime şu Tupşena kelimesi. Yani kutu bu tabletin kutusu.
Aslında bu kelime akkatsa Tupbu’dan gelen bir kelime. Yani Tupbu kelimesi akkatsa da kutu anlamına geliyor. Tabletleri içeren kutu anlamına geliyor. Bu kelime aslında semitik diller de çok yaygın. Yani Aramiçe de var, Suriyaniçe de var. Ondan sonra yani biraz Etiyopyaça da var.
Mesela Aramiçe’deki anlamı karşılığı dafeya. Yani Tupbu ve dafeya etimolojik olarak ve fonetik olarak da aynı kelimeler. Bu kelimelerin dibinde de bu kelimenin orjinali de aslında sümerce.
Yani burada bizim kullandığımız bu kelime Tupşena kelimesi Tupbu ile ilgili yani Tupbu kelimesiyle ilgili tabletle ilgili bu kelime dibinde aslında sümerce. Sümercede de kelime dub, dubdan geliyor. Dub kelimesi de sümercede kil tablet demek.
Zaten sümerce mesela dub sar dediğiniz zaman tablet yazıcısı falan böyle katip gibi bir anlamı var dub sarın. Oradaki dub kelimesi sümerce tablet, yani üzerine çivi yazıldığı metinlere yazıldığı tablet kil tablet anlamına geliyor. İşte Tupşena kelimesine kaynaklık teşkil eden etimolojik olarak esasında bu kelime. Ve bu kelime sümerceden başlayarak akatça, aramice, etyopya dili, doğu-batı süryencileri, aramice falan bütün bunların hepsinde var. Kelime yani bu dub sümercede dub kelimesi büyük ihtimalle onomapat bir kelime. Yani onomapat şu belki buna zaman zaman mesela onomapat kelimesine değinebilirim.
Benim için şey metodik olarak önemli bir kelime yani özellikle dil bilimcilerin kullandığı dillerin kökeniyle ilgili tüorilerden bir tanesi. Tabii dillerin kökeniyle ilgili bir yıl tüori var da fakat bazı bağlamlarda bu onomapat tüori denilen tüori dillerin kökenini açıklamaya yönelik bu tüori.
Aslında hala kesinlikle özellikle bazı kelimelerin etimolojisini anlamlandırmada şey olmazsa olmaz bir metodoloji. Çok basitçe şöyle demek. Bir takım kelimeler tabiat taklidi seslerden üretilmiştir. Yani öyle kelimeler var ki ki bunların önemli bir kısmı da fiil gibidirler yani. Bu kelimeler ve insanlar ilk çıkarmaya başladıklarında bir takım tabiat taklitleri yaparak çıkarmışlardır. Yani bütün kelimelerin kaynağının bu olduğunu tabi ki söylemiyorum. Yani İslami açıdan bakarsanız başka Yahudi Arslan geleneğinde başka yani kelimeler sözler ve dil nereden geliyor onu anlatıyor değilim ben.
Demek istediğim şey şu. Bazı kelimeler özellikle bazı fiiller tabiatı taklit ederek oluşturulmuş. Bunu biliyorum bir örnek var. İşte bu gibi kelime kökleriyle uğraşan dil bilime dil bilimin altındaki bir kategori onomapat tüori falan deniliyor.
İşte burada mesela bu dub kelimesi yani kil kelimesi büyük ihtimalle böyle bir kelime yani şeyi düşünün hani bir kili elinizde böyle kullanırken ya da oluştururken çıkarmış olduğunuz ses yaklaşık buna benzer bir sestir. Yani dub’a benzer bir sestir. Mesela bir örnek vereyim ben size çok örnek verebilirim tabi de. Bir örnek vereyim mesela şey Batı dillerinde bu fruit kelimesi veya pet kelimesi yani pet ne demek Batı dillerinde İngilizce’de falan pet yol demek. Fruit ne ayak. Fruit kelimesi ile pet kelimesi etimolojik olarak aynı yerden gelir.
Tabi burada mesela fruit kelimesi ve pet kelimesi yani fruit ve pet kelimesi her ikisi de aslında böyle dikkat ettiğinizde yere vurulan ayak sesi ile şeydir ilgilidir yani. O bir ayağın bir toprak alanda giderken vurmuş olduğu o çıkardığı ses yani.
Bugün bizim o fruit kelimesi veya pet yani yol kelimesine kaynaklık teşkil etmiştir. Onomatopat kelimeler özellikle primitif dillerde biraz daha iyi korunmuş. Sümercede falan biraz böyle aslında. İşte bunlardan bir tanesi de bu dub’dur. Yani kil tablet.
Çünkü o kile özellikle şeyde yani böyle henüz kurumamışken ıslakken vurduğunuzda elinizde çıkan ses hakikaten şeydir o dub sesidir. Dolayısıyla sümerce böyle bir kelime var. Bu da Semitic dillere sümerceden çeşitli şekillerde girdi. Az evvel söylediğim gibi.
Mesela ben yeri geldiğinde bu bizim sümer veya akad metinlerinde falan bu onomatopat olduğu varsayılan kelimeleri böyle biraz açıklayacağım. Demek ki 24. cümlede geçen şey bu. Şimdi 33’e gelelim. 33. Oradaki vurgulacağım kelime Danlu kelimesi. Danlu kelimesi de Akatça güçlü falan anlamına geliyor. Şimdi 33’ü bir daha okuyayım. Yani hatırlayın. Kibru Danlu Şullul Ummaninşu. Şimdi buradaki Danlu kelimesi ney? Oraya bir geri gidiyoruz. Kelime güçlü demek. Akatça kelime güçlü demek. Tabii bu güçlü kelimesinin yani Danlu kelimesinin bir de sümercesi var. Aslında Akatlar bu Danlu’yu kullanıyorlar ama çeşitli metinlerde doğrudan doya sümerceden aldıkları bir kelimeyi de kullanıyorlar. Nedir bu sümerce kelime? Sümerce kelime kalag kelimesi. Kalag kelimesi sümercede güçlü anlamına geliyor.
Yani ya da muhkem, güçlü, muhkem edilmiş bir yer yani güçlendirilmiş bir alan gibi anlamları var. Kalag kelimesinin sümerce. İşte Akat metinler tabii buradaki metin bizim şu an klasik semitik karşılığı kabul etmiş Danlu demiş ama semitik metinlerde bu kalag kelimesi yani sümerce kökenli kelime yine çeşitli yerlerde kullanılıyor.
Burada bizim için önemli olan şey şu. Bu kalag kelimesinin bugün Türkçeye uzanacak kadar Arapça aracılığıyla da kale olarak girmiş olmasıdır. Yani bugün bizim Türkçe’de kullandığımız, Arapça’da kullandığımız ki Aramicesi de kailedir yani. Diğer semitik dillerde de üç aşağı beş yukarı aynıdır.
Kale, kile, ondan sonra Türkçe’de işte kale dediğimiz ne yani korunaklı yer, güçlü bir nokta, güçlü bir figür, kale gibi anlamları var. İşte bu kelimenin dibi aslında sümerceye kadar çıkan bir kelime. Şimdi ne yaptım? İki tane kelimeyi eksik kaldığı için geçen yeniden şöyle bir baktık. Şimdi bugün geldik 37-64 arası. Yani 25 yılı bulmadan ondan sonra hızlı da gidebilmek için biraz bugünkü bölümü en azından yani 37-64 arasını sadece Türkçesinden okuyacağım.
Yani benim önümde Akadçası var şu an ama biraz daha hızlı gidebilmek için Metin’in sadece bugün Türkçesini okuyacağım ve analizlerini oradan yapacağım. Çünkü hani bugün okuyacağın bölüm o kadar çok önemli olmayabilir tek tek Akadçası’nı okumak için. O yüzden önemli gördüğüm yerlerde ben mutlaka Akadçası’nı size söyleyeceğim, okuyacağım yani.
Ama bugün biraz şey yapalım o Akadçayı ihmal etmiş olalım. 37-64 arası. Evet şimdi ney? Şöyle 37. cümle. Gılgamış çok uzun boylu, mükemmel ve korkunçtu. Gılgamış çok uzun, tabi buradaki bu çok uzun boylu falan ne demek şimdi gelecek yani bu.
Tabi Gılgamış’ın bu tasfiri bedensel olarak tasfiri falan bayağı üzerinde durulan bir konu Metinlerde, orjinal Metinlerde. Bizim Metin’de de var veya Gılgamış’ı anlatan başka Mesopotamya Metinlerinde de Gılgamış’ın bu sureti anlatılıyor. Zaten bir takım kabartmalarda yani Mesopotamya’da ele geçirilen kabartmalarda falan Gılgamış olma ihtimali tabi %95 olan bir takım tasvirler var. O tasvirler de zaten esas alındığında bakıyorsunuz ki Gılgamış’ın sureti diğerlerinden çok farklı. Zaten onun üçte ikisinin insanın üçte birinin Tanrı olduğunu da unutmuyorsunuz. 37.
Gılgamış çok uzun boylu, mükemmel ve korkunçtu veya korkunçtur. Şimdi bunu açacağım birazdan. 38. Dağlarda geçitler açan o. Burada tabi o kudretine atıf yapıyor. 39. Tepelerin yamaçlarında su kaynakları kazan o.
Burada aslında çok poetik bir dil kullanmış. Yani büyük ihtimalle bunu şiirsel olarak okuyorlar. Yüksek sesle. Yani bu Metin bütününün yüksek sesle okunma ihtimali yok ritüellerde falan ama Metin bazı bölümlerinin yüksek sesle okunduğu kesim ritüel esnasında falan. Mesela bu bölümün bazı ritüellerde yüksek sesle okunmuş olma ihtimali çok yüksek. Çünkü Gılgamış yarı Tanrı olduğu için çok fazla ritüelde de fonksiyon icra ediyor. Aynı zamanda yeraltıda da fonksiyon olan bir Tanrı. Bundan dolayı da Gılgamış’ın kendisi ne derece ritüeller yapılıyor. O yüzden Metinlerin bir kısmı ritüellerde okunmuş.
Tamam 39. Tepelerin yamaçlarında su kaynakları kazan o. 40. Güneşin doğduğu yere kadar okyanusları bütün denizleri geçen o.
Mesela bunu şu an değil ama daha böyle biraz kozmik topografyayı verdiği bir yerde benim size biraz şeyden bahsetmem lazım. Eski Mesopotamyalıların bu dünya algısı.
Dünya derken o zamanki Kozmogony yani Evren yani Dünya nerede, Güneş nerede, Ay nerede, bunların hareketlerinin mantığı ne, nasıl ortaya çıkıyor, Güneş nereden doğuyor, nereden batıyor gibi çoğunlukla mitolojik, retorikli olan kısımları bu Metin’le okuduğum bir yerde biraz daha detaylı anlattığı bir yerde ben orada size anlatmaya çalışacağım.
Şu an ama onun yeri değil bu. Şu an Gılgamış’ın o müthiş yanını veya insanüstü yanını vurgulamak için Metin devam ediyor. Ben de öyle devam ediyorum. Güneşin doğduğu yere kadar okyanusları, büyük denizleri geçen o. 41. Hayatı aramak yani buradaki hayatı aramaktan kasıt şu, şimdi önce cümleyi okuyayım. Hayatı aramak için dünyanın dört bir tarafını turlayan o. Buradaki hayatı aramaktan kasıt şu aslında. Sonsuz hayat. Yani sonsuz hayat kavramı zaten bizim bu epin yani Gılgamış destanının sona doğru özellikle önem kazanacak temel meselelerinden bir tanesidir.
Sonsuz hayat. Dersin ilk girişinde yani 6-7 ders önce ben size söyledim. Gılgamış sonsuz hayatı hayatının bir döneminde sonsuz bir yaşam ayıracaktır. Sonsuz yaşamın kaynağı nerede? Bunun peşinde koşacak. O yüzden burada kelime sadece hayat kelimesi ama bunun siz basit bir gündelik hayat değil aslında sonsuz hayat olduğunu düşünün. Hayatı aramak için dünyanın dört bir tarafını turlayan o. Tamam. 42. Büyük tehlikeleri göze alarak uzaktaki Uta Napişti’ye ulaşan o. Büyük tehlikeleri göze alarak uzaklarda yaşayan Uta Napişti veya Ut Napiştimi bulan o, arayan o.
Burada tabi Uta Napiştim kelimesi muhtemelen benim epin yani destanın daha sonraki bölümlerinde yani daha sona yakın olan bölümlerinde 11. bölümden itibaren falan daha üzerinde duracağım bir kelime.
Uta Napişti veya Ut Napiştim kelimesi oralarda daha fazla duracağım. Ama burada şunu söyleyeyim. Buradaki Uta Napişti bir figürdür. Bir figür yani bir kahraman eski mezopotamya’da.
Uta Napişti kelimesi esasında semitik dillerde kullanılan bir kelime. Sümerce versiyonlarda kullanılan kelime Ziyusudra. Yani Ziyusudra diye bir kelime var.
Uta Napişti veya Ut Napiştim denilen bir kelime var. Ziyusudra denilen kelime sümerce. Uta Napişti denilen kelime bu sümercenin akatlar tarafından yani semitikler tarafından kabul edilmiş şey,
telaffuzu veya kullanılmış hali. Bu Uta Napişti veya Ziyusudra’ya eklenmeniz gerekli olan bir isim daha var eski mezopotamya kaynaklarında. O da Atrahasis.
Yani Atrahasis de yine aynı figürün özellikle Asur versiyonlarında geçen ismidir. Yani eski mezopotamya’da Atrahasis denilen bir kahraman daha var. Atrahasis ile ilgili özellikle yaratılış destanları var ki gelirim onlara.
İşte bu destanlara konu olan bir kahraman Atrahasis bizim Ziyusudra veya Ut Napiştimin aslında aynısı. Üç tane farklı isim ama aynı figür bu.
Ut Napiştimin özelliği neyle? Gılgamış ile alakası ne? Şu. Çünkü Gılgamış sonsuz hayatı ararken bütün pek çok hikaye yaşadıktan sonra yani size özetini yaptığım şekilde ve sonra detaylandıracağım şekilde
Enkiduyla yani Enkiduyla birlikte maceralara çıktıktan ve Enkiduyu kaybettikten sonra artık sonsuz hayatı aramaya başladığında ulaşacağı ve hikayenin de sonunu teşkil eden son kahramandır Ut Napiştim.
Ut Napiştim bizim biblikal kaynaklarda Nuh yani ibraniye kaynaklarda Nuh diye geçer. Bizim İslam kaynaklarında Nuh diye geçer. Tabii hani bunun İslami kaynaklardaki nasıl olduğu konusu benim alanımın dışında. Bunu bizim İslam tefsircileri çok daha iyi yaparlar.
Ama böyle bir figür Mesopotamya’da var. Bu figürün tarihselliği, değilliği bunlar bambaşka konular ama bizim Metinler böyle bir figürün yaşadığından yani ontolojik bir varlık olduğundan bahsediyor.
Ben de onun üzerinden gidiyorum zaten. İşte Gılgamış bir adada, hikayenin sonuna doğru göreceksiniz bunu, bir adada yaşayan Ut Napiştime ulaşır. Tabii tarihler Gılgamış’a bilgi verirler. Derler ki sen bu ölümsüzlüğü arıyorsun ama bulacağın yer bir gölün ortasındaki adada yaşayan bir kişidir o Ut Napiştim. Ut Napiştim anlamını tam bilmiyoruz aslında fakat şey demek büyük ihtimalle yaşlı yani çok tecrübe görmüş olan kişi. Yani böyle bir anlama olabilir.
İbraniçe de yani bizim Biblikal Metinlerde tekvinde falan yani Yahudi kaynaklarında geçen kelime Noah kelimesi genellikle İbrani Metinlerinde Noah kelimesini böyle şeyle ilişkilendirirler.
Yani sabit duran yani anlamında bir şey, bir karşılık bulurlar Noah kelimesine. Bazı dilbilimciler bu Noah kelimesini Sümerçede Enki kelimesinin İbraniçe’ye geçerken bozulmuş hali olarak düşünürler.
Bunlar şey tartışmalık onlar. Ben bunun üzerinde duracak değilim. Ben sadece size çağrışımlar yapıyorum. Şu an oralarda değilim.
Orada tabi hani bu Ut Napiştim’in bulunduğu ada figürü, adayı çeviren göl figürü bunların bütününü aslında psikanalitik çözümlemelerini yaparım ben. Ki ileride yapacağım. Yani o adanın neye denk düştüğü, o yaşlı bilge Ut Napiştim’in neye denk düştüğü gibi şeylerin hepsi psikolojik,
psikanalitik anlamda çözümlenebilir şeyler. Yani bunlar tarihsel bir figür olarak var ya da yok. Başka bir şey. Biz metni esas aldığımızda varlar.
Ama bunların bir de bizde karşılığı olan bilinçaltımızda yansıyan unsurları var. Çünkü bütün efsane retorikleri bizim kendi içimizde yaşadığımız, bilinçaltımızda kendimizle ilgili yaşadığımız o çatışmaların ya da uyuşmaların bir mit olarak retorik halinde aslında dış dünyaya çözülür.
Dolayısıyla Ut Napiştim’e verilen isim, mesela genellikle böyle yaşlı bilgeler bütün inançlarda hep ortak bir kavramla ifade edilir. Ney? Yaşlı bilge.
Mesela Tavucularda Lao Tse, yani Tavuculuğun kurucusu, Tavuculuk biliyorsunuz Çin’in geleneksel inançlarından biri. M.Ö. 500 küsür yılları. Tavuculuğun kurucusu da Lao Tse’dir. Ve Lao Tse’nin karşılığı geleneksel, yani Çin metillerinde yaşlı kişi demektir. Bu yaşlı kişi kavramı bütün inançlarda veya bütün efsanelerde neredeyse hep aynıdır. Yani böyle bir bilgelik ifade eden bir kelime. Dolayısıyla Ut Napiştim’e kadar çıkacaktır Gılgamış’ın yolu.
Sonra, bu 42’deydi, şimdi 43’teyim. Tuğfanın tahrip ettiği tapınak merkezlerini yeniden inşa eden o. Yani Gılgamış’ın yaptığı şeyler anlatılıyor.
Ve Tuğfanın tahrip ettiği tapınak merkezlerini yeniden inşa eden o. Biliyorsunuz ki Tuğfanla ilgili anlatımlar Mesopotamya’da çok fazla. Tuğfanla ilgili anlatımların bir kısmı Gılgamış’ı içeriyor, bir kısmı içermiyor.
Mesela Sümermetinlerinde Tuğfanla ilgili anlatımlarla Gılgamış aslında şeydir, birbirinden kopuktur. Genellikle Semitik kültürlerde Gılgamış’ın hikayesine Tuğfan da alınmıştır.
İşte 43. cümle şunu söylüyor. Tuğfanın tahrip ettiği tapınak merkezlerini yeniden inşa eden o. Çünkü Tuğfan oldu bizim kaynaklara göre ve dünya yeniden kuruldu. Tırnak içerisinde bir dünya bu. Ve Gılgamış şehirleri yeniden inşa etti ve kralı olduğu Uruk şehrini de en azından bazı bölümlerini, duvarlarını falan inşa etti.
Dolayısıyla bu cümle biraz ona işaret ediyor. Sonra Kürt dört yani insanoğlu için uygun ritüelleri tesis eden o.
Yani genellikle şöyle bir şey var Mesopotamya algısında. Neredeyse Tuğfandan sonraki pek çok şeyin mucidi, bütün değil ama pek çok şeyin mucidi aslında biraz Gılgamış. O yüzden onun yeniden her şeyi nasıl yaptığıyla ilgili bir giriş yapıyor. İnsanoğlu için uygun ritüelleri tesis eden o.
Bu ritüelleri tabii Metin içerisinde sonra geleceğim ben. Kürt beş hükümdarlık işlerinde yani bu krallık işlerinde, devlet yönetimi işlerinde kim onunla mukayese edilebilir?
Yani o öyle bir kral ki onunla hiç kimseyi mukayese etme şansınız yok. Kırk altı ve kim Gılgamış gibi bir kralım ben diyebilir.
Kırk altı ve kim Gılgamış gibi bir kralım ben diyebilir. Tamam. Kırk yedi doğduğu günden beri adı Gılgamıştır. Doğduğu günden beri adı Gılgamıştır.
Kırk sekiz, üçte ikisi Tanrı, üçte biri insandır. Aslında bu üçte ikisi Tanrı, üçte ikisi insan, üçte biri Tanrı ifadesi,
esas da şey tam gerçekten onun Tanrı ve insan yönüne mi işaret ediyor? Bu biraz şüpheli aslında. Ama mitne klasik olarak bakarsanız Metin şöyle söylüyor.
Yani o üçte bir oranında insan, üçte iki oranında Tanrı. Ama bunun bir deyim olma özelliği de var. Çünkü bu üçte iki, üçte bir ifadesi bazı mezopotamya kaynaklarında bir deyim gibi kullanılıyor. Yani bir deyim yani bu konteksin çok başka dışında. Ama hani en azından buraya baktığımızda vurguladığı şey şu, onun bir kısmı insandı ama şey bir kısmı Tanrı’ydı ama önemli bir kısmı insandı. Şimdi biz şimdilik bizde böyle gelenek olarak böyle gidelim. Kürk dokuz, onun bedeninin yani vücudunun şeklini şemalini belet ili yani şekli şemalinden kasıt hani vücut porsiyonları, oranlar, ayak mayak yani.
Belet ili belirledi, belet ili çizdi ya da şey tahayyül etti. Buradaki belet ili aslında belet ili kelimesi tabi şey semitik bir ifade yani belet ili semitik bir ifade.
Sümercede ninhursak gibi yani bu kelime nin bir sümerce karşılığı var. Sümerce karşılığı da çok yani baya çok. Mesela nin tur karşılıklarından biri, ninhursak karşılıklarından biri, nin ma karşılıklarından biri.
Yani on kadar sümerce karşılığı var bu kelimenin. Tabi bu belet ili veya sümerce karşılıkları şu anlama geliyor tariça, ana tariça yani ana tariça.
Fakat buradaki ana tariçalık biraz şöyle. Bu büyük ihtimalle sümerlerin bu ninhursak dedikleri veya semitikleri işte belet ili diye geçen bu tariça büyük ihtimalle şeyin bizim mezupotamyanın sümerlerden önce tabiata egemen
ve batıda karşılığı potniateron diye bilinen bütün tabiatın anası gibi bir tariçaydı. Yani bütün tabiata egemen bir tariça.
Bu büyük ihtimalle de bu sümerlerden önce mezupotamyalıların bir şeyiydi, inancıydı. Oradan sümerlere, oradan da akatlara büyük ihtimalle geçti. Bu bir tariça. Gılgamış’ın bedenini bu tariça çiziyor. Buradaki çizme büyük ihtimalle böyle bir kalemin alınıp çizilmesinden ziyade tahayyül etmek yani böyle hayal edilmek gibi bir şey, ifade orijinalde.
Evet. Sonra devam ediyorum. Süretini, onun suretini yani en mükemmel hale getiren Nuddinmud idi.
Nuddinmud idi. Yani onun suretini tamamlayan artık Nuddinmud. Nuddinmud da aslında yine mezupotamiyada bir şey tarih. Bereketle ilgili veya yani bereket, tabiatın canlanması ondan sonra gibi bir şey tarih. Buna geleceğim ama ileride. Geçecek yani o yüzden çok arada durmak istemiyorum bunun üzerinde ama onun da bir Tanrı olduğunu ve bereketle ilgili bir Tanrı olduğunu, ilah olduğunu unutmayın. 56 şu, ayağının uzunluğu şimdi şeyini veriyor, o ilahi pozisyonun, durumun detaylarını veriyor. Ayağının uzunluğu 1.5 metre. Tabii şimdi bunları açıklayacağım ben yani bu 1.5 metre nedir? Ayağının ayak dediği şey nedir tam? Hani biraz tartışmalı, ben kendi yorumuma geleceğim. 56, ayağının uzunluğu 1.5 metre. Bacağı 2.5 metre. Yani iki tane şey veriyor, uzuvla ilgili ölçü veriyor. Bir tanesi 1.5 metre olan ayak ve bir tanesi de 2.5 metre olan bacak. Tabii burada bu kelime yani ayak için kullanılan kelime şeyde semitik dillerde akatçası falan şepu kelimesi.
Şepu kelimesi de büyük ihtimalle bir onomatopat kelime ki birazdan gelirim yine unutmazsam. Bunun sümercesi gir kelimesi yani gir kelimesi sümerce ayak demek. Ondan sonra bizim metinde geçen ama akatça şepu kelimesi. Bir sümerce bir akatça.
Şimdi burada tabii ayağın ölçüsünün 1.5 metre olması, bacağın da ölçüsünün 2.5 metre olması biraz böyle araştırmacılara şey gelmiş. Yani çok böyle oranssız, netçede tamam gılgamış, olağanüstü bir varlık falan ama hani bu kadar da böyle bir orantısızlık mı var?
Hani bu metini nasıl anlamalıyız falan diye düşünen bazı uzmanlar. Bakın insanlar yani uzmanlar falan size çok komik gelebilecek bu detaylarla uğraşıyorlar. Fakat bu çok komik detaylar da acayip eğlenceli. Ben de bayılıyorum yani bu kadar ince şeylerle uğraşmaya. Hani ayak 1.5 metre miydi, 50 santim miydi hikayesi böyle basit bir efsane arasına sıkışmış şey değildir. Yani esasında orada bir dünya vardır. Onu yakaladığımız zaman da çok eğlencelidir. Şimdi aslında sümerce gir kelimesi ayak olsa bile normalde gir kelimesinin biz sümercede aynı zamanda gir-ur şeklinde normalde diz kapağının altındaki ayağı kadar olan bölge içinde kullanıldığını biliyoruz.
Yani ayakla burada kastı yani ayakla kastı gerçekten ayak mıdır bildiğimiz yoksa diz kapağının altından ayağı kadar uzanan o bacağın alt bölgesi midir diye tartışkuş bilim adamları.
Ve bir kısmı şöyle diyor ki buradaki ayak diye söylenilen metin yani şepu kelimesi aslında ayağa denk düşmez. Neye denk düşer? Şuna denk düşer. Dizin altından ayağı kadar olan kısma denk düşer. Eğer öyleyse o zaman şöyle yapacaksınız.
Diyeceksiniz ki bacak yani şimdi bütün bacığı şey yapıyorsunuz gözünüzle canlandırıyorsunuz. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı 2.5 metre dizden ayağı kadar olan kısmı da 1.5 metre.
Şimdi böyle düşündüğünüzde aslında porsiyonlar oranlar daha mantıklı hale geliyor. Her ne kadar gılgamışın boyu böyle bir der gibi olsa bile bu şeyler oranlar aslında çok daha mantıklı. O yüzden buradaki gir kelimesi ve şepu kelimesini böyle düşünmek lazım. Tabi burada şepu kelimesi de hani bu etimolojik onomatopat şeyler size çok komik geliyor olabilir ama bunların bir gerçekliği var yani.
Şepu’da büyük ihtimalle aynı batı dillerinde ya da hindi avrupa dillerinin bir türünde bu nasıl ayak vurmanın yere değdiğinde ses, o pat sesi ve oradan kaynaklanan kelimelerse fut gibi büyük ihtimalle semitik dillerde de bu şepu kelimesi ayakların yere vurulduğunda çıkarılan bir sesin taklidi.
Çok büyük ihtimalle kelime oradan gelir şepu kelimesi yani. Sonra şimdi yine o olağanüstü oranlar falan anlatılmaya devam ediliyor. Adımları 3 metre. Tabi bu hani bu ölçümler eski Mezopotamya’daki ölçümlerin mantığı nedir? Bunları bir yerde benim size anlatmam lazım yani oradaki ölçü bizim Türkçe’ye nasıl tercüme edilebilir bunu bir yerde anlatabilirim ben size.
Adımları 3 metre. Bizim bugün Türkiye’de kullandığımız ölçü karşılığı 3 metre. Adımlar yani 57 bunu söylüyor. 58, 58 şey bozuk yani metnin o kısmı anlaşılmıyor.
O yüzden geçiyoruz. 59 yanakları yani yanaklarından kastı aslında sakal yani. Yanakları şuna benzerdi yani yanakları daha doğrusu yanaklarındaki sakallar tıpkı şunun gibiydi.
Ne gibi olduğunu açıklayacak. 60 şimdi 60 de onu açıklıyor yani. Saçlarının yine yanaklarındaki sakalları söylediği şimdi o benzettiği şeyi bir başka yerden yeniden benzetecek.
Saçlarının düleleri tıpkı sakallarının olduğu gibi saçlarının düleleri de Nisabba’nınki kadar Nisabba’nınki kadar geleceğim şimdi kalındı. Nisabba yani Nisabba’nınki kadar kalındı.
Nisabba bir ne? Mezopotamya da bir ilah. Süpernatürel bir güç yani ondan sonra. Aslında Nisabba kağıt tiplerin yani yazıcıların, dupsar yazıcıların kağıt tiplerin koruyucu tarzı.
Daha sonraki dönemlerde mesela daha geç dönemlerde M.Ö. böyle 7. yüzyıldan falan itibaren bu tarrı Nabu’ya dönüşülecek. Yani Mısır’daki tot gibi düşünebilirsiniz.
Yani Mısır’da tot var, katiplerin işte bilgeliğin bilmem neyinin tarzı. Bizim Mezopotamya’da da tabi ona denk düşen bir tane var Nisabba. Nisabba da hem bilgeliğin tarzı hem katiplerin koruyan tarrı.
Aslında bu varlık daha çok ilk başlangıçta en azından Tahıl, Buday, Arpa yani buna benzer birtakım Tahılların tarzıydı. Yani onlara ait bir ilahdı.
Fakat büyük ihtimalle çivi yazılı metinler hani erken dönemlerden itibaren bu Tahılları tasvir etmek yani ticaret amacıyla Tahılları tasvir etmek veya M.T.A.’yı tasvir etmek amacıyla çivi yazılı metinler keşfedilmeye başlandığı için büyük ihtimalle bir ihtimal yani.
Veya bazı Tahıl uçlarıyla çok erken dönemde bu prototip çivi yazılı metinler böyle şekillendirildi ya da çizildiği için yani kalın Tahıllarla herhalde zamanla bu Tahıllarla ilgili bir ilah olan Nisabba şeye döndü.
Yani zamanla katipler, yazı bunlarla ilişkilendirildi. Ondan sonra tabii yani aslında Mısır, Tot hani biraz onun üzerinden de gidebilirim ama belki daha sonra yine bu çok dalıtabilirim şimdi.
Sonra 61. Yetişme çağlarında çok güzeldi. 61. metin şunu söylüyor. Yetişme çağlarında çok güzeldi. Yetişme çağlarında çok güzeldi derken hani çocukluktan itibaren çok güzeldi.
Fakat tabii Gılgamış’ın tasviride çok öyle şeyde değil hani çok dolgun molgun beden ama o kadar da güzel değil çünkü bütün varlıkları korkutan bir süreti var aslında. Ama metin öyle söylüyor. Yetişme çağlarında çok güzeldi. 62. insan ölçülerine göre yani insanı esas aldığınızda çok da yakışıklıydı. 63. Uruk’un ağırlarında buradaki ağıl kelimesi daha önce biraz detaylı olarak durdum ben. Ağıl kelimesi Uruk’un ağırlarında buradaki bildiğimiz koyun ağılını kastetmiyor. Esas da surları kastetmiyor. Çünkü daha önce hatırlayın Uruk’un etrafını çeviren surlar Mesopotamya dünyasındaki o ağıl koyun hayvan ağıllarıyla benzetiliyor mimari unsuru olarak. Niye öyle benzetildiğini ben oralarda söyledim size. Dolayısıyla burada ağıl dediği zaman siz surları düşüneceksiniz.
Uruk’un ağırlarında yani surlarında diyelim o zaman o tarafa bu tarafa sürekli dolaşırdı. 64. yaban boğası gibi ondan sonra başı dikli başını sürekli dik tutardı.
Yani bir yaban boğası gibiydi ve başını sürekli dik tutardı. Şimdi 64. yada burada yani buraya kadar olan bölümde Gılgamış’ın bu bedensel özelliklerini anlatıyor. Onun tanrılarla veya tanrıçalarla mukayesesi yapılıyor. Bundan sonra önümüzdeki haftadan itibaren biraz daha artık Gılgamış’ın o daha hikayenin özüne doğru girmeye başlayacak.
Ama bugünkü dersimiz daha çok onun bu fiziksel yapısını içeren son bölümdür. Haftaya bayram ama değil mi? Bayramda olmayacak doğal olarak.
O zaman şöyle sevgili arkadaşlar haftaya bayram bir sonra bayramdan sonraki salı çok büyük ihtimalle ki bunu zaten duyuracağız. Ben yine burada olacağım. Hikayenin geri kalanına biraz daha heyecanlı yere doğru giriyoruz aslında. Ağzına bakıyor hepsi heyecanlı da metnin bütünü ama daha heyecan kısmı haftaya.
Evet şimdilik efendim bu kadar yaptık. Görüşürüz.
İlk Yorumu Siz Yapın