"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 10. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 10. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=kbsI4fWXyKE.

Nasıl? Çok rüzgarlı İstanbul öğlen vaktinden herkese, bütün online üniversite arkadaşlarına selam. Yani şu an muhtemelen beni izleyenlerin çoğu İstanbul’da ama İstanbul’da olmayanlar da var. Acayip bir fırtına var hakikaten. Bir de ben karşıya geliyorum, şu an Üsküdar’dayım ama geldiğim yer karşı taraf. Müthiş bir fırtına içerisinden adeta Gılgamış’la Enkidu’nun Sedir Dağları’nda Humbaba’yla yaptığı mücadeleye, benzer bir mücadeleyle gelmiş nihayet karşınıza gelmiş bulunuyorum. Dün de İzlik’deydim ben. Bir işim vardı. Tabi İzlik çok sık gittiğim yer benim. Bazen hani keyif için, bazen de işte bu arkeoloji, yani buna benzer şeyler için. Dün de İzlik’deydim. İzlik’te de tabii müthiş bir hava vardı. İnanılmaz acayip bir rüzgar. Bazı yerlerde yer yer yağmur vardı. Ondan sonra oldukça maceralı bir ıslanmış İzlik gezisinde. Orada da tam şeye benzedim yani Gılgamış Utnapişdimin karşısına çıkarken böyle biraz süklüm püklüm çıkar. Yani hani perişan olmuş bir şekilde. Dün de öyleydim İzlik’te. Yağmurdan ve rüzgardan. Ama nihayet şu an buradayım. Şimdi bugün tabii devam edeceğim şey şu. 97-110 arasındayım. Yani şey pardon 110-117 arasındayım. Yani bugün benim hala birinci tabletteyim biliyorsunuz. 110 ve 117 cümlelerdeyim.
Yani bugünkü hikaye o olacak. Ama biliyorsunuz geçen ders ki arada bir ders ara vermek zorunda kaldım falan. Ama şimdi o aradaki şeyi bugün tamamlamam lazım benim. Geçen ders biliyorsunuz ki yani geçen ders derken geçen hafta değil bir önceki hafta son ders yani 97-110 arasındaydım.
97-110 arasındaydım. 97-110’a dair söyleyeceklerim var önemli şeyler. Ama bugün 110-117 arasına bakacağız ya da yapacağım. Önce bir geçen kaldığım 97-110’a dönmek durumundayım.
Tam orada mesela şey yaptım hatırlarsanız bir metin okunurken yani herhangi bir yazılı aslında sadece bir yazılı metin değil o ama tabii temelde yazılı metin. Yani herhangi bir fenomen o aslında ama fenomenlerin içerisinde kendini en çok ifşa eden yazılı metinlerdir. Yoksa mesela herhangi bir ikonografik malzeme de sanat daireinde, arkeolojide falan yazı olmasa bile size müthiş sırlarını ifşa edebilir. Size yalan okumayı biliyorsanız yani o kafa oradan bakıyorsa tabii ki bu bir yazılı metin olduğunda yani herhangi bir inanç biçimini ya da herhangi bir bağlamda tarihçisiniz.
Ve o metin, o inançların ya da kültürlerin ana metinleri gelmiş sizin önünüze. İşte kutsal metin olabilir veya herhangi bir bağlamda ana metin ama mesela o ana metini okumak anlamak önemli. Geçen bunlardan bahsettim hatırlarsanız.
Diyelim ki siz herhangi bir çir yazılı metin buldunuz ya da herhangi bir grekçe, latince işte bilmem nece yani bir yılların herhangi bir orijinal dilde bir metin buldunuz. Şimdi bu metini böyle epigraf gibi okursanız aslında epigraflar çok önemli insanlar. Yani ben mesela epigraflara çok hayranlık duyuyorum ama ben daha tarihçiyim hani o yüzden epigrafiye kayamıyorum o daha teknik bir alan.
Şimdi herhangi bir yazılı malzemeyi bir epigraf gibi okuduğunuzda ki mesela bizim buraya gelen İstanbul Üniversitesi’den arkadaşlar var. Şeyden Edebiyat Fakültesi’mden. Ekin falan geliyor zannediyorum Ekin Hoca buraya. Latin grek dili falan veya gelecek ya da başlayacak. Mesela o bu sadece bir epigraf değil ama iyi de bir epigraf oldu tabi.
Epigraflar tamam güzel metini alırlar grekçesini ondan sonra oradaki eksikleri tamamlar işte şu şöyle olmalı der böyle olmalı der onları transite ve eder. Latin harfleriyle şey yapar ondan sonra da tercümesini yapar. Şimdi epigrafi mülk bir iş kendi başına.
Fakat tabi aslında retorik okumak yani o epigrafik malzemeden size gelen ana kaynaktan size gelen malzemeyi satırlara okumak tabi ki epigraflar da bununla uğraşabilir. Ama bir tık daha epigrafın dışında bir olaydı o metni analiz edebilmek yani bu adam bununla ne demek istiyor. Yani o biraz epigrafı daha dışında bir şey.
Orada mesela daha böyle tarihçi konseptleriyle düşünmeye falan başlıyorsunuz. Benim biraz yapmaya çalıştığım gibi. Mesela öyle bir metin geldiğinde işte geçen hatırlayın kaldığım yere sizi getirmeye çalışıyorum yani. Öyle bir metin geldiğinde elinize o metni siz herhangi bir bağlamda değerlendirebilirsiniz.
Mesela ben geçen onu bir fenomen gibi yani fenomenolojik bağlamda böyle biraz değerlendirmeye çalıştım ama siz o metni her bağlamda değerlendirebilirsiniz. Yani mesela bir metin okunduğunda tabi bu metin okunduğunda falan derken veya metin dinlendiğinde antik çağlarda okuyanlar ya da dinleyenlerden bahsediyorum.
Hani üçüncü şahıs olan geçen derse hatırlayın tarihçiyi ya da okuyanı şu an bir yana bırakıyorum. Yani bir metin okunduğundan kastım bunu yüzlerce binlerce yıl önce okuyan veya dinleyen insanlar yani hikaye o. Şimdi böyle bir metni okuduğunuzda tabi bütün hormonla bir kere şu kulak bezinizin biraz üstünde adotör şeyler var yani kortexler var.
Yani bizim ana korteximiz burası ama şu kulak üzerinde bir takım noktalar sizin okuduğunuz ve dinlediğiniz her türlü kelimeyi ritmi veya melodik sesi veya tonlamayı kaydediyor. Mesela ilk önce oradan başlıyor hikaye.
Ondan sonra bunlar mesela müzikal şeylerse beynin daha çok sağ yarım küresine gidiyor veya müzikal değil de daha kelime, verbal şeylerse beynin sol tarafına gidiyor. Onlar orada çalışıyor onlar orada çalışırken tabi mesela her kelimenin bir takım şeylerde hormonlarda veya hormonal bezlerde oluşturduğu tepkiler var.
Mesela büyülü kelimeler ya da böyle magikal, verbal tekst dinliyor ya da okuyorsanız orada büyük oranda sizin hamigdalanız çalışıyor. Tabi hamigdalanın çalışması da vücutta başka şeyleri pompalar falan falan veya daha müzikal şeyler yapıyorsanız yani yani Metin’le birlikte müzikle eşlik ediyorsun ona orada işte epifiz çalışıyor.
Orada yine beyin başka bir dünyaya girer falan mesela böyle bir okuma yaptığınızda bu daha böyle Metinlerin analizinde şeydir hani neolojik beyinle ilgili şeydir. Oradan okuyabilirsiniz mesela. O biraz daha teknik bir şey ama hani sizin bizim gibi insanların halledebileceği meseleler yani çok yayın var.
Ama benim geçen yaptığım şuydu bir fenomen gibi Metin’i önünüze geldiğinizde hikaye ne olur? Ve orada şunu söyledim dedim ki önünüze bir tekst geldiğinde orada üç tane şey rukuat vardır aslında bir o teksti ya da sözleri illa tekst olmayabilir ama söz yani.
En aque logoi, Juanna İncilinin birinci ayeti yani her şey başlangıçta söz vardı yani burada bizim için önemli olan söz yani hani tekst olmasa bile hani söz önemli.
Şeyde Kato’da eski Latin şairi şey der hani söz söylemek sanatı zordur ama ilk sözü söyle onun arkası gelir diye benim Latinçilerden çok sevdiğim bir ibare var. Şimdi söz bahsettiğim yazılı Metin olabilir, yazılı Metin olmayabilir, söz olabilir.
Şimdi bir söz söz konusu olduğunda hikayesi olan bir söz söz konusu olduğunda kelime söz konusu olduğunda orada üç tane şey vardı aslında. Bir tanesi o sözü söyleyen yani normalde mesela Milad’dan önce işte 3000-2000’lerdesiniz işte ne bileyim Ur kralları dönemindesiniz Milad’dan önce 2000 küsür yılları.
Orada bir ritüel yapılıyor bir takım sözler duyuyorsunuz ve bunlar size okunuyor ya da telaffuz ediyor. Orada bir bu sözleri söyleyenler var. O söyleyenlerin söyleyenlerin kafasında ruhunda veya beyninde oluşan şeyler var geçen bahsettim biraz. Bir de onu dinleyenler var yani dinleyenler biraz daha önemli çünkü biz özellikle dinleyenlerin onları dinlediğinde neler anladığını anlarsak psikolojik olarak beyin, kafa olarak neler çağrıştırır her bir kelime bütün bunları anlarsak o adamların dünyaları daha iyi anlarız.
O yüzden de sözü söyleyenler ziyade sözü dinleyenler daha önemli ve o sözü dinleyenlerin neler yaşadığında geçenler söyledi. Böyle 4-5 tane madde söyledim. Dolayısıyla hani bir önceki şeye seminere bakabilir arkadaşlar. Tabii bu iki asıl bir tekst söz konusu olduğunda bu iki asıl şey var ama bir de tabii şu anetçide biz de bunları analiz eden adamlarız.
Bu üçüncü obje o da şey tarihçiler veya işte dil bilimciler neyse epigraflar falan yani onlar da bunları iyi analiz etmek zorunda. Tam burada kaldım aslında yani tam bunu söylerken kaldım. Bir iki kelime edeyim bu bağlamda sonra yine geçen dersten kaldığım yere devam edeyim ve de bu ders geleceğim yere geleyim.
Üçüncü şahıslar yani dinleyen var ona bir şey dinleten var bir de bunların hepsini analiz eden var. Biz yani siz ben yani biz hermonotik yapmış oluyoruz birazcık yani daha doğrusu hermonotik mantığıyla tekstleri çözmek zorunda tarihçi.
Hermonotik kavramı da batı geleneğinde bana göre en yerli yerinde kullanan Schleiermeier’dir yani Alman böyle din bilimcisi Hristiyan falan. Bu ayrı bir konu tabii yani hermonotik kavramının batıdaki gelişimi hikayesi uzun bir hikaye de.
Fakat mesela biz bu üçüncü şahıslar herhangi bir de Bultman vardır Rudolf Bultman. O da enteresan bir adam. O da Alman kökenli. Biz bir metni okurken o metnin üçüncü şahıs olarak şeyini çözerken anlamını ulan ne demek istiyor burada?
Bu adam bunu söylediğinde acaba ne düşündü ne hissetti onun dünyası nedir? Bunu yakalamak için bizim hermonotik satır aralarını iyi okumamız lazım. Satır araları yani hayatta en önemli şey satır aralarda ben size söyleyeyim yani birisi size şunu söyleyebilir. O yüzden de bu anlamda baktığınızda üçüncü şahıs olmak biraz daha zor. Birisi size şunu söyler yani der ki seni çok seviyorum ondan sonra.
Senden nefret ediyorum falan. Şimdi bu size yazarın söylediği ya da söyleyenin söylediği şeydir. Yani seni seviyorum. Senden nefret ediyorum. Sana gıcık oluyorum. Şimdi sen bunu eğer olduğu gibi söyleyenin söylediği gibi alırsan oradan şunu anlarsan hani güzel beni seviyorum falan yani.
Fakat bu verbal olan şeye yani bu sözet olan şeye birtakım bedensel olarak mimiklerin ve jestlerin de eşlik etmesi gerekiyor. Yani insan sadece verbal bir varlık değil yani o verbal varlığa mutlaka jest ve mimik etki eder yani paralel gider bunlar.
İşte o jestler ve mimikler esasla sizin gerçekten okumanız gerektiği olan kısım odur. Yani bu anlamda paranoya olmak durumundasınız. Tabii sistematik paranoya yani böyle hani psikoloji ile ilgili bir şey demiyorum.
Sizi söylenen şeye değil, söylenmenin retorine bakacaksınız. Yani o hermönetiyi yapmanız lazım. O tevil diyeyim bunu hani tepsirde biraz yani. O bunu söyleyen kişinin yüzü, gözü, eli, ayağı esas gerçeği oradan yakalarsın.
Çoğunlukla söylenen şey, söylenmek istenen şey değildir. Yani bu mesela kutsal metinler yani Kur’an’a ayrıca Kur’an’ın doğası çok farklı. Yani zaten ben hani Kur’an bilim adamı değilim yani Kur’an üzerine çalışan bilim adamı değilim yani. Hani okurum, ederim o başka bir şey ama hani o başka bir şey olay.
Ama kutsal kitapların çok önemli bir kısmı ve tabii bazı literel edebi metinlerin de çok önemli bir kısmı da gerçekte söylenen şeylerin bazen gerçekte söylenmek istenen şeyleri örtmek için kullanıldığını görüyorsunuz. Yani bir kelime kullanılır ama aslında o kelime bir başka gerçekliği örtmek için kullanılır. O yüzden de söylenen ifadeler aslında yazarın gerçek niyeti değildir ya da söyleyenin gerçek niyeti değildir. Yazarın ya da söyleyenin gerçek niyetini anlamanız için o satır araları denilen hikayeyi okumanız lazım. Yani öyle bir hermönetik gerçekleştirmemiz lazım.
İşte metin önünüze geldiğinde bir tarihçinin üçüncü kişi olarak tarihçinin önüne geldiğinde, tarihçi şunu sormak zorunda. Yani bir söylenen şey var, iki söylenen şeylerin arasında saklanmış olan gerçekler var, üç söylenmiş şeylerin arasında örtülmüş olan şeyler var,
dört yazarın ondan görmek istediği bir şey var diye sizin böyle madde madde önünüze gelen tekstleri bir paranoyak uslukla yani böyle bir şizofenik paranoyak uslukla takip etmek zorundasınız. İşte üçüncü kişiye yani tarihçi olan adama düşen görev bu. Yani o yüzden de tekstin her söylediği doğru değildir.
Tabii ki hani tekstin söylediği şeylerin tabii ki doğru olanlarız herhalde var da yani ama işaret etmek istediği şeyler söz konusu olduğunda çoğunlukla başka şeyleri işaret eder. Bundan dolayı da üçüncü şahsın tarihçinin bu satır aralarını malzemelerini iyi okuması gerekiyor. İşte bunu söyleyemedim geçen ders. Bir tekst önünüze geldiğinizde bu tekstini nasıl değerlendirmelisiniz sorusuna biraz böyle cevap vermek lazım. İlk önce ne yapacaksın? Şu teksti veya tekst olmasa şifahi geleneği söyleyen adamın neler düşündüğünü hissettiğini bilmen lazım.
Ki bunu yaparken yine bunu söyleyenin retoriyene bakacaksın, o satırlarını okuyacaksın. İki, bunu dinleyen adam dinlediğinde ne anladı? Bütün bunları okuman lazım. Bütün bu ikisini yapabilmen ve gerçek ortamı yakalayabilmen için de senin bu birazcık paranoyak şüpheyle olayı analiz etmen lazım.
Yoksa her söylenene kanarsan, hele modern zamanlarda, oho, modern medya. O yüzden söylenen şey her zaman söylemek istenen şey değildir. Bunu böyle zaten biliyorsunuz da. Evet, şimdi geldik sevgili arkadaşlar, geçen ders 97-110 arasının tamamlayacağım bazı şeylerine, yani açıklamalarına yani yorumlamalarına. Ondan da önce, ben böyle hep matruşka gibi gidiyorum da çok seviyorum matruşka gibi gitmeyi ama yine sonra toplarım yani.
Ondan da önce mesela bu konula işte hepinizi söz verdim ya, hepinizi gılgamış uzmanı yapacağım. Yani en azından bir gılgamış, bir atrahatsiz, yani mezopotamya mitler söz konusu olduğunda sizi böyle bir mitolog yapmayı düşünüyorum. Böyle bir arzum var. Diyeceksiniz ki ya hoca buna zaman yetecek mi? Muhtemelen yetmeyecek.
Olsun, hani benim idealim bu, sizin de idealiniz böyle yetmezse yapacak bir şey yok yani. Şu, şimdi bu Andrew George. Andrew George ney? Çok önemli bir adam. Daha önce söyledim.
Andrew George benim de takip ettiğim bu gılgamış standart versiyonu veya diğer versiyonlarım. Transliterasyonunu yapan, tercümesini yapan son derece önemli bir adam. Ondan sonra bu tabii University of London da böyle cins bir şey, kafa, oldukça zeki bir kafa.
Bu tabii bu gılgamış mezopotamya mitleri bir konularda çok ama çok spesifik uzman olduğu alan gılgamış. İşte onun mesela bir makalesi aslında buna benzer birkaç makalesi var da bu en kısası belki çok böyle ilgilenen varsa teknik olarak onun için getirdim ben bunu. What’s new in the gılgamış epic?
Bu ney? Gılgamış epi konusunda hani son gelişmeler. What’s new in the gılgamış epi. Kimin bu? Andrew George’un. Nerede yayınlanmış bu? 1997 yılında böyle mezopotamya kültürleri society’sinin grubunun 1997 yılında yaptığı bir şeyde yayınlanmış. Sempozyumda yayınlanmış.
Şöyle bir makale. Bu makale tabii bunun arkasında iyi bir biyografya da var. Bu makale neyi anlatıyor? Şunu anlatıyor. Bu gılgamış epi konusunda son yıllarda kazılarda çıkan yeni yeni küçük fragmenler. Yani işte o kazıda çıkan yeni bir fragmen. İşte müzede tesadüfen bulunan küçük bir fragmen. Bunun önemi şu. Mesela bizim hani bütün versiyonları okuduğunuzda gılgamış testanenin eksik kalan bir takım noktalar var olduğunda bu yeni çalışmalar ışık tutuyor bazen. Yani burada mesela bu makaleyi okuduğunuzda diyelim ki işte eski Babil versiyonunda problematik olan bir şey pat yeni çıkan bir fragmenle aydınlanmış.
O yüzden bu George’un bu şeyi makalesi güzeldir. Andrew George bunun pek çok makalesine veya kitaplarına bakabilirsiniz. Çok teknik metinler bunlar. Yani ciddi anlamda bir mezopotamya kültürü gerektirir. Ama hiç önemli değil yavaş yavaş okuduğunuzda biraz da yan eserlerle okuduğunuzda Andrew George bakacaksınız ki size bu konularla ilgili müthiş şeyler imkanlar sağlamış. Şimdi geçen 97-110 arasına dönüyorum. Ondan sonra da bugünkü konu 110-117’e geleceğim.
Tabii 104 yani geçen haftaki cümlelerden 104. cümlede bir şey söylemem gerekiyor. Mesela neymiş o 104. cümle? Zaten siz baktığınızda bir önceki seminere bunu bulacaksınız.
Şu Enkidu tabi unutmayın hala Enkidu’yu anlatıyor bize Metin. Yani bugün de Enkidu’yu anlatıyor haftaya da Enkidu’yu anlatacak. Bir müddet böyle Enkidu’yu bize anlatacak. Çünkü bu öykünün ikinci temel kahramanı o yüzden baya bir detay bilgi vermek zorunda.
Ve Enkidu’nun analizini de geçen yaptım ben size. Psikolojik olarak bir arketipsel değer olarak baktığınızda Enkidu’yu nereye koymalısınız geçen ki derste duruyorum. Şimdi 104. cümle yani üzerinde duracağım 104. cümle. Enkidu sessizliğin karanlıkların soyu.
Kopmaz sıkı zırhını dokusunu ninurta ördü. Yani ninurta şimdi ninurta üzerine konuşacağım zaten biraz. Ninurta bir tarih. Bu 104. cümlede şunu uygulamaya çalışıyor. Enkidu güçlü ya yani Gungamuş’a benzer hatta daha belki güçlü. O işte vücudu, bedeni, eli kolu falan son derece güçlü ve vahşi tasvirler öyle yani. İşte bütün bu güçlü dokusunu onun bu hayvani yanına adeta kim yaptı? Ninurta yaptı. Ninurta ördü.
Şimdi ninurta kim? Mezopotamya’da ne ifade eder? Ben yeri geldikçe tam doğrudan yeri geldikçe Mezopotamya tanrılarının ya da tanrıçalarının veya daimonlarının cinlerinin falan hani şeyine değiniyorum böyle hep aralarda.
Şimdi burada biraz ninurta. Tabi ninurta aslında şeydir yani daha az biliyor gibi sanırsınız, biliniyor gibi sanırsınız ama aslında öyle değildir. Şey var oldukça bahsedilen kahraman tanrılarla bir tanesi. Tabi Enlil’in, Enlil’le Ninlil’in oğlu yani Enlil ve Ninlil. Enlil hani Ninlil’i daha az duymuş olabilirsiniz.
Enlil biliyorsunuz ki daha önce de söyledim sonra yine söyleyeceğim daha detaylı söyleyeceğim yani Enlil yönemi çünkü. Enlil Mezopotamya Henoteizmi’nin ayaklarından bir tanesi, üçlü ayaklarından bir tanesi.
Zaman zaman yer değiştirmiştir o yani mesela bazen Enlil egemen olmuştur, bazen Ea, Enki ya da egemen olmuştur. Mesela bu üçlü ayaktan Anu şeydir hani çok böyle işin içinde yok gibidir, çok soyuttur o. Yani biraz daha yukarılarda bir şey ama daha insanların temasında olduğu Enlil ile Enki bazen birisi üstünlük kazanmış Mezopotamya’da bazen diğeri üstünlük kazanmış ve her iki tanrının da aslında politik kimlikleri var. Mesela iktidarlar yani krallar başa geçtiklerinde Mezopotamya’da kendi legalizasyonlarını daha çok bu tanrılar yani sadece bunlar değil tabii ama mesela bu tanrılar üzerinden çok yapıyorlar.
Yani işte Enlil’in seçtiği yani ben iktidara geldim beni kim iktidara getirdi Enlil veya beni kim iktidara getirdi Enki bu böyle şeydir hani böyle bir siyasal legalizasyon araçlarıdır bu tanrılar veya buna benzer başka tanrılar ama bu ikisi önemli.
Aslında normalde mesela Mezopotamyalılara göre insanlarla daha sıkı fuku olan ve insanlarla daha yakın ilişkili olan ve insanlara da daha yardım eden Enki’dir. Yani Enki aslında daha yakındır yani bize. Enki ya da Ea işte hem Sümerler’de hem Akkad veya diğer Semitikler’de uzun bin yıllar boyunca diyeyim daha egemen olan ve insanla daha yakın teması olan tanrı Enki’dir. Böyle birazcık Recai Galiba benzer bir yanı da var Enki bizim tasavvufi terminoloji ile ama burada söz konusu olan şimdi Enki değil Enki’nin yeri gelecek fazlasıyla burada bizim söz konusu olan Ninurta ama Ninurta’yı söyleyebilmem için Enlil’den bahsetmem gerekir. Enlil öyleyse eski Mezopotamya’da Henoteizm’in ayaklarından bir tanesi. Enlil’in ne özelliği var? Enlil mesela yani bizim Ninurta’ya gelmeden önce enlil’in ne özelliği var basitçe şu aşamada? İşte atmosfer olayları, hava olayları, fırtınalar, bazen bereket bütün bunları kontrol eden bir güç yani önemli yani bu yani primitif dünyada düşünsenize yani hayatınızın endeksi olduğu yer gökyüzü yani yağmur, fırtına, karabin memle falan.
Dolayısıyla hani bunlarla uğraşan bir tarih önemlidir. İşte burada 104. cümlede geçen ve Ninurta şimdi birazdan geleceğim Ninurta aslında Enlil’in tarihinin ve Ninlil’in yani eşi tarihi çanım şeyidir, çocuklarıdır.
Bütün bu tarih hikayelerinin Mezopotamya’da diğer yerlerde artık antropomofik olduğunu öğrendiniz, insan biçimli olduğunu öğrendiniz. Buradadır öyle. Yani bir tarih var Ninurta ama o başka tarihlerin çocukları. Başka tarihler de başka tarihlerin çocukları aslında. Böyle bir aslında aile düzeni var.
Şimdi gerektiğinde ben bunların hepsini zaten o aile düzeni ne demek, o tarihler ne kadar güçlü falan bunların hepsini zaten değineceğim yani. Şimdi Ninurta demek ki Enlil’le Ninlil’in çocukları. Tabi şöyle Ninurta’nın egemen olduğu Mezopotamya şehri Nippur şehridir. Yani Nippur şehri bugün Basra kölfezinin biraz daha kuzeyine doğru olan yerdedir.
Yani Uğur şehrinin falan mesela normal tabi hani bir harita marita olsa burada süper olacak da inşallah ileride böyle daha bir üniversite şeyine girdiririz de burada böyle haritalar maritalar daha güzel gösteririz siz onları.
Yani Nippur şehri Ninurta için çok önemli. Çünkü Ninurta’nın baş tarihisi olduğu şehir Nippur şehri. Nippur şehri de şey düşünün Irak’ın Basra kölfezini böyle Bağdat’ın altı tabi.
Bağdat’la Basra kölfezinin o Fırat Dicle kıyıların düşünün orada bir noktada. İşte Nippur şehri tabi çok önemli bir şehir ve Ninurta bu şehrin baş tarihisi.
Buradan şunu anlamayın yani Nippur’da sadece Ninurta’ya mı tapılıyordu öyle değil tabi ki yani herhangi bir Mezopotamya şehrinde pek çok başka tamirlalara ya da tamirçalara da tapılıyordu veya cahitler daimonlar başka dev cin onlara da tapılıyordu.
Ama hani her şehrinde daha büyük bir tamirsi var ve o şehrin koruyucu tamirsidir o genellikle. İşte Nippur’un ki bizim şehrimizin şu an şehrimizin tamirsidir Ninurta. Nippur en ilim oğlu yani. Tabi Nippur Durankidir yani ne demek Duranki? Duranki yerle gökü birleştiren şehir. Tabi bu yani metinlerde Duranki diye geçer Nippur şehri tanımlanırken yani. Tabi Duranki de sizin artık bildiğiniz yukarı ile aşağı ile birleştiren ne demek? Bir aksis mundi demek. Nippur şehri Mezopotamya’da yukarı ile aşağı ile birleştiren bir kanaldır adeta.
Yani buna benzer başka şehirler de var yani Mezopotamya’da. İşte Erudu gibi, Ur gibi, Uruk gibi, Kiş gibi ben bunları saydım. Bu böyle 5-6 tane temel şehir. Bunlar basitçe şehir değildir bunlar kozmolojik kavramlardır. Yani mesela diyelim ki Nippur ortadan kalksa bütün Mezopotamya ortadan kalkar.
Bir kozmolojik yanı var bu şehirlerin. Mesela bunun çok benzerini şöyle sizin mukayese etmeniz lazım.
Mesela Kudüs yani eski İsrail Devleti’nin başkenti yani M.Ö. binli yıllardan itibaren Kudüs şehri Jari Selam yani 1. Diyaspor’da M.Ö. 586’da yıkıldığında daha doğrusu ve İsrailoğulları dağıtıldığında Yahudilerin duyduğu şey sadece basit bir Kudüs şehri yıkıldığı hikayesi olmadı. Yahudiler, İsrailliler için de Kudüs şehri bir kozmik şehirdi. Yani yukarıdaki alemin bu dünyadaki iz düşümü.
Öyle düşünün yani. O yüzden de mesela Yahudi literatüründe bu erken dönem özellikle intertestamentel dönemde erken dönem Yahudi literatüründe Kudüs’ün düşmesiyle ilgili hürayetlerin çoğu kozmolojik ve eskatolojiktir.
Ne demek bu? Kudüs düştü abicim. Kudüs düştü ne oldu? Artık dünya bitti. Yani o yüzden bütün antik kültürlerde bazı şehirler hangi şehirler aksis mundi olan, ne demek aksis mundi? Yukarı ile aşağı ile birleştiren, ilahi alem ile seküler alem ile birleştiren şehirler basitçe şehirler değildirler.
Onlar kozmozu ayakta tutan pillarslardır. Ne demek pillars? Stunlardır. Onlar çöktüğünde evren çöker. Bundan dolayı da İsrailoğulları Kudüs’ün yıkılmasını 1. ve 2. diasporada böyle değerlendirdiler.
Böyle 2. diasporadaki metinler tamamen eskatoloji haline döndü. Yani artık dünya bitti. Artık ne gelecekse yukarıdan gelecek. Mesih falan yani. O yüzden şey de böyle, Nippur da böyle o dönemlerde. Demek ki Nippur, Ninurta’nın temel şehirlerinden bitir. Tabi Ninurta başka şehirlerde de tapılmıyor.
Yani bunu söylemeye gerek yok. Tabi Ninurta’nın burada tapınarı var. Yani Ekur tapınarı var. Yani büyük bir tapınarı var. Tabi mesela benim önümde tabi çok malzeme var da biraz da seçiyorum. Bizim yani bu Nippur’la ilgili tabi Nippur’un parladığı dönem aşağı yukarı milattan önce 2000 artı eksi 2000 yılları öyle söyleyeyim.
Yani tam Akad, Nezopotamya’da Akad döneminin egemen olduğu ve birazdan da Akad devletinin yıkılıp yeni sümer sülerlerin egemen olacağı dönem. Bu dönemde Nippur parlıyor. Ama Nippur’un belli ki bir prehistoryası da var.
Yani bizim Nippur’la ilgili yazılı kaynaklarda ilk referanslarımız bir kısmı şeyden gelir. Ebu Salibi’den gelir aslında. Ondan sonra Shurubbak’tan gelir. Yani Farah veya Shurubbak şehrinden gelir. Dolayısıyla çivi yazılı metinlerde Nippur’la ilgili bilgiler özellikle Shurubbak ve buna benzer başka yerlerden milattan önce 2000 artı eksi yıllarında böyle piyasaya çıkmaya başlar.
Ve ona paralel olarak da tabi pek çok başka efsaneden ama bu mitinlerden de Ninurta karşımıza çıkar.
Sonra başka, mesela Ninurta biraz daha şey yapayım bahsedeyim. Tabi şey falan da yani Nippur’da çıkan tabletlerde şeyin şehrin ensisi, yani şehrin ensisi beyi ya da kralı diyeyim yani.
Kralın ensisi yine kendi legalizasyonunu Ninurta’dan alır. Yani bunu hani mitinlerde görüyorsunuz yani. Tabi Ninurta’yla ilgili başka şeyler de var, rivayetler de var.
Yani Ninurta sadece Gılgamış testanında geçmez. Başka birtakım mitlerde de geçer. Mesela bunlardan bir tanesi yani Ninurta’nın içerisinde geçtiği mitlerden bir tanesi şeydir. Onun Eriduya yani Nippur’dan Eriduya doğru yaptığı bir yolculuktur. Yani bu yolculuk şeydir. Mesopotamya’da şöyle düşünün, çeşitli zamanlarda, özellikle bahar aylarında, bunların daha büyükleri ama çeşitli zamanlarda tarihler ya da tarihçalar bir kutsal şehirden öbür kutsal şehre yolculuk yaptırılırdı yürüyüş alaylarıyla. Yani binlerce insan önlerinde tarih ya da tarihçanın heykelleri, ondan sonra giysili heykeller.
Ve o heykeller de üzeri, yani tarih ve tarihçalar hekeleri üzerleri örtülmüştür genellikle insan gözünden uzak olması için. İşte bu, bu gibi yolculuklardan bir tanesi de bizim Ninurta’yla ilgilidir. O da böyle bir şey yapacaktır. Yani bir yolculuk yapacaktır. Nippur’dan Eriduya doğru, Eridu da başka çok çok önemli bir şehir biliyorsunuz, Eridu şehri. Onun Eriduya yaptığı bir yolculuk anlatılır. Bu yolculuk da aslında şeydir, evrendeki kozmolojik sürecin devamını sağlamaya yöneliktir. Yani bereketin, yaşamın ortadan kalkmaması için yapılan bir yolculuktur bu. Bu yolculuklara, yani bu tip tur diyeyim buna, bir kez ritüeller, dualar neyse, krallar eşlik eder ve bütün halk bir kozmik dengeyi yeniden sağlamak üzere,
kutsal, o kozmozun o yanıyla ilgili kutsal şehirler arasına gider ve gelirlerdi. Anadolu’da da mesela Hititler’de ait böyle dükümanlar var.
Yani tarihi ya da tarihiç heykellerinin bir şehirden başka bir şehire böyle ritüel alaylarıyla götürülüşü ile ilgili. Ondan sonra Ninurta’nın tabi böyle bir şeyi var, yanı var. Tabi burada mesela Ninurta’nın efsanelerinin özelliği ile ilgili ben mesela tek tek böyle kaynakları falan almışım. Tabi soru cevap olmadığı için ama biri sorsa hemen söyleyeceğim yani.
Evet, demek ki Ninurta’nın böyle bir önemi var. Evet. Sonra geliyoruz mesela bir başka şeye. O da 107. 107 nerede kalmışım onu okumaya.
104’de Ninurta ile ilgili biraz bilgi verdim. Ne öneme geldiğinden bahsettim. Tamam. Bir de 107’de başka bir hikayeye geleyim. O da şu.
Nisabba. Daha önce kelimeyi söyledim ama açıklamadım. 107. Saçlarının düleleri Nisabba’nınki kadar çok ve kalın çıkıyordu.
Yani 107. cümle burada bir tasvir yapıyor yine. Saçlarının düleleri Nisabba’nınki kadar kalın çıkıyordu, gür çıkıyordu. Yani bir ilaha benzer gür saçları ya da sakalları vardı.
Şimdi bu ne demek? Mesela biraz buna bakabiliriz. Tabi burada Nisabba’nınki kadar diyor az evvel okudum. Nisabba’nınki kadar gürdü saçları, tılları. Tabi Nisabba Mezopotamya’da böyle daha ikinci il gibi görünse bile aslında o kadar ikinci il de değil bir tanrıça, önemli tanrıça.
Tabi bu sizin belki Mezopotamya değil de Mısır’da falan tot yani Mısır biraz daha bildik konu. Mısır’da tot vardır meşhur. Tot da bu kaatiplerin tanrısı ilahı ondan sonra okur yazarların ilahı yani tot meşhur Mısır’da. Bunu çok benzeridir aslında Nisabba Mezopotamya için.
Kaatiplerin, yazıcıların tanrıçası. Tabi Nisabba sadece kaatiplerin veya yazıyla ilgili bir tanrıçası değil. Aynı zamanda tahılla falan da ilgili. Doğrudan doğruya bir bereket tanrıçası değil ama tahılların korunması bunlarla da ilgili. Ama mesela şeyler Dubsar yani çivi yazılı kaatiplerin en gözde tanrısı.
Bu niye böyle hani metin yazımı ve bir tahıl tanrıçası niye ilişkili olabilir? Muhtemelen şöyle bir görüş var da büyük ihtimalle herhalde şöyle. Bu çivi yazılı metinler ilk böyle ortaya çıkmaya başladığında daha çok bu tahıllar falan tasvir yani hani ticaret yapacaksınız ya bir silo işte ne kadar tahıl var.
İşte 10 ton buğday mesela onu belirtmek için kullanıldı. Yani o MTA üzerinden kullanıldı ve aynı zamanda da tabi bu çivi yazılı pigtografik olduğunda yani henüz bir küney form olmadığında daha böyle resime benzer bir şekilde olduğunda çivi yazılı tabletlerin prototipi olan, resim yazısı söz konusu olduğunda.
Onlar da böyle tahıl şeyleriyle yapılırdı yani böyle bir tane ile bir dolayısıyla oradan yani o tip bir bitki ile yazı arasında bir şey, ilişki aslında kurulmuş olmalı.
Genellikle söz, yazı, melodi ile bu kamış veya kamışa benzer birtakım bitkiler arasında hep ilişki kurulmuştur.
Yani kamış, tahıl, tahıla benzer, yani buğday, aypa bunların dışında tahıl’ı andıran birtakım yiyecek türleri veya dal parçaları veya daha böyle gelişmiş halde şeyler işte ney, üflemeli sazlar falan.
Mesela Grekler de öyle diyor hani bize kadar yani Bektaş’ı ve Mevlevi geleneğine kadar yani sözle yani kelime ile, müzikle, yazıyla bu tip böyle bitkiler arasında böyle enteresan birtakım ilişkiler kurulmuş.
Bu tabi Nisabba yani şu an bahsettiğim bizim 107. metinde geçen Nisabba böyle bir şey, böyle bir tarihçi yani.
Tabi bunun mesela şeyi vardır ben biraz Hinduizm çalıştığım için erken dönemlerde yani yeni asistanken falan bunun çok benzeri şeyidir Sarasvati. Sarasvati ney Hinduizmde karşılığı. Yani Sarasvati bir tarihçi ve böyle yazarların, yazı yazanların, katiplerin falan tarihçasıdır. Onlara ilham, aynı zamanda şeyle bereketle falan da ilgilidir.
Kamışlarla falan ilgilidir Sarasvati yani öyle bir şey var fonksiyonu. Bu tarihçi daha sonra Mesopotamya kaynaklarında biraz dönüşecek ve Nabu, Nabu adıyla bilinen bir başka figür, bir başka tarihçisal figür e dönecek ama fonksiyonları aynı olacak.
Yani Nabu diğerinin fonksiyonunu üstlenecek ama isim biraz daha farklı olacak. Tabi bu şeyde bizim bununla ilgili yani Nisabba ile ilgili telharmalda falan bir takım şeyler çıktı malzemeler. Yani Nisabba’nın, Nisabba ile ilgili metinler var işte çivi yazılı metinler falan anlatıyor tamam. Fakat Nisabba ile ilgili böyle daha tasvirsel şeyler telharmalda çıktı.
1940 küsur yıllarında yapılan kazılarda Iraklı grupların yaptığı kazılarda telharmal şehrinde, bugünkü telharmal şehrinde şehrin iç kısmına doğru bakan terracotta figür, yani terracotta halinde bizim tarihçamızın figürleri çıktı.
Burada tabi Nisabba yani tarihçaya apotropeik bir roldedir. Aslan şeklinde yapılmış bu terracotalar. Aslanlar klasik apotropeik varlıklardır.
Şehrin içine de bakabilir, şehrin dışına da bakabilir. Mesela Hattuşa da da, yani Hititlerin başkanı da Hattuşa da da öyle. Aslanlı kapı işte en meşhur bildiğiniz için söylüyorum. Dışarıya doğru bakan ve şehri koruyan kapılar.
İşte bizim tarihçamızda telharmalda, bundan iki tane terracotta fenomende koruyucu bir şey olarak, varlık olarak şehri korumaktadır. Böyle bir figür çıktı. Böyle. Yani daha başka çok örnekler var. Biraz daha örnekler var ama geçiyorum. Sonra 109. cümleme geliyorum. Yani geçen dersin kaldığım, herhalde son bugün. 109’a geldim. Bir dakika. O da şeymiş. Sakkan gibi bir giysiye bürünmüştü. Tabii burada unutmayın ki tasvir edilen enkidudur. Yani enkidu tasvir ediliyor. O çok kıllı vücutlu olan da enkidu. Biraz evvel söylediğim, şimdi de enkidu, yani şu an enkidu tasfiri üzerine gidiyoruz. Ve o bağlamda 109. cümlede şöyle söylüyor.
Sakkan gibi bir giysiye bürünmüştü. Sakkan’ınkine benzer bir giysisi vardı. Şimdi burada Sakkan. Küçük bir şey onunla ilgili. Sakkan da aslında şeydir yani bir tarih.
Çok bilinen bir tarih değil ama geçer. Metinlerde geçer. Sakkan çobanların tarihisi. Öyle söyleyeyim. Çobanların tarihisi. İşte burada enkiduyla Sakkan, yani tarih Sakkan arasında bir şey, paralellik kuruluyor.
Sakkan’ı da şey yapın. Çok bilinmese bile en azından aklınızda kalsın yani. Şimdi geçen faslı kapattık. Yani geçen dersi tamam. Şimdi geldik bugün 110 ve 117’ye. Şimdi 110 ve 117’yi size okuyorum. Yani yine önce Akatça Metin’i okuyorum. Akatça Metin üzerinde gerekli birtakım açıklamalar varsa Metin üzerinde onları yapıyorum.
Çoğunlukla etimolojik oluyor böyle. O bittikten sonra Türkçesini okuyorum. O bittikten sonra da Metin yorumla ilgili bir şey varsa onu yorumluyorum.
Şimdi 110. İtti. İtti. Şabatimma ikkele şammi. İtti şabatimma ikkele şammi. Burada tabi, yani bir iki şey, itti kelimesi İbrânice’deki et kelimesi gibi bir şey aslında. Zaten ortak olduğunu anlıyorsunuz. O da şey demek yani ile, birlikte. Yani itti, Akatça, et İbrânice ile birlikte bir şeyle birlikte. Together falan. Together with gibi bir şey yani İngilizcede.
İtti kelimesini kullanmış. İbrânice çok benziyor. Süryânice de çok aynısıdır. Ondan sonra devam ediyorum. Sonra bir başka kelime şabatimma az evvel söyledim.
Şabatimma kelimesi tabi ceylan falan anlamına geliyor. Ceylan yani gazeller, ceylanlar yani. Bunun tabi sümercesi masa. Sümercesi masa. Eski ayitte de şevi diye geçer bu.
Yani eski ayitte de etimolojik olarak ortaktır. Yani Akatça kelime ile eski ayitte geçen İbrânce kelime, şevi kelimesi ortaktır. Aslında etimolojik olarak şammi kelimesi de bunlarla ortak.
Şammi de şey demek ot falan. Yani ot, otlamak, otlak. Hani ceylanların yaptığı şeyler ya onlar. Daha böyle bir ortak, semantik alandan kaynaklanan ve daha sonra birbirinden kopan kelimeler bunlar yani.
Ondan sonra acaba şemma. Mesela sürencesi şemma. Yani otlak, ot ve aynı zamanda ceylanın. Dolayısıyla burada böyle bir şey söylüyor. 111. 111. cümle yani. İtti, itti, bulim, meşkaya, ittepir. Meşkaya, ittepir. Bunun hani şu an etimolojik çok anlamı olmadığı için geçiyorum. 112.
İtti, nammeşe, me, iti, li, bi, başe. Burada değinilecek bir kelime ne olabilir? Mesela nammanşe olabilir. Nammanşe İbrânce de aslında nefeş kelimesi ile aynı kökten gelir.
Yani ortak, semantik dünyadan gelir. İbrânce de tabi nefeş kelimesi buradaki Akatça’da olduğu gibi nefs yani yaratan şey, canlılık, hayat ilkesi falan bu anlama geliyor.
Tıpkı bizim Akatça metinde olduğu gibi. Sürencesi falan da birbirine, tabii Arapçası falan da çok yakın. Yani bu Arapçayı falan çoğunuz bildiği için, ben Arapça uzmanı olmadığım için çok üzerinde duramıyorum. Ama siz zaten hemen pat benzer şeyleri yakalıyorsunuz yani. Sonra 113. 113. cümle. Sayadu habidu.
Çok şık. Tam gözüme geliyor. Sayadu habidu amelu. Sayadu habidu amelu. Bu ne demek? 113. cümle. Bu şu. Burada üzerinde duracak bir şey var mı? Var. Şimdi burada Sayadu avcı demek. Yani bunun Türkçesini okuduğum zaman anlayacaksınız. Avcı falan neyi kast ediyor. Geleceğim ona.
Sayadu kelimesi, Sayadu kelimesi, avcı demek. Bunun İbrâncası da eski ayette geçer. Yani krallarda, Samuel’de, ondan sonra geçer. Yani eski ayetin çeşitli yerlerine geçer.
Sayadu kelimesinin İbrâncası Seyid’dir aslında. Tabi bu Seyid, yani ne demek Seyid? Yani avcı. Sayadu ne demek? Avcı. Burada avcı ile neyi kast ediyor metinde? Enkidun’un birazdan muhabbete gireceği bir avcı var. Avcı çıkacak. Sahneye bir avcı gelecek yani. Dolayısıyla onu tanımlıyor yani. Bir avcı var hikayede. İşte Sayadu babilu amelu. Burada bilmeniz gerekli olan kelimelerden birisi Sayadu. Yani Avcı, İbrâncası Seyid kelimesi. Süryancılık’a da mesela Sayadu. Oyunca Arapçadaki Seyid kelimesi.
Tabi bugün Arapçada bambaşka anlamlarda kullanılıyor olabilir ama klasik semitik dillere gittiğinizde Seyid kelimesi esasında avcı anlamına gelir. Buradaki avcının konsepti şu aslında. Gözleyen, yani nerede ne var ona bakan. Yani mesela bu anlamıyla baktığınızda kelime Arapçada daha sonra Seyid.
Yani bu anlamını kısmen taşıyor aslında. Hani bugün daha başka bir terminoloji ile kullanılıyor olabilir bizim İslam tarihinde. İşte Hasan Hüseyin’in soyundan gelen Şii gelenekte önemli olan bir çağrışımı olan kelime olarak bilinse bile Arap terminolojisinde de Seyid kelimesinin böyle bir gözleyen, bakan, kontrol eden, efendi gibi anlamları var.
İşte Akatça’da bu kelime burada kullanıldığı haliyle gözleyen falan demek yani gözüne kestirip onun peşi sıra koşan ve bu dolaylı olarak avcı anlamına gelir. Burada zaten metin içinde avcı olarak kullanılmıştır. Nedir bu avcı? Yani ne hikaye birazdan. Burada şeyin yani bu avcı kelimesinin Sümercedeki karşılığı aslında tak kelimesi. Tak kelimesi de tabii yani Sümerce’de bir kelime var. Sümercedeki o kelimenin adı, telaffuzu tak kelimesi. Avcı için, sadece avcı için değil ama avcı için de kullanılan. Tak kelimesi aslında bunu şundan dolayı zikrettim.
Şöyle bir anlamı var takım. Türkçedekini çok benzeştirdiği için bunu seçtim yani böyle spesifik seçtim yani. Tak kelimesi Sümerce’de Türkçedekine çok benzeyen şekilde takmak, takıştırmak, şey yapmak hani bir şeyi bir şeye iliştirirsiniz ya, takarsınız ya o gibi anlamları var.
Yani Sümerce’de tak kelimesi pek çok anlamı var. Anlamlarından bir tanesi işte seyit yani o avcı tamam ama o anlamın dışında Sümerce’de özellikle el kelimesiyle birlikte kullanıldığında yani uş el kelimesiyle birlikte kullanıldığında şu anlama geliyor.
Bir şeyi bir şeye iliştiren, bir şeyi süslemek, bir şeyi bir şeye takan ve üzerinize giydiğiniz takı. Yani dolayısıyla bakın Sümerce’deki bu ifade Türkçedeki takmak şeyine çok benziyor kelimesine.
Tesadüf ya da değil bilmiyorum veya bunlar onomatopat kelimelerse ortak olmaları da çok anormal bir şey değildir ama hani benim baya dikkatimi çekmişti o bir zamanlar ya hatta o zamanlar biraz bakayım dedim böyle bir hikaye var mı hakikaten o vaktim çok uzun.
Sonra 114 şöyle. 114 şöyle.
Bunun üzerinde hani çok duracak bir etimolojik şey yok anlamı yok. 115. İşten yani bir işten yuma şana şanadiki yani u ve yani şaloşa üç yani iğna put maşki kimin.
Şimdi bu ne demek bu tercümede geleceğim 116. Ne demek geleceğim 117.
Etimolojik çok önemli bir şey yok ama Türkçesine geleceğim. Şimdi 110 ve 117 okudum size önemli etimolojik bir hikaye numara varsa ondan da bahsettim. Şimdi Türkçesine bakalım. 110’dan başlıyorum tabi.
Ceylanlarla birlikte otlardı yani kim bu otlayan Enkidu. Burada tabi Enkidu’nun o vahşi doğası henüz insanlaşmamış doğası tabiatın içerisinde aslında kendi özü olan o tabiat doğasını anlatıyor.
Tasvirler aslında hep ona yönelik. Bu tasvirler tabi biraz da şundan yapılacak. Enkidu bir zamanlar neredeydi hani böyle hayvanlarla yatan kalkan bir varlık. Baktınız ki tırnak içinde insanlaştı yani. Bunu böyle pekiştirebilmek için biraz bunları vurgulamış gelenek. O yüzden tasvirleri detaylandırıyor. 110, Ceylanlarla birlikte otlardı. 111 su kaynaklarında, gözelerde yani sürülerle birlikte koştururdu. Yine hep Enkidu’nun o diğer hayvanlarla muhabbeti yani. 112. Tabi bazı yazarlar, bu bilmiyorum yani onlara çok bakmak lazım.
O kadar benim vaktim yok zaten de. Ama bu Enkidu’nun hayvanlarla bu kadar yakın temasını eski mezopotamya geleneğindeki bestial bir kültürle ilişkilendiriyorlar.
Yani bestiality antik dünyada az çok rastlanan bir ilişki türü, bir cinsel ilişki türü. Bu ifadelerin böyle bestial referanslar olduğunu söyleyenler var. Ama hani bilmiyorum o kadar şey değilim yani bunlara bakacak o kadar bakacak vaktim yok yani. Ama ben anlıyorum olayı yani.
Onun vahşi yönüne vurgu yapan sahne bu yani. Hayvanlarla birlikte su gözele sürülerle birlikte koştururdu. 112. Hayvanlarla birlikte sular içerisinde eğlenirdi.
113. Şimdi burada avcı sahneye giriyor yani az evvel tanımladığım avcı. Hikayesi şimdi devreye giriyor. 113. Bir avcı, bir tuzakçı. Burada tabi şimdi o kadar spesifik girmeyeceğim ama şeyi hatırlayın İncililerde Yuhanna mıydı? Yuhanna olabilir.
Yani Yuhanna İncilindeydi herhalde. Bakmam lazım. Şöyle bir ifade var yani İsa’yı Hz. İsa’nın ağzından İncilere göre şöyle bir ifade çıkar. Ben sizi avcı yapacağım. Yani avcı yapacağım diye bir ifade çıkar. Aslında bu avcı kavramı Mesopotamya geleneğinde Hıristiyanlık dönemlerine kadar neredeyse sürecek şekilde
şöyle bir sembolik anlama ulaşmış. Yani öğrenci, öğrencinin hocası avcıdır. Kadının kocası avcıdır.
Şimdi bu av, avcı, avcılık, av kavramı böyle bir anlama görülmüş şeyde Mesopotamya’da. Muhtemelen İncil’de İsa’nın ben sizi yani müritlerine, ben sizi işte bir fisherman, bir trapper, bir avcı yapacağım dediğinde kastı. Ki birinci yüzyıl geleneğinde de var bu avcı koncepti. Herhalde böyle bir şey olsa gerek diye eskiden düşünürdüm. Şimdi benim şu an düşünecek şeyim o kadar vaktim yok. Biriniz düşünüp de keşfederse bana da söylesin valla var mı yok mu. 113 bir avcı, bir tuzak kuran, tuzakçı diyeyim ona yani şimdilik. 114 su gözesinin yanında yani su kaynağının yanında onunla yani enki duyla yüz yüze geldi. Şimdi bir karşılaşma avcı ile enki duy arasında bir karşılaşma. Tabi bu karşılaşma bir yere gidecek. 115 birinci, ikinci, üçüncü gün su kaynağının yanında onunla karşılaştı.
Yani kim karşılaşıyor? Avcı. Tamam 116. Avcı onu gördü ve yüzünü bir öfke dürüdü. Yani neden avcı enki duyu görünce sinirleniyor?
Çünkü şundan dolayı, çünkü avcının bütün kurduğu tuzakları enki duy ortadan kaldırıyor veya yıkıyor yağmalıyor falan. Bundan dolayı da avcı enki duyu gördüğünde yani bu tuzakları ortadan kaldıran enki duy olduğunu anladığında o zaman şey yapıyor.
Bir öfke duyuyor. Bu ifade onu söylüyor. 117. Enki duy sürsü ile birlikteydi. Avcı kulübesine geri döndü. Şimdi 117 de kaldım.
Normalde bugün hani belki biraz daha uzatabilirdim bunu ama bugün başka bir yere yetişmek zorundayım. Şimdi tabi önümüzdeki derslerin itibaren, ben buna devam edeceğim fakat önümüzdeki derslerin itibaren şimdi burada arkadaşlarla konuştum.
Salı günleri olmayabilir. Başka bir gün veya biraz daha dalınıp gidebilirim çünkü benim artık derslerim başlıyor. Ama her ülkarda ben size bu Gılgamış Destan’ını hepimiz yaşlansak bile 100-200 ki ben Çerkez’im benim dedelerim 150 yaşına kadar yaşıyorlar.
Ondan sonra siz 70-80 ben işte neyse 100 yaşlarında ondan sonra bile kalacak olsak sevgili arkadaşlar ben size bu Gılgamış Destan’ını eğer öğretmezsem namerdir diyorum hepiniz. Hadi hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir