"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 5. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 5. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=U6MctpKzSHA.

Sayın ve sevgili arkadaşlar, bir yağmurlu İstanbul’a, bayağı da yağmurlu yani gününde, zor geldim buraya. Şu an bulunduğum yada tabii Üsküdar, ama karşıdan geliyorum. O yüzden biraz geç kaldım. Şimdi bugün tabii metin okumaya devam ediyorum. Bugün 22.36. Yani 22.satırda kaldım. 36’ya kadar okuyacağım. Tabii geçen hafta söyledik ya hani arkadaşlarla birisi, hocam bu gidişle 25-30 yılı bulur bu iş diyor. Dolayısıyla 25-30 yılı bulmasın diye. Hani 10-10 okuyordum satırları. Şimdi onları 15’e 20’ye falan çıkarabilirim. Çok önemli, göremediğim bir kısmının belki sadece Türkçesini okuyabilirim. Bilmiyorum.
Ama bu herhalde kadar tabii 25-30 yıl yani 3-5 yıl bile şey olmayabilir. Ama ben size ahdettim. Bu metni bir şekilde bitireceğim yani. Ben aslında İstanbul’a da yeni geldim. Hattuş’a dayıdım. Tabii şimdi bir kapanma falan hikayesi. Bu millet bir coşmuş yani. Bayağı bir dağlarda, tepelerde insanlar var. Hoşuma gitti. Ben de Hattuş’a dayıdım. Hattuş’a biliyorsunuz ki Hititler’in başkenti, Hitit Devleti’nin.
Hattuş’a Boğaz Kale’de yani bugünkü Çorum Yozgat yani o civarda. Boğaz Kale diye bir yer. Antik adı tabii Hattuş’a yani. Hitit Devleti’nin başkenti yani şöyle düşünün. Milattan önce yaklaşık 1700’ler ile, milattan önce yaklaşık 1200’ler arası bütün Hitit Devleti’ne.
Yani Anadolu’daki yaklaşık neredeyse ilk emperyal devlettir. Yani bir an. Emperyal kavramı tabii çok modern bir kavram da. Ama Mısır’a kadar uzanan neredeyse, işte Orta Doğu’da falan etkili olan büyük bir devlettir. Bizim bu hikayelerin geçtiği dönemler de asasından yaklaşık Hitit döneminin biraz öncesi ve biraz sonrası. Her halükarda zaten daha önce söyledim size Hititçe versiyonları da var bu Gılgamış Esnafı’nın. Bugünlerde fırsat bulursanız mutlaka bir Hattuş’a gitmenizi kesinlikle öneririm. Hattuş’a hem çok güzel yani coğrafya olarak çok güzel. Zaten Hititlerin başkenti olarak Hattuş’a efsane bir yer. Yani Anadolu’da benim bu kadar etkilendiğim birkaç yer var sadece. Ben defalarca tabii 87’den beri giderim yani. Bu sefer gidişimin nedeni de şeydi, bir yine belgesel projesi var biraz onunla ilgili. Biraz da detay gezeyim diye. Çünkü ben daha önce gittiğimde hep iş veya çalışma yani Hattuş’a da yaptığım birtakım işlerle ilgiliydi. Bu sefer ama biraz kendim için gezeceğim diye gittiğimden dolayı çok da iyi gezdim. Aklınızda olsun Hattuş’a giderseniz mutlaka çevresinde gezin.
Yani antik bölgeyi gezin, antik bölgenin etrafında Boğaz Kale’nin bütün çevresini gezin. Ve artı Hattuş’a’dan biraz uzaklaşın. Yani 10-15 kilometre çapında bir yerde yani bu bölgede şeyler var, güzel mekanlar var, tarihsel veya başka yerler. Dolayısıyla ben de Hattuş’a’dan yeni döndüğüme göre o heyecanla bu yağmurlu günde derse başlıyorum.
Şimdi 22’de kaldım. 36’ya kadar devam edeceğim. Yine önce Akadcasını okuyorum. Ondan sonra Türkçesini okuyacağım. Ondan sonra da yorumlarını yapacağım. Yorumlarını yaparken de biliyorsunuz hem arkeolojik anlamda hem de inanç tarihi ya da dinler tarihi anlamda yapmaya çalışıyorum. Evet şimdi 22. Yani 22. satır.
Sa’ar, a’lu, sa’ar, kiratu, sa’ar, es’u, piti’ru, bite, iştar. Şimdi bu 22. cümlemiz. Bunun tabii ne olduğunu birazdan göreceksiniz. Burada üzerinde durabileceğim yani şu an dikkatinizi çekmek için daha sonra detaylandıracağım onu da.
Dikkatinizi çekebileceğim şey bu sa’ar kelimesi olsun. Bu bir ölçü birim aslında. Hem Sümerler’de var aslında Sümerler’dekinden biraz daha farklı. Mesela bizim bu dönem tabii aşağı yukarı yeni Babil dönemi. Bu sa’ar ölçüsü Sümerler’den beri olsa bile yeni Babil döneminde biraz daha farklı oranlar falan var.
Ama bunun ne anlama geldiğini birazdan söyleyeceğim fakat bu ölçü birimine dikkat edin. Sonra 23. satır yani. Tabii 23. satır aslında çiviyazılı metinlerin hepsi de olduğu gibi bir rakam var. Şimdi ben mesela hani işte bu şeyin mekânı uygun olsa size şeyden göstereceğim tam çiviyazılı Nusnadan kastettiğim şeyi göstereceğim de. Şimdi 3 rakamı var yani 3 rakamı var. 3 rakamı da çiviyazısında nasıl yazılır? Şöyle bir yukardan aşağı bir şey düşünün dikey düşünün. O dikeyin üst kısmının böyle bir üçgen gibi olduğunu düşünün. Yani bir dikey, iki dikey ve üç dikey. Siz bunu gördüğünüzde çiviyazılı metinler de hepsinde aslında. Yani bu sadece Akatça veya Babilce falan için değil. Hitice, Sümerce yani Mezopotamya’nın bütününde bu işareti gördüğünüzde sizin onun üç olduğunu bilmeniz lazım. Ama telaffuzu doğal olarak değişir. Yani Sümerce başka bir şey dersiniz. Akatça veya Babilce, Asurca başka bir şey dersiniz. Şimdi orada yani 23. satırın ilk işareti, üç işareti. Bu üç işaretini tabi normalde Metin bizim Akatça, Babilce, Semitik olduğu için şu an okuduğum Metin yani onu orada ben size telaffuz ediyorum şu an Akatçasını yani Şaloş diye telaffuz edeceksiniz. Yani Şaloş yazmıyor, üç rakamı var ama Şaloş telaffuzu yok doğal olarak. Fakat siz onu gördüğünüzce eğer Semitik okuyorsanız yani Akat, Babil, Asur okuyorsanız onu Şaloş, üçü Şaloş diye okuyacaksınız. Yani Şaloş şu an üç rakamını okudum size. Tabi eğer bunu Sümerce olarak görseydiniz siz ki Sümerce’de de çok benzer bir şaret. O zaman şöyle telaffuz edecektiniz yani Sümercesi gibi telaffuz edecektiniz.
Yani ya Pes diyecektiniz veya Se bazen Es diyecektiniz. Yani eğer Sümercesini okuyacaksanız, telaffuz edecekseniz yani onu Pes diyebilirsiniz veya bazen Es veya Se diye de şey yapabilirsiniz, okuyabilirsiniz. Pes kelimesi Sümerce hem üç demek hem de üç kere falan yani defa anlamına da geliyor.
Şimdi Şaloş tabi bunların İbraniçe, Arapçaları falan da Aramiceleri falan birbirine çok yakın zaten hani önemli bir kısmınız Osmanlıca, Arapça hani böyle bir kültürede hâkim olduğunuzu varsaydım için hemen bunlar sizde Arapçada çağrışım yapsın yani ne kadar yakın olduğunu düşünün yani.
Şaloş, Şaar ölçü birimi geleceğim. U, U tabi V demek. V yani V, U yani. Pituğru, Uruk, Tamşihu. Bu da 23. yani 2. satırım şu an.
24 de geçtim. Yani böyle tek tek beyan ediyorum ki hani kafanızda net olsun diye yani bu vurgularım biraz ondan kaynaklanıyor. 24. satırdayım. Amur, Tupşena, Se, Ereni. Ne olduğunu söyleyeceğim.
Şimdi 25 deyim. Puteri, Harga, Lişu, Şe, Sipari. Pitema, Baba, Şe, Nişir, Tuşu. Buradaki Baba’nın bab yani kapı olduğunu zaten Arapçadan hemen ya da İbraniçeden şeyh hemen sezmişsinizdir.
27 de şu an. Şima, Tupi, Okni, Şiddasi. Bu 25 idi. Şimdi 28. Mimmu, Giş, Gimmaş. Bu Giş, Gimmaş, Gılgamış. Yani daha dersin en başına söyledim ben size. Gılgamış’ın çeşitli 3-4 varyantı var yazılış olarak.
Burada mesela Giş, Gimmaş varyantını şey yapmış tercih etmiş. Giş, Gimmaş, İttalak, Kalu, Marşati. Tamam. Şimdi 29 deyim. Şuttur, Eli, Şarri, Şanudu, Bel, Gatti. 30 deyim. Kardo, Lillit, Uruk, Rimu, Muttak. Bu 31 deyim. İllak, İyina, Pani, Aşeret. 32 deyim. Arka, İllakma, Tukkulti, Ahi, Şu.
33 deyim. Kibru, Danlu, Şülül, Umma, Nişu. 34 deyim. Mesela burada umman gibi kelimeler, ordu, asker, bunlar hep Arapça’dan da size çağrışım yapabilir. Bunların üzerinde aslında tek tek durmayı ben çok severim. O etimolojik, semantik falan acayip bayıldığım bir alan ama
hani o zaman mümkün değil, başa çıkamayız zaten. Birbirimizi öldürmüş oluruz yani. 34 deyim. Akku, Etsu, Muabbit, Duur, Abni. 35 deyim. Rimu, Şe, Lugal, Banda. Tabii bu Lugal Banda şarıs adı.
Birazdan geleceğim. Lugal Banda, Giş, Gimmaş, Gitmalu, Emmuki. 36 deyim. Enik, Arhi, Şırti, Rimad, Ninsun. Şimdi 22-36 arası böyle.
Bunu bazen yeniden tekrarlıyorum ben. Yani eğer bu metin hani böyle çok fazla üzerinde, buraya kadar olan metin çok üzerinde durmamak gerekli kılacak şekilde önemli olsaydı, aslında bir kez daha tekrarlayacaktım ben bunu. Fakat daha az önemli olan metinleri böyle bir kere okuyorum, bir ikinci tekrar yapmıyorum. Çünkü biraz zamandan da kazanmak istiyorum. Dolayısıyla bir kere size 22-36 arasını okumuş oldum.
Şimdi 22-36 arasını Türkçe’sine bakıyoruz. Şehir. Şimdi ne geliyor? Şehir.
Aal-u. Yani şehrin ölçüsü bir şar yani veya bir sahr. Yani şehrin ölçüsü, ne demek şehrin ölçüsü ve hangi şehir? Uruk Şehri.
Şimdi metin de hala Gılgamış’ın hikayesini anlatmaya çalışıyor. Yani metnin editörleri ve yazarları Gılgamış destanına girmeden önce Gılgamış’ın özelliklerini vurgulamaya çalışıyor hala. Dolayısıyla Gılgamış’ın ne kadar olağanüstü olduğunu anlatabilmek için onun kralı olduğu Uruk şehrinden biraz daha bahsetmeye çalışıyor. Şimdi mesela bu 22’de ve 23’de Uruk şehrinin şeyini anlatacak. Hani böyle güzelliğini ve önemini anlatacak. Aslında arkeolojik malzemeler anlamında da baktığınızda Uruk şehrinin kazı raporlarının falan önemli bir kısmı az çok internette akademik sitelerde var yani. Süreli yayınlarda, Jastor falan yani. Oralardan ulaşabilirsiniz ama çok böyle spesifik göz atmanız lazım. Benim kaynaklarım onlar tabii.
Yani ben yani doğal olarak o akademik yerlerden okumak zorundayım zaten. Ama her şeye rağmen çok akademik kaynaklara ulaşamasanız bile, Uruk şehrinde yapılan kazıların sonuçlarının böyle güzel ifade eden şeyler, metniler, İngilizce, Fransızca yani bulabilirsiniz bazen Türkçeleri.
Oralardan da bakabilirsiniz. Şehir dediği Uruk yani. Şehir bir şar ölçümünde. Ne demek bir şar? Şu, bir şar yaklaşık yeni Babil döneminde yani bu dönem için aşağı yukarı 4 km²’ye denk düşüyor.
Yani şehri bir tasvirini yapmaya çalışıyor. Şehrin ölçüsünü vermeye çalışıyor. Ve şehrin boyunu daha doğrusu meydan olarak yani alan olarak,
Şar şeyinden veriyor. Sayımından veriyor. Bir ölçü birimi. Ve buradan baktığınız zaman bir sar veya bir şar yaklaşık 4 km²’ye denk düşer. Demek ki şehrin ölçüsü, şehrin en azından bir kısmının ölçüsü. Şimdi başka bir yerlerinin ölçüsü daha var geleceğim. Ama şehrin merkezi alanı, klasik şehir yaklaşık 4 km². Yani 4 km² dediğiniz yerde 2 km uzunluğu ve 2 km genişliği olan yaklaşık bir şey düşüneceksiniz. Yani antik çağda bunlar büyük şehirler. Yani Uruk, Nippur falan yani Çaplar, Üç Aşker ve Üç Ölçü’ne yakın bunlar büyük şehirler.
Tabii bizim şu an okuduğumuz bu edisyonun yapıldığı dönem aşağı yukarı. İşte M.Ö. 1100’lerden itibaren olan dönem. Dolayısıyla büyük ihtimalle bu edisyon yapılırken kafada kalan o Uruk’un imajı veya ölçüleri geçerli.
Ama Sümer dönemine falan gittiğinizde bu ölçüler tam da tutmayabilir. Şehrin ilk daha doğrusu en önemli sümer dönemi söz konusu olduğunda tam şehir bu formülasyona uymayabilir.
Ama bizim metnimiz, yani bizim bu versiyonumuzun oluşmaya başladığı dönemde demek ki kafada kalan imge, şehirle ilgili imge 4 km² yaklaşık ki bu da esasında büyüktür. Yani o dönem için 2 km sağ, 2 km sol veya şey işte uzunlamasını ve yaylamasını, genişlemesini. Tamam, güzel. Peki eğer bir sağ şehirse, bir başka bir sağ daha var, yukarıda sahi bir tek tek bunları. O neresi peki? Yani yaklaşık 4 km²’lik alan daha düşüneceksiniz. O da hurmalık alan. Yani bir de hurmalık alan var. Yukarıda söyledim size bir yani orijinal metnini. Bir de hurmalık alan var ve bu da 4 km². Demek ki bir 4 km²’lik şehir var, bir 4 km²’lik şehrin yanında bir de hurmalık alan var.
Tabi bu hurmalık alan falan yani bunlar ne ifade ediyor? Hurmadan kastım bildiğiniz meyve yani. Ne demek bunlar? Geleceğim.
Sonra yine bir yani yukarıda sayarken yine bir 3. 4 km²’lik alan daha var. O da kilçukuru. Yani esu’ru dediği, akkacca esu’ru dediği kilçukuru. Yani bir 4 km²’lik alanda o.
Tabi kilçukuru ne demek? Aslında kilçukuru önemli bir kavram. Yani bu dönemlerin arkeolojisinde falan çok önemli olan bir mimari birim aslında aynı zamanda. Geleceğim tabi. Ve bir de ayrıca bütün bunların yanında yani 3 tane 4 km²’lik alanımız var. Tamam. Ve bir de ayrıca yarım km²’lik bir alan yani bir de İŞTAR tapınağı ya da İNNANMA tapınağı var yani ana tarmişah tapınağı var. O da yarım şar yani 2 km². Bir de onu ekleyeceksiniz. 4 4 4 ve bir de 2 km²’lik bir alan. Ve 23’te şunu söylüyor. Diyor ki, Uruk’un bütün boyutları işte bu saydığımız Uruk’un bütün boyutları Türkçesi yani 3.5 şardır. İşte bu da yaklaşık 4 x 3 artı bir de yarım şar yani bir 2 km² daha ekliyorsunuz. Tamam. Yani 15-16 km²’lik bir alandan bahsediyor. Fakat bu 15-16 km²’lik alanın bütünüyle hani insanların yaşadığı bir şehir mi yoksa başka bir şey mi olduğunu birazdan söyleyeceğim ama
şehir bunun sadece ilk cümlenin başında ifade ettiğimiz şekilde 4 km²’lik yerleşim alanı esas orası. Diğerleri aşağıda gelecek şimdi. Tamam. 23 demek ki ne dedi? Uruk’un boyutları 3.5 şardır yani tapınakla birlikte. Tamam. 24 şöyle diyor. Sedir ağacından yapılmış tablet kutusunu eline al. Yeniden söylüyorum. Sedir ağacından yapılmış tablet kutusunu eline al. Şimdi ifadenin tam Türkçesi bu. Burada tabi kil tableti içine alan bir kutu.
Yani ki bunu da birazdan anlatmaya çalışacağım. Şunu söylüyor yani bu metne okuyana sembolik olarak şunu söylüyor diyor ki bu şehrin veya Gılgamış’ın olağanüstülüklerini öğrenmek istiyorsan şöyle yapacaksın.
Eline şey alacaksın şu kil tabletin kutusunu bir eline alacaksın. Sonra birazdan gelecek o tabletin kutusunu bir açacaksın kapağını ve ondan sonra da bu Gılgamış’ın ve şehrinin ne anlama geldiğini öğreneceksin.
Bunu okuyucuya söylüyor. Olayın içerisine biraz daha çekmeye çalışıyor okuyucuyu. Tamam. Demek ki 24 ne öyleyse Sedir ağacından yapılmış tablet kutusunu eline al.
25 onun bronzdan kilidini aç yani o tablet kutusunun bronzdan kilidini aç. 26 sırrının kapağını arala yani onun içerisinde bir sır var.
O sırrı kapayan kapağı aç ve onun altından o sırrın ne olduğunu göreceksin. Demek ki 26 öyleyse sırrının kapağını arala. Tamam.
27 Lapis lazuli tableti kaldır ve nokta değilim şimdilik. 27 Lapis lazuli tableti kaldır. Lapis lazuli aslında bir taştır. Böyle daha çok Afganistan lacivert taş denilen.
Buna daha sonra geleceğim aslında ama değerli bir taş. Hediyelik taş böyle çok değerli dönem için. Dönemin altını işte tırnak içinde öyle varsayın yani veya elması işte. Lapis lazuli yani bu kadar değerli bir taş bulacaksın o tabletin içerisinde.
Ve o tableti kaldır yani kaldır derken hani okumak için kaldır ve 28 ve şunu oku yani neyi okuyacaksın. Gılgamış’ın maruz kaldığı bütün elemleri. Yani 28 şunu söylüyor şunu oku neyi okuyalım. Gılgamış’ın maruz kaldığı bütün elemleri yani bütün sıkıntıları yani çünkü Gılgamış’ın başından müthiş olaylar geçecek hakikaten.
Dersin en başında böyle minik özet yaptığım yere dönerseniz hatırlarsınız. İşte bu elemler bu tablet kutusunda saklı ve sen onu okumaya başladığında bu Gılgamış’ın başından geçenleri ve dolayısıyla Gılgamış’ın ne olduğunu çok daha iyi anlayacaksın.
Sonra 29 bütün kralların en yücesi buradaki bütün kralların dediği yani Gılgamış’ı diğer krallarla mukayese ediyor.
29 bütün kralların en yücesi endamı yani boyu posu müthiş olan kahrama. Kime diyor tabi ki Gılgamış’a söylüyor. Yani endamı ile kastettiği orada hani o boy pos yani çünkü ileride Gılgamış’ın tasvirleri var. Hani boyu ne kadar posisyonu ayakları ne kadar falan yani çünkü normal insan ölçütlerinde değil o zaten yarı tarihsal bir varlık. Dolayısıyla onun o mahiyetini önceden burada söylemeye çalışıyor. Demek ki 29 ney bütün kralların en yücesi endamı müthiş olan kahraman. Aslında tabi burada bazen zorlanıyorsunuz. Ben normalde şu var bunları tercüme ederken aslında akatçaya esas alıyorum.
Fakat İngilizcesinden de faydalanıyorum. Ama yani tabi İngilizce tercüme benim daha önce söylediğim benim kullandığım versiyondaki İngilizce tercüme iyi bir tercüme hakikaten. Ama yine de İngilizce tercümeyi esas alarak yapamazsınız bunu.
Yani sizin elinizde bunun o orijinal nüshası olmada anlayamazsınız. O yüzden de ben orijinal nüshayı esas alıyorum ama sıkıntı duyduğum yerde İngilizceye bakıyorum.
Tabi bazen başka kaynaklara da bakıyorum falan da ama hani ben endamı demişim orada stature diyor mesela hani İngiliz isimde falan ama endamı hani ben çok daha şey buldum uygun buldum daha sonraki hikayelerle de mukayese edildiğinde.
Tabi bu işleri Batı’da çok iyi çalışan uzmanlar var yani o adamlar gerçekten iyi çalışmış yani. Büyük emek vermişler yani. Tamam 29’u okuduk. 30 Uruklu Yiğit.
Uruklu Yiğit güçlü vahşi boğa yani Uruklu Yiğit dediği yine gılgamış ve güçlü vahşi boğa dediği yine gılgamış. Onun o şeyini anlatıyor heybetli sertliğini anlatıyor.
30 yeniden Uruklu Yiğit güçlü vahşi boğa. 31 ön saflarda lider olan oydu. Buradaki lider ben biraz zorlandım aslında yani orijinalde yani ön saflarda lider olan oydu kasıt şu aslında.
Herhangi bir savaş esnasında en ön saflarda kahraman bir komutan gibi hiç şey yapmadan korkmadan cesaretle dururdu. Yani ben de burada yani bunu uzun böyle anlatmak çok zor.
Lider dedim. Ön saflarda lider olan oydu yani gılgamışlığım. Şimdi 32 geride kaldığında kardeşlerinin en güvendiğiydi.
Geride kaldığında kardeşlerinin en güvendiğiydi. Burada da kastı şu yani savaşın ya da herhangi bir mücadelenin mücadele için stratejik olarak geride yani muhafız anlamında kaldığında herkes ona o kadar çok güvenirdi ki ve bütün savaşı o kontrol ederdi.
Çünkü herkes bilirdi o hiçbir zaman kaçmaz o kadar cesur birisiydi. Dolayısıyla bu 32. cümle biraz onu işaret ediyor yani geride kaldığında kardeşlerinin en güvendiğiydi. Aslında buradaki kardeş kelimesi daha çok şey yani bir ordunun içerisinde yan yana savaşan şeyler. Kardeşler öyle söyleyeyim yani. 33 ordularını koruyan güçlü muhafız.
Yani bütün askerlerini koruyan güçlü muhafız. Hiçbir şeyden yılmayan. 33 tamam. 34 taş duvarı parçalayan vahşi tufan dalgası.
Yani burada tabi onun şeyini o enkiduyla olan mücadelesinde, humbabayla olan mücadelesinde o kavgacı yönünü ve güçlü olan yönünü anlatıyor. Taş duvarı parçalayan veya taş duvarları parçalayan vahşi tufan dalgası.
35 Lugal Banda’nın vahşi boğası. Lugal Banda ona birazdan geleceğim açıklarken bir personel bir figür orada. Hem Tanrı hem Gılgamış’ın babası hem Gılgamış’ın korucu ilahı bir şey.
Bir personel bir figür olarak düşünün onu. Lugal Banda’nın vahşi boğası, Gılgamış, yani Lugal Banda’nın vahşi boğası, Gılgamış, Gülgül gücün veya kudretin alisi veya gücün en güçlüsü, yani en kudretli olan.
35 bu. Ondan sonra 36. Yüceltilmiş inek vahşi inek Ninsun’un sütünü emen. Yani Gılgamış’ın bir sıfatını tanımlıyor burada.
Yüceltilmiş inek dediği burada tabi aslında şey Ninsun. Yani Ninsun bir tanrıça. Gılgamış’ın annesi aynı zamanda da geleceğim ona. Yani ilk önce Ninsun’u bir şey yapıyor, tasvir ediyor.
Yüceltilmiş inekin vahşi inek Ninsun’un sütünü emen. Yani o Gılgamış’ın gücünün kaynağını bu tanrısal yöne bağlamak için Ninsun’la tanrıçayla annesiyle yani ilişkı kuruyor. Genellikle bu süt emmek kavramı eski dünyada mezopotamya’da falan yaygın. Yani güçlü birinin sütünü emmiştir. Yani güç o kişiye geçmiştir.
Yani bu süt emmek kavramı ki bu mesela süt emmek kavramı aslında bilmiyorum. Benim ben tabi hani bu kadar çok zamanım yok çok fazla bakamıyorum ama bir ilişkisi var mı yok mu bilmiyorum. Gerçi bizim Orta Asya Türkçesi’de falan çok kullanılan bir kelime de sanıyorum yanlış hatırlamıyorsam eğer Kutat Kubilik’te falan da olduğunu düşünüyorum.
Eğer yanlış da hatırlıyorum olabilirim. Enik kelimesi yani enik de şey demek yani hani böyle küçük şey hayvan, köpek, küçük köpek yani enik kelimesi kullanılan bir kelime bizim Türkçe’de eskiye kadar çıkan.
Fakat Akatçada da enik kelimesi aslında iki temel anlamda kullanılıyor. Bunlardan bir tanesi küçük hayvan demek hayvan yavrusu falan yani. Enik yani. Ve bir de o küçük hayvanın annesinin sütünü emmesi anlamında süt emmek kelimesi de enikle karşılanıyor. Hani Türkçe’deki enik’in bu enikle bir etimolojik ilişkisi var mı bilmiyorum. Ben etimolojiyi severim ama çok da uçmamak lazım etimoloji. Ama çok da tesadüfe benzemiyor yani anlam müthiş aynı, kelimenin fonetiği çok aynı ama şey yapmak lazım yani onları teyit etmeden bir şey demek zor.
Evet şimdi ne yaptım ben size? Bir, Meddin orjinalini okudum. İki, Meddin Türkçesini okudum. Şimdi yorum yapıyoruz. Şimdi ilk önce 22. cümlenin yorumunu yapalım. Hani orada şehri bir tanımlıyor ya, şehrin alanları, işte insanların yaşadığı hurmalık alan, diğerleri.
Tabii şöyle, şimdi mesela bu ilk önce şuradan başlayayım. Şehir ve taşra ya da şehir dışındaki alan, eski Mesupotam, aslında eski dünyanın çoğunda öyle.
Ama eski Mesupotamya da çok güçlü. Yani şehir ve şehrin dışında kalan alan kavramı bu zıtlık yani eski Mesupotamya inançlarında veya genelde kültüründe ve dolayısıyla inançlarında çok güçlü bir şey bu.
Yani ne demektir şehirde olmak ve şehrin dışında olmak? Neyi işaret eder dinler tarihi bağlamında? Birazdan buna geleceğim aslında. Bir kelimeyle giriş yapmaya çalışıyorum.
Tabii şerru kelimesi yani ağlu kelimesi, akad dilinde, semitik dillerde aulu kelimesi şehir demek. Ya tabii aulu kelimesinin başka anlamları da var da aulu kelimesinin karşılığı şehir. Şehrin dışında olan yer de şerru yani şerru diye bir kelime var yine semitik dillerde o da şehrin dış alanı demek yani kırsal alan falan anlamına geliyor. Şimdi bu aulu ile bu şerru arasında zıtlık ritüellere de yansıyacak şekilde eski Mesupotamya inançlarında çok bilirgindir.
Şimdi ne demek bu? Geliyorum. Tabii bu yani bu iki kelime şehir mesela Sumercide’de uru demek yani aulu bizim semitik dünya tabii Arapça’da falan Medina.
Medina fakat daha modern bir kelimedir yani İbrancası falan da Medina’dır ama daha dibine gittiğiniz zaman Medina’nın dibinde bu aulu kelimesi var semitik dillerde çoğunlukla şehir karşılığı.
Bu aulunun da etimolojik olarak ali kelimesiyle yani üst yukarı kelimesiyle ilişkisi var yine semitik dillerde. Büyük ihtimalle şehirler yüksek yerlerde kurulduğu için o yüksekliği ifade eden ali kelimesinin etimolojik uzantısı olarak
ve o semantik uzantısı olarak yükseklik kavramı şehir kavramıyla ilişkilendirilmiş ve dolayısıyla ona aulu denmiş. Aulu ayuda şey vatandaş demek yine semitik metinlerde. Sümerce sizin şehir demeniz için Uru demeniz lazım. Tabii şehir dışının da yani kırsal olanın da şehirin dışında olanın da Sümercesi tabii Edinu kelimesi. Yani Edinu kelimesi aslında sizin yani biraz hani bu işlerle biraz daha yakından ilgilenenler için özellikle şey okuduğunuzda, Tevrat’ı okuduğunuzda bildiğiniz kelime.
Çünkü Edinu kelimesi İbrahimice’ye de geçmiştir. Yani Sümerce’den dolaylı yollarla tabii İbrahimice’ye de geçmiştir. Edinu kelimesi Tekvim kitabında yani Tevrat’ın Tekvim kitabında
Eden olarak geçer. Yani Edinu Eden olarak geçer. Eden de tabii İbrahimice’de Tevrat’ta yani Gan Eden kelimesiyle birlikte kullanılır. Gan Eden’de biliyorsunuz ki Tevrat’taki anlamı yani Tekvim’deki anlamı cennet bahçesidir. Yani Gan Eden mesela burada Edinu kelimesi yani Sümerce’deki o şehrin dışı olan kelime İbrahimice’ye veya Tevrat’ın İbrahimice’sine
bahçe olarak yani o kırsal şey anlamında geçmiş ve Gan Eden kelimesi yani Tevrat’ta Adem ile Havva’nın içerisinde bulunduğu ve İbrahimice’si Gan Eden olan
Fırat ve Dicle arasındaki o cennet bahçesinin İbrahimice karşılığıdır. Gan Eden ne diyoruz biz Türkçe’de cennet bahçesi nedir Gan Eden Tevrat’a göre Adem ile Havva’nın içerisinde yaşamış olduğu o ilahi utopik arketipsel bölge yer yani.
Tabi Edinu kelimesi yani Sümerce’de kullanılan bu Edinu kelimesi Sümerler kullanmış Semitikler’e de aynı şekilde yine geçmiş. Edinu diyor onlar da kullanıyorlar. Bölge olarak falan da yani hani bir bölgeyi de işaret ediyor bazen yani şu bölge dediğiniz zaman orada da Edinu kullanıyorsunuz yani.
Şimdi yeniden şeye dönüyorum hani bu topografiyle ilgili tanımlamaları bir yana bırakıp şeye geleyim bu şehrin içi ve şehrin dışı arasındaki kavramlar ve onun ritüeldeki falan karşılığı.
Tabi bizim mesela Gılgamış Destanlığında da bu şehir ve dışı eski ayette şehir ve dışı Mezopotamya’daki bütün kaynaklarda şehir ve dışı hepsi yani bu kaynakların bütün de var neredeyse.
Şimdi bu şöyle bir şey şehir kavramı şehirin içi yani daima pirimitif insanda güven hele bu dönemde mesela bugün için yani benim için modern zamanlarda şehir çok tehlikeli bir yer. Yani ben şimdi Hattuşa’da çok rahattım yani buraya bir geldim tamam İstanbul’da seviyorum ama abi oraya gidiyorsun başka bir problem oraya gidiyorsun başka bir problem.
Ama antik dünyada veya eski dünyada şehirler daha güvenilir yerlerde yani çünkü o dönemin şeyini düşünün yaşam koşulları ve yaşam koşullarının insanlarda oluşturduğu hayata yönelik mentalite veya bakış açısını düşünün.
Sen çöle gittiğin zaman yani şehir dışına gittiğin zaman ya da dağ tepeye gittiğin zaman yılan var akrep var aslan var bilmem ne var yani hiç güvenli bir alan değil yani şehir dışı güvenli bir alan değil yani. Ama şehrin içine girdikten itibaren surların da kapısını kapattıktan ve de mühürledikten sonra sur kapılarını ondan sonra artık güvendesin.
Hakikaten antik dünyada şehir güvenli bir şey mekan yani o yüzden de şehrin güvenliğini inanç bağlamında da destekleyebilmeniz için genellikle şehir kapılarının girişlerine bir takım böyle hibret varlıklar konulurdu.
Heykeller falan yani işte bizim had tuşada olduğu gibi ya da diğer pek çok şehirde yani bir takım böyle heykel tasvirler ki o tasvirler şehre girecek olan kötülükleri somut anlamda olmayan yani ilahi anlamda şehre girecek olan kötülükleri bertaraf etsin diye.
Şehri korumaya ölelik her türlü önlem vardı. O yüzden de şehir antik dünyada kozmozun semboldür yani ne demek kozmok düzenlilik hayatın sürmesi varlığımızı sürdürebildiğimiz alan.
Şimdi şehir bu fakat şehir yani şehir dışı peki yani Edirne olan yani dağda tepede kalan kısımlar tabii bunlar tehlikeli alanlar çünkü bunlar işte her türlü vahşi hayvan eşkıyalar bilmem neler falan bilmediğin alanlar.
Tabi ki de arketipsel olarak şehir dışı antik dünyada hep şeydir kaosun şeyi sembolü yani o yüzden de gılgamış da dahil enkidi dahil veya bütün eski mitlerdeki kahramanlar hep şehirleşerek insan olurlar. Şehir uygarlaşarak insan olur yani televizyon seyreder arabaya biner ve insan olur şimdikinin tam tersi yani o zaman öyle ama yani şehirleşmek eşittir insan olmak demek.
İşte biz de gılgamış da da var bu diğerlerinde de var falan yani tabi bu bunların mesela hütüvelde pek çok yansıması vardır yani sadece çivi yazılı ve tinlerde değil aslında hani greklerde de latinlerde de benzerli bizim Türklerde de var aslında Orta Asya’da falan yani biz göçebe toplumumuz ama yani hani yerleşik hayata geçenlerde var yani İran’da falan var mesela şu.
Mesela bildiğiniz bir örnekten yola çıkarak bilmediğiniz bir örneğe geleyim sonra da cümlem bağlayayım.
Mesela hepiniz Yahudilerdeki bu günah keçisi yani kahramanı bilirsiniz veya Yom Kippur yani kefaret günü kefaret orucu yani biraz Yahudilikle uğraşıyorsanız eğer Yahudilikteki en temel ritüellerden birinin Yom Kippur olduğunu Yom Kippur ile de yani Yom Kippur ritüeli ile de bir keçinin
yani azar azar kaynaklarda İbrânci kaynaklarda azar azar diye bilinen bir keçinin günah keçisi yani günah keçisi kavramının ilişkili olduğunu bilirsiniz yani
Yahudilerde Yom Kippur diye bir ritüel var. Yom Kippur Yahudilerde yeni yıla girişi adeta sembolize eder. Yahudiler Yom Kippur ile bir günlük bir oruç tutarlar. Yom Kippur inancı günah keçisi veya azar azar adıyla bilinen antik Yahudilikte bugün değil bakın antik Yahudilikte
günah keçisi diye bilinen ve azar azel diye anılan İbrânci cömetinlerde bir ritüelistik keçi ile alakalıdır ki bu ritüelistik keçi bizim mezopotamya’da yine bir ritüelistik keçidir aslında ve büyük ihtimalle de eski İbrânci kaynaklarına herhalde mezopotamyalardan geçmiştir veya İbrâniler de zaten mezopotamyalı olduğu için aynı kültürü herhalde onlar da yapmıştır.
Bu ne bu şu? Nedir bu günah keçisi hikayesi? Eskiden Yahudilerde de böyle yapılırdı. Bugün tabii ki öyle yapılmıyor. Bugün Yahudiler o ritüel yerine Yom Kippur orucu diyor bir gün yani. Fakat antik Yahudiler öyle yapmazdı.
Diyasporya kadar yani ikinci Diyasporya kadar Yahudiler Yom Kippur orucunu bir keçiyi bir günah keçisi azar azel yani bir keçiye kentin günahlarını yükleyerek yani şehirde yaşayanların günahlarını yükleyerek şehirden dışarıya yani çöle salarlardı.
Böylece şehirdeki günahları şehrin dışına atarlar ve çöle gönderirlerdi yani o kavatik dünyaya gönderirlerdi. Bu Yahudilerde bu Yom Kippur’un bu şekilde kutlanışı bir büyük ihtimalle yani bir erken Yahudilikte zaten böyle. Yani İbranelik dönemi, İsrailik dönemi, ondan sonra birinci Diyasporya sonrası herhalde yani Hıristiyanlık dönemi civarıda ve özellikle ikinci Diyasporya’dan sonra bu ritüel bu şekilde olmaktan çıkarıldı ve Yom Kippur bir oruç günü haline döndürüldü. Şimdi Yahudilay bir yana gelelim biz eski Mesopotamya’da bu günah keçisi denilen yani azar azel denilen şeyin bizim Mesopotamya’daki karşılığına ve buradan da şehirle şehir dışı arasındaki o ne diyeyim mitolojik ve arke tipsel kavganın mahiyetine.
Şimdi şehir kutsal bir yer. Şehrin bozulması gerekiyor yani onun içerisinde yaşayan insanların somut ya da soyut her türlü tehditten kurtarılmış olması gerekiyor.
Yılın belirli dönemlerinde veya şehirde büyük bir felaket yaşandığında şehirde var olan bu günahı ya da suçu kaldırmak için eski Mesopotamyalılar, tıpkı Yahudilerin olduğu gibi eski Mesopotamyalılar Kippur’u adını verdikleri bir ritüel yaparlardı. Bakın İbrancı’da Yom Kippur, Kippur yani kefaret yani Arapçası kefaret yani Kippur. Eski Semitiklerde Akat, Asr, Babil neyse işte onlarda da Kippuri veya Kippur yani aynı kelime İbrancı’ya müthiş benziyor.
Böyle bir ritüel yaparlardı, bir Kippur ritüeli yaparlardı. Bu konuda yani eski Mesopotamya’da bu konuda nasıl ritüeller yapıldığıyla ilgili elimizde bazı metinler var. Mesela en son 1975’lerde yanlış hatırlamıyorsam Eblada yani Eblasorya’da bir yer. Eblada çıkan metinlerde falan böyle güzel bir bu olayı tasvir eden bir çivi yazılı metin okundu.
Nasıl yapıyorlar? Şöyle şehrin bütün günahlarını bir keçinin üzerine yüklüyorlar. Daha doğrusu iki tane keçi alıyorlar. Bir keçiyi yani aldıkları iki keçiden bir tanesini bir kere öldürüyorlar ve onun kanını aktıyorlar.
Keçi kanını tapınakta ve sarayda şey yapıyorlar. Şöyle bir dolaştırıyorlar yani o keçi kanını. Sonra mesela bu keçi kanını dolaştırma Yahudilerde yok.
Sonra öteki keçiyi aldıklarında yani Yahudilerde azaz ele denk düşen öteki keçiyi aldıklarında günahlarını din adamları aracılığıyla sembolik olarak bu keçiye yüklüyorlar ve günahları yüklenmiş olan keçi de bu günahları çöle yani şehir dışına götürüyor.
Ve böylece şehirin içindeki bütün her şey yani sıkıntılar acılar felaketler neyse bütün bunlardan kurtarılmış oluyor. İnsanlar kendine arınırmış oluyor.
Ve bütün günahlar şehir dışında yani o tekin olmayan bölgelerde yaşamaya başlıyor. Aslında günahlar da o şehir dışına çıktığında şehir dışındaki şedular yani işte bir yıl başka bir yıl isim var da kötü cinler öyle söyleyeyim yani hani kötü cinler diyeyim yani.
Kötü birtakım yaratıklar varlıklar tarafından ilahi varlıklar tarafından da o keçiye yüklenmiş olan günahlar orada ortadan kaldırılıyor parçalanıyor çöle.
Şimdi dolayısıyla siz çöle gittiğiniz zaman yani şehir dışına gittiğiniz zaman şehir dışı somut anlamda zaten tekinsiz artı ilahi anlamda da tekinsiz yani cinler kötü tanrılar bütün yüklenmiş olan belalar bunların hepsi çöllerde dolaşıyor.
Bundan dolayı da Mezopotamya metinlerini oku yani genelde bütün antik metinleri okuduğunuzda bu şeydir hep görürsünüz bunu yani.
İşte o yüzden de şehrin kapıları bazen yol ağızları mesela liminal ışıklardır ritüelle yani ne demek liminal ışık tehlikeli olan dünyayla tehlikesiz olan dünyayı ayıran noktalar.
Mesela ritüellerin çok önemli kısımları zaten bu ritüel bu ritüelistik liminal yerlerde yapılıyor. Mesela şehir kapıları genellikle liminal alanlardır. Ne demek liminal alan şehir kapısı çünkü şehrin kapısı kaotik bir yerden kozmoz düzenli bir yere geçişi sağlar bakın iki dünya arasındaki alanlar bunlar.
O yüzden de ritüeller genellikle liminal alanlarda liminal zamanlarda liminal figürlerde liminal birimlerde yapılır bütün ritüeller yani. İşte bundan dolayı da kapının önüne getirilir günah geçisi çünkü bir yerden öteki yere o liminal alanda onu yapması lazım.
Bundan dolayı bütün antik dünyada şehir ve şehir dışındaki şey özellikle yerleşik kültür için çok önemlidir. Fakat göçebe kültürlerde bunu her zaman böyle görmeyebilirsiniz. Yani daha dağda tepede yaşayan daha göçebe kültürler için bu böyle olmayabilir. Fakat bizim klasik medeniyeti temsil eden hani o şehir hayatı kültürlerine retori bu şeyi bu zıplığı mutlaka şey yapar kullanır ve söyler yani. Evet demek ki hani şehir söz konusu olduğunda Uruk şehri söz konusunda böyle bir genel giriş bilmeniz lazım. Şimdi gelelim 22. ve 23. cümlede Uruk’un özelliklerine hani işte hurmalık yer işte çukur alan falan bunlar ne demek. Şimdi bu metini esas alırsanız eğer doğru kabul edelim bir an için şehirde şehirin insan yaşanan yeri bir şağır yani 4 km²’lik bir alan yani insanların esas dolaştığı yer orası.
Tabi Uruk şehri çok güzel bir şehir kanallar geçiyor bilmem neler falan yani yine anlatırım belki yani şey gelirse ama mesela bugün Örek’in güneyinde bataklık alan vardır.
O bataklık alan halkı da enteresan bir halktır hala yani hala derken böyle 80’li yıllara kadar falan o bataklık alanda yaşayan bir takım Arap kabili Araplaşmış kabileler orada çok enteresan bir kültür söylüyorlardı.
İşte o kanalların içinde yaşarlar o kanallardaki böyle kamuçlardan yapılan eski Sümer kültürü bakın 74-80’e kadar falan Örek’in güneyinde acayip yaşardı. Yani bataklık bölgede falan.
Bilemeden hani Uruk şehri’nin böyle enteresan bir havası vardı yani içinden şehirin içinde kanallar falan geçiyor yani ama insan yaşanan yer bu metinlere göre aşağı yukarı bir 4 km²’lik bir alan. Sonra şehrin bir 4 km²’lik alanı da hurmalık bölge. Hurma bildiğimiz hurma yani biliyorsunuz ki yani eski dünyada Mesopotamya için bu hurma bahçeleri çok önemli yani hurmalar hani sadece meyve olarak yenmiyor. Bir de sular da genellikle Mesopotamya’da hatta Arabistan’da da öyle yani hatta bizim yani İslam döneminde de biz biliyoruz yani hadislerden falan.
İnsanlar ne derler sular acı çünkü acı suları tatlılaştırmak için su havuzlarına yatırıyorlar ve havuzlara da hurma basıyorlar yani hurma basmanın sebebi de şey o acı suyu biraz tatlılaştırsın diye hurmanın tabi bir yılın fonksiyonu var yani işte beslenme bilmem ne falan ama böyle suyla yani içme suyu oluşturma ile ilgili de şeyleri var.
O yüzden de antik şehirlerde mutlaka büyük hurma bahçeleri var böyle yanlarında Arayim yani bizim işte İslam döneminde Medine’de yani bunlar meşhur yani her şehirde var da Medine’deki en büyükleri işte. Mesopotamya’da da Uruk’ta demek ki böyle büyük bir hurma şeyi var bahçesi var yani bu rakamı esas alacak olursak 4 km²’lik bir alan yani.
Tamam bu az çok bilebileceğiniz bir şey. Bir de tabi 4 km²’lik bir başka şey hatırlayın bir alan daha var o da çukurlu kil çukuru yani kil çukuru yani kil çukuru hani çok önemsemeyebilirsiniz ne demek yani anlamı falan ama önemli bir şey.
Şimdi bu kil çukuru’nun ölçüsü de tabi bizim Metinler’de yine 4 km² büyük bir alan yani kil çukuru için 4 km² bir alan çünkü Uruk şehri büyük bir şehir. Kil çukuru şöyle bir şey basitçe.
Şehrin kuruluşu için gerekli olan şeyler falan var ya tuğlalar mesela nereden yapacaksın o tuğlaları yani nereden alacaksın işte hani tamam sağdan soldan da toplayabilirsin ama daha böyle uygarlaşmış olan şehirlerde ki çoğu zaten nehir kenarlarına yapılıyor. O nehir kenarlarının uygun olduğu mekanlarda böyle biraz bataklık alanlarına benzer şekillerde büyük kil çukurları açılıyor. Yani böyle derinlemesine doğru bazen her yerden eşit miktarda bazen şey gibi böyle bir üçgen açar gibi bu tabi pek çok kültürde var. Ondan sonra böyle çukurlar açılıyor.
Esuru yani esuru kelimesi Metin’de öyle geçiyor esuru yani ne demek esuru kil çukuru demek yani semitik dilde esuru kil çukuru demek. Şimdi siz mesela tablet çivi yazılı Metin yazıyorsunuz yani ne yazacaksın çivi yazılı Metin’i kil tablete nereden alacaksın kil tableti onu düzenli bir yerden alman lazım.
Evleri büyük bir kısmını tuğladan yapıyorsun yani kelpişten yapıyorsun şimdi onları nereden toplayacaksın bir yerden toplaman lazım. Veya işte başka şeyler yani hayat hep zaten orada çamurla ilgili işte bütün bunları yapmak için büyük şehirlerin yanında mutlaka büyük kil çukurları olurdu ve bu urukta varmış. Yani gılgamıştan biz onu anlıyoruz. Tabi bu kil çukurlarında biriken kumlar çeşitli yöntemlerle toplanırlardı ve şehir halkının ihtiyacı için kullanırlardı. Şimdi bu toprak yani bu bölgelerde toplanılan toprak çukurlarda toplanılan toprak yani şimdi Sümerçe’de sahar yani Sümerler buna sahar diyorlar.
Belki sahar kelimesi bizim sahra Arapçadaki etimolojik olarak ilişkili olabilir taş, kaya, toprak anlamında. Akatça eperru diyorlar yani ne demek kum demek yani toprak demek pardon.
İşte burada biriken topraklar yani bu topraklar bizim işimize yarayacak çünkü biz bu topraklardan yani kazdığımız çukurdan çıkardığımız bu topraklardan birtakım malzemeler yapacağız. Tabi şimdi bu malzemeler yani genel olarak bütün antik dünyada böyle bu malzemeler yani buradan çıkan bu topraktan çıkan genellikle üç tip kum var.
Yani bir eşya yapacaksanız üç tip kumdan şey yapıyorsunuz yapabiliyorsunuz. Bir tanesi yani hepimizin basitçe bildiği kum yani kum yani herkesin bildiği aklımıza ilk gelen şey yani kum. Tabi ötekisi silis yani kum silis. Silis de az çok biliyorsunuz ne olduğunu yine söyleyeceğim. Tabi sümerce yani şimdi bizim işimize yarayacak olan tabi aslında silis belki biraz ama pek kum olmayacak. Bizim işimize esas da şey yarayacak daha çok kil yarayacak. Sümerce im dedikleri şey yarayacak yani hani üç kategori burada toprak var tamam geleceğim ona da.
Ama bizim işimize özellikle im denilen sümerlerin im dedikleri kil yarayacak bir kere yani bizim işimiz daha çok onunla olacak. Şimdi bir bu toprağın bu çukurlardaki toprak üç cins ayoluyor. Bir kere bir kum dedikleri şey. Kum denilen şey de böyle milimetrenin işte kaç bilmem kaçta biri küçük olan malzeme kum. İşte onun çok çok daha küçük olanlarına silis deniliyor. Silis de aslında var kullanılan malzemelerde.
Ama tabi daha daha bizim için önemli olan yani mimari anlamda falan kil. Kil en ince olanı yani toprağın en ince olanı kil yani. İşte bu üç kategori topraktan kundan silisten ve kilden antik dünya her bağlamda faydalanıyor.
Her şey sağlıkta bile faydalanıyor aslında. Fakat özellikle kil bizim için daha şey anlamlı. Çünkü kil tabletler yani tabletçi bir yazılı metinlerin yazılması için kil kullanılıyor. İşte evlerin ince şeyi için kil kaplanıyor çünkü evler malzemesi için kil kullanılıyor. Ama tabi silis falan yani kerpiçte neticede kullanılan bir şey.
Şimdi bu üç tane şey bizim için önemli. İşte bu çukurlardan yani Uruk’taki bu çukurdan veya buna benzer çukurlardan bu malzemeler çıkartılıyor. Ve bu malzemeler genellikle şu iki kategorik durumda çıkartılıyor. Birisi mesela işte silisli bölgeden silisi alıyor veya kili bölgeden kili alıyor veya kumlu bölgeden kumu alıyor. Ve bunları çok işlemeden hemen paldır küldür kullanıyor. Yani böyle örnekler var mesela.
Mesela Uruk’ta çıkan bir tablette tabletin iç kısmında bu deniz kabukluları falan korunmuş. Bunların fotoğrafları falan var yani. Öyle ki belli ki adam oradan malzemeyi almış silis büyük oranda almış. Böyle çok da ayıklamamış yani çöpünü möpünü. Pat onu işte üzerine yazmış yazıyı ondan sonra da kurutmuş.
Şimdi silisler silisten yapılan malzemeler ondan sonra ham olarak çok irdelenmeden ya da düzenlenmeden kullanılan malzemeler. Bir de ikinci kategori şu düzenlenerek yapılmış olan malzemeler. Yani bunlar mesela bazen bekletilmiş çukurun bir yerinde bekletilmiş. Ondan sonra bir işleme de tabi tutulmuş. İçinden saman veya çöpler falan arındırılmış. Mesela daha ince işlerde böyle malzemeler de kullanılmış. O yüzden hani bu iki kategori bağlamda aslında malzemeler değerlendiriliyor daha çok. Ondan sonra cırmağı. Tabii hani bu olayın böyle mimariyle falan ilgili yanı bu kilçukurlarının böyle mimarisel anlamı var. Veya arkeolojik malzemeler anlamında bir yeri var. Ama tabi kilçukurlarının ritüelde de çok önemli yerleri var. Yani kilçukurlarının olduğu yer bir kere Abzu’yla Eya’nın mekanıdır. Yani killerin olduğu o çukurların olduğu sulak alanlarda bir kere bir.
Primordial veya ilksel su veya ilahi su denilen bir su türü var. Abzu yani Abzu da eski mezopotamya kozmolojisinde son derece önemli bir tanrısal su. Abzu bütün kozmozu dolaşan ve evrenin su olan yanının temelini oluşturan.
Ve bir arketipsel değeri de olan basit bir su değil yani. Ve tanrısal da bir varlık olan Abzu. Yani Abzu bir kere buralarda yaşıyor. Yani bu çukurlarda yaşıyor zaten. Ondan sonra ikincisi de tabi Eya. Yani sularla ilgili ya da Enki yani sularla ilgili Tanrı.
Dolayısıyla bu mekanlarda hem Abzu hem Eya gibi bir takım suyla ilişkili ilahi güçlerde bulunduğu için bu çukurlarda ritüeller yapılıyor. Yani tamam orayı işletiyorsunuz falan orası bir maden kaynağı ama orada ritüeller de var. Mesela bazı bulunan çivi yazılı metinlerde hasta olanların yani mesela cinlenmiş de ondan dolayı hasta olanların bu çukurlara götürüldüğünü görüyoruz. İşte bu çukurlarda bunlar böyle işte bir kısım ucularının bir kısmı o çamurla kille kaplanıyor falan.
Ve böylece Enki’nin ve Abzu’nun onu o kişiyi koruduğunu varsayıyorlar. Dolayısıyla artık oradan çıkan kişi sağlığına kavuşmuş oluyor gibi ritüeller var. Yani böyle metinler var yani. Zaten kullatu kadiştu diyorlar yani Akatça’da.
Yani ne demek kullatu kadiştu? Şu demek kullatu kadiştu yani kullatu ocak yani toprak ocağı kadiştu kutsal yani kutsal toprak ocağı. Niye kutsal? Çünkü orası Abzu’yla Enki’nin mekanı bundan dolayı kutsal.
Dolayısıyla şey hani böyle bir dini yanı da var riküelistik yanı da var. Tabi bazı şeyde ikonografik malzemelerde Mesopotamya’da kalan mesela Asurbanipalin var bir tane öyle. Bazı tasvirlerde şeyi görüyoruz biz.
Bir kral mesela Asurbanipalin öyle tasvir var başının üzerine bir sepet almış. O sepetin içerisine bu kil yatağından kili almış ve bir ritüel yapıyor.
Çünkü krallar genellikle ilk temelleri falan da onlar atarlar herhangi bir büyük mimari anıtsal söz konusu olduğunda. Ve kral o mimari anıtın temelini atarken ilk toprağı bu kutsal kadiştu mekanlardan alıyor.
Ve onu orijinal yani mekanın mekanın neresiyse mimari bölümün neresiyse oraya getiriyor. Böyle tasvirler var yani. Şöyle bugün bu kadar burada keselim. Ondan sonra kaça kadar yaptım ben? 22-36 arası 22-36 arasını size bakın okuduğum orijinalini okudum. Türkçeye tercüme ettim.
Metin’in Lugalbanda, Ninsun falan var. Onlara da söyleyeyim de onlarda önemli de haftaya belki biraz daha detay görebilirim ona. Tabii Lugalbanda yani Metin’imizde geçen Lugalbanda son Metin 34-35’lerine doğru geçen. Bakayım bir dakika nerede geçiyor? Evet mesela 35’te falan geçiyor. 35-36 Metin’in sonlarında geçiyor yani Lugalbanda ve Ninsun. Lugalbanda ne? Lugalbanda kim? O bir kral ve tanrı. Şeğin Uruk’un yani Sümer Kral listelerine göre Uruk’un ikinci kralıdır. Ve Lugalbanda tabi sadece bir kral değildir. Tabi öyle bir kral gerçekten var mı yok mu bilmiyoruz ama Metin’lerde yara mitolojik hikayeler var. Bir takım anlatımlar. Lugalbanda hem Uruk’un kralı hem Gılgamış’ın babası ve hem de tanrıdır. Dolayısıyla Lugalbanda’nın böyle bir önemi var. Lugalbanda’nın efsaneleri yani kendi Gılgamış’tan bağımsız efsaneleri var mı Mesopotamya’da? İşte Aratta ağabeyi ile Lugalbanda arasındaki mücadele falan yani Lugalbanda da kendi başına bir figür.
Hani efsanelerde falan. Ninsun da Gılgamış’ın annesi o da bir tanrıç. Büyük ihtimalle Sümerce Ninsumun falan orijinali fakat Ninsun diye o biraz kalmış. Ninsun büyük ihtimalle Sümerlerden de önce şeydir. Yani lokal Sümerlerden bile önceki lokal Mesopotamya uygarlıklarına ait bir tanrıç olabilir. Daha sonra önemini biraz falan kaybetmiş. Ama Gılgamış’ın çünkü biliyorsunuz Gılgamış üçte iki tanrı, üçte bir insan. Gılgamış’ın tanrısal olan yanları yani o üçte birlik yanı yani tanrı olan yanı Gılgamış’ın o üçte birlik olan yanı Lugalbanda ile Ninsun’dan geliyor.
Ninsun’da çok fazla malzeme en azından bugüne kadar olmayan fakat bir inek yani tabii inek kavramı Mesopotamya’da çok güçlü bir fenomen. Yani sadece Mesopotamya’da değil bakalım İran’da, Hindistan’da inek ve bizim Mesopotamya’da çok temel bir arketiptir.
Ve çok kozmik bir yeri vardır. Mesela Zer düşmükte falan müthiş önemlidir. Bunları yine anlatırım ileride de. İşte Ninsun öyleyse Gılgamış’ın annesi o bir tanrıçağı o bir şey vardır. Potniateron yani dinler tarihi literatüründe geçen bir şey bu.
Potniateron ne demek potniateron? Mesela Girit’te falan buna benzer çok motif var. Bizim Anadolu’da da kısmen var. Böyle hayvanlar egemen tanrıça. Yani öyle bir tasvir vardır yani arkeoloji ile ilgileniyorsunuz hemen anlarsanız. İşte bir tane böyle ortada bir tanrıça bir kadın figürü tanrıcanın ayaklarında veya kollarının altında hayvanlar.
İşte aslan olabilir başka bir şey olabilir. Potniateron denilendi yani ne demek o? Bütün hayvanlara yani tabiata aslında egemen olan tanrıça. Ninsun biraz öyle bir şey aslında. Büyük ihtimalle püresümer bir tanrıça. Dolayısıyla Gılgamış gücünü alsa alsa nereden alabilir?
Kendisi de bu vahşi tabiatın parçası zaten. İşte o ancak ninsundan emerse sütü güçlü olabilir. O yüzden de orada ninsun motifi şu olmuş kullanılmış gibi geliyor bana. Evet şimdi bugün bu kadar.
Önümüzdeki hafta yine bir iki şey değineceğim yani bu son metnimizle ilgili. Ondan sonra da 36. satırdan işte 46-50’ye kadar devam ederim. Büyük ihtimalle temmuz boyunca her hafta geleceğim. Ağustos boyunca da herhalde her hafta geleceğim. Böyle biraz daha okuruz yani.
Evet hepinize kolay gelsin.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir