"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 11. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 11. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=gQ2SsZn_R3Q.

Sevgili arkadaşlar, hoş geldiniz. Ben de hoş geldim. Aşağı yukarı bir sene geçti. Yani bir sene civarında geçti. Gılgamış’ı okumaya başlayalı. Tabii kış sezonu ben çok yoğunum. Hem derslerim, hem resmi danışmanlıklarım veya özel danışmanlıklarım ya da buna benzer şeyler beni kışın bayağı engelliyor.
Ama yaz biraz daha rahat oluyorum. O yüzden şu an yine huzurunuzda bulunuyorum. Herkese hoş geldiniz diyorum. Şöyle şu an sanıyorum bu on birinci video olacak. En son kaldığım yerde Enkidu Gılgamış karşılaşmasıydı ve birinci tabletti. Tabi bu arada çok şey gördüm. Yani yolda falan giderken Beyoğlu’nda ben biraz o taraflarda oturuyorum. O kadar çok insan çıktı ki karşıma izleyen bu videoları falan. Ben bile şaşırdım yani. Neredeyse her gün o Beyoğlu civarında dört beş tane kişiyle karşılaştım. Çoğu da genç arkadaşlardı bunlar.
Ayaküstü böyle muhabbet ettik falan ve bunlar çok hoşuma gidiyor aslında. Yani katkımın olduğunu görmek, katkımızın olduğunu görmek buradaki bütün hocalar adına aslında çok hoş. O yüzden bunlar bizi teşvik ediyor. Dolayısıyla böyle bir şey oldu. O bir yıl boyunca ben pek çok yapacağım işi daha düzenli yoluna koymuş oldum.
O yüzden bu yaz büyük ihtimalle şöyle olacak. Mesela bu ay, yani haziran ayında iki tane yapacağım. Yine bu salı günlerine denk düşüreceğim dersi. Temmuz, Ağustos ve herhalde Eylül’de her hafta birer tane yapmayı planlıyorum. Yani her ay dört tane Eylül’ün sonuna kadar. Belki arada nadiren bir iki gün oynaması olabilirim, emin değilim.
Ama hep salı gününe koymak istiyorum. Ve dört otuz civarına koymak istiyorum. O yüzden böyle bir plan yapmış bulunuyorum şimdilik. Bende bir değişiklik oldu mu görmediğiniz bir yıl boyunca bende çok fazla değişiklik olmadı. Keyfim gayet iyi. Allah’a şükür. Ondan sonra gördüğünüz gibi siyah gömleğimi giymiş bulunuyorum.
Siyahı çok severim. Keten siyah gömlek ve ütüsüz. Yani şahsım adına ütülü şeylere çok tahammül edemiyorum. Başkasında iyi duruyor da ben ütüllere pek gelemiyorum kendi üzerimde yani. Ve siyah renk de benim için sürekli kullandığım bir renktir. Dolayısıyla çok değişmemiş. Bakın sakalların da aynı üç aşağı ve üç yukarı. Şimdi bugün ne yapacağım size? Bugün şöyle düşünüyorum.
Bir nerede kaldım ona önerilik bir iki şey söyleyeyim. Ondan sonra biraz Destan’ın şekilsel ve psikolojik analizlerini yapayım. Yani bugün aslında tercüme yapar mıyım bilmiyorum. Ama daha çok biraz Destan’ın kimliği üzerine yoğunlaşayım diyorum. Yani daha önce biraz anlattığım ama şimdi yeni şeyler ekleyeceğim.
Destan’ın tarihsel kimliği üzerine biraz konuşayım diyorum. Baktım ki şey vakit kaldı. Tercümenin de bir kısmına geçebilirim. Yani aşağı yukarı birinci tabletin sanıyorum ki 110. falan şeyinde kaldım. Satırında kaldım. Oradan yani biliyorsunuz zaten her hafta 10 ya da 15’er tane cümle okuyorum. Ve onları size açıklamaya çalışıyorum. Bugün bakarım duruma.
Yani vakit kalırsa tercümeye de biraz girebilirim. Şimdi şuradan başlayalım. Bakın biraz ufkunuzu açayım. Yani ben tabii hani sizin beni izleyenlerin veya bizim bu klasik düşünce okulunda bütün hoca arkadaşlar izleyenlerin profillerini az çok tanıdım veya tanıyorum yani. Ve iyi bir entelektüel donanınızın olduğunu biliyorum. Ve araştırma arzunuzun da çok yüksek olduğunu biliyorum. İşte bu yazın o karşılaştığım arkadaşlar da bana şey söyledi yani hakikaten. Yani baya iyi analitik şeyiniz var, kafanız var. Dolayısıyla olayı böyle basit bir destan hürriyetinde zaten anlatmak, ben zaten öyle bir şey yapamam. Benim anlattığım şeyleri çok iyi anladığınıza eminim.
O yüzden biraz analiz yapayım yine destanın kendi kimliği üzerine. Şimdi şuradan başlayayım. İlk önce dersinlerin en başında şunu söyledim ben. Gılgamış Destanı bir epiktir. Yani bir destandır Türkçesi. Batı Terminolojisi’de epik denilen şey yani destan denilen şey. Mesela şöyle şeyler vardır akademik çevrelerde. Bu Gılgamış Destanı mesela tür olarak nereye konabilir? Bir mitos mudur, destan mıdır, öyküm müdür, başka bir şey midir diye tartışmalar yapılmış. Ama bunların içerisinde en tutarlı olanı benim de kabul ettiğim şu. Gılgamış Destanı aslında bir destandır. Yani bir epiktir.
Yani literel bir tür olarak yani bir yazın tür olarak Gılgamış Destanı bir epik yani bir destandır. Onun destan olduğunu bilmemizin bir önemi var mı? Evet bir önemi var. Yani sadece bir destan deyip geçemeyeceğiniz kadar önemli bir yeri var. Destan tanımının.
Şimdi bu önemini biraz anlatabilmem için şuradan gireyim. Mitos ve destanı size karşılaştırıyorum. Yani bir mitos üzerine konuşayım, sonra destan üzerine konuşayım. Ondan sonra bu destan konsepti içerisinde Gılgamış’ı yerli yerine oturtayım.
Bu bittikten sonra Gılgamış Destanı’nın tarihsel yanı ve versiyonlar yanı üzerine yeniden geleyim. Şöyle şimdi mitos dediğimiz zaman, mitos da bakın şunu anlayın siz. Yani bütün mitoslar, mitosların ne olduğunu biliyorsunuz. Bütün mitoslar destandan farklı olarak köken meselesi üzerinde dururlar. Yani mitosları destanlarla eğer mukayese edecek olursanız en belirgin özelliği bir mitosun veya mitolojinin neyse şudur. Mitos kökenle uğraşır. Bir şeyin kökeni yani ilk şey kavramıyla uğraşır mitoslar. İşte ilk insan nasıl yaratıldı, dünya nasıl oluştu, ilk bitkiler nasıl oluştu, ilk hayvanlar nasıl oluştu.
Dolayısıyla mitoslar sürekli olarak etiyolojik bir mantık peşinde koşarlar. Etiyolojik mantık peşinde koşmak ne demek? Şu demek. Piyamitif dünya algısı içerisinde yani antik çağlar, çok daha eski çağlar algısı içerisinde insanlar herhangi bir şeyin neden ve nasıl olduğunu açıklarlarken o kendi mental dünyaları içerisinde belli bir bize göre süpernatüel yani tabiatüstü bir fenomen çevresindeki mantıkla kurgularlar herhangi bir şeyin kökeninin nereden geldiğini anlamak istediklerinde. İşte dünya nasıl oluştu, yıldızlar nasıl oluştu, biz insanlar nasıl ortaya çıktık, ilk günah nasıl ortaya çıktı, ilk sevgi nasıl ortaya çıktı. İşte bütün bunların kökeni, pirimitif dünyanın o pürolojik mantığı içerisinde yani bizim bildiğimiz mantığının dışındaki bir mantık içerisinde bütün mitoslar bir şeylerin kökenini ararken etiyolojik bir ilişkiler arasında ararlar o şeylerin kökenini. Herhangi bir şeyin kökenini etiyolojik bir kontekste aramak demek onu süpernatüel bir tabiatüstü bir şeyle ilişkilendirmek anlamına gelir. Öyleyse mitoslar daima etiyolojik açıklamalar yaparlar. Mitoslar daima ilk sebeplerle herhangi bir şeyin kökeniyle uğraşırlar.
Şimdi bir, mesela bu destanlarda var mı? Destanlarda bu çok çok çok azdır. Yani mesela birinci bakın ayırt edebileceğiniz nokta bu. Zaten buradan baktığınız zaman hani Gılgamış’ın mitosal unsurları içerse bile bir mitos olmadığını daha rahat anlayacaksınız. Peki sonra mitosun başka özelliği.
Mitler daima evreni anlamak, insanı anlamak, yaratılışı anlamak, varoluşu yorumlamak kaygısı peşindedirler. Yani biz neden dünyada varız? Hayatın amacı ne? Çünkü bir kez oluş sorusunu yani herhangi bir şeyin ilk dediğin sorusunu sorduğunuz zaman onun arkasından gelen doğal mantık hep şuraya getirir sizi.
Peki o zaman bunların anlamı ne? Yani hayatın anlamı ne? Neden yağmurlar yağar, neden depremler olur? Mitoslar bunlarla dolaşır. Mesela destanlarda bu çok çok azdır. Ama mitler daima hermonetik yapmak ister. Yani yapılmak ister. Yani insan yorumlamak ister. İnsan hermonetik yapmak ister.
Çünkü biz belli bir varoluş tutumu içerisinde duruyoruz. Yani hayat dediğimiz bir şey var. Hayatı kuşatan birtakım fizik metafizik kavramlar var. Ve orada bir yerde varlığımızı sürdürüyoruz. İşte bu noktada ne olduğumuzu ve nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimiz anlamımız için böyle ilkel de olsa bir hermonetik geliştirmişizdir hepimiz. İşte bunu mitler yapar ama bunu destanlar pek yapmazlar. Veya çok bambaşka bir yerden yaparlar. Ama mitler bunu yaparlar. Öyleyse mitler bir anlama öylesindedir. Mitler aynı zamanda bir bilim anlayışıdır. Yani dönemin bilim anlayışını geliştirmeye çalışmıştır bütün mitler. Yani mitler adeta bir bilimsel paradigmalar gibi döneminin insanlara o dönemin mental yapısı içerisinde bilimsel bir şey sunmuştur. Bir paradigma, bir epistemolojik yapı, bir yaşama tarzı. O yüzden mitler aynı zamanda pirimitif bilgi teorileri geliştirmişlerdir. Bilim üzevine konuşmuşlardır mitler. İşte bu tabii çok doğal çünkü köken meselesiyle ilgilendiğiniz zaman varacağınız şeylerden bir tanesi bilimle ilgili şeyler olacaktır. Bundan dolayı bilim yanı yani dönemin mentalitesinin anladığı anlamda bilim yanı önemlidir mitlerin içerisinde.
Tabii mitlerin şu yanı da çok önemli. Ritüellerle ilgili derin bir ilişkisi vardır mitosların. Mesela destanlarda bu daha azdır. Mitoslarda çok belirgindir. Yani bütün mitler bir ritüel ile birlikte vardırlar.
Bu ne demek? Bu şu demek pirimitif dünyada, antik dünyada hatta yakın zamanlarda insanlar mitler söylerlerken, bir şeyin kökenini açıklarlarken aynı zamanda ritüel de yaparlardı. Veya ritüel yaparlarken o ritüelin konu nesnesine eşlik eden birtakım mitler de söylerlerdi. Dolayısıyla mit ve ritüel aslında birbirinden çok kopmaz şeylerdir.
Destanlarda öyle değildir mesela. Ve mitlerin şöyle bir özelliği vardır. Ritüel ile birlikte uygulandığında mitoslar insanları tırnak içerisinde her şeyin orijinine yani ilk zamanına geri götürür.
Her mit sizi ilk halinize, en saf halinize, geçmişe yani hem bireysel olarak hem tarihsel olarak hem komünal olarak bir miti duyduğunuz zaman, bir miti ürettiğiniz zaman veya bir mitle birlikte bir ritüele tanıklık ettiğiniz zaman,
aslında sizin yaşamış olduğunuz süreç bilinçaltınızda psikolojik olarak, arketipsel olarak sizi geriye doğru götüren bir şey sunmuş olmasıdır mitlerin. O yüzden bir mit sizi zamanın başlangıcına götürür. Ama destanlar bunu yapmazlar. Bir mit sizi her şeyin ilk şekline götürür.
Bu biraz platonik ideler gibidir. Mitler sizi ilk çıktığınız hale geriye doğru, o adeta natural vahtet haline geriye doğru götürme çabası içerisindedir.
O yüzden de mitlerin sürekli olarak kozmozdaki varoluş dengesini veya durumunu veya mekanini sağladığı varsayılır. Yani bir mit söylendiğinde bir miti dinlediğinizde siz aynı zamanda o sırada kozmozun varlığını veya devamlılığını sağlanmasına katkıda bulmuyorsunuz anlamına gelir.
O yüzden mitler aynı zamanda kozmik düzene eşlik ederler. Yani hayatın var olması, güneşin yeniden doğması, ayın yeniden doğması, yıldızların gökyüzüne çıkması, yıldızların gündüz olduğunda gökyüzünden kaybolması, tabiatın içerisindeki baharın, yazın, kışın, bütün mevsimlerin gelişi gidişi, insanların doğması, büyümesi ve ölmesi.
Bütün bu kozmik denge aslında, bütün bu kozmik denge mitlerde var olan bir şeydir. Ve mitler ritüellerle birlikte sizi bu kozmik dengeye dengeye sağlamaya yeniden götürürler. O yüzden mitlerin böyle çok spesifik yanı var. Aslında buradan baktığınız zaman yani mit daha derin bir şey gibi durmaktadır.
Bu çok doğru, yani destanlar da çok derindi o başka ama mitler daha derin psikolojik mekanizmalardır biraz. Psikolojik anlamda söylüyorum bunu. Arketipler bağlamında özellikle baktığınızda. O yüzden mit öyleyse yukarıda böyle 4-5 maddede çizdiğim sınırların içerisinde duran bir şeydir.
Destanlara geldiğimizde destanlar tabii ki mitsel unsurları barındırır. Yani mesela bizim Gılgamuş’ta mitosal şeyler yok mu bir takım şeylerin kökeninden çıkarken var. Ama bunların oranı çok düşüktür. Zaten destanı oluşturan zihin veya destanı oluşturan yazarlar da böyle bir dertleri yoktur yani.
Şimdi bir kere bütün destanlar ve bizim Gılgamuş aynı zamanda bir kahramanlık öyküsü sunar bize. Destanların temeli kahramanlık hikayeleridir. Buradaki tabii kahramanlığı böyle çok hani işte bir yiğidin çıkıp da böyle savaşması falan olarak düşünmeyin. Tabii bunda çok derinlikleri var. Ama böyle temelinde kahramanlık öyküsü denilen hikaye durur.
Destanlar duygu hallerini yansıtırlar. Destanlar entelekte dahil olmaktan ziyade destanlar psikolojiye daha yakındırlar. Yani psikolojik hallerimize daha yakındırlar. Şüphesiz ki mitler de psikolojinin çok derinliklerinden çıkar. Destanlar da psikolojik anlamda çok derinliklerimizden çıkar.
Ama destanlarda duygu halleri daha yoğundur. Destan konularında bizim kişisel hallerimiz, ruh hallerimiz, duygu durumlarımız falan dillendirilir. Çünkü daha doğrudan sizin kalbinize ulaşır destan aslında. Şimdi buradan baktığınızda destanlar daha ideolojik olmaya elveriştirdiler. Yani gerçekten de öyledir.
Mesela siz bu mitlerde de var şüphesiz. Hani mitlerin de belli bir ideolojik işleri var ama bu destanlarda çok daha fazla. Çünkü genellikle krallar, yöneticiler falan hep kendilerini destanlardaki kahramanlarla özdeşleştirdikleri için destanlar doğal bir ideolojik aygıt doğmuşlardır. Destanların konularında da bu ideolojik olmak kavramı zaten vardır. O yüzden ideolojik yanı destanların şeydir, önemlidir. Hem destanın içerisinde bir literal unsur olarak ideoloji vardır. Hem de destanı kullanan taraflar kimse, yöneticiler, onlar, bunlar kimse, onlar da destanları ideolojik olarak kullanabilirler. Daha elveriştirdir destanlar bu hale. Mesela destanlar, komünal empatide çok önemlidir. Yani mitoslar da mesela bu çok önemli değildir ama kimliksel şeyler söz konusu olduğunda, yani bir topluluğun kimliği, bir topluluğun kimliğini belirleyen şey, topluluğun simgeleri,
bütün bunlar söz konusu olduğunda topluluğun içerisindeki bütün fertleri birleştiren bir yanı vardır destanların. Hem destanlarda bu konular işlenir hem de destanlar işlevsel olarak bu halde de kullanılır. Yani destanlarda daima komünal empatiyi bütün toplulukta bulunan herkesin birbiri içerisine geçmesini duygusal ve zihinsel anlamda sağlar. Bundan dolayı kimlikle alakası vardır, semollerle alakası vardır.
Hem destanın içerisinde bu motif çok işlenir hem de destanı herhangi bir şekilde kullananlar için bu duygusal empati önemlidir ve işlevseldir. Sonra destanlar şunu da çok işlerler.
Bir ütopya peşinde koşmak, yani bir hakikat peşinde koşmak, hayatın anlamı içerisinde insanın hayatını anlamlandırabileceği bir referans noktası. Mesela ütopyalar. Destanlarda bu çok vardır.
Destanlarda bunu genellikle kahramanlık hikayeleri üzerinden götürürler veya yolculuk hikayeleri üzerinden götürürler. Yani hayatın içerisinde bir anlam bulmak için bir ütopyanın peşinden koşmak, yani Don Kişot’un Dülsü nesi olmak destanlarda ya yolculuk hikayeleriyle işlenir ya da bizzat daha sıradan kahramanlık hikayeleriyle işlenir.
O yüzden buradan da baktığınızda destanlar mitoslardan daha farklıdır. Şimdi basitçe destanlar bir kahramanlık destanları diye ayrılabilir. Ben tabii burada destan terminojisini daha böyle antik çağlar için falan kullanıyorum. Çok böyle daha modern, bizim Türkoloji’de falan kullandığımız anlamlar da böyle çarşıya beşikar ama ben daha böyle eski çağlar falan için kullandığım terminoji bunlar. Bir destan ya kahramanlık destanı vurgular veya yolculuk öykülerini vurgular.
Yani tür olarak baktığınızda herhangi bir destan kaç türden oluşur dediğinizde ya böyle sıradan bildiğiniz bir kahramanlık öyküsü vardır veya bir yolculuk öyküsü vardır. Ama şunu unutmayın yani kahramanlık öyküsüyle yolculuk öyküleri biraz iç içeri geçmiştir. Yani mesela bizim Gılgamış’ı nereye koyacaksınız? Bizim Gılgamış’ı yolculuk öyküsüne koyacaksınız aslında.
Fakat bu yolculuk öyküsünde de kahramanlarımız var. Yani Gılgamış var, Enküdu var, daha talih kahramanlar var işte Humbaba falan gibi. O yüzden böyle çok net bir öbüründen ayıramayabilirsiniz belki. Ama yani basit bir kahramanlık destanı işte bir kaleyi zapt eden adam, bir düşmanı alt eden kahraman. Hani sıradan kahramanlık destanları daha çok bunlarla sınırlı.
Ama yolculuk destanlarında pek çok hikaye var ve o hikayelerin içerisinde kahramanlıklar da var. O yüzden çok net belki ayırmasanız da olabilir aslında ama böyle iki türünün olduğunu bilin. Tabii bütün mesela bu destan türlerin içerisinde yolculuk olanından üzerinde ben doyayım. Çünkü bizim konumuz onunla ilgili.
Bütün yolculuk journey yani bütün yolculuk hikayeleri sadece şeyden bahsetmiyorum. Bizim Gılgamış’tan bahsetmiyorum yani. Bütün yolculuk hikayeleri normalde birazcık travmatik öykülerdir. Yani bir insan bir yolculuk hikayesini nasıl üretir?
Hatta olayın nesnesi olan bir kişi yolculuğa neden çıkar? Yolculuğa çıkmış olan kişinin yaşamış olduğu tecrübeler nasıl öyküsel hale gelir? Gibi şeyleri sorguladığımız zaman aslında bütün yol öykülerinin birazcık travmatik şeyler olduğunu falan görüyorsunuz.
Mesela şimdi burada bir nokta koyalım ben yine geleceğim derdim Gılgamış’ta tabii. Mesela benim çok sevdiğim birkaç tane seyyah var. Bunların çoğu orta çağda yaşamış falan. Tabii Evliya Çelebi’yi bir yana bırakıyorum. Yani Evliya Çelebi zaten hani olağanüstü bir adam. Fakat orta çağlarda ve bunların tabi birazdan sayacağım orta çağdaki bu seyyahlar,
bu yol marcarası yapan insanların birbirlerine çok benzer yanı var. Yani en bariz yanlarından bir tanesi de bu adamların kafası kırık. Yani çok da normal adamlar değiller yani birazdan sayacağım adamlar. Burada kafanın kırık olmasını da olumlu bir şey olarak kullanıyorum yani. Zaten kafası kırık olmayan birinin hani bu kadar uzun bir coğrafyayı dolaşması da çok kolay olmaz yani.
Benim en böyle ilgimi çeken ve üzerine çok okuduğum tabii veya dersler falan da verdiğim, orta çağda birkaç tane seyyahım şudur. Bunlardan bir tanesi Tudelalı Benjamin’dir. Tudelalı Benjamin. Tudelalı Benjamin işte tam böyle haçlı seferleri, Moğol işgalleri 12-13. yüzyıl dönemine denk düşer.
Aslında İspanyalı bir Yahudi, hem tüccar hem din adamı hem seyyah, enteresan bir adam. Şimdi Tudelalı Benjamin’in bir öyküsü var. İkinci adam John Mandeville’dir. John Mandeville de 1300-14. yüzyıllar falan yani haçlı seferleri bitmiş, Moğol sarsıntıları bitiyor. John Mandeville mesela John Mandeville de İngiliz kökenliği, o da enteresan bir tip.
Yine onunla eş zamanlı İbn-i Batu’ta tabii İbn-i Batu’ta. Bunlar zaten en çok dolaşır yani en çok coğrafya kat eden de İbn-i Batu’tadır. Dolayısıyla İbn-i Batu’ta var. Marco Polo da son derece enteresan bir adam. Yine aynı dönemler. Bir de mesela şey sayabilirim ben biraz daha erken dönemdir. Bunların hepsi orta çağlar. Bir de Danlı Eldap var. Eldap Dani denilen.
9. yüzyıl Tunuslu bir seyyah din adamı. Bu da bir Yahudi aslında. Fakat enteresan bir adamdır. Tabi bizde Evliya Çelebi benim zaten kendisine hayranlık duyduğum olağanüstü birisi ama bunlar zamansal olarak ve konsepsal olarak birbirlerine çok yakınlar.
Şimdi bu seyyahlar en belirgin özelliği bu adamlar bir ütopya peşinde koşuyorlar. Aslında bütün bu ütopyaların seyyahların peşinde koştuğu ütopyaların bütünü arketipsel olarak Gılgamış destanında var zaten. Yani ben mesela Gılgamış öyküsünün özellikle standart versiyonun tabii ki Gılgamış öyküsünün standart versiyonuna anlatıldığı şekliyle bütün bu seyyahların içlerinde taşımış olduğu o arama dürtülerinin tümünü taşıdığını düşünüyorum. Gılgamış’ın içinde bunların hepsi var. Bu adamlar neyin peşinde yani bu seyyahlar neyin peşinde? Şimdi ciddi bir seyyah olduğunuz zaman zaten kırılmış noktalarınız vardır. Yani travmatik bir durumunuz vardır. Çoğunlukla seyyahlar nevrotik insanlardır. Yani burada nevrozlara çok olumlu ya da olumsuz anlam yüklemiyor ama şekilsel olarak yani bir yaşantı şeyi olarak nevrozdurlar. Burada nevroz aslında benim bakışımda biraz olumlu da bir şey yani. Nevroz tanımını da Karen Orneiden ben çok kullanıyorum. Çağımızın Tedirgin İnsanı ya da diğer kitapları falan.
Şimdi bu adamlar neyin peşindeydiler? Bu adamlar bir ütopyanın peşindeydiler. Aslında hepsinin farklı farklı peşinde oldukları şey var. Yani Danlı Eldat mesela İsrail’in kayıp kabilelerini arıyor. Lost tribes of İsrail. Tabii Danlı Eldat’ın anlattığı hikayelerin çoğu uyduruk. Yani hiçbir aslı astarı yok ama adam bir kutsal kâsenin peşinde yani bir ütopyanın peşinde. Şeye baktığınız zaman John Mandeville’e baktığınız zaman işte bir Hacı olarak yani bir Hristiyan Hacı olarak İsa’nın nasıl yaşadığı nerelerde yaşadığı bütün bunların peşinde koşuyor. Marco Polo’ya baktığınız zaman Marco Polo’yla basitçe işte Çin sarayında şey yapan işte danışman, obro, tüccar değil yani adamın peşinde olduğu bir ütopyası var.
Ya da taşı yani bir ölümsüzlük taşı yani bir hakikat peşinde koştuğu şeylerden bir tanesi de o aslında. O da Marco Polo da ölümsüzlüğü arıyor.
Ebene Batu da hem antropolog gibi bir adam, etnolog gibi bir adam, müthiş seyyah, bir yanıyla sufi, bir yanıyla fıkışçı bir adam fakat belli ki gezilerinde peşinde koştuğu bir dürtü var aslında.
Bütün seyyahlar ve bütün yol öyküleri normalde bizim neyin peşinden koşuyorsan koş. Aslında seyyah olduğun zaman yani peşinden koştuğun hikaye normalde bir hakikattir. Yani istersen Danlı Eldat gibi İsrail’in kayıp kabilelerini arıyor ol, istersen Evli Batu da gibi başka bir şey arıyor ol. Ya da Evliya Çelebi gibi tam ne aradığını bilmeyen biri ol. Ama hepsinin aradığı şey aslında derinde yatan bir hakikat. Hangi insan tipolesisi derinde yatan hakikati arar? Daha kırılgan insanlar, daha travmatik insanlar, daha hassas ve daha çok acı çekmiş olan insanlar. Yola bunlar düşerler zaten.
Çünkü her yola düşüş biraz da saflaşma arzusunun ihtiyacından kaynaklanır. Ve saflaştıkça o hakikate daha çok yaklaştığını varsayarsın. Hakikat senin için artık şey olmuştur, bir beatris olmuştur Dante’de olduğu gibi. Bir ütopya olmuştur, kutsal bir kâsi olmuştur.
Şimdi bütün seyahat öykülerinde, Gılgamış’ta olduğu gibi, aslında anlatılan öykünün bütün episodları, Gılgamış’ta dahil, diğerleri de dahil, bütün episodların hepsine tek tek bakın, tek tek böyle o senaryonun episodlarına bakın yani.
Hepsinde normalde içimizde yaşamış olduğumuz birtakım şiddetli kırılganlıkların sürecini görürsünüz. Normalde yol hikayeleri bizim doğuşumuzdan itibaren yaşamış olduğumuz travmalar ve travmalara karşı onları telafi etme ya da sağlama derdinde olmak anlamına gelir.
Nasıl mesela, biraz daha pratiğine geçeyim olayın. Tabi bunun pratiğine geçtiğim andan itibaren psikanaliz yorumlara da giriyorsunuz veya psikolojik yorumlara da giriyorsunuz. Ben de şimdi biraz oralara doğru gireyim. Nasıl mesela şöyle, şimdi çok somut böyle herhangi bir yol destanını düşünün, bir destanı düşünün.
Ögenin temelinin de yolculuk olduğunu düşünün. Şimdi onu analiz edin mesela, alın önünüze. O her bir öykünün içerisindeki episodlar yani başı ve sonu belli olan öyksel kısımlar yani bizim doğumumuzdan itibaren yaşadığımız kırılma dönemlerimize denk düşer. Mesela bunu, bunu görürsünüz. Çok da şaşırtıcı değil bu yani.
Her yola çıkış sizin içinizdeki açılmış travma yarasını hem açarak hem de açtığı için tedavi ederek yani sağlatarak bir islah olma ve iflah olma ve kurtulma çabasıdır aslında.
Şimdi somutlaştırayım. Şimdi teorik zeminini kurdum, biraz daha netleştireyim bunu. Mesela genellikle bütün yol destanlarında hep şöyle olur. Kahraman yani birazdan kahraman olacak kişi genellikle ilk episodda ya çok kötü biridir, ya çok zalim biridir ya da böyle çok narsistlik, narsistlik eğilimi olan biridir.
Ondan sonra şeydir yani tamamen seküler ve çok fazla insani, niceleksel unsurlarla dolu katıl kimliği olan biridir. Bütün destanların ilk episodlarında kahramanlar hep böyle sunulur. Şimdi bir müddet sonra tabii şöyle olur, bir bir şey olur herhangi bir şey olur.
Mesela bunu Buda’dan Buda’nın hikayesinden örnek vereyim ben size. Buda’nın doğum öyküleri böyle Catakalar adıyla bilinir. Yani Budizm’de Catakalar adını alan metinler vardı. Çoğu M.Ö. 2-3-4. yüzyıllarda falan böyle yazılmış. Catakalar denilen metinler. Catakalar Buda’nın öyküsünü anlatırlar. Buda’nın öyküsünü anlatan bu metinler hep şöyle anlatır.
İşte Buda böyle çok asil bir prensidir, soyludur, kişatıyadır zaten. Sonra böyle çok zengin, sonra kral, haca yani. Herkesden uzakta gayet böyle narsilistik eğilimleri olan tecid bir halde sırf kendi varlığını sürdürmek için kendi narsilistik egosunu güçlendirmek için yaşayan bir tipolojidir Buda.
Bunu çoğunuz bildiği için, hani onun için Buda örneğini seçtim. Sonra ne olur? Sonra şu olur Buda üç defa bir tecrübe yaşar. Sakya Muni, Siddharta, Budha, Bodhisattva, Gotama yani kısacası bizim Buda yani. Üç defa şöyle bir tecrübe yaşar.
Bu kendi egosunu temsil eden, narsilistik kırılmamış henüz aynasını temsil eden dünyasından bir gün dışarıya çıkar ve bakar ki açlık ve sefalet var. O güne kadar hiç bilmediği bir şey. Ve sarayına geri döner. Ve ikinci defa çıkar. İşte hastalıklar var, zulümler var. Ve sarayına yeniden geri döner.
Ve üçüncü defa çıkar, bakar ki işte ölüm var, yoksulluk var, dert var ve sarayına yeniden döner. Ve o noktadan itibaren artık sarayını terk eder ve bir yolculuğa çıkar. Şimdi bütün destanlarda kahramanların ilk halleri Gılgamış da böyle bir. Büyük oranda bu egosunun dışında, daha doğrusu narsilistik egosunun dışında başka hiçbir şeyi görmemiş ve henüz kendi benliğinin aynasını kıramamış olan bir tipoloji vardır.
Ama öyle bir şey olur ki o benliğinin dışına bir şekilde çıkmaya başladığında bakar ki hayat veya hakikat veya kendisi gerçekten hiç de öyle değil. Hakikat bambaşka bir şey. Ve orada bir parçalanma yaşar. Ve aslında öykünün başlangıcı da daha çok bu parçalanma olacaktı. Ve ikinci episoda girer.
Yani bütün destanlar Gılgamış’ta olduğu gibi ikinci öyküye girerler. Destanın ikinci kısmına girerler. Senaryonun ikinci kısmına girerler yani. Orada ne olur? Orada da artık kısmen uyanmış olan seyah artık yola çıkmaya başlar.
Hakikati aramak için, ütopyasını aramak için, hayatın anlamını aramak için ve kendini bulmak için aslında ve ölümle cederleşmek için. Ölümle cederleşmek için. Çünkü pek çok dürtü ölüm korkusundan gelir. Ve ölümle cederleşmek için, onun üstesinden gelebilmek için bir yolculuğa çıkar. Şimdi bakın bu episodu alın bunu psikanalitik yöntemle açıklamaya çalışın. Burada Tyrone’yı kullanabilirsiniz. Eric Frohme’ı kullanabilirsiniz. Lakan’ı kullanabilirsiniz. Çok böyle küçük bazı yerlerde Freud’u kullanabilirsiniz. Çoğunlukla Yumi’yi kullanabilirsiniz. Peki bu episod hikayesi aslında nedir? Bu episod şudur.
Birinci hali yani hikayenin o sağlam böyle egonun olduğu kısım genellikle çocuğun henüz kendisinin dışında başka hiçbir şeyi görmemiş olduğu bir dünyaya denk düşer. Ki o dünyayı annesi üzerinden okur.
Çocuklar kendi kimliklerini anlamak için annelerinin kimlikleri üzerinden kendilerine bakarlar. O yüzden de ilk narsististik eylemlerimiz annelerimiz üzerinden yaşadığımız tecrübelerdir. Bizim narsististik eylemlerimizden kurtulmamız annelerimize başkaldırmamızla aslında başlayacaktır.
Şimdi destanlardaki ve Gılgamış’taki ilk episod yani zalim ve kendinden başka hiçbir şeyi görmeyen kişi kahraman normalde çocuğun henüz kendi kimliğini oluşturmak üzere annesinden ve babasından kopmamış olduğu bir döneme denk düşer. Fakat çocuk kendisinin artık annesinden farklı bir parça olduğunu anlamaya başladığı andan itibaren ve bir müddet sonra bu baba içinde yaşanacak ama daha çok anne burada önemli. Anne annesinden farklı olduğunu anladığı andan itibaren çocuk bir kırılma yaşayacak. Bakın bu hepimizin yaşamış olduğu şeyler. Yani bunlar bizim arke tiplerimize işlenen şeylerdir ve dersin en başında ben size söyledim. Yani destanlar, mitler, öyküler bizim arke tiplerimizden dışarıya fırlayan şeylerdir. Şimdi çocuğun annesinden bağımsızlaşıp kendisinin ve annesinin farklı farklı nesneler olduğunu görmeye başlaması, bizim hikayelerimizde episodun ikinci kısmına denk düşer. Yani kişinin kendi kendisiyle baş başa kalıp kendine ait bir veri sahibi olduğunu anlaması ve bir yolculuğa çıkması. İşte destanların birinci zalim kahramanı bizim hayat hikayemizde yaşadığımız ilk evre yani henüz annemizden kopmadığımız ilk narsistlik süreci denk düşer. Destanların ikinci episodu yani yolculuğa çıkış artık çocuğun annesiyle kendisi arasında farkı anladığı andan itibaren yaşamış olduğu tecrübeye denk düşer. Şimdi buradan baktığınız zaman bütün episodlar bir travmatik kırılmayla başlar.
Episodun sonuna doğru da kişi o travmanın kendisiyle açmış olduğu yereyi gittikçe hafifletmeye başlar. Her destanda episod iki bölümden oluşur.
Episodun birinci bölümü travmalara ayrılmıştır. Episodun sonuna doğru geldiğinizde o açılmış olan travmalar yavaş yavaş kapanmaktadır. Şimdi buradan baktığınız zaman destanlar bir psikanalist yöntemdir. İnsanın kendisini sağlatması için bir yöntemdir.
İşte bütün hayat seviyenizde, mesela bu büreysel hayatımızı esas alalım mesela.
Şimdi belli bir çağa geldiğimizde, erişkinlik ya da teenage falan o dönemlere geldiğimizde özgür olmak isteriz ya yani 13-14 yaşına gelen çocuklar, erkek çocukları babalarına başkaldırırlar. Yani aslında babaya başkaldırmak biraz kendi kimliğini oluşturmakla ilgili bir şeydir.
Çünkü babasını alt edemeyen erkek çocukları bu kızlar içinde anneleriyle ilgidir. Babasını alt edemeyen erkek çocukları kendi kimliklerini oluşturamazlar. Bundan dolayı da ergenlik çağında olan erkek çocukları babalarıyla çatışma yaşarlar. Yani bu biyolojik yanıda olan psikolojik yanıda olan bir süreçtir ve kaçınılmazdır.
Ve çocuğun babasına hoyrat davranması, benim çocuğum yok ama iş böyle yani görüyoruz ve okuyoruz yani, babasına hoyrat davranmasının altında yatan gerçek neden onun kendi kimliğini var edebilme çabasıdır. Başka çaresi yoktur zaten. Şimdi bu bireysel olarak bizim yaşamış olduğumuz bu şey bizim kognitif süreçimizde, bilincimizin karanlıklarında düşüncemize yansılacak şekilde böyle derinden derine bize işleyen bu şey destanlarda episodun bir başka şeyi olarak karşımıza çıkar. Yani bizim büyüklerimizle yapmış olduğumuz mücadeleler destanlarda bizim karşımıza çoğunlukla bir devle, kötü bir güçle, kötü bir kralla, ikinci bir yani bizim gibi ikinci bir kimlikle baş etme çabasına denk düşer.
Mesela önünüze açın destanları göreceksiniz ki mutlaka bizim Gılgamış’ta olduğu gibi mutlaka bir şey vardır, bir başka kötü kahraman daha vardır ve onunla mücadele eder gerçek kahraman. Oradaki savaş, ikisinin arasındaki savaş normalde o babaya karşı baş kaldırının arketipsel olarak aslında destanlarda yansımasıdır veya onun sonucudur.
Şimdi buradan baktığınız zaman bütün, hayat da bir episodlar bütünüdür. Yani hayatta da 5-6 tane temel episodumuz var. Ve işte bu destanlarda da 5-6 tane temel episodumuz olur daima.
Şimdi yereği daima açan şey yapar, kapatır. Her destan dinleyiş, her destan üretiş, her destanla iç içe oluş aslında bugün modern zamanlarda medyanın bence çok daha olumsuz bir şekilde yaptığını,
eskiden çok daha iyi bir şekilde yaparak, kişilerin destanın içerisindeki kahramanlarla özleşleşerek onlarla birlikte kendilerini sağlantmasına imkân tanır. Destanların bu kadar popüler olmasının sebeplerinden bir tanesi de insanlara sağlamış olduğu bu sağlantım kanallarıdır.
Çünkü destanların içerisindeki bu 4-5 tane temel episod, senaryonun içerisindeki bu akış normalde bizim kendi içimizdeki akışımıza denk düşer. Ve bizim destanlardaki kahramanlarla özleşleşmemiz açtığı açılmış olan yaraları aslında hep düzenlemeye yöneliktir.
Bundan dolayı da destanlar aslında çok sevilirler, sevilmenin ötesinde çok derin olarak hissedilirler. Bundan dolayı da mitoslardan daha derin algılanırlar, daha psikolojik bir meydanda kuşatılırlar, daha içimize hitap eder. Bundan dolayı destanların böyle ayrıcalıklı yanları var.
Tabi yani bu episodların ve bizde karşılığı denk düşen travmaların sayısını veya örneklerini şey yapabilirim mesela bir iki tane ile çoğaltabilirim. Mesela pek çok destanla bir yer altına iniş öyküsü vardır. Yani yer altına iniş öyküsü ölüler alemine iniş öyle söyleyeyim. Yani katonik bir şey yani yerin altına iniş öyküsü. İşte Hıristiyan apokrif geleneğinde İsa’nın yerin altına inişi, bazı kahramanların yerin altına inişi, Gılgamış’ın yerin altına inişi.
Aslında destanlarda yerin altına iniş episodları bizim içimizde vicdani olarak kendi kendimizle hesaplaşmamız anlamına gelir.
Yani bir episodda siz yerin altına iniş öyküsü okuyorsanız bu o episodu oluşturan bilincin ve o episodu dinleyen bilincin kendi kendisiyle vicdani olarak akıl ve vicdani arasındaki hesaplaşmasını temsil eder. Şimdi bu da mesela bir şeydir.
Ondan sonra mesela bazı şeylerde senaryolarda idealize edilen aşklar, idealize edilen aşklar yani bir aşk nesnesinin peşinden koşmak falan. Bunlar da çoğu kez ölümsüzlük arayışıyla ilişkilidir. Yani oradaki aşk nesnesi normalde kendinizi içerisinde kaybedeceğiniz bir arınmışlık dürtüsüne denk düşer. O arınmışlık dürtüsü de sizi arketipsel olarak ölümden kurtaracak bir saf alandır.
O yüzden de bir dürsüne gördüğünüzde Don Quixote’da olduğu gibi oradaki hikaye normalde odur. Yani ölümsüzlük arayışıdır. Ondan sonra gibi bu örnekler çoğaltılabilir ama şeyimi, mantığımı anladığınızı düşünüyorum.
Evet, şimdi ne yapmış oldum ben size? Gılgamış’ı bir tür olarak yani literel bir tür olarak nereye yerleştirmeniz gerektiği konusunda bir fikir vermiş oldum. Bunlar üzerine daha önce biraz bahsetmiştim ama şimdi yeniden biraz detaylandırdım onları.
Tabii şöyle düşünün yani mesela bu destanlar falan yani mitler ya da destanları ben şimdi primitifler falan diyorum. Antik çağ, eski çağ, bilmem ne falan yani. Şimdi aslında destanlar, mitler bakın modern dünyada çok devam ediyor. Ve ben şöyle düşünüyorum mesela modern dünyadaki mitler çok daha vulgarize ve çok daha primitif.
Yani modern dünyadaki mitler yani insanların ölüm korkusunda, ölüm korkusunda bir çare olarak aramış olduğu formüller modern dünyada. İşte bunlar için sunulan alternatifler yani ney? İşte artık ölümsüz olacaksın. Peki nasıl olacağız abi? Şöyle ölümsüz olacaksın ben seni bir çip haline getireceğim.
Ondan sonra senin bütün zihnini de buraya getireceğim. Sen de ölümsüz olacaksın. Şimdi bakın buradaki efsane bizim efsanelerden çok daha basit ve çok daha vulgarize. Yani biraz daha hani eski efsaneler falan daha insani. Şimdi modern efsanelere baktığınız zaman böyle bir aşağılayıcı yanı var aslında. Yani kafa bulmak biraz insanlar ya da insanlıkla kafa bulmak gibi hikayeler.
O yüzden hani sanki bir dönem bitti. Biz çok modern bir döneme girdik de işte 2022’deyiz. Böyle o müthiş bir döneme giriyoruz. Ondan sonra girdiğimiz dönemde de artık eski halden hiçbir şey kalmadı. Yani öyle bir süreç değiliz ki yani hiç öyle olmadığı gibi bence girdiğimiz yeni sürecin insanlaşma bağlamında çok daha geriye doğru giden bir süreç olduğunu düşünüyorum. Ben yani anti modernist bir adam değilim ama modernizmin şeylerini görüyorum. Yani açmazlarını ve çıkmazlarını. Dolayısıyla destanlar, efsaneler ve mitler bitmez. Günümüzde bunların içerisi bambaşka şeylerle dolduruldu ve bana göre çok daha saçma sapan şeyler bu yeni doldurulan şeyler yani.
Evet şimdi buraya kadar size bir tür olarak Gılgamış’ı destan kategorisine koymanız gerektiğini ve destan ve mitos arasındaki farkı anlattım. Şimdi geldik sevgili arkadaşlar. Gılgamış destanının şu şekilsel yönüne benim eskilerde biraz böyle zaman zaman değindiğim.
Şimdi bir aradan sonra yapma ihtiyacını yeniden hissettiğim şekilde destanın şekilsel yönüne bir daha geleyim. Şimdi şu, şekilsel yönü dediğimde şunu anlıyorsunuz tabi. Gılgamış destanının versiyonları. Gılgamış destanı çünkü çeşitli kültürlerce çeşitli zamanlarda çeşitli dillerde yeniden yeniden kaleme alındı.
Dolayısıyla biz bunlara versiyonlar diyoruz. Tabi siz artık şunları öğrendiniz. Bir kere Sümerler döneminin yani bu Gılgamış hikayesi ne zamana kadar çıkar ben size söyleyeyim. Benim edindiğim şey yani his bu konularda çok okuyan bir adamım.
Benim edindiğim şey şu büyük ihtimalle bu Gılgamış öyküsü birbirinden farklı kahramanlar ve episodlardan oluşuyordu ilk çıktığı zaman. Yani kahramanlardan birisi Enki Duydu, birisi Hum Baba idi, birisi Gılgamış idi veya başkaları da vardı neyse.
Ne zaman büyük ihtimalle bunlar Mesopotamya’da böyle artık yavaş yavaş kent hayatı yani böyle Sümerlerin başlangıç dönemi. Yani ilk Sümer sülaleleri, milattan önce 3200-3000’li yıllar falan.
Büyük ihtimalle o dönemde artık böyle şehirleşme hayatının getirdiği süreç daha önce var olan birtakım hikayeleri yani şehir… Ne bileyim ona şehirleşme değil de modern anlamda şehirleşmeden önceki dönemler yani Sümer önceki dönemlerden kalan birtakım hikayeleri.
İşte Enki Duydu gibi, Hum Baba gibi hikayeleri, Gılgamış gibi hikayeleri bunları bir araya getirdi, yaklaştırdı ve şehirleşmeye birlikte bunlara yeni yeni anlamlar yükledi.
Mesela belki de Hum Baba hikayesi, mesela şöyle bir şey var, 2011 yılında Gılgamış Destanlı’nın Süleymaniye’de, yani Irak’taki Süleymaniye’de bir versiyonu bulundu.
Ben bundan belki başta bahsetmişim ya da bahsetmemiş olabiliyorum. Yani Gılgamış Destanlı’na ait bir fragmen bulundu. Nerede bulundu? Irak’ta, Süleymaniye Müzesi’nde. Ne zaman? 2011’de. Bu metin yanlış hatırlamıyorsam 2014 ya da 2013’lerde falan edit edildi yani yayınlandı, çizildi falan.
Mesela oradaki Gılgamış Destanlı’nın anlatısında Hum Baba ile bu fragmenler eski Babil, yani Gılgamış’ın eski Babil versiyonuna ait. Gılgamış’ın eski Babil versiyonu ne? Bunu biraz öğrendiniz daha önceki derslerden.
Yani şu an üzerinde konuştuğum fragmen eski Babil versiyonu, milattan önce 1800-1600 aylığına ait bir dönemde ortaya çıkan o Gılgamış hikayelerinin uzantısı.
Ondan sonra burada mesela Hum Baba, Hum Baba’nın ne olduğunu son geçen sene yani son bıraktığım bir iki dersten biliyorsunuz.
Hum Baba bu yeni bulunan fragmende bizim bildiğimiz klasik ve benim size okuduğum standart Babil versiyonundakinden daha farklı olarak aslında daha böyle olumlu, daha böyle detaylı tasvir edilen, hatta enki duyula gençliklerinde arkadaş olduğu varsayılan, yani metne göre arkadaş olan, ondan sonra yaşadığı, Hum Baba’nın yaşadığı seri ormanlarını böyle çok daha detaylı, çok daha güzel anlatan, çok daha böyle standart versiyonda ya da diğer versiyonlarda olmayan, daha böyle hoş bir şekilde anlatan bir bölüm bulundu bu Süleymaniye versiyonunda.
Şimdi bu mesela bana şeyi düşündürüyor yani büyük ihtimalle aslında bu Hum Baba çok çok çok önce belki Yakın Doğu’nun yani Orta Doğu civarının sümerlerden de çok önce belki Kalkolatik dönemlere kadar uzanan bir kahramanıydı.
Yani çünkü bakın bu metnin kontekstinde biraz o var yani sonraki metinler Hum Baba’nın pozisyonunu alçaltmış ya da Hum Baba’yı daha kötücül bir hale getirmiş ve gılgamışla ve enki duyuyla savaşıyor hale getirmiş Hum Baba’yı. Ama öyle anlaşılıyor ki çok daha kökünü bilmediğimiz başka kanaldan gelen bir takım versiyonlar Hum Baba’yı belki büyük ihtimalle daha eski dönemlerde bir kahraman yani gılgamış gibi veya enki duyuyla başka bir kahraman olduğuna işaret ediyor. O yüzden bu versiyonlar meselesi çok önemlidir yani kavramsal olarak çok önemli ve tarihsel olarak çok önemli. Ne demek yani sizin elinizde Gılgamış Destanlığı’nın versiyonları var.
İşte benim siz okuduğum, tercümesini yaptığım standart Babel versiyonu dediğimiz versiyon yani daha milattan önce aşağı yukarı böyle bin yüzlerle altı yüzler arasına tarihlenen bir versiyon bu. Ama en tam en komple versiyon. Şimdi tamam böyle bir versiyon var fakat öteki versiyonlar var. Öteki versiyonları biraz biliyorsunuz şimdi ve daha sonra daha anlatacağım onları.
Şimdi bunların hepsini böyle yan yana koyup mukayese ettiğiniz zaman hikayenin ya da olgunun ve o hikaye ve olgularla ilgili inançların kökenini daha iyi anlıyorsunuz. Yani şimdi böyle bir fragmen çıkınca o zaman düşünüyorsun abi yani elde başka deliller de var tabii yani çok da spekülasyona gelmez bu işler yani.
Dolayısıyla versiyonlar meselesi kavramsal olarak eski mezopotamya’nın inançlarını anlamada çok önemlidir. O zihniyeti, o dünyayı zaten bizim derdimiz insanı anlamak yani insan kafası nasıl çalışıyor tarihi içerisinde hikaye o. Ve şimdi böyle bir fragmen çıkınca al sana Hün Baba’nın farklı bir pozisyonu. O yüzden bu versiyonları şey yapmak önemsemek lazım yani. Tabii şu an söyleyeceğim şeyleri bildiklerinizi yeniden söylemeyeceğim sadece hatırlatıyorum. Siz Sümerce’de 5 tane temel versiyon olduğunu öğrendiniz. Yani Sümerce’de aşağı yukarı 3. Uğur dönemi yani M.Ö. 2000’ler RTX’i o dönemlerde ilk defa ortaya çıkan tabii ki daha öncesi var olan.
Ama ilk defa yazılı belge olarak o dönemlerde ortaya çıkan bu Sümer kültürüne ait Gılgamış Destanlığı ile ilgili 5 ayrı episoddan oluşan bir versiyon olduğunu biliyorsunuz. 5 tane ayrı ayrı hikayeler. Bu ayrı ayrı hikayeler bizim standart versiyonla veya eski Babil versiyonunda falan olduğu gibi böyle bir araya getirilmiş değil.
Ayrı ayrı yani belli ki o dönemde bu hikayeler çok da bir arada değildi. Yani herhalde işte hikayenin bir yerde anlatılıyor ötekisi öteki yerde yani farklı var ama ortak kahraman tabii Gılgamış yani.
Bu ayrı ayrı da olsa bu 5 tane hikayedeki öykülerin mantığı falan benziyor mu standart versiyona eski Babil, orta Babil’e? Benziyor ama farklılıklar da var. Farklılıklar çok detay onları tercüme yaparken işte ben size söylüyorum yani o farklılıkları dervi topla anlatmak zorunda. O ancak tercüme sırasını söyleyebilirim ben size.
Şimdi demek ki 5 tane Sümerlere ait tercüma var. İşte bunlar neydi? Bir tanesi Bılgamış ve Akka destanı. Bılgamış, Gılgamış yani. Yani Sümerler Bılgamış diyorlar. Akat, Semitikler Gılgamış diyorlar. Birisi demek ki Bılgamış ve Akka’nın hikayesi. Bir başka öykü Bılgamış ve Huwawa yani Huwawa, Hun Baba’nın Sümercisi.
Sonra Gılgamış ve Göklerin Boğası. Bir başka hikaye. Sonra Bılgamış ve Öte Dünya. Ve sonra Bılgamış’ın ölümü yani Gılgamış’ın ölümü. Şimdi bir de burada şunu eklemek lazım.
Şimdi normalde yakın zamanlara kadar tufanla ilgili anlatımın, çünkü biliyorsunuz yani tufanla ilgili anlatım Gılgamış Destanı’nda vardır. Elimizdeki standart versiyonunda Gılgamış Destanı’nda bir tufan anlatısı vardır. Bu tufan anlatısı da eski ayette yani Yahudiliğin Tekvin kitabında eski ayitteki
tufan anlatısına paraleldir. Yani benzer. Şimdi yakın zamanlara kadar yani ne zaman işte 2000’ler falan yani ne kadar biz Sümerlilerin
Gılgamış hikayelerinde tufan anlatısının Gılgamış’la ilişkili olduğuna dair bir metne sahip değildik. Normalde Gılgamış’ın işte saydığım 5 tane ölküsü vardı tamam. Ama Gılgamış Sümer metinlerinde tufanla ilişkili değildi.
Bizim standart versiyon da semitik versiyonlarda olduğu gibi değildi yani. Ama Sümerlerde bir tufan anlatımı yok muydu? Vardı. Fakat Sümerlerde ki bu tufan anlatımı Eridu Genesis diye bilinen ve Gılgamış’la ilişkisi olmayan bir ölküydü. Yani Sümerlerde de böyle bir şey vardı.
Fakat orada Gılgamış yoktu sahnenin içerisinde ama Eridu Genesis adıyla bilinen ayrı bir desvandı Gılgamış’la ilişkisi olmayan. Ama şöyle oldu. İşte 2000 bilmem kaç yıllarında aslında tam bulurum onu da şu an bulursam söylemiştim o yıllar.
Bir versiyon bulundu yani bir yeni versiyon bulundu. O versiyonda o Sümerce versiyonda Gılgamış’ın ona da meturan versiyonu denilir. Meturan versiyonu. Telhadad şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıktı. Meturan versiyonu denilir. O versiyon böyle fragmendi küçük bir versiyon yani.
İşte orada o fragmenlerin içerisinde bir tufan anlatısı var ve o tufan anlatısının Gılgamış’la ilişkisi var. Yani böylece ne olmuş oldu? Sümerlere ait bir metinde de tufan anlatısı Gılgamış’la ilişkilendirilmiş oldu. Mesela bu da tarihsel anlamda önemli.
Öyleyse Sümerler de… Evet mesela benim yakında bir makalem çıkacak da bu konularla ilgili onun dipnotundan bakıyorum. Mesela meturan versiyonunun tabletin 57. satırında Gılgamış’a hitaben şöyle bir ifade var. Yani Gılgamış’a söyleniyor.
Sen Ziyusudra’nın yurduna ulaştın. Ziyusudra burada Sümerlerde Semitiklerdeki Utnapiştim’in karşılığıdır. Utnapiştim ve Ziyusudra’da bizim tek tarihde dinlerde Nuh peygambere denk düşer. İşte bu 57. satır ve işte ondan sonra gelen bir iki satır daha Gılgamış’ı tufanla artık ilişkilendirilmiştir.
Bu yüzden Gılgamış’ın tufanla yakın ilişkisi Sümer versiyonları için artık anlaşıldı. Bu Sümer versiyonları böyle. Sonra eski Babil versiyonu. Tabi eski Babil versiyonu dediğim zaman ne anlamanız gerektiğini belki biraz daha önce söyledim herhalde veya kısmını hatırlarsanız veya hiç duymamalar için yeniden söyleyeyim.
Eski Babil versiyonu şu. Bizim elimizde en çok malzeme kalan Gılgamış Destanlığı ile ilgili en çok malzeme kalan metinler böyle hepsi bir bütünlüklü yani Sümerlerde olduğu gibi ayrı ayrı değil de bütünlüklü olarak malzemesi olan metinler aslında üç döneme ayrılır. Metinlerin oluşturduğu versiyonlar üç döneme ayrılır.
Eski Babil versiyonu, Orta Babil versiyonu ve yeni Babil veya standart Babil versiyonu. Yani böyle bir adlandırma yapılır. Buradan şunu anlayacaksınız. Elimizde Gılgamış Destanlığı ve bunların hepsi unutmayın ki şeydir, semitiktir. Yani Akatça veya Akatça’nın dialektiği Babilce ve biraz da Asurca. Tabi tercümeler de var Hititçe, Hurrice falan.
Yani şöyle anlayacaksınız. Eski Babil versiyonu dediğimizde şunu anlayacaksınız. Yaklaşık Gılgamış Destanlığı’nın en eski yazılı metinleri. Bunlar ne zaman ortaya çıktılar? Aşağı yukarı 1800’ler, milattan önce 1600’ler arasında ortaya çıkan metinler.
Eski Babil versiyonu dediğimiz versiyon böyle Gılgamış Destanlığı’nın baştan sona bütününü içeriyor mu? İçermiyor. Sadece bir kısmını içeriyor. Standart versiyonundan başka, daha kısa yani. Ama öykünün geneli benziyor tabi yani. Ondan sonra. Tabi eski Babil versiyonunun diğer versiyonlardan farkları var mı? Var.
Ama o tercüme dersi aslında söylüyorum ben daha çok. Ondan sonra. Mesela şeyi falan izleyebiliyoruz biz. Ben epigraf değilim ama bu işlerden anladığım için. Daha doğrusu bu işler üzerine çalışan uzmanlar çok fazla Batı’da.
Mesela eski Babil diliyle yazılmış olan Gılgamış’ın öyküsü, orta Babil, yeni Babil’de falan bazen gramatikal, bazen kelimesel farklılıklardan da izleyebiliyorsunuz. Mesela şu an ölüme düşen şey Leku kelimesi. Leku kelimesi silah demek Akat dilinde.
Yani Akatça şöyle, Asurca, Babilce, Akatçanın dialektikleri. Ben hepsi için böyle Akatça kelimesini kullanıyorum. Bunların dibi Akatça ama. Ve Akatça Arapçaya çok benziyor ve İrmençeye çok benziyor. Mesela eski Babil nüshasında Leku kelimesi var. Leku silah demek.
Mesela standard versiyonunda, yani bize daha yakın olan versiyonda bu kelime yok, Naşu kelimesi var. Çünkü Naşu kelimesi daha yeni bir kelimedir. Hani şeyi izleyebiliyorsunuz. Kelimelerden bile yola çıkarak o dönemsel ayırımları yapabiliyorsunuz. Dönemsel ayırımları biz pek çok şeyden yapabiliyoruz başka yani.
Bu eski Babil versiyonu dediğim versiyonunda iki tane temel nüshası var. Birisi Pensilvanya nüshası, birisi de Yale nüshası denilen iki tane nüshası. Sonra Orta Babil versiyonu dediğim versiyon. Orta Babil versiyonu aşağı yukarı 1600’ler, milattan önce 1200’ler arası falan. Orta Babil versiyonu. Tabii bu dönemde enteresan olan şey şu.
Gılgamış Destan’ı yakın doğuda çok popüler olmaya başlıyor. Yani Anadolu, Mısır, Kenan bölgesi hani oralara kadar yayılıyor. Ve dolayısıyla çok tercüme ediliyor. Gılgamış Destan’ın tercümelere bulunduğu. Hangi tercümelere bulunduğu? Mesela Hitice tercümesi bulunduğu, Hurrice tercümesi bulunduğu. Dolayısıyla çok yaygınlaştığı.
Anadolu’da Boğazköy’de düşünün yani. Anadolu’da Boğazköy’de Hititlerin başkentinde hem Hitice tercümesi bulunduğu hem de Akatça iki tane nüshası bulunduğu. Tabii Destan’ın bu kadar yaygınlaşması Destan’ın çivi yazısı eğitimi alan katipler tarafından çok kullanılmasını gerektirmiş.
Yani çivi yazısı eğitimi alan katipler, yazı yazma eğitimi alan katipler yani yazı yazma eğitimlerini alırlarken Gılgamış Destan’ını çok kullanmışlar. O yüzden de mesela artık Anadolu’ya, Anadolu’da işte katipler bu yazıyı falan öğrenirlerken isteseler de istemeseler de bir Gılgamış’ın öyküsüne girmek durumunda kalmışlar.
Çünkü yani şey oradan öğretiliyor. Yazıyı öğrenmeniz oradan olan bir şey. Bu da tabii Destan’ın çok daha fazla yaygınlaşmasına yol açıyor. Orta Bağbil versiyonu biraz böyle bir şey. Yani 1000-1600-1200 arası nerede bulundu?
Çünkü bir yığın yerde yani işte Irak’ta, Ugavit’te, Anadolu’da, Uğur’da, Uruk’ta, bir yığın şey Emar’da, Nippur’da pek çok yerde bulundu. Hani bu birtakım detay bilgileri belki yazılı bir yerlerden okumanız daha iyi. Bu makale yayınlandığında ben size söylemem buradan bakarsınız ama ben şimdi böyle bir şey yapmayı ihtiyaç duydum herhalde.
Dolayısıyla Orta Bağbil versiyonu denilen hikaye böyle. Tabii üçüncü temel versiyon, işte en önemli versiyon bu. Birinci bin versiyonları veya yeni Bağbil versiyonları ya da standart versiyonu denilen versiyon, ki benim de takip ettiğim versiyonu. Bu da şunu anlayacaksınız.
Yani M.Ö. 1000’lerle M.Ö. 500’ler arasında yazılan versiyonlar. Peki bu versiyonlar M.Ö. 500’lerde sona mı erdi? Sona ermedi. M.Ö. 500’lerde Medler falan İranlar, Ortadoğu’yu artık semitik kültürlerden bir şey yapıp ortadan kaldırıp İran kültürü Ortadoğu’da egemen olmaya başlayınca bu gelenek devam etti. Yani hem Bağbil’in yıkılışından sonra İran egemenliği döneminde, İran egemenliğinden sonra Büyük İskender’den itibaren bunların hepsi devam etti. Bir tane böcek gördüm. En son nüsada aşağı yukarı M.Ö. 190’larda falan Part nüsasıdır. Dolayısıyla bakın M.Ö. 190’lara kadar gelmiş. Ama standart versiyon dediğimizde biz işte bu dönemlerde oluşan yani M.Ö. 1000’le M.Ö. 500’ler arasında oluşan bir ana şeyi anlıyoruz. O dönemin şartlarına uyumuş bir nüsayı anlıyoruz.
Bu nüsaa işte bu nüsaların içinde bu döneme ait nüsaların içerisinde de ki Asurca falan da var artık nüsaların içerisinde de en önemlisi 12 tablet üzerine yazılmış olan standart Bağbil nüsası denilen ve benim de okuduğum ve Ninive’de yani Irak’ta bulunan 19. yüzyılın sonunda bulunan metinler standart Bağbil nüsası.
Tabi standart Bağbil nüsası aslında Orta Doğu’da Semitic kültürler ortadan kalktıktan sonra yani işte İran, Büyük İskender, Makedon sülaleleri, Roma İmparatorluğu yani Kronolojik olarak giderseniz bu gılgamış destanı uzun yüzyıllar boyunca
oradaki inançların kendi kimlikleri içerisine girmiş bir fenomen olarak girmiş. Tabi şeylerde falan çok fazla yani Yahudi geleneğinde çok fazla ama Ölüdeniz el yazmalarında yani İsrail’de bulunan Ölüdeniz el yazmalarında Mila Abdullahi’nün 1.2. yüzyıl arası
orada mesela 4Q and Giants denilen bir metinde 4Q and Giants denilen bir metinde Gılgamış, Humbaba bu kahramanların hepsi geçer. Yani burada tabi Yahudi kimliğinin içerisinde bir şey olarak geçerler ve çoğunlukla da kötü figürler haline girirler. Sonra Manişeistlerin yani Manişeizmi biliyorsunuz Manişeistlerin Book of Giants kitabında
yani Devler kitabı diye bir yerinden meşhur kitabında, kitaplarında Humbaba, Utnapiştim ve Gılgamış’ın öyküleri yine tekrarladı ama artık orada da Manişeist bir kimlikte durur yani Manişeist kimliğin içerisinde bir yerde durur. Bizde tabi Binbir Gece masallarında falan devam eder, Blue Key’nin hikayesinde falan veya İslam’da başka yerlerde de var.
Öyküsel anlatımlarda yani bizim tefsirlerde var. Ondan sonra Hırsliyan yazında var. Mesela Theodor Barconi’nin literatüründe yazdığı metinlerde yani Gılgamış bir figür olarak ama Hırsliyan konteksinde yeniden ele alınır. Greklerde, Milattan sonra 2. Yüzyıl Aelian, Grek ve Türkçü onun kitabında vardır. Odesius, yani ben tabi bunların hepsini karşılaştırdım. Ben şimdi size ana adlarını söylüyorum. Çok hikaye var da mesela Odesius’la Gılgamış’ı alın, böyle yan yana koyun, şeyi göreceksiniz hani benzerlikleri.
Benzerlik değil tabi, tamamen şey Gılgamış’dan alınmış yani. Tevrat’taki tufan anlatısı, tufan olayıyla ilgili bilgiler aslında iki ayrı mezopotamya kaynağına paraleldir. Bunlardan bir tanesi Atrahasis’dir. Aslında Atrahasis destanı da önemli bir destan. Tabi Gılgamış’tan çok daha kısa.
Bazen mesela şey düşünüyorum, ben niye Atrahasis ile başlamadım ki hikayeye diye. Ama tabi Gılgamış daha cazip yani. Atrahasis’de mezopotamya da önemli bir destan. İşte Atrahasis destanında da tufan anlatısı vardır. Şimdi Tevrat’taki tufan anlatısı aslında insanoğlunun yani ne diyeyim ona, pirimitif yaratılış yani insan nasıl yaratıldığı, nasıllar olduğu gibi kontekstler söz konusu olduğunda. Tevrat’taki anlatım Atrahasis ile paraleldir. Ama tufanın daha böyle pratikte nasıl yaşandığı, kaç gün sürdüğü, gemi nasıl dağlara oturduğu anlatısı standart versiyonla paraleldir.
Tabi burada şey de demek istemiyorum yani Tevrat buradan aldı demek istemiyorum. Bunlar birbirlerini etkilemiş olabilir ama ortak bir kaynağa kadar çıkma ihtimalleri de var. Yani ortak bir ana kaynak belli ki bunların hepsini şekillendirmiş ama tabi birinci diasporadan sonra Tevrat soferimleri yani katikleri Tevrat üzerinde revizyonlar yaparlarken bu destanları böyle bir önlerine almışlar.
Yani kendilerine ait bilgileri var onların ama o bilgileri düzenlerlerken bu destanları şöyle bir oradan bakmış bir iki kelimeyi oradan almışlar yani. Gibi şeyler söylenebilir. Ondan sonra şimdi mesela onlara örnek bir iki tane verebilirim hani birinci diasporadan sonra Tevrat bir revize edildi.
Mesela nasıl hani o Tevrat yazarı nasıl bir revizyon yaptı öteki kaynakları gördüğünde yani bununla ilgili bir örnek verebilirim mesela.
Oradaki hikaye şu şimdi kinim kelimesi ya da kanim kelimesi aslında kanim kelimesi Akatça’da kamış anlamına gelir.
Tuğfan anlatısında geminin bir kamıştan yani kamış sazlar o anlamda yani kanimden yapıldığı söylenir yani Tuğfan anlatısı Mezopotamya kaynaklarında sazlardan yapılmıştır ki Mezopotamya’nın o şeyine yani o coğrafyada zaten böyleydi hikaye.
Fakat Tevrat yazarı burada kanim kelimesini İbrânice’deki kinimle ilişkilendirmişler ve o kinim kelimesi de aslında kamış falan anlamına gelmiyor oda anlamına geliyor. Odalar yani bu da tabi Tevrat’taki anlatımda geminin odalardan oluştuğu şekilde bir ima oluşturmuş. Dolayısıyla buna benzer böyle bazı kelimeler falan revize edilirken böyle şeyler yaşanmış.
Tabi zaten hani Tevrat’ın yazımında birinci diaspora önemli bir süreçtir. Orada bir revizyon süreci var yani. Bunlar ayrı konular ama. Dolayısıyla böyle böyle şeyler. Evet. Şimdi ben size neler yapmış oldum. Bir destan olarak nasıl düşünmelisiniz? Gılgamış’ı bunu anlattım. Oradaki psikolojik ve psikanalistik şeylerden bahsettim.
Olgulardan bahsettim. Sonra versiyonlardan bahsettim. Şimdi önümüzdeki ders şöyle yapacağım. Önümüzdeki ders kaldığım yerden tercümeye devam edeceğim. Tabi o tercümeyi yaparken daha detay şeyler açıklıyorum ben size.
Ama bu iskeleti şey yapmayın. Kaybetmeyin. Yani bu iskelet, versiyonlar iskeleti daima sizin elinizde ana bir çatı olarak kalsın yani.
Ben mesela hani son bir şey söyleyeyim. Mesela hani en son tufanla bitirdim ya. Ben mesela şahsen bir tufanın olduğunu düşünüyorum. Yani bunu gayet objektif bir şekilde söylediğime emin olabilirsiniz.
Ve tabi şimdi mesela tufan anlatılarında, kaynaklarda farklılıklar var. İşte geminin tasvirlerinde farklılıklar var. Geminin üzerine oturduğu dağlarla ilgili farklılıklar. İşte birisi Ayrat Dağı, birisi Lubar Dağı, birisi Dilmun Yaylası, ötekisi Nisir Dağı.
Farklılıklar baya var. Fakat ben yani tufan olayında geminin yani böyle bir gemi real olarak nasıl, ne kadar vardı bunları bilmiyorum.
Yani bunları üzerine konuşmuyorum zaten. Ama böyle bir olayın büyük ihtimalle Irak coğrafyasında var olduğu kesin gibi bir şey.
Mesela bizim İslami kaynaklarda, yani bunu da yine böyle çok gayet rahat ve objektif bir şekilde söylüyorum. Judi kelimesi geçiyor ya hani dağı lokalize etmek için falan. Muhtemelen bu Judi dağı aslında eski standart versiyonun Nisir Dağı olarak nitelendirdiği yer. Ve Nisir Dağı da Zagros Dağlarında bir yere denk düşüyor. Yani hani böyle bir olay nasıl, ne kadar yaşandı bunu bir yana bırakıyorum. Fakat kaynaklarda lokalize edilen yerin ben çok ağır bölgesi olduğunu düşünmüyorum.
Daha çok Berosos dağı, İslam kaynaklarında, bazı Yahudi kaynaklarında Nisir Dağı veya Kardo Dağı, ki büyük ihtimalle Arapçadaki Judi Kardo kelimesinin Arapçalaşmış halidir.
Ki Kardo ve Nisir ve Nisir Dağı denilen yerde bugün bizim Irak coğrafyasında kalan Judi Dağı olarak nitelendirdiğimiz bir yere denk düşüyor zannediyorum.
Öyle. Tabi çok bilinmeyen var sevgili arkadaşlar. Biraz daha vaktimiz var değil mi? 3-4 dakika. Ama yoksa hemen bitirebiliyorum yani. Bir iki-üç dakika daha bir şey söyleyeyim.
Yani şimdi mesela bakın bir hani ben derste en başında dedim ya hepinizi gılgamış uzmanı yapacağım diye. Şimdi insanlar gılgamış uzmanı olur mu? Vallahi olur yani. Şimdi beni o yollarda falan gören arkadaşlarla muhabbet ettiğimde yani beni YouTube’dan izleyen klasik düşünce okuyan, şimdi baktım çok zeki adamlar.
Çok da böyle tatlı genç adamlar falan. Şimdi şunu bir kez daha gördüm ki aslında bu tarihte tarih biliminde yani özellikle böyle antik tarihte falan bizi çeken en önemli şeylerden bir tanesinin kafamızdaki tırnak içerisinde söylüyorum bunu.
Şizofrenik yapının tarihte çok olmuş olması dolayısıyla gibi bir şey sanki. Yani insanoğlunun kafası çok şizofrenik bir kafasında.
Tarih de öyle. Yani hani o kadar böyle kırılmalar parçalanmalar var ki tarihin içerisinde. O yüzden bizi tarihsel konulara çeken şeylerden bir tanesi kendi şizofrenimizi tarihin şizofrenisi içerisinde buluyor olmamızdan kaynaklanıyor.
Bu bize mesela bir heyecan veriyor yani. Sonra tarihi olan bu ilginin biraz tarih çünkü çok şeydir yani tarih alanına girdiğiniz zaman zihinsel olarak bir kognitif süreç yaşarsınız orada.
Böyle hızlı bir kognitif süreç yaşarsınız. O da şudur. Bunlarla uğraştığınızda zihin sizi geriye doğru götürür. Geriye doğru gitmek burada saplaşmak anlamındadır. Yani arınmak anlamında. Purifikasyon yani. O yüzden tarihle uğraşmak biraz purifikasyon gibi geliyor aslında. Ve tabii çok eğlenceli bir şey.
Şimdi ben mesela bakıyorum ya arkadaş hani dünyayı yöneten insanlar falan yani. Bazen ben onların fotoğraflarını internette büyütürüm. Dünyayı yöneten insanlar var ya yüzlerine bakarım böyle yakından internetten yani. Yani yüz atlarına falan bakarım. Mesela adam böyle arkadaş artık o kadar böyle para, zenginlik, otorite, egemenlik falan var ki. Yani uzayda artık çıkacak sabah kahvaltısını uzayda yapacak.
Gündüz başka bir yere gidecek. Böyle bir teknoloji var yani adamda. Fakat yüz atlarına bakıyorum. İnanılmaz bir acı görüyorum yüz atlarında. Ve o güce sahip olan insanlarda olması gerekli olan ideal bir ışığın hiç olmadığını ve o yüz atlarında bizden çok daha kötü yüz atları görüyorum. Şimdi hani ben mesela ne yapıyorum? Bunlardan uzanın. Tarihte bir şey buldum ben. Yani böyle beni arındıran bir şey buldum ve başkalarının da tarihte böyle bir şey bulduğunu düşünüyorum. Ve de çok komik ve çok eğlenceli. Mesela tanıştığım arkadaşlardan biri bana öyle dedi. O da neydi ya siyaset filmi mi okuyordu? Ya hocam dedi bu tarih çok eski çareti, çok eğlenceli dedi. Yani onlar bunlar komik şeyler falan tam kafamızın içindeki kırılmışlar çok denk düşen bir yanı var bu antik çağların falan dedi. Biraz öyle. İşte Gılgamış Destanı veya buna benzer tarihsel hikayeler aslında bizim çok insani olarak örtüştüğümüz hikayeler.
O yüzden ben sizi Gılgamış uzmanı yapmakta kararlıyım. Ne kadar süre bilmiyorum yani. Ondan sonra akkadça falan öğrenmek hani öğrenseniz ne iyi olur. Tabii o kadar değil yani. Ve bu işlerden vazgeçmeyin. Yani hani Modernite’nin getirdiği nimetler iyi falan da vallahi bunlar gibisi yok yani ben size söyleyeyim. Bunlar daha gerçeği söylüyor. Yani modern medyadan ise klasik destanlara daha çok güveniyorum. O yüzden buna bir Gılgamış Destanı okuması olarak bakmayın. Buna bir zihni temizleme, hayatı bunun üzerine kurma, hayatı anlama mantığı çerçevesinde bakın diyorum.
Ve bu romantik sözlerle bugünkü episodumu bitiriyorum. Haftaya acil bir şey çıkmazsa bu saatte buradayım.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir