"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 9. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 9. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ohUy55dT5qA.

Evet. Nasılsınız? İyi misiniz? Sevgili arkadaşlar. Şimdi kaldığım yerden devam. Aslında bugün biraz şöyle yapacağım. Yapmak istiyorum daha doğrusu. Geçen 97-110 arası. Yani bizim tabletlerimizin, birinci tabletimizin 97-110 arasında kaldım. Daha doğrusu 97-110 arasını okudum.
Yani 110. cümlede kaldım. Aslında 110. cümlede bir, yani şeyi okudum ben size. Akatça Nusay’ı okudum. Türkçe tercümeyi yaptım. Akatça Nusay’ı okurken metin üzerindeki birtakım böyle etimoloji ya da buna benzer şeyler üzerinde durdum. Sonra yorumunu da yaptım. Yani her zaman üç kademeli gidiyorum biliyorsunuz.
Önce Akatça metin, sonra Akatça metin üzerinde analiz, ondan sonra Türkçe ve ondan sonra da yorum. Bugün kaldığım yer normalde yorum yani üçüncü kategoriden devam etmek değil amacım. Yani 97-110’un yorum kısmını tamamlamak istiyordum.
Fakat gelirken biraz şey yaptım yani bugün bu yorum ve ondan sonra metne devam değil de biraz olayın felsefi yönü üzerinde durayım dedim. Yani bir tekst okumanın özellikle antik bir tekst okumanın ne anlama geldiğini o bağlamda biraz ve o bağlam biraz felsefe içerisine giriyor aslında.
Yani dil felsefesi ondan sonra biraz heyemenetik onların içerisine giren bir şey. O yüzden bugün yoruma girmeyeceğim. Sonra Akatça metne girmeyeceğim. Dolayısıyla onun tercümesine de girmeyeceğim. Yani 110’da kalmış olacağız. Önümüzdeki ders 110’dan itibaren o yorumu size anlatmaya çalışacağım.
Bugünkü yapacağımız şey ise öyleyse yeniden topluyorum. Birazcık olayın felsefi yanı aslında dil felsefesi, heyemenetik ondan sonra tarif felsefesi pek çok şey içerecek bugünkü konuşma. Şunu yapacağım. Bir metin yani özellikle aslında sadece antik kaynak metinleri değil yani bana göre bütün metinler yani günümüzde mevcut olan bütün metinler de dahil nasıl yorumlanmalıdır? Bir metin nasıl yorumlanır? Biraz bunun üzerinde duracağım. Fakat doğal olarak bugünkü metinler ya da bugünkü edebiyat ya da bugünkü literatür konumun dışında kalacak. Esas beni ilgilendiren şey antik kaynakların heyemenetik bağlamda nasıl değerlendirileceği ile ilgili şey olacak. Ama spesifik olarak da antik kaynakların bir heyemenetik yorumundan öte özellikle spesifik olarak yani bu Gılgamuş Destanı’nın analizini yapmaya çalışacağım bu anlamda. Şimdi bu karanlık cümleler ve kompleks gibi gelen cümleler ki hani rahat anlayasınız diye birkaç kere de vurguluyorum. Birazdan önünüzde daha aşikar hale gelecek yani beni daha iyi anlayacaksınız.
Sadece son bir şey geçen ders tam şurada kaldım hatırlayın. 103. cümlenin analizini yapıyordum. 103. cümlenin analizini yaparken de tam kaldığım nokta şuydu.
Bu Gılgamuş Destanı’nın retorinin nasıl zaman içerisinde değiştiğine dair bir şey söyledim ve orada şunu söyledim.
Dedim ki mesela eski Babil versiyonunda yani M.Ö. 1800’ler civarına kadar çıkan eski versiyonunda Gılgamuş Destanı’nın eski Babil versiyonunda var olan Enkidu ve aslında Gılgamuş profili ile çok daha sonraları yeniden revize edilen, sürekli revize edilen, güncellenen metnin.
Bu metnin yani yeni Asur versiyonu yani M.Ö. 6. yüzyıl civarı nasıl o prototiplerin şekil değiştirilinden falan bahsettim orada kaldım ve orada şunu söyledim dedim ki Mesela bizim elimizdeki eski nüshalarda bu nüshalarda Gılgamuş’a ve Enkidu’ya refer eden Sümerce metniler de dahil.
Gılgamuş Destanı’nın eski Babil versiyonu da dahil. Olmak üzere Enkidu profili, Enkidu’nun ne olduğunu geçen ders Kim olduğunu öğrendiğiniz daha da devam edecek öğreneceksiniz. Enkidu profilinin ve aslında onunla ilgili diğer profillerin de nasıl daha yaban hayattan koparken mutlu olduğuna dair söylenen veya geliştirilen retorin eski Babil versiyonunda ve eski metnlerde zaman geçipte yeni yeni metnler övrmeye başlayınca yeni Asur versiyonunda olduğu gibi tabiyattan kopan ve bu vahşi hayattan kopan
vahşi hayvanların dışında daha düzenli bir hayat daha şehr medeniyeti filan ama sonraki versiyon çünkü zamanlar geçmişti
bakın yani eski Babil versiyonuyla yeni Asur versiyonlarasında neredeyse bin yani küsur yıl var zaman farkı var ve artık insanlar geç versiyonlarda yeni Asur’da olduğu gibi şehr medeniyetinden de bıkmaya başlamışlar ve dolayısıyla hani o şehrin kaosu ve buna benzer şeyler dolayısıyla yeni Asur versiyonunda çok iyi gözlemlendiği gibi mesela Enkidu biraz da pişman olur yani bu vahşi hayatı yani tırnak içinde bu vahşi hayatı ben nasıl bıraktım ve neden medenileştim ve neden daha insan gibi bir şey oldum mu sorgulamaya başlar.
İşte bu tip retorik farklılıkları da Gılgamış için ve diğer pek çok efsane için zamansal değişimlerdeki sosyolojik hikayelerden kaynaklanır.
Bizim Gılgamış’ta da var o yani kültürlere göre ve zamana göre Gılgamış medeninin o revizyonları sırasında nasıl bazı şeylerin ya da profillerin şekil değiştirdiğinin mantığını yakalayabiliyorsunuz. Her profilde değil ama önemli profillerde. Enkidu’da mesela o profil farklılığını eski Nusra’yla daha yeni Nusra’larda görüyorsunuz. Tam burada kaldım ve oradan devam edeceğim.
Yani bu kısmı haftaya bırakıyorum. Şimdi geliyorum. Bugün hatta gelirken ben şunları da şeyde vapurda not aldım hani biraz olayın bir felsefi veya metin okuma analizine girebilmek için şey yaptım. Bunları hep aslında şu an yolda şey aldım not ettim. Evet şimdi ne anlatacağım şunu anlatacağım.
Şimdi bu metni okuduğunda veya dinlediğimde özellikle dinlediğimde bir insan yani bir an bundan binlerce yıl önceye gidin hikayenin yani Gılgamış hikayesinin işte Sümerlerle birlikte başlamadığını biliyoruz.
Daha prehistoryası var ama bir an Sümerlerle birlikte olduğunu varsayın yani milattan önce 3000 küsür yıllarındasınız ve bu metin size anlatıldığında siz ne hissederdiniz?
Bunun analizini yapmak yani bu metni o zaman dinleyen insanlar o zaman okuyan insanlar değil yani bu metinler zaten okunsun diye yani insanları alsın okusun çünkü okuma yazma yok yani.
Hani insanlar alsın okusunlar evlerinde böyle bir hikaye yok yani bu metinlerin bu kadar uzun metinlerin yazılışının büyük sebebi büyük oranda bir takım yazı bilen nadir insanların yani katiplerin yani yazı yazanların, dupsarların yani o eğitime amacıyla.
Yani bu metinleri yazarak onlar o dil bilgisi kurallarını sürekli hatırlamış oluyorlar esas kaygı bu bir kaygı da şüphesiz şu yani anonim olarak gelen veya şifahi olarak gelen efsaneleri şöyle bir derliyip toplayıp metne dökmek kaygısı da var.
Dolayısıyla eski insanlar çivi yazılı metinleri alıp da okumuyorlar dinliyorlar ama olayın zaten prehistorik dönemine gittiğinizde zaten yazı da yok yani neyi okuyacaksın prehistorik dönemine gittiğinizde zaten bunlar nesilden nesile oral yani şifahi olarak aktarılıyorlar.
İnsanlar sadece dinliyorlar yani işte şöyle olduğunuzu varsayın milattan önce işte 3000 küsur yıllarındasınız veya daha öncesiniz milattan önce 5000’lerdesiniz ve bu efsanelerin oluşmaya başladığı dönemde insanlar bunları dinlediklerinde ne hissederlerdi işte bugün biraz bunu yapmaya çalışacağım.
Bunu yaparken de tabi tekst bunu bunu bunu yaparken elimde tek ipucu da teksti analiz etmek yani mevcut halde teksti analiz etmek başka tabi başka şeyleri de işin içerisine katarak.
Mesela böyle olduğunda ne olacak yani hani milattan önce 3000’lerde 4000’lerde herhangi bir mezopotamyalı bu metni okuduğunda ne hissediyordu sorusunun cevabını verdiğinde ne olacak şu olacak inançların o dönem inançlarını daha iyi anlayabileceğiz.
Yani daha iyi şansımız olacak yani din tarihini analiz ederken buna benzer yöntemler kullanmak zorundasınız daha iyi anlamak için yani eski mezopotamya inançlarını nasıl anlayacaksınız. Tamam elinize tekst var ya da arkeolojik malzeme ama sizin biraz analitik davranmanız lazım kurgu yapmanız lazım aslında. İşte böyle bir kurgu yani bundan 5000 yıl önce herhangi bir mezopotamyalı bunu dinlerken ne hissederdi hem kognitif olarak ne hissederdi yani bilinçaltı ne hissederdi hem de normal bildiğimiz görünüşte bir insan olarak ne hisseder ve ne yaşardı sorusunun cevabını bulmak. İnançları daha iyi anlamamıza kaynaklık teşkil eder. Ondan dolayı da böyle bir şey yapma ihtiyacını aslında hissettim. Bu benim birazcık tarihçi yönüm yani dil bilimi seviyorum ama hani tarihçiliği daha çok seviyorum dil bilim daha çok araç benim için esas derdim anlamak yani dil ilmi bir aracı olarak kullanıyorum.
Esas derdim insanı anlamak yani eski insanı aslında modern insanı da yani dolayısıyla dil bilimi orada şeydir bir dediğim vesiledir sadece esas hikaye başka. Ben tabi biraz son yıllarda şeyde çalışıyorum bu biraz genetik yani antropoloji fiziki antropoloji biraz bunlara da daldım.
Bunlar da çok enteresan konular yani mesela böyle bir şimdi birazdan anlatacağım şekilde Metin analizi şeyde bize şeyde de ipucu veriyor yani insan biyolojisinin özellikle nörolojik yanının yani sinir sistemine beyne dayalı olan yanının nasıl bir değişim geçirildiğini anlama şansımız da var buna benzer analizlerle.
Ve nereye gideceği yani insan biyolojisinin nereye gideceğini de buna benzer yöntemlerle tahmin edebilirsiniz. Tabi yani insan biyolojisinin nereye gittiği konusunda bana soru sorduğunuzda ya hocam bu insan nereye gidiyor dediğinizde benim cevabım gayet kötü bir yerdir yani hiç şaşmaz yani. Ama daha primitif dönemlere gittiğinizde o daha saf biyolojik nörolojik yanın daha iyi korunduğu dönemlere gittiğinizde daha şey buluyorsunuz insanı daha o insan tanımına uygun bir profil olarak buluyorsunuz.
O bana hoş geliyor ama bu genleriyle oynanan insan tipinin ki o oynandığını biliyoruz yani önümüzdeki 10 yıllarda eğer insanlar yaşamaya devam ederlerse tabi nasıl bir nörolojik yapıdan nasıl bir nörolojik yapıya gittiğini eğer hayatta kalırsak bir tarihçi olarak yazabiliriz çok ileriki yıllarda.
Evet şimdi bu şeyi kestikten sonra uzun havayı Metin kendisine yani bugün anlatacağım hikayeye gelebilirim. Şimdi bir Metin’e nasıl bakarsınız o insanı bu Metin ile ilgili insanı anlamak için bunu iki şekilde yapabilirsiniz.
Bir fenomenolojik olarak bakabilirsiniz yani bir Metin analizine fenomenolojik olarak bakabilirsiniz. Fenomenoloji tabi üzerinde duracak değilim bunu zaten beni izleyen arkadaşların önemli bir kısmı iyi biliyor benden iyi biliyor az biliyor hiç bilmiyor olabilir ama biraz karıştırdığınızı zaten bulacaksınız. Bir tekst analizine fenomenolojik olarak bakabilirsiniz veya tabi aslında kognitif olarak da bakabilirsiniz yani daha böyle bir bilinç düzeyinden veya bilinçaltı düzeyinden ve hatta daha dipte insan beyninin ve nörolojisinin çalışmasının mantığı bağlamında da bakabilirsiniz tekst analizlerine.
Yani buradaki tekst analizim de aslında yazılı bir Metin’den ziyade bir narratif. Ne demek narratif? Bir anlatım yani yazılı olabilir veya şifahi olabilir. Erken dönemlere gittiğinizde şifahi daha yakın zamanlara geldiğinizde yazılı.
Dolayısıyla benim şu an üzerinde yapmaya çalışacağım analiz bir anlatım şifahi anlatım içinde geçerli olabilir yazılı bir Metin içinde geçerli olabilir.
Yazılı Metinlerle yani bir Metin okunması sırasında duyulan şeylerle yani biyolojik anlamda hissedilen yaşanan şeylerle organizmada bir Metin dinlenmesi arasında farklılık var. Bir Metin dinlenmesi ile bir Metin işitilmesi arasında bunlar hep nöroloji ile ilgili şeyler, farklılık var.
O yüzden bu kendi başına ayrı bir konu. Benim yapacağım şey illa bir tekst yazılı bir Metin olması gerekmiyor. Ama bir anlatım olması gerekiyor. Bir narratif olması gerekiyor. Yani bir tırnak içinde fenomen olması gerekiyor. Bir öykü olması gerekiyor.
O yüzden ben fenomenolojik olarak bir öykünün, tırnak içinde bir öykünün nasıl analiz edebileceği üzerinde duracağım. Ama daha çok fenomenoloji bağlamında. Ben bunun biraz çalıştığım konular olduğu için aslında kognitif bağlamda da üzerinde durabilirim. Yani bir öykü dinlediğimizde o öykünün bizde bırakmış olduğu psikolojikliyim, terminoloji ya da bilinç altında olan veya genelde bütün nörolojimizde var olan şeyler üzerine de konuşabilirim. Yani beyinde hangi kelime, hangi kelimeler bütünü beyinde nereye denk düşer?
Beyinde hamigdalaya denk düşen herhangi bir ifadenin vücuttaki korku mekanizmasını harekete geçirip, korku mekanizması ile birlikte böbek üstü bezlerinin vücuda pompalamış olduğu birtakım şeyler, kortizom ve buna benzer kanageçmesi, kanageçmiş olan uyarıcı şekerin insanın o kaçma güdüsünü tetikleşir ve buna paralel olarak kasların harekete geçmesi
gibi böyle iççe geçmiş halkalardan uzatabileceğim bir bağlamda da yani bir metni bir anlatıyı size kognitif sürecini esas alarak da anlatabilirim. Belki ileride bunu da yapabilirim. Bu benim uzmanlık alanım değil, sadece merak alanım ama biraz çalıştığım alan.
Bu belki ileride buna nöroloji ile uğraşanlar kızmazlarsa ileriden anlatabilirim. Ben şu an öyleyse bir narratif bir mitin nasıl analiz edilir şimdi oradan gidiyorum.
Fenomenolojik olarak gidiyorum yani. Tamam derdimi anlattığımı sanıyorum. Şimdi şöyle bir kere herhangi bir anlatım üç tane şeyi kapsıyor aslında. Yani üç tane genel ne derler ilişkili olduğu nesne var herhangi bir anlatımın. Mesela ne onlar? Bunlardan bir tanesi o anlatımı yapan kişi.
Yani mesela Gılgamış, bizim Gılgamış destanı. Mesela Gılgamış destanını önümüze aldığımızı varsayalım. Kaç kişiyi ilgilendirir bu metin? Bu metni anlamak için şimdi böyle bir kurgu yapalım.
Kaç kişi ilgilendirir bu? Aslında temelde iki kişi ilgilendirir. Üç, üçe geleceğim ama temelde iki kişi ilgilendirir. Bir, bu metni anlatan ya da okuyan adamı ilgilendirir. Yani bu metni birisi anlatıyor yani ya da okuyor neyse. Buradaki narratifi yani öyküyü anlatan adamı ya da okuyan adamı ilgilendirir. Bir odur.
İki, bunu dinleyen adamı ilgilendirir. Yani bu Gılgamış epini siz okuma eylemine geçtiğinizde ya da anlatma eylemine geçtiğinizde bunun iki tarafı vardır. Birisi anlatan, anlatanda var olan birtakım şeyler. İkincisi de dinleyen ve dinleyende var olan birtakım şeyler.
Üçüncüsü nereden kaynaklanıyor? Üçüncüsü de şu aslında. Üçüncüsü de biziz. Yani metni analiz ederken bu metin o dönemde nasıl anlaşılıyordu? Dolayısıyla bu nasıl anlaşılmanın o dönemin inançlarını anlamakla ilgisi nedir? Esas soru, bu soru bizim sorumuz. Üçüncü kişinin sorusu yani.
Dolayısıyla fenomenolojik olarak baktığınızda bu metin beni ilgilendiriyor aslında. Üçüncü kişiyi ilgilendiriyor. Esasta yani buradan baktığınızda, aletik gözle baktığınızda beni ilgilendiriyor. Şimdi bu epik veya buna benzer bütün epikler, buna benzer bütün mitoslar, buna benzer bütün nöretikler, herhangi bir şifahi anlatım veya yazılı anlatım.
Bu üç kişi veya üç obje veya nesne profil tarafından nasıl algılanır eylem sırasında?
Hikaye bu. Tabii ilk ikisi bizim için meseleyi analiz etmek de önemli ama bütün son kararı verecek olan ben üçüncü kişiyim. Yani bilimsel olarak baktığımızda. Dolayısıyla aslında son söz yine benim için olacak ve önemli olan da o olacak.
Şimdi bu anlatıyı yapan adam kimse veya kimlerse, tabii bu konuda yapılmış iyi çalışmalar var. Yani akademik çalışmalar çok fazla. Mesela benim en son yaklaşık bir hafta falan önce okuduğum iyi bir makaleye rastladım Jester’da.
Joe Coivine-Horn diye bir adam. Bunun şeyi, what happens inside your head when you are reading a story?
Şu yani birisi size bir hikaye anlattığında, bu hikaye tabii burada folklorik hikaye yani birisi size hikaye anlattığında ya da okuduğunda sizin kafanızda neler oluyor biyolojik olarak neler oluyor.
Hem biyolojik olarak hem kültürel olarak aslında. Mesela en son okuduğum makalelerden bir tanesi buydu daha yakın yani dört üç beş gün önceki şey. Ama bu konuda şeyim yani iyi çalışmışlığım var en azından zamanında iyi çalışmışlığım var.
Şimdi bu teksti ya da anlatımı ya da narratifi yapan adam ne yapıyor bu anlatım sırasında? Aslında üç tane şey yapıyor. Üç ana şey yapıyor yani.
Bir kere bir şu. Bu adamın bir öyküsü var. Yani Gılgamış Destan’ını anlatan okuyan anlatanların bir kere temeli şu temel derdi şu. Bu adamların bir öyküsü var. Yani bunlar bir öykü anlatıyorlar. Bir kere her şeyden önce bir öyküler var. Yani bir senaryoları var bu adamın. Bu adamların. Tabi aslında metni anlatan adam metni dinleyen adamın duygularını da yaşayabiliyor.
Metni dinleyen metni anlatanın duygularını yaşayamaz. Yani bu mümkün değil ama metni anlatan hem metni anlatıyor hem de metni dinleyenlerin bir takım duygusal şeylerinde yaşıyor aslında.
Öyleyse bir bunun öyküsü var. Bir kurgusu var. İşte Gılgamış çıkacak Enkidu çıkacak onların başından maceralar geçecek. Yani böyle bir senaryo kaygıları var bu adamların.
Çünkü bütün efsaneler senaryolardan oluşur. Tabi şunu unutmayın. Bu metinlerin çok önemli bir kısmı yani Gılgamış’ta dahil veya buna benzer sizin tahmin etmeyeceğiniz pek çok mitolojik ya da büyüsel pek çok şifahi ya da yazılı metin aslında ritüellerde okunan şeylerde.
Yani mesela şöyle düşünmeyin. Yani işte Milad’dan önce 2500 yılındasınız ya da 2000 yılındasınız. Ondan sonra Sümerli ya da Mezopotamyalı bir aşık yani medda hikaye anlatan yani story teller yani.
Ondan sonra bir kahrahaneye gidiyor. Ondan sonra kahrahanede de Sümerliler işte kağıt oynuyorlar işte okey oynuyorlar çay içiyorlar falan. Ondan sonra işte orada hemen gelen hikaye anlatıcısının etrafında oturuyorlar köylüler ya da kahrahanedekiler. Ve bizim hikaye anlatıcımız yani medda’ımız hikayesini anlatmaya başlıyor. Onlar da hikayeyi dinliyorlar heyecanlanıyorlar falan ve iş bitiyor. Pek öyle değil yani öyle olanlar da var ya da herhangi bir destanın bir kısmı öyle ama esas büyük oranda en azından Gılgamış destanın bazı yerleri bazı daha küçük epikler ya da mitoslar genellikle ritüellerde söylenirdi. Yani bir ritüel yapılacak. O ritüeller zaten çoğunlukla uzun hele kozmolojik ritüeller uzun zaman alan ritüellerdir yani. O ritüellerde bunlar aynı zamanda söylenirdi. Bazen grup halinde bazen sadece bir okuyucu bunu söyler ve büyük ihtimalle bunlara müzikler de eşlik ederdi.
Çalgılar da eşlik eder. Dolayısıyla bütün bunlara bu naratiflerin hepsini böyle bir şeye oturdum. Medda geldi medda’ı dinledik ondan sonra çay ısmarladık o da gitti hikayesi biraz doğru ama çoğunlukla pek doğru değil.
İşte bu epiklerin bu destanların bir kere bir öyküsü var. Bu adamlar bunu kurduluyorlar kapada. Kendilerine göre bir şeyleri var. Bir yönetmen ya da senarist payı var. Bir böyle bir naratif kaygısı var.
İki bu destanlarda ya da bu mitlerde ya da buna benzer anlatımlarda şöyle bir şey var yani ekparsis denilen aslında bu kullandığım kelime daha çok batı dünyası için kullanılan bir kelime ama bizim doğu dünyasında da var. Araplarda falan yani diğer ümisi mitiklerde de var. Araplarda klasik tabi. Ekparsis yani bütün bütün mitlerde destanlarda bazen büyü formülasyonlarında ama çoğunlukla tabi daha uzun naratiflerde işte hani mit ya da buna destanlara benzer kahraman öykülerinde falan
mutlaka bir ekparsis kullanır anlatıcı. Aslında ekparsis şu sözle yani görsel olan yani görsel olan bir şeyi veya tahayyülü olan bir şeyi yani sadece gözle görülebilecek olan bir şeyi ya da sadece tahayyülü olan,
hayal edilen bir şeyi verbal halde yani sözel halde tasvir etmek sanatına öyle diyeyim ekparsis denilir. Ekparsis’in en klasik şeyi yani ekparsis tanımının yapıldığı akademik gelenek daha çok antik Yunan,
antik Grek ve Roma geleneğini esas almıştır. Yani oradaki birtakım poetik şeylerde var olan bir tanımlamadır bu ekparsis denilen kavram.
Ama bizim doğum kültürlerinde de buna mezopotamya da dahil mesela eski Arap şiirinde çok güçlü bu ekparsis denilen anlatıcıların çok kullandığı ve böyle dopamin salgılatan hem kendini hem dinleyene birtakım tasvirsel sanatlar vardır.
Aslında bunların tasvirden ziyade yani fenomen olarak tasvirdir ama bunların etkinliği güçlüdür. Yani biyolojik olarak psikolojik olarak bunların insanlığa bıraktığı etkiler çok güçlüdür.
O yüzden de narratif ustaları çok güçlü ekparsis yapmak durumundadır. Bizim Gıngamış’a da var. Mesela bu ekparsislerin tabi en klasikleri Homer’de Aşil’in kalkanı hikayesi, işte virjinde falan var ama Mesela sizin daha bileceğiniz şeyler ekparsis örnekleri şeyde vardır bizim Procopius’un şey Ayasofya’nın tasvirlerinde vardır.
Mesela Procopius gibi sonra şey Paul the Silenter gibi birtakım 6. yüzyılın Bizanslı edebiyatçıları, literatür veya din adamlarının din adamlarında çok güçlü bir ekparsis geleneği vardır.
İşte bu mesela Paulus’un veya Paul’un ve Procopius’un Ayasofya’yı anlattığı, Ayasofya tabi bir görsel malzeme fakat o görsel malzemeyi bu adamlar verbal hale, kelimelere döküyorlar yani.
Kelimelere dökerken de mükeş bir şey çıkıyor, tasvir çıkıyor. O tanımlamalar, o tasvirler, detaylar anlatım falan. Yani ekparsisi biraz şey olarak söyleyebilirim. Dinleyeni ve anlatıcıyı da aslında gaza getirmesanatı. Yani biraz olgabize olacak ama şeydir hani kelime çok uygun bir gaza getirmesanatıdır.
Ama şeyde de var bizim, Evliya Çelebi de Ayasofya’yı anlatırken onun da anlattığı bazı yerlerde güçlü tanımlamalar vardı, tasvirler vardı yani. Tabi Arap sanatında yani Arap şiirlerinde falan da çok güçlü bu. Bizim mesela Antik Mesopotamya’da yok varsayılıyor ama öyle değil.
Yani bizim Mesopotamya’da da var bu, tahayyülü olan veya görsel olan şeyi dinleyene tanımlamak.
Çünkü dinleyen birileri var ve onların o görsel malzemeyi kelime bağlamında, verbal bağlamda, zihinlerinde oturtmaları ve beynin içerisindeki birtakım sinaps, mekanizmalar aracılığıyla birtakım organların, böbreküstü bezlerinin, hipofizin, epifizin bütün o insanı uyaran bezlerin ya da hormonların güçlendirilmesi ve aksiyona getirilmesi gerekiyor. Bundan dolayı da anlatımcılarda bu ekpiresiz kısmı önemlidir. Ve bizde mesela bu giriş kısmında enkidunun tanımlanması böyle minik ekpiresizler var bunlar.
Çünkü dinleyen enkidun hakkında çok bilgisi yok ama onu bir tanımlamak durumunda. Yani onun ucundaki kıllar, dehşet görüntüsü ve aynı şekilde gılgamışında tabi. Böylece anlatıcı böyle bir metodu uygulayarak kişiyi hazırlar. Bir katarsise hazırlar aslında dinleyeni yani.
Dinleyenin katarsise hazırlanması ve aslında başka şeylere de hazırlanması ne demek birazdan geleceğim. Öyleyse bir teksti okuyan veya anlatan, şifahi olarak anlatan ritüelde veya herhangi bir bağlamda anlatan anlatıcının bu anlatım sırasında yaptığı ikinci etkili şey bu tanımlamalardır.
Bu ekpiresizdir. Neyden sonra? Senaryodan yani kurgudan sonra. Üçüncüsü şu yani bir anlatıcının üçüncü şeyi, o anlatımdaki üçüncü ana metodik fikir şu.
İdeoloji. Yani bütün anlatımlar bir ideoloji taşır. Yani mesela bu hiçbir zamanda değişmez. Hala da değişmedi. Yani bugün medyaya bakın mesela. Yani bugün derken bugün işte on yıl önce, yirmi yıl önce yani adeta şeydir yani hani neredeyse medya şu tarafa git diyorsa sen bu tarafa gidersem kurtuluyorsun yani.
Çünkü anlatımcılar bazen açık bazen saklı bir retorik içerisinde kendi ideolojilerini insanlara, dinleyenlerine yani anlatırlar. Her anlatımın, her öykünün, her haberin mutlaka bir ideolesi vardır. Yani kısadan hissesi vardır.
Fakat bu ideolojiler modern zamanlarda daha saklıdırlar. Yani son 100 yıldır medya, işte basın, son 50’lerden itibaren televizyon bilmem ne bugünlerde bir yıldır dijital şey falan.
Bunlar aslında kendi ideolojilerini anlatırken ya da insanları manipüle etmek arzusunda ise yani manipüle ederken çoğunlukla şeydir. Kurt kuzu postunda gelir. İncille dendiği gibi söylemek istediği şeyi dolaylı olarak aslında söyler. Yani bunu siz anlamakta zorundasınız. Yani retorik analizi size düşer. Yani modern medyanın retorik analizini iyi yapamazsanız o zaman işiniz yahşı yani. O yüzden retorik analizleri şeydir. Yani öyle çok basit bir edebi bir şey değil. Aynı zamanda devin felsefesi olan bir şeydir. Üçüncü unsuru bir anlatıcının anlattığı şeydeki üçüncü temel unsuru ideolojisidir. Bir ideolojisi vardır. Yani o bir şeyi anlatırken mutlaka onu dinleyenlere açık ya da gizli veya dolaylı olarak kendi ideolojisini anlatır.
Tabi bu ideolojiyi illa siyasal bağlamda düşünmeyin. Yani aslında çoğunlukla siyasal bağlamda değil ama her bağlamda düşünün. Mesela Gılgamış’ta da öyle. Yani Gılgamış’ta da hani dersin en başında anlattım ben size. Kıssadan hisse şu yani Gılgamış’ta veya diğerlerinde. Kıssadan hisse şu. Yani diyor ki bak diyor Gılgamış gibi olursan diyor.
Yani zalim bir psikopat olursan abi sürünürsün ve insan olmak istiyorsan şu şu şu yolları aşmak zorundasın. Dolayısıyla metni okuyan veya metni anlatan, metni dinleyen şunu söylüyor.
Ya düzgün adam olun kardeşim. Yani bu böyle Gılgamış gibi yamuk yumuk adamlar olmayın. Yani efendi olun, haddinizi de bilin. Orada mesaj da veriyor. Eski Eğitim Vaiz Eklesiasi’nde yani Vaiz kitabında olduğu gibi. Orada mesaj da veriyor. Yani diyor ki haddinizi de bilin.
Yani hani sen insansın hani şuraya kadar gelebilirsin. Çok da günah peşinde koşma. Yani eğer günah peşinde koşarsan bu cennetten de atılırsın.
Bunu Gılgamış Destanlığının verdiği şeylerden bir tanesi bu. Ve bir de tabi ikinci ideolojik kurgusu Gılgamış’ın ya da diğer pek çoğunun yani hayatın haritası. Yani yaşama haritası. Yani hayat budur. Böyle bir hayatın içerisinde insan denilen şeyin misyonu budur. Ve dolayısıyla böyle yaşayacaksın. Der.
O yüzden bir anlatıcı genel olarak kendi anlattığı meseleyi bu üç şekilde anlatır. Ana hattıyla üç şekilde anlatır.
Fakat tabi hani bizim bir metni analiz etmemiz için ya bu metin niye böyle yazıldı? Bu metin ne demek istiyor? Eksiklerini tamamlayalım. Bu metin o dönemin inancı içerisinde nerede duruyor? Bunu daha iyi anlayabilmeniz için aslında sizin daha çok dinleyeni dinlemeniz lazım.
Yani anlatanı tamam anlatan böyle anlatıyor. Ama daha çok dinleyen nasıl dinliyor ve dinleyen öyle dinlediğinde onda ne oluyor? Yani nasıl bir değişiklik oluyor?
Ki o değişikliği bizim anlamamız bu adamların inançlarını da anlamamızda katkıda bulunuyor bize. Yani üç bin yıl önce, beş bin yıl önce, on bin yıl önce yani herhangi bir arkeolojik malzemeyi değerlendirirken ya da bir inanç malzemesini değerlendirirken
ya bu adam bunu nasıl yaptı ya da niye yaptı sorusunu cevaplandırırken bu gibi şeylerle biraz analiz yapmak durumundasınız.
Peki gelelim bu ikinci tarafa yani dinleyene. Şimdi onda neler yaşanıyor? Yani birincisi anlatıcısı bu üç şeyi yaptı. Bu üç şeyle ilgili birtakım şeyler yaşıyor ama bu çok önemli değil.
Şimdi için dinleyen daha önemli bakalım bu dinleyen de ne var? Tabi bir kere bir dinleyen de şunlar oluyor fenomenolojik olarak oluyor ama bunların dibi aslında psikolojik ama şu an ben olayı fenomen üzerinden götürüyorum.
Şu oluyor bir kere bir purifikasyon yani bir katarsis yaşıyor. Bu ne demek? Bu şu demek. Şimdi mesela bundan hani yüz yıl öncesindesiniz çok eski yere gitmeyin yani iki yüz yıl öncesindesiniz ve köyde bir anlatıcı, bir aşık gelmiş veya meddah size bir şeyler anlatıyor. Şimdi onu dinleyenler de birtakım farkında oldukları ya da olmadıkları ama bizim üçüncü kişiler olarak anladığımız birtakım şeyler yaşanıyor.
İşte o şeyleri bizim anlıyor olmamız aslında bu adamların ilgili ritüelleri yaparken neler yaşadıklarını daha kolay bize şey yapıyor ifade edebiliyor.
İlk önce bir meddahın etrafına toplandığınız sizin şeyinize geldi köyünüzde yüz yıl öncesindesiniz ondan sonra sizde toplandığınız böyle son derecede şey böyle mesela benim çocukluğumda ama tamamen hayal meyal hatırlıyorum ben bunu.
Ki o kadar uzak zamanlar değil şeyler vardı çoğunlukla yezidileri ve başlarında da o yezidiler genellikle böyle başlarına şey takarlardı bir ne derler fötör şapka. O fötör şapkanın üzerinde de bir tüy vardı ve bunlar ellerinde ağıtlarla sokaklarda dolaşırlardı ve ağıt satarlardı. Mesela bununla ilgili folklore çalışmalar var.
Ağıtçılar tabi bu ağızlar ve bunların önemli bir kısmı yezidilerdi yani benim hatırladığım ve sonra araştırdığım kadarıyla bu ağızlar neyi anlatır işte bir aşk acısını işte bir annenin çocuğuyla olan acısını veya herhangi bir problemi.
Bunları böyle biraz melodiyle canlandırarak da şey yaparlardı sokaklarda anlatırlar ve biz etrafına ben böyle toplandığımı hatırlıyorum.
Toplanırdı ve herkes şey yapardı bunlara para verirdi yani böyle bu ağızları dinledikten sonra tabi bu gelenekler ölmüyor yani işte o sırada yaşanan ilk şey bir anlatıcının draması olan öyküsü olan bir hikayeyi dinlediğinde ilk yaşadığı şey bir pürfükasyon yani katarsis safhasıdır.
Bir dinleyici bir anlatıcı dinlediğinde etrafına toplandığında bütün psikolojik halleriyle ilk yaşamış olduğu tecrübe bir katarsis halidir.
Ne demek katarsis? Şu pürfükasyon ama bu katarsisin altını birkaç çıkla doldurmanız lazım. Ne demek pürfükasyon, katarsis şu olayın içerisine girmeye hazırsınız ve seküler dünyadan yani sizin içinde var olduğunuz ve onu dinlemeye geldiğiniz sırada içinde var olduğunuz bütün dünyadan seküler dünya diyeyim ona ben.
Profan dünyadayım. O dünyadan sizi çıkartan bir süreçtir katarsis. Yani sen artık bu meddahi bu anlatıcıyı dinlemeye geldiğinde başka bir adam olmuşsundur.
Hazırlığınla psikolojik hazırlığınla oradaki anlatıcının kullandığı dille, jestlerle, mimiklerle falan artık sen seküler halden bir önceki gündelik hayatından pür füke olmuşsundur, arınmışsındır ve adeta sıfırlanmışsındır. Pür olmuşsundur yani. İşte buna katarsis deniliyor. Aslında bu benim burada dinleyicinin yaşamış olduğu psikolojik kökenli bütün tecrübeler için kullandığım terminoloji normalde sanat darinde, psikolojide falan yaygınca kullanılan bir terminolojidir. Mesela ikonlar, ortodokslukta ikonları hepiniz biliyorsunuz. Mesela ikonlar karşısında dua eden bir ortodoks, yaşamış olduğu o dua sırasındaki tecrübede muhtemelen buna benzer şeyler yaşar.
Teolojik açıklamaları bir yana bırakırsanız psikolojik bağlamda. O yüzden mesela benim burada kullandığım terminoloji benim biraz içerisini doldurduğum bir terminoloji olsa bile esas da sanat darinde, psikolojide, dinler darinde kullanılan bir terminolojidir.
Yani bir şeyi var, böyle bir background var hikayenin. Öyleyse biz bir kıssacının, bir öykü anlatanın, bir kıssa anlatanın etrafında toplandık ve ilk yaşadığımız hal bizim bir duygu durumdur bu.
Katarsisttir. Bir kendimizden geçmek, bir arınmak, yeni gireceğimiz bir olaya kendimizi hazırlamak. Bu pürfikasyondur.
İki, ikinci olan süreç psikolojik anlamda ve bu tabi dış dünyaya da bir eylem, bir jest, bir mimik olarak yansıyor. Nerede? Özellikle ritüellerin yapılması sırasında. İkincisi mimesiz. Mimesiz tabi hepiniz biliyor, taklit yani.
Aslında mimesiz kavramı batı felsefesinde çok tartışılmış olan bir şey. Kavram ve kuram. Platon da var, Aristo da var, Plotinus da var.
Felsefede yani daha sonraki yüzyıllarda var ama tabi mimesiz kavramını, yani taklit kavramını daha çok böyle zeminde güçlü bir şekilde ele alan Platon Aristo ve biraz da yeni Platonculuk’tur. Platinus’tur yani.
Tabi bu mimesiz kavramı yine hepinizin bildiği gibi daha çok sanat tarihi ile ilişkili gibi kullanılan bir kavramdır.
Yani mesela Platon’da mimesiz şudur. Sanat, sanat denilen şey taklit edilen bir şeydir. Aslında Platon bunu söylüyor ama Platon mesela mimesizi bu yüzden şey yapmaz, çok sevmez.
Yani Platon da şunu kabul eder Aristo’da olduğu gibi, sanat aslında bir taklittir. Neyin taklidi? İşte tabiatın taklidi, yapmış olduğun şeyin taklidi neyse. Fakat Platon’da sanat sekülay bir şey olduğu için, taklit de sekülay bir şey olduğu için çünkü esas olan idelerdir. Daha soyut olan ve taklit edilemeyen şeylerdir.
Olduğu için Platon mesela bu mimesize çok sıcak bakmaz. Fakat Aristo’da mesela bu taklit kavramı daha şeydir, daha sıcaktır ve Aristo için çok önemlidir. Yani sanat bütünüyle taklittir çünkü yaptığınız her şey o şeyle ilgili bir taklittir. Tabiatın içerisinde bir şeyi taklit ederek aslında onu yapıyorsunuz ve bundan dolayı da böyle uhrevi bir yanı vardır Aristo’da.
Yeni Platonculukta Platon Usta da var bu kavram, mimesiz kavramı, taklit. Orada mesela şimdi bizim için önemli olan biraz yeni Platonculuğun kullandığı anlamdaki mimesiz kavramı.
Orada da mimesiz yine bir taklittir ve buradaki taklit kavramı da Aristo’ya yakın bir taklittir. Platon’u da yakındır ama aslında Aristo’ya biraz daha yakın.
Fakat burada bizim için önemli olan şey şu, yeni Platonu söyle söyle diyor ki her taklit yani her mimesiz, her yeniden yaratma, mimesiz birazcık yeniden yaratmadır. Mimesiz bir taklittir.
Asıl olan bir şeyi yeniden yapıyorsun yani yeniden yaratıyorsun. Tabi bizim, biz bir değişik duygu duruma girince yani katarsise girince aslında biz bir şeyi yeniden yaratıyor olacağız.
Yani bize orada düşen bir yeniden yaratımcılık var. Biz bir hayatı, bir şeyi, bir profili, bir insan tipini yeniden yaratıyoruz.
Her dinlediğimiz narratifte, her dinlediğimiz epitte, her dinlediğimiz mitosta. Şimdi narratiflerde de yeniden yaratış vardır. Sadece o bir sanat objesi olduğu için değil, psikolojik anlamda siz yeniden pürfik olduktan sonra yeniden yaratırsınız hikayedeki bütün unsurları ve kendinizi de yeniden yaratırsınız aslında narratiflerde.
Yeni pilotonculukta anlamı şu, önemi şu bizim için. Her yeniden yaratış yani her mimesiz sizi ilk halinize geri götürür.
Mesela bu beni çok etkileyen bir şeydir. Bunun üzerinde duranlar, özellikle bizim modern zamanlardaki dinler tarihçilerinden, fenomenolojik açıdan dinler tarihine bakan daha çok, mesela Eliade gibi adamlardır.
Yani Campbell gibi adamlardır. Mesela onlar şöyle söylerler, der ki her mimesiz, her yeniden yaratış niye anlamlıdır? Bizim psikolojik dip derinliklerimiz de şundan dolayı.
Çünkü her yeniden yaratış bizi ab origina’ya, illo tempora’ya yani zamanların ötesine, ilk geldiğimiz hale, fetüsün ötesine, bütün insanlığın prototipi olan ilk hale yani insanlığın ilk haline biz geri gideriz narratiflerde.
Narratifler bizi ab origina’ya götürür. Biz bir narratif sırasında bir yeniden yaratış yaparken kendimizi ve öykünün içerisindekileri yeniden yani mimesizsi gerçekleştirirken biz farkında olmadan ilk insan o saf halimize yani fetüs halimize daha arınmış alırken,
daha günahsız halimize ve hatta daha prototip insan halimize doğru geriye gideriz. Bundan dolayı da narratifler yani anlatımlar ve ritüeller son derece önemlidir.
Ritüeller ve narratifler bir saaltın mekanizmasıdır. Nasıl seni saaltır? Seni saf haline geri götürür. Bizim saf halimiz diye bir şey mi var? Evet bizim saf halimiz diye bir şey var.
Bizim bilinçaltımızdaki kombinasyonlarda bizim saf halimiz diye bir şeyimiz var. Hatırladığımız veya unutmak nehrinden eski greklerde olduğu gibi unutmak nehrinden içtiğimiz için hatırlayamadığımız ama aslında var olan bir hep arınmaya yönelik bir arzumuz var.
Çünkü o saf halimize dönüş ontalışlık olarak bizi yeniden var etme imkanını sağlar. Bundan dolayı da her narratif, narratiflere eşlik eden bütün ritüeller bizi ilk halimize yeri götürür.
Biz taklit ederek, mimesiz yaparak, Pilotinus’un söylediği gibi, yeni Platoncuların söylediği gibi, modern zamanlarda Eliede, Kampbell, Ljung gibi adamların söylediği gibi biz taklit ederek aslında kendi varlığımıza yani bizzat gerçek varlığımıza, ontomuza yani ilk saf ontomuza aslında geri gideriz.
Bundan dolayı da bütün narratifler dinlendiğinde insanların içerisinde bir Otto’nun söylediği gibi bir huşu duygusu ortaya çıkar. Etkileniriz yani bir ominos yani bir huşu duygusu yani bizden güçlü, bizden daha etkileyici bizim üzerimizde büyük tesir bırakmış ve bize başka bir boyut açmış içimizi ürperten.
Bizi ürperten bir heybete karşı biz bir şey duyarız, bir korku ama aynı zamanda seviş de duyarız. İşte bu bizim bir öykü dinlediğimizde bilinçaltımızda yaşadığımız şeyler şeylerdir, şeylerden bir tanesidir. O yüzden her narratif siz Gılgamuş’u dinlediğinizde veya daha dramatik olan öteki epikleri ya da hikayeleri dinlediğinizde sizin içinizde bir mimesiz aracılığıyla dibinize ilk geldiğiniz hale geri giden bir arınma mekanizması çalışmaya başlar.
Bundan dolayı da biz daima dramatik ritüelsel narratiflerden çok etkileniriz. Demek ki ikinci şey dinleyicide oluşan ikinci şey hikaye budur. Üçüncü hikaye yani bir metni dinleyen de oluşan üçüncü hikaye. Şu, teoria. Teoria yani tabi teoria kelimesi yine eski grek kaynaklarından alınarak kullanılan bir kelime.
Teoria kelimesi, esasta yine Aristotat falan önemli bir kelime bu. Aslında teoria kelimesinin etim ötesi daha çok şey demektir. Hıristiyanlıkta falan da çok kullandı. Mesela teoria kelimesini Hıristiyan teorestisinde en çok kullanan genellikle Doğu geleneğidir. Doğu geleneğinin içerisinde de en çok Nestori geleneğidir.
Hani teoria kelimesi bugün bizim için daha çok teori falan böyle işte soyut bir takım şeylere anlamına gelse bile aslında teoria kelimesinin gerçek anlamı gezmek, gezdiğin yerleri görmek falan gibi bir şeydir anlamı vardı.
Fakat bu anlam zamanla daha felsefileşir ve teoria teori düşünmek gibi bir takım şeylere varır. Bu anlam değişir yani. Mesela Ajusto’da bu anlamda yani teori anlamında klasik bu kelime çok kullanıldı. Hıristiyan teorestisinde de çok güçlüdür.
Şimdi üçüncü şey teoria. Burada teoria kelimesi aslında tam olarak şuna denk düşüyor. Illumination. Yani illumination ne demek burada illumination teoria’nın karşılıklarından biri şu.
Aydınlanma. Yani burada tabi ezotavik anlamda kullanmadığımı tahmin ediyorsunuz zaten. Felsefi anlamda kullanıyorum.
Teoria illumination illumination yani aydınlanma. Ne demek aydınlanma? Bir narratif dinleyen biri pürfiki oldu. Mimesiz yaşadı. Ondan sonra yaşadığı kognitif süreç ve bu kognitif sürecin fizyolojik olarak belirtileri işte yüzde, gözde, ellerde, jestlerde, mümiklerde, oynamalar bilmem ne hareketler falan.
Ritüellerde yansıması falan. Illumination şu. Yani teoria şu burada. Aydınlanma. Buradaki aydınlanma şöyle bir şey. Adeta yeni bir bilgi türüne ulaşma.
Yani bir gnosis, bir hikmet, bir yeni bilgi türüne ulaşma. Yani siz bir narratif dinlediğinizde, özellikle tabi antik çoğalarda, aslında bir illumination da yaşarsınız.
Aydınlanırsınız. Yeni bir bilgi türüne sahip olursunuz. Bu bilgi türü sizin kognitif sürecinizde ortaya çıkar. Ama entelektüel olarak ve ampirik olarak yani yaptığınız şeylerde işe yarayan bir bilgi türü olarak da pratikte de ve teoride de karşılı olan bir bilgi türü haline gelir.
Bir narratif dinleyen kişi artık ondan sonra daha başka bir bilgiyle donanmıştır. Üreticidir. Yani gündelik hayatınıza yansıyan, teorik hayatınıza yansıyan bir gnosis, bir bilgidir o. Artık önceki siz değilsinizdir. Bundan dolayı da her narratif dinleyen için bir şeydir. Entelektüel eğitimdir. Ama dibi tabi ki bunun çok psikolojik devinliklerde hormonal denge falan oralarda bir hikaye ortaya çıkan ama pratikte karşılığı da buna benzer şekilde yansıyan bir bilgiye de sahip olursunuz.
Mesela dikkat edin. Benim burada anlatıcının yaşamış olduğu haller dediğim şeyler çoğunlukla bir takım ezotorik, geleneksel ezotorik, modern ezotorizmden bahsetmiyorum.
Yani çok onlardan bahsetmiyorum. Klasik ezotorik geleneklerde kişilerin inişi oldukları her bir inişasyon istasyonunda da yaşadığı şeylerdir aslında.
Yani burada narratif dinleyen kişi aslında inişi olmaktadır. Anlatabildim mi? Yani dışarıdan içeriye doğru yani kendi içerisine doğru bir akım yaşamaktadır. Aslında bir inişasyon yaşamaktadır.
Yani dış dünyada yaptığı yolculuğu içeride kendi içerisinde yeniden yapmaktadır. O yüzden bu teoriye yani aydınlanma diyoruz ona burada daha önemli. Bu da yaşanan bir şeydir yani. Sonra bu da artık şeyi zirvesi yani bütün bunları yaşayan kişi en sonunda nasıl bir duygu durum haline girer. Ve nörolojik yapısında neler değişir ve bu değişim onun hareketlerinde dış dünyasında nelere yol açar. En son kısım budur. Bu zirvesidir artık işin.
Buna da apotheosis denilir. Apotheosis. Aslında apotheosis kavramı veya teosis kavramı daha çok ortodoks teolojisinde kullanılan bir kavramdır. Fakat bu kavramın burada kullanılması tamamen bana ait. Ben tabi büyük oranda yani en azından yakın zamanlara kadar benim esas uzmanlık alanım yani yakın zamanlara derken işte bir dönem yani.
Hala çalışıyorum tabi de. Daha çok ortodoksluktu. O yüzden bu ortodoks fenomenleri işte ikonlar, ikon teolojisi falan benim uğraştığım konulardı.
Normalde bu apotheosis denilen veya teosis denilen hikaye, kavram yani bir ortodoksun bir ikon karşısında yaşamış olduğu teolojik sürecin sonunda ulaştığı teolojik haldir. Yani tam bunun Türkçesi şöyle. Bir ikon karşısında ikon aracılığıyla ibadet eden kişi İsa ile İsa’nın özü olmasa bile yani Henosis olmasa bile İsa’nın özü olmasa bile
İsa’nın energi asıyla özleştir, bir olur yani. Ortodokslukta tanımı bu. Teosis ortodokslukta şöyle bir teolojidir.
Bir ortodoks, bir ikon karşısına geçtiğinde o ritüeli yaparken İsa’nın özü değil yani Henosis’i değil, Henosis’i değil fakat energi asıyla yani İslami terminolojiye sıfat diyeyim ben ona. Sıfatıyla birleşme tecrübesini yaşar. Athanasius bunu Athanasius daha önce Irenaeus, Maximus ve diğerleri bunu Petrus’un 2. mektubu 1. 4. yani 2. mektubunun 1. bölümü 4. cümlesinden esinlenerek bu şekilde bir formülasyon yapmıştır. Teosis veya Apotheosis denilen bir formülasyon yapmıştır. Şimdi bu normalde ortodokslara ait bir kavram tamam. Fakat ben bunu ritüellerde ve naratiflerde, naratiflere uyguladım. Çünkü bir ritüelin sonunda veya bir hikayenin sonunda hikaye derken bir mitten işte böyle dramatik kurgusu olan bir şeyden bahsediyorum.
Kişi psikolojik anlamda böyle bir teosis noktasına geliyor. Yani orası artık tam bir doygunluk noktası ve bu noktaya gelen kişi hikayenin içerisindeki ana kahramanla yani bizim hikayemizin ana kahramanı Gılgamış bütünüyle özdeşleşmiş oluyor.
Ve Gılgamış’a ait ne kadar özellik varsa aslında kendi kendisiyle birleştiriyor. Yani bir anlamda Gılgamış’la bir teosis yaşıyor. Bir ortodoksun ikon karşısında yaşadığı birleşmeye benzer bir mantıkla.
Çünkü naratifler eğer kişiye bu özdeşleşme psikolojisini vermezse, teosisini vermezse ve aynı zamanda ritüeller, o zaman bu ritüellerin ya da naratiflerin hiçbir anlamı ve etkinliği olmaz zaten.
O yüzden bütün naratifler ve bütün ritüeller derinlikli okursanız aslında sonunda dinleyeni mutlaka teosise götürür. Dinleyen oradan şöyle ayrılır.
Yani ben artık Gılgamış’ım. Neyse yani kahraman yani hero neyse o yani. Ben artık Gılgamış’ım diyen kişi de size Metin anlatanın vermek istediği her şeyi vermiştir.
Siz de buradan almak istediğiniz her şeyi almışsınızdır. İşte bir anlatımı dinleyen kişi de gerçekleşen dibi psikolojik ama bizim tasnifimizde dışarıya yansıdığı haliyle fenomenolojik olan hikaye böyle bir şeydir. Şimdi bunu bildiğiniz zaman sizin inançları, ritüelleri daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Bu ritüel niye böyle yani ne saçma değil yani hikaye başka bir şey yani.
Bir de ne var tamam birisi anlatan tarafından baktık, dinleyen tarafından baktık ama bir de bunları analiz eden yani benim tarafından yani üçüncü kişi tarafından yapılan yorum da var.
Yani ben bütün bunları anladım. Dinleyenin ne yaşadığını anladım. Anlatanın ne yaşadığını anladım. Peki ben mesela buradan nasıl bir sonuç çıkarabilirim? Yani ben Metin’e bakarken artık ya da anlatıma bakarken nasıl bir sonuç çıkarabilirim?
Kısmına kaldı. Üçüncü kişiye, gözleyiciye kaldı yani. Bu gözleyicinin yaşayacağı şeyler önemli bilimsel anlamda ama daha sıradan yani daha az şeyler ama önemli şeyler. Bu gözleyicinin neler yaşayacağını da yani benim neler yaşadığımı da bu ikisini gördükten sonra nasıl bir sonuç çıkardığımı da kısaca önümüzdeki hafta anlatacağım.
Önümüzdeki hafta bir beş on dakika gözlemcinin ya da analizistin rolünü anlattıktan sonra kaldığım yerden yani 110. cümleden hem yoruma hem akadçasına hem Türkçesine devam edeceğim. Evet sayın ve sevgili online üniversitesi arkadaşlarım, efendime söyleyeyim. Hepinizi gılgamış uzmanı yapmak istiyorum. O geçen ders dediğim gibi benim çok işime yaradı. Sizin de işimize yaracaktır.
Bunları bilmek şeydir ya yani hani esas da tarihçilik şöyle bir şey. Esas da insanın sırrını çözüyoruz. Bakın hikaye o yani bilinçaltı diyorsun bilmem ne diyorsun yani derdimiz tamam tarihçilik falan ama derdimiz bu insan denilen şeyin ne olduğunu anlamak.
Yani sadece insan da değil varlık denilen şey inanç bağlamında baktığında nerede duruyor biyolojik yani hikaye biraz bu bana heyecan veren yanı da bu aslında insanı anlamak ama tabi tarihçilik süper bir şey.
Allah’tan tarihçi olmuşum yani bu kadar mesleğini seven insan vardır tabi ama çok şanslı olduğumu düşünüyorum yani. Hepinize iyi tarih okumaları ve felsefe okumaları diliyorum. Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir